5 Mart 2015 Perşembe
Mademoiselle I
ne zaman seversen bir başkasını
yak mektubumu uzak köşesinden
öp dudaklarından sönene kadar
çıkar kokumu koltuğa bırak
o sabah göğe bakma mesela
çıkma dışarı yağmur yağdığında
acıdan açılmış bir toprak bul
beni oraya öl saçlarına dokunduğunda
ne zaman seversen bir başkasını
ört resmimi gözlerim susana kadar
şahit olmasın leylaklar perdeleri çek
hatırına bir tren camı düşsün mesela
bir de parmak ucumda eriyen adın
ama ne olur koyma beni
sevdiğin kadınlar arasına
ne zaman seversen bir başkasını
göğün bulutlarından utan
katla şiirimi en kırık yerinden
varmış gibi yoklaşan düşleri mesela
gri sandallara bırak
dalgasını kucaklamayan denizlerde
ikindi şarkılarına eşlik et
bir ıslık çal sonra
saatine göm yüzümü
üzerinden akrepler geçsin
ve beyaz bir hayal düşün
şahidi o tek gecenin
ne zaman seversen bir başkasını
kitapların tozlarını al bir satırın altını daha çiz
odalarında gezinirken iki kişilik evin
açık tut son pazartesiye kapını
bir radyo istasyonu seç mesela
tren sesini duyabileceğin
bir de şehir seç duraksız
ve kördüğümleri hatırla
aşkın kopmuş yerlerinden asıldığımız
ama ne olur koyma beni
sevdiğin kadınlar arasına
A.U
2 Mart 2015 Pazartesi
AYNA İNSAN SAYI:14
"Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir yolculuk gizler
sapılmayan dönemeçler unutulan açı.’’ der Vişnenin Cinsiyeti’nde Jeanette
Winterson. Okumak uzun bir yolculuktur bazılarımız için; bir serüven, binbir
gizem, merak. Her yol başında saptığımız farklı okumalar, bakış açımız ve o
açının değişimi. Acaba gerçekten öyle miydi, bunu mu demek istemişti gibi
muammalarla dolu bir seyir."
Editör'den
İçindekiler:
Ayna İnsan Sunuş: Okuma Serüveni / Yazmaya ve Yayımlamaya Dair
Prof. Dr. Asım Yapıcı: Buruşuk Nefisten Ütüsüz Ruha: Didem Madak'ta Değişimin İzini Sürmek.
Semiha Kavak: Post Öykü Mutfağından Üçsesle Çokrenk Söyleşi
Selma Özeşer : Son Heves
Kadir Yılmaz: Bizden Kalanlar
Yahya İncik : I-Minima Poetika, II-Minima Poetika Ekseninde Ersun Çıplak Ve 2000’li Yılların Şiiri
Orhan Tepebaş: Gerçek Ülkeler Biziz / İngiliz Hasta
Fatih Yavuz Çiçek : Cinnet
Deniz D: Şimşek : Dedikodu
Mehtap Akkoyun : Güllük
Pınar Saka : Azizim
Mustafa Kömür: Annem, Babam ve Diğer Şeyler
Ayna İnsan Sunuş: Okuma Serüveni / Yazmaya ve Yayımlamaya Dair
Prof. Dr. Asım Yapıcı: Buruşuk Nefisten Ütüsüz Ruha: Didem Madak'ta Değişimin İzini Sürmek.
Semiha Kavak: Post Öykü Mutfağından Üçsesle Çokrenk Söyleşi
Selma Özeşer : Son Heves
Kadir Yılmaz: Bizden Kalanlar
Yahya İncik : I-Minima Poetika, II-Minima Poetika Ekseninde Ersun Çıplak Ve 2000’li Yılların Şiiri
Orhan Tepebaş: Gerçek Ülkeler Biziz / İngiliz Hasta
Fatih Yavuz Çiçek : Cinnet
Deniz D: Şimşek : Dedikodu
Mehtap Akkoyun : Güllük
Pınar Saka : Azizim
Mustafa Kömür: Annem, Babam ve Diğer Şeyler
Ve Şiirleriyle:
Selma Özeşer: Feyk
Nevzat Konşer :Gemiden Kağıtlar Yapmak
Sema Enci : büyük S
Önder Kızılkan : Ad X
Yüksel Batu: Asia
Necla Develi : Orada Olmayan Şiir
Hüseyin Korkmaz : Sessizlik Hâlâ Küflü
Adnan Onay: Beyaz Tavında Hüzün
Cem Mehmet Eren: Kış Haikuları
Hazal Karadağ : Az Biraz Susmaktan Öte
İshak Altundağ: Kıyısız Bir Aşkın Tarifi
Rabia Deveci: Hayatın Redifleri ve Cümlemiz
Sabiha İclal Tiryaki : Kim Sabaha Ulaştıracak Suyun Sesini
Abdurrahim Hâdi Bıyıklı : Geç Saatlere Kalıyorsun
Gülhan Tuba Çelik : Kış Bahçesi
Mehmet Rayman : Damga
Sıdık Bakır :Kuyuya Sarkan Palyaçonun Dediği
Nevzat Konşer :Gemiden Kağıtlar Yapmak
Sema Enci : büyük S
Önder Kızılkan : Ad X
Yüksel Batu: Asia
Necla Develi : Orada Olmayan Şiir
Hüseyin Korkmaz : Sessizlik Hâlâ Küflü
Adnan Onay: Beyaz Tavında Hüzün
Cem Mehmet Eren: Kış Haikuları
Hazal Karadağ : Az Biraz Susmaktan Öte
İshak Altundağ: Kıyısız Bir Aşkın Tarifi
Rabia Deveci: Hayatın Redifleri ve Cümlemiz
Sabiha İclal Tiryaki : Kim Sabaha Ulaştıracak Suyun Sesini
Abdurrahim Hâdi Bıyıklı : Geç Saatlere Kalıyorsun
Gülhan Tuba Çelik : Kış Bahçesi
Mehmet Rayman : Damga
Sıdık Bakır :Kuyuya Sarkan Palyaçonun Dediği
Ayna İnsan İz Bırakan Şairler Bölümü'nde Şükûfe Nihal Başar'ı
andı.
15.Sayıda buluşmak dileğiyle.
26 Şubat 2015 Perşembe
Madonna Delle Arpie
bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalandır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca yeislerinden herşeyi bırakıp kaçarlar. halbuki mümkün olanla kanaat etseler hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. herkes tabi olanı kabul eder, ortada ne hayal sükutu, ne inkisar kalır.
Sabahattin Ali
Sabahattin Ali
20 Şubat 2015 Cuma
Rüyalar
Rüyalar
varlıkların özünü zihnin gerçekliğine armağan ederler.
Kişi,
böylece rüyada kendi gerçekliğini aşar.
Hakikati,
bu aşkın gerçekliğin sınırlarında aramak gerek.
Ruh, varlık bulduğu bedene can katar ancak
kendini de onunla sınırlar. Bedenden ayrılıp özgürleştiğinde terkettiği
bedenini tüm yalın haliyle görür. Beden onun için bir yığındır artık. Gerçeklik arayışında ruh bedeni terketme arzusuyla yanıp tutuşur.
İnsan, rüyalarıyla bu gerçeklik diyarında sınırsızca yol alır. Rüyalar ise öbür
alemin sınırlarını aşamaz. Oysa hakikatin sınırın ötesinde olduğunu hisseder ve
ötenin ötesi olan asıl yurda geçiş tek özlem olur.
Semiha Kavak
19 Şubat 2015 Perşembe
İMGEDEN GÖRMEYE
“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.”
“Görme konuşmadan önce gelmiştir.” Bu yargıya sahip olan Berger, görmenin sözü doğurduğu üzerinde ısrarla dururken aslında görme olmayınca, düşünme, yorumlama, betimleme de yapılamaz demeye getirmektedir.
“Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez.” Sözünde de bunu ısrarla vurguladığını görmekteyiz. Demek ki görme düşünmenin, yorumlamanın, betimlemenin, kısaca bütün kavramsal eylemlerin yaratıcısı, besleyicisi ve değiştirip dönüştürücüsüdür.
Batı pozitivizmi anlamayı ve tanımayı görmeye odaklamıştır. Bu mantığın temel sorunsalı görmediğini kabul etmemeye dayanır ki, bu da görmenin anlama ile organik bağını koparan bir anlayışa sahiptir. Batı hala bu düşünce içindedir. Oysa görme, hem apaçık oluşuyla hem de gizli ve kapalı yanlarıyla bir bilinmezlik taşır.
Bu düşüncenin Batı’daki temsilcisi Berger’in Görme Biçimleri’ne dikkat kesilmemiz Batı’nın akılcı katı gerçeğini daha iyi görmemize olanak sağlar. Batı’nın modernizm putuna karşı verdiği mücadelenin idollerinden birisi olan Berger, kitap boyunca görmenin Batı’daki biçimleriyle savaşır.
Yaşam içerisinde görme ile birlikte algılama, tanıma, anlamlandırma yetimizi geliştiririz. Gördüklerimizi anlamlandırmaya çalışırken de içinde bulunduğumuz kültürün, eğitimin, yaşama bakış açılarımızın etkileriyle bir biçim oluştururuz. Görsel imgelerimiz bu biçimler doğrultusunda oluşur.
Bir imge yeniden yaratılan görünümdür. Başlangıçta varolmayanı canlandırmak amacıyla yapılan imgenin zamanla canlandırılandan daha kalıcı olduğu anlaşıldığında imgenin eski ve yeni arasındaki düşünce, inanç, kültür farkları da çeşitli görme biçimleriyle böylelikle irdelenerek ortaya konmuş olur.
Görme Biçimleri’nde John Berger’in en çok üstünde durduğu nokta imgelerin özde aynı kaldığı, değişenin ifade ve görme biçimi olduğuydu.
Berger, büyük bölümü görsellikten oluşan klasik nitelikli Görme Biçimleri adlı eserinde gizli kalan, kapalı, anlaşılmaz ya da batınî olanı insanlara açarken, insanın sıradan görme biçimlerini alt üst ederek sıradışı algılayışlara kapı aralamıştır. Bu Batı pozitivizminde olmayan bir bakış açısıdır.
Batı algılayışında görmenin bir yaratım biçimi olması imgeleri “görme”ye hapseder. Hapsedilen imge yalnızca bilgiyle şekillenir, fakat bu bilgi Batı’da pozitivist bilgidir. Yani neden-sonuç ilişkisine bağlı çelişmezlik ilkesi olan kurallı, görülebilen, elle tutulabilir somut olan gizlisi olmayan bir bilgi.
Doğu dünyasında ise bilgi bütün bunların yanında gizil olanı da içinde barındıran metafizik boyutu olan, bir “görme biçimi” teklif eder. Batı rasyonalizmi ise bu algıya ancak sürreal resimle başlayabilmiştir.
Realizm öncesinde ise romantizmin beslediği ana bilgi damarı olarak aydınlanmanın hışmına uğramıştır. Batı’nın romantizmin kıymetini bilemediğini Berger’in kitabı okunduktan sonra çok daha net anlaşılabilir.
Çünkü romantizm insanın çok boyutlu dünyasındaki serüvene çıktığı zaman o çok boyutluluğun gerektirdiği bütün görme biçimlerini önemser ve ciddiye alır. Aydınlanmanın romantizmi karanlıkta bırakan yapısı, boyutsuzluğu Tanrı-insan’ı yaratırken onun eşyaya, doğaya hatta kendine bile yabancılaştığını ve böylece görme biçimlerini rencide edici şekilde hadımlaştıran bir yapıya da bürünmüştür.
Resimli denemelerin yer aldığı kitapta, bazen dikkati anlatılmak istenenden farklı yere kaydırmamak için yayımlanan imgeler üzerine hiçbir bilgi verilmemiştir. Bu görmeye dair kasıtlı bir biçim denemesidir kitabın. Bir kısmında ise hem sözcükler hem de imgeler yer alır.
Kitap boyunca sözün imgeyi değiştirdiğine dair o kadar çok örnek sıralanır ki bütün bu örneklerin Batı resminde bir derinlik sağlayabildiğini fakat kültürüne bu biçimlerin ve derinliğin asla yansımadığını görmek oldukça şaşırtıcı.
Van Gogh’un intihar etmeden önce ekin tarlası ve kargalar isimli tablosunu örnek gösteren Berger, renk cümbüşü içerisinde mısır tarlasının ve kargaların melodik dansıyla bir görsel şölen sunar. Fakat sayfayı çevirdiğimizde Berger’in o hin, kışkırtıcı ve görme algımızı küçümseyen ve balyoz indirircesine sarsıcı kurgusuyla karşılaşırız.
Nedir o kurgu?
Tablonun altındaki nottur:
“Bu Van Gogh’un kendini öldürmeden önce yaptığı son resimdir.”
Ve hemen ekler Berger; “Sizce söz imgeyi değiştirdi mi?”
Bu, bilginin de görmeyi değiştirebileceğini gösterir. Bilgi nesneye atıf yapar onunla olan yakınlığı belirler. Bütün yargıları, fikirleri, açıları değiştirme potansiyeline sahiptir.
Bu bakış açısı bilginin görmenin de önüne geçerek imgeyi farklılaştırdığını, başkalaştırdığını, dönüştürdüğünü, değiştirdiğini, karmaşıklaştırdığını ve saydamlaştırdığını gösterir.
Bilgi , sonradan kazanılan bir olgudur. Birey kendi çabaları ve girişimleriyle bilgiyi elde edebilir. Bilginin elde edildikçe büyüyen boyutu çabaların da hangi oranda yüksek olduğunun bir göstergesidir.
İnsan bir bilgiye yönelmek istediğinde önce o bilgiyi istediği için üzerinde düşünmeye başlar. Mesela bir çocuk bir nesnenin ne olduğunu sorduğunda onunla ilgili soru, o nesne ile ilgili bilmek istediği ayrıntıları içerir. Bir kediyi görüp de “Bu nedir?” diyen çocuk kediye dair bir bilginin isteği içerisindedir.
Ve verilen cevap (bilgi) çocuğun o nesneye bakışını da şekillendirir.
Düşünmek kişiden kişiye değişir. Kişinin bunu içsel olarak içinde mesele edinip harekete geçirmesi gerekir. Bu süreç bilinçli bir süreçtir.
Bilgiye ne kadar bilinçli bir gidişat sağlanırsa bu yöneliş bireyi mutlak olan sonsuzluğa götürür.
Mutlak bilgi görmeyi nasıl etkiler?
Felsefi alandaki düşünürlerin teorileri (Kant, Laplace, Newton) fizik ve metafizik alanlarının açıklanmasında bugün eski sağlam zemininden yoksun kalmıştır. Ancak kendi dönemlerine ilişkin açıklamaların etrafında dönüp durulmakta mutlak hakikate ulaşmada bu teoriler her zaman doğru bilgiye gidebilmede yetersiz kalmaktadır. Her ne kadar mutlak bilgiye ulaşmada vesile olsalar dahi bir türlü nihai hakikate bağlanamayan teorilerdir.
Mutlak bilgi iyi olan tüm hasletlerin ve görme açılarının pür gerçekliğidir.
Semiha Kavak
Etiketler:
Berger,
Görme,
İmge,
Resim: Ümmühan Yılmaz
Enkazdan Kalanlar
Sahneye çıktığımda henüz ilkokuldayım, on bir yaşından fazla olamazdım, kravat takmama imkân yoktu, tıraş da olmuyordum; ama kumaş pantolonların önlerindeki ütü çizgilerini takip ederek toprağa ulaştığım zamanlardı, iyi hatırlıyorum. Sahnede ışık yoktu, okul koridorundan sahneye ulaşmaya çalışan ışıklar vardı, bunların çoğul olmalarına ben takılıp kalmıştım; sonrasında, o takıntımdan kurtulabildiğimi hatırlamıyorum, kurtulduysam da bana kimse kurtulduğumu söylemedi. Karşımızda yüzlerce insan vardı. Okul bir anda önemli bir hâle gelmişti; okulu bir anda ben önemli bir hâle getirmiştim. Oranın, yani adına en çok ora olmanın yakıştığı oranın, en kötü okuluydu benim okulum, kötülüğü insanlarından gelmiyordu elbet, fizikî şartlarından da gelmiyordu; kötülük ona bahşedilmiş bir sıfattı. Bir iyinin olduğu yerde elbette kötünün de bulunması gerektiği için kötüydü. Kaymakamlık binasında hep ikinci katlarda bulunan ilçe milli eğitim müdürü tarafından atanmış bir kötülük olmalıydı bu. Bürokrasiye aşinaydım, bürokratik yollardan dünyaya gelmiştim, bürokrasi kanımda vardı benim; huzur denilen olgunun atfedilen bir kötülükten kaynaklanabileceğini o zamanlar da düşünüyor oluşum şimdi şaşırtmıyorsa beni, kanımda bürokrasi kanı olduğundan olmalı bu durum. Sahne düzenini hazırlayan öğretmenler değildi, onlar böyle boş şeylerle uğraşmazlardı; öğretmenler odasında sigara içerlerdi meselâ, meselâ okul bahçesinde avuçlarının içine sakladıkları sigaralarını içerlerdi; ilkokul beşinci sınıflar niye sigaraya meraklılarsa, öğretmenler de o kadar meraklıydı ilkokul beşinci sınıfların niye sigara içtiklerine. Sahneyi biz hazırlamıştık demekten imtina ediyorsam, elbet sahneyi o zaman için beğendiğim anlamına gelmez. Sahneden etkilenmiştim. İzleyicilerin gözlerinin içine bakacak bir fırsat veriyordu bu bana. Çünkü ben okulu önemli hale getirmiştim. Başarılarım, evet, benim başarılarım, kimseyle paylaşmadığım, aileme bile göstermediğim başarılarım vardı benim. Bilgi yarışmaları benden soruluyordu ve ben bana sorulan bütün soruları eksiksiz cevaplıyordum. Bana dört tane büyük boy defter hediye etmişlerdi, ilk katıldığım bilgi yarışmasından sonra. Yarıştırılacak en önemli şeyler bilgiler olmalı muhakkak diye düşünmüş olmalılar. Yoksa böyle bir şeyi öğrenciler akıl etmez. Öğrenciler asla bilgilerini yarıştırmak istemezler. Öğrenciler akıllıdır ve bilirler ki tehlike, bilginin ışığa çıktığı yerde boy verir. Öğrenciler, adamakıllı sözler duymak isterler yoksa Nil Nehri'yle ilgili uzatılsa ucu erotizme varacak imgeler duymaktan rahatsızdırlar. Sahneye ilk çıktığımda henüz izleyiciler, yani vali, kaymakam, il milli eğitim müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, diğer okulların müdürleri, benim okulumun müdürü, müdür yardımcıları, öğretmenleri, müstahdemleri ve diğer izleyiciler, yani öğrencilerin velileri henüz gelmemişlerdi. Boş sandalyelere karşı gözlerimi dikip, içimde yanıp tutuşan ateşi o sandalyelere fırlatmak istemiştim. Kıpkırmızı olmuyordu yanaklarım, utançtan arınmış bir çocuktum daha o yaşlarda. Ev sahibimizin üç kızı vardı ve birbirinden güzellerdi. Benden oldukça büyüklerdi, ama sürekli onların yanındaydım, onlara çözemedikleri matematik sorularını çözmede yardımcı oluyordum ve onlar da bana... Tüm teşvikler bana akıyordu. Devlet planlama komisyonu bile böyle tek yönlü teşvik raporu hazırlayamazdı. Emine abla vardı, onların anneleri, onların devlet başkanı, onların patronu. Teşviklerin el altından verilmesine asla göz yummazdı, ama bilmiyordu, belki de bilmek istemiyordu. Bahçedeki meyve ağaçlarının altında oyundan önce son teşvikimi almıştım Nagehan’dan. Nagehan en güzelleriydi. Dünya Nagehan için yaratılmış, demişti annem bir keresinde. Şimdi düşünüyorum da, o zaman, karanlık bir şeyler görmüş olmalı annem, ben görmedim karanlık bir şeyler. Gördüğüm her şey apaçık bir aydınlıktaydı ve ıslaklık yoktu hafızama musallat olacak. Sahnede, kendi etrafımda dönüyordum. Oyunumu sahneleyene kadar oyunu aklıma getirmemeye çalışıyordum. Bunda başarılı oluyordum. Ben her türlü isteğimi yerine getirmede aklıma başarıyla hükmetmiş bir çocuk olarak biliniyordum. Beni bilmiş olmaları hoşuma gitmiyordu. Sırlarım vardı ve bunlar da bilinmiş olabilirdi. Annem, ellerime baktığında ellerimin nerelere değmiş olabileceğini bilebilirdi. İki kere bilmek demek bir fiilin içinde... Öyleyse kat'i surette bilinmiş olmak demekti bu. Sahnede ayakkabıyla oynayacak olmamı yadırgamıştım. Bir odada olacaktık, ama odanın pencereleri yoktu, ben bunu da yadırgamıştım. Nasıl düşünememiştim sahneyi hazırlarken bu eksikliği. Oysa ışık yoksa doktor vardı. Nur içinde yatsınlar vardı. Yerin altına girip, orada kendini ibadete vermiş Yesevî vardı. Ben yoktum. Ben ışıksız odalarda yoktum. Benim dışımda herkes vardı ışıksız bir odada. Lambalardan nefret ediyorum. Akşam oldu mu, gündüz ışığı bitti mi, o zaman uyumalıydım, fakat asla lambaları açmamalıydım. Oysa bu oyun gündüz de oynanabilirdi ve ben niçin onun şimdi akşam saatinde oynandığını anlayamıyorum. Bu garez nereden kaynaklanıyor, anlamıyorum! Bilgi yarışmasında iyi ki bunu sormamışlardı bana. Bana sordukları elli sorunun hepsine doğru cevap vermiştim, ama bunu sorsalardı bilemezdim! Anneme bakardım, bu soruyu eğer bana sorsalardı. Her zaman yaptığım gibi, eğer bilemediğim bir soru olursa anneme bakardım ve annem benim bilemediğim sorulara dikkatle eğilirdi. Derdi ki, bunlar tahsilinin en önemli parçası. Hayır anne, diye bağırmak isterdim, ama bağıramazdım çünkü tükürük daha balkonda kurumadan ben eve dönmek zorundaydım. Bu nasıl insafsız bir zaman tasnifi? Gazali bile daha insaflıydı eylemleri ve zamanı tasnif ederken. Ama insanları tasnif ederken annem Gazali’den daha insaflıydı. Annem hiçbir zaman esirlerle ilgili kötü konuşmazdı. Gazali kötü ve saçma şeyler söyleyebilirdi. Annemi bu yüzden Gazali'den daha fazla seviyordum. Anne, derdim, anne bu sorunun nasıl çözüleceği hususunda bana yardım eder misin? Annem, baştan savılmış çocukların ilerde büyük belalara yol açacağını çok iyi bildiğinden beni asla başından savmazdı. Ben, annemin dediğine göre, onun başının tacıydım. Annem eğitimden asla hoşlanmazdı, sevmezdi bu kelimeyi, "piç" derdi böyle kelimelere, "soysuz" yani asaleti bozuk derdi. Hayvanlar eğitilir, insanlar değil, derdi annem. İnsana yaraşan "tahsil"dir, derdi. Öfkemin içeriğini dolduran daha birçok şeyi babam hep gizliden gizliye kulağıma çalardı. Bana hediye ettikleri dört adet büyük defteri hiç kullanmadım. Sahnede bir babayı canlandıracaktım. Oyunu ben yazmıştım. Kahretsin ki, bu oyun yazmalardan nefret ediyordum; daha o zamanlar nefret ediyordum. Sınıf öğretmenim oyunu okuyunca koşa koşa annemin yanına gitmiş. Öğretmen hanım, demiş, şuna bakın! Annem yani öğretmen hanım almış eline oyunu, okumuş. Ufak tefek imlâ hataları dışında değişikliğe gerek yok, demiş. Benim sınıf öğretmenim yani annem olmayan bir başka kadın öğretmen olan öğretmenim, demiş ki, ama hocam görüyorsunuz, çok tehlikeli demiş, annem olan öğretmen hanım tekrar almış ve, evet kangren olmasaymış daha iyiymiş, çocuklar korkabilir demiş. Diğer öğretmen hanım yani benim sınıf öğretmenim olan öğretmen hanım da demiş ki, ama öğretmen hanım asıl korkuncu babanın intihar ediyor oluşu ve valinin karşısında böyle olur mu, demiş. Annem olan öğretmen hanım, oyunu benim öğretmenim olan öğretmen hanımın ellerinden çekip almış ve hadi sen dersine git demiş.
Ben bunları sonradan müdürden duydum. Oyun sahnelendikten sonra büyük bir alkış tufanı koptuğu için, vali müdürü çağırmış ve onun gıyabında beni tebrik etmiş. Aferin, ne güzel öldü, demiş. Ben hep güzel ölümler tasarlamıştım o güne kadar, ama en güzel ölümümü hiçbirine göstermemiştim.
Kızım kangren olmuştu benim yüzümden. Ellerini bağlamıştım... Yani ben kötü bir babayı canlandırıyordum sahnede. Ve eşim, eşime ne olduğunu niye hatırlamıyorum?
Ben bunları sonradan müdürden duydum. Oyun sahnelendikten sonra büyük bir alkış tufanı koptuğu için, vali müdürü çağırmış ve onun gıyabında beni tebrik etmiş. Aferin, ne güzel öldü, demiş. Ben hep güzel ölümler tasarlamıştım o güne kadar, ama en güzel ölümümü hiçbirine göstermemiştim.
Kızım kangren olmuştu benim yüzümden. Ellerini bağlamıştım... Yani ben kötü bir babayı canlandırıyordum sahnede. Ve eşim, eşime ne olduğunu niye hatırlamıyorum?
Kadir Yılmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






