13 Nisan 2015 Pazartesi

TEKRAR


Hiçbir şeyin tekrar etmediği bir dünya düşlüyorum.  Kuzey yıldızının yalnız bir kez göründüğü, güneşin bir kez doğup battığı tek bir gün... Bir karabasan. İncir bir kez tadılıyor, su bir kez içiliyor, yürüyüşe bir kez çıkılıyor... Tüm ölümlüler her şeyle, herkesle sadece bir kez karşılaşıyorlar... Yaşananlar arasında kaçınılmaz yakınlıklar olsa da bir deneyimin diğerine kapı açmadığı, insana kazandırdığı bilginin  başka bir deneyimde işe yaramadığı  ve bu nedenle de kimsenin hiçbir konuda gerçek anlamda deneyimli olamadığı bir dünya. Her yaşantı boşlukta kısa bir süreliğine beliriyor ve hiçbir şeyi aydınlatmadan ve hiçbir şey tarafından aydınlatılmadan yitip gidiyor. Bizimkinin tam zıttı bir dünyadan söz ediyorum, öteki dünyadan; öyleyse benzetmelerin faydası yok. Bu metin içindeki sözcüklerin hiçbirinin öteki dünyada karşılığı bulunmuyor; ama ben 'bu' dünyada düşlüyorum ötekini değil mi, o halde iki dünyadan biri diğerinin gölgesi. Hangi taraftayız? Nereden kalkıp nereye gidiyoruz? Benzetmelerin faydası yoksa da, birinin diğerinin gölgesi olduğunu söylüyorsa bazı sorulara cevap vermeliyiz, ancak iki dünyadan birinin diğerine nitelikçe üstün olduğunu ileri süremeyeceğimiz, birini diğerine kurban edemeyeceğimiz için edatı da, benzetme yönü de olmayan bir benzetmeden medet umacağız: Bu dünya ötekidir. Benzetilen ne, benzeyen ne, neyi neye benzetiyoruz, birbirine benzetilenlerin ortak özelliği nedir... ve daha nice sorudan kurtulmuş olduk böylece. Şimdi başa dönebiliriz, öteki'nin benzersizliğine, benzersizliğin olumlu bir sıfat sayılmadığı öteki dünyaya, karabasana. Ama başa döndüğümüz anda sona varıyoruz, öteki dünyanın kapısından içeri adımımızı attığımızda dışarı çıkıyoruz, çünkü sözcülere mahkûmuz ve sözcükler bizi kendi dünyamıza gönderiyor, böylelikle adlandırmalardan mahrum öteki dünyadaki insanın temelsiz, kirişsiz, sütunsuz, kapısız penceresiz, çatısız, bacasız bir evde oturduğunu ve onun yeniden yaşayamayacağını bildiği her şeye delicesine sarıldığını, geçen her anla birlikte yıkıma uğradığını düşünüyoruz. Geçen her ânı aldanarak benzersiz sayan ve duygularının dile getirilemezliğini vurgulayan âşık; senin belleğinde güya benzersizlikleriyle ayakta duran anılar öteki dünyadaki insanın belleğinden sırf bu nedenle siliniyor, ancak gene de yalnız sen anlayabilirsin onun bir şeyin tekrar etmesini nasıl da özlediğini... Günbatımında sevgiliyle dalgakırana doğru yürürken güneş bir kez daha böyle batmayacak ve yarın doğacak güneş bugünkünün aynı olmayacak diye düşünüyordun - "Her gün yeni olan güneş" diyen Herakleitos'a göre yanılmıyordun; yeninin sevincini mi duyuyordu Efesli, düşünmeli, ama senin eskinin yasını tuttuğun kesin. Kimileri "günlerin özü bir" diyen Herakleitos'a, kimileri ise "aynı ırmağa iki kez girilmez" diyen öteki Herakleitos'a dikkat kesilir; bu dünyanın öteki olduğunu, bu dünyanın az önce 'bu' diye gösterdiğimiz dünya olmadığını bilen Herakleitos'a... Ve bazılarımız umutla, bazılarımız da umutsuzlukla sarılır âna. "Tekrar" deriz, an geçip gittikten sonra, mesela sevgilinin dudaklarından ayrıldığımızda, "yeniden olsun". Oysa "başlangıç ve son çemberin her noktasında bir aradadır", yine ustanın dediği gibi - ve bunu gören kişinin gözünden bir damla yaş eksik olmaz, şaşmayalım Herakleitos'un kederinden söz açanlara.

Mehmet Erte
Arzu'da Bir Sapma Syf.97

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder