Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2015 Cuma

AYNA İNSAN SAYI: 16

 “Şiir sanatında hiç para yoktur tamam ama parada da şiirsel hiçbir şey yoktur.” 
Robert Graves

Ayna İnsan 16. Sayısıyla okurla buluşuyor. Derginin 16. sayısında Arzu Yetim, Esat Selışık, Dr. Mehmet Kahraman, Önder Kızılkan, Sabiha İclal Tiryaki, Semiha Kavak, Tuba Dere deneme ve inceleme yazılarıyla, Barış Kavas, Ercan Ata, Mesut Ateş, Mustafa Kömür öyküleriyle, Kadir Yılmaz T.S.Eliot’tan çeviri şiirle yer aldılar. 16.Sayının diğer şairleri Abdullah Eraslan, Asım Yapıcı, Fatih Yavuz Çiçek, Ferda Balkaya Çetin, Hasan Ildız, İshak Altundağ, Nevzat Konşer, Lacivertiğnedenlik, Mehtap Akkoyun, Muzaffer Develi, Önder Kızılkan ve Tolgay Hiçyılmaz

Ayna İnsan; İz Bırakan Şairler bölümünde Aloysius Bertrand’ı andı.

17. Sayıda buluşmak dileğiyle.

İçindekiler
Ayna İnsan/Sunuş: İlkelerimizle Yürümek                                            
Arzu Yetim: Çocuk-Edebiyat-Sanat Etkileşiminin Sağlanmasında
                  Çocuk Ve  Gençlik Edebiyatına Eleştirel Bakış
Barış Kavas: Kalbi Sonsuzluğun Mavisine Boyalı
Ercan Ata: Sahilde Bir Akşamüstü
Esat Selışık: Bahçe Çiçekleri
Dr.Mehmet Kahraman:Şeyh Edebali İçin Çağdaş Bir Yorum
Mesut Ateş: Alacağın Olsun
Mustafa Kömür: Şurup
Önder Kızılkan: Sinemada Tarantino Devrimi: Pulp-Fiction
Sabiha İclal Tiryaki: Şair Bulundu
Semiha Kavak: Kısık Sesli Yalnızlık
Tuba Dere: Anne Olduğumda Büyüyeceğim
                                    
İz Bırakan Şairler: Aloysius Bertrand

Ve şiirleriyle,

Abdullah Eraslan: Anlam
Asım Yapıcı: İntihar
Fatih Yavuz Çiçek: Üç Boyutlu Kehanetler
Ferda Balkaya Çetin: Geceye Ağan Çentikler
Hasan Ildız:  Kirli Sokak
İshak Altundağ: Kehanetsiz Sözler
Kadir Yılmaz : Çeviri Şiir/Kof Adamlar -T.S.Eliot
Lacivertiğnedenlik: Dut Yaprakları
Nevzat Konşer: Fesleğen Şarkısı
Mehtap Akkoyun: rüyâveminyatür
Muzaffer Develi: Süzülür Bazı Şeyler
Önder Kızılkan: Harfleri Yalnız Gezen Kadına
Tolgay Hiçyılmaz: Serseri Vasiyet


4 Nisan 2015 Cumartesi

Cinnet

Vedalaşırken: “Denizi unutamazsın.  Denizin kokusu bir mıknatıs gibi seni kendine çeker, ondan kaçamazsın,” demişti ev sahibem Suna Teyze. Haklı çıktı. Unutamadım. Şimdi, direksiyon başında “İzmir’in kavakları/Dökülür yaprakları” diye başlayan zeybek türküsünü dinlerken düşünüyorum da Ege’den, martılardan, imbat rüzgârından kopmakla ne kazandım, ya da ne kaybettim, ayrılığın üzerinden yıllar geçtikten sonra denizden başkasını anımsamak bile istemiyordum galiba. Hafızamı yokladığım zaman, dönüp yerleştiğim bozkırda bir yanımı çölleşmiş, diğer yanımı isimlendiremediğim bir şeylerin özenle koruduğu deniz mavisi hatıralar görüyordum.  Ömrüm mor bir a’rafın ortasına demir atmıştı sanki ve artık ne denizin kokusunu hissetmeden, ne de bozkırın çıplak sûretini görmeden yaşayamıyordum bir türlü. Bu yüzden olsa gerek tenimi dalgalara bırakmadan rahatlatabileceğim başka formül bulamadığım her tatil döneminde bir sevgilinin kollarına atılır gibi denize koşuyor, bozkırdan uzaklaştığım o günlerde ise beni dizginleyen uçsuz bucaksız kızıl toprakların sessizliğini özlüyordum. Tuhaf denilebilecek kadar çelişkilerle dolu, ikiye bölünmüş, sonbaharı her Eylül’de kanayan bir yaşamım vardı benim. Yalnız, tedirgin ve ketum.

Bu tuhaf, bu tedirgin süren yaşamın içinde aynı zamanda okuyor, araştırıyor, yazıyordum fakat ne yaparsam yapayım gövdemin temelinden başlayarak bütün hücrelerime yayılan Eylül travmasının ruhumda açtığı boşluğu doldurmaya hiçbir şeyin gücü yetmiyordu. Reenkarnasyona sarıl, sarhoş ol, göğe bak diyenler oluyordu. Hiçbirini dinlemek istemiyordum. Dinlemedim de. Baktım olacak gibi değil, bir gün, siyah ipliğin beyazdan ayrıldığı bir eylül sabahı kalkıp geçmişi, düşlerimin tavanına astım. Boşluk, bir süre sonra dağların suya vuran gölgesi gibi ağır ağır silinip gitti ruhumdan. Sordum, soruşturdum. Düşlerde silinen gölgelerin hüzünlü günlerin habercisi olduğunu söylüyordu rüya tabircileri. Aldırmadım, yeni bir şehre taşındım. Her şeye sıfırdan başlamak için düşleri ürkütmeyecek zayıflıkta resimler yaptım. Denize olan sevdamı tazeledim. İnce belli kadınlarla seviştim. Sevişmek  kırılgan ruhlu insanlar için muadili olmayan tensel bir uyuşturucudur. Verdiği haz insanı yeryüzünden, bütün acılarından kopartır. Ama ne yaptıysam olmadı. Yıllarca peşimi bırakmayan o travma yırtılan ozon tabakası gibi günün birinde aynı yerinden tekrar yırtıldı. Darbecilerin yargılandığı davaya mağdur olarak müdahil olmamı isteyen hukukçuların gönderdiği mektupla, silindiğini zannettiğim o fildişi boşluk biraz daha genişleyerek ruhumun çeperini tekrar sardı. Beklentim neydi? Geçmişi unutarak iyileşmek mi? Bana bu travmayı yaşatanlarla yüzleşmek, içimdeki öfkeyi onların suratlarına kusmak mı? Yoksa… Yoksa daha fazlası mıydı? Kısasa kısas mı istiyordum mesela?

Kısas mı? Bu kavram şimdi durduk yerde nereden süzülmüş, hınzırca nasıl da çıkıp gelmişti aklıma. Hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Zaten tahmin yürütme duygusundan bir hayli uzaktım ve bir ân evvel denize varmak istiyordum. El ve ayaklarımın kullandığım otomobile, zihnimin geçmişten ziyade önümde kıvrılarak uzayan yola odaklanması gerekiyordu çünkü.  Ben de öyle yaptım. Bastıran sisin görüş mesafesini düşürdüğünü görünce hızımı azalttım. Sis farlarını yaktım. Tedbirli davranmayı önemserim. En istikrarlı alışkanlığımdır tedbirli davranmak. Sezgilerim beni hiç yanıltmadı bu güne değin. Böyle havalarda neyin, nerede, nasıl karşınıza çıkacağını kestirmek güçtür.

Nitekim karşı yönden şarampolü aşıp uçuruma yuvarlanan aracı görünce frenlere asıldım. Aracımı emniyet şeridine çekip durdum. Gün ışımak üzereydi ve ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkyardım çantasını yanıma alıp kaza yapan aracın yanına indim. Ters yatmış aracın ön tarafında altmış bilemedin altmış beş yaşlarında uzun boylu, iyi giyimli, sarışın, mavi gözlü bir adam inliyordu. Sol ön kapıyı açmaya çalıştım önce. “İyi misiniz?” dedim. Yaralıydı fakat bilinci açıktı. Konuşuyordu. “Yardım et” dedi. “N'olur çıkar beni buradan.” 

Kısa bir ân göz göze geldik. Kısa bir ân. Bazen kısa bir ân yaşamınızda küçük bir kıvılcımdan öte anlamlar taşır. Kısa bir ân geçmişe açılan kapıdır örneğin. Ya da içinizde küllenen nefretin aniden körüklenmesiyle birlikte yükselen alevlerin, aklınızı, insanlığınızı unutturacak boyutlarını aşan tehlikeli etkinliği, sizi cinnet geçirme noktasına ve çılgın yangınların ortasına sürükler. Tanımıştım o'nu. Komiser Münir'di bu adam. 12 Eylül'den sonra bizi sudan sebeplerle tutuklayan, karakolda günlerce işkence eden, bir kulağımın işitme duyusunu yitirmesine sebep olan canavardı. 

“Adın Münir mi?” dedim. “Emniyette çalıştın mı?” 

“Evet,” dedi inleyerek. “Nereden tanıdın?” “Sen de mi emniyettensin yoksa?” 

“Hayır! Ben… Ben 12 Eylül'de işkence yaptığın, sakat bıraktığın isimsiz yüzlerce gençten biriyim” dedim, buz gibi bir sesle. İnlemesi kesilmiyordu. “O günlerin şartları bizi zorladı” dedi, yüzünü acıyla buruşturarak. “Şimdi bunların sırası değil güzel kardeşim. Ölüyorum bak, yardım et! N'olur, çıkar beni buradan. Çıkar da konuşalım. Helâlleşelim.” 

“Güzel kardeşim mi? Helâlleşmek mi? Demek öyle. Ben de inandım. Vah vah! İnan eğer, gözlerim yaşardı geçirdiğin evrimden. Güzellik ve kardeşlik; manyetolu telefonla vücuduma elektrik verirken, yakası açılmadık galiz küfürler savururken hiç aklına geldi mi ulan?” diye haykırdım içimden. Tekrar göz göze geldik. Tekrar ve kısa bir ân. Kollarımda can veren Abdullah'ı düşündüm. Bu kadar kolay mıydı, günâhların bedeliyle bir çırpıda helâlleşmek? 

Geçmişte kalan otuz üç yılın hırsıyla Münir'in yüzüne içimdeki yangının alevini ejderha gibi tükürdüm. Bu yangının söneceği de soğuyacağı da yoktu. Tek bir şey yüreğimdeki nefreti soğutabilirdi belki de tek bir şey. Aniden kalkıp benzin deposunun kapağını açtım. Kilitliydi. Durmadım. Yerden aldığım taşla kilidi kırdım. Cebimden çakmağı çıkarıp, tutuşturduğum kuru dal parçasını benzin deposunun içine salladım.

Geri çekildim ve araçtan yükselen alevlere bakarak bir sigara yaktım. Patlayan yakıt deposunun gürültüsünden önce şeytanın kahkaha seslerini duydum. Yol kenarındaki patikadan uçuruma inmeye çalışan insanlar gördüm. Koşturan, çığlık atan, paniklemiş ve ne yapacağını bilemeyen insanlar. Oturduğum ağacın altında iki omzumdan tutup beni, sarstı birisi. “Bu adam şok geçiriyor, yardım edin” diye bağırdı yeni gelenlere. Sorulara cevap vermedim. Kulaklarımı, gözlerimi, kalbimi dünyaya kapadım. Ruhumu, içimdeki boşluğun yerini dolduran denizin dalgalarına bıraktım.

Küçük bir balık gibi hissediyordum kendimi. Zokadan kurtulmuş bir çipuradan farkım yoktu. Mesut, çok mesuttum o denizde.


Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan Sayı: 14 - Mart Nisan Mayıs 2015


19 Mart 2015 Perşembe

Annem, Babam ve Diğer Şeyler


I.  Annem
Kapıyı annem açtı.
Yemek pişirmiş, evi süpürmüş, cam silmiş bir anneydi karşımda duran. Niye geç kaldığımı sormasını beklerken, o eşikte bir elini belinde diğer eli hâlâ kapı kolunda, sanki, birini mi aradınız, diyecek bir yabancı gibiydi.
Bana baktığında ne gördüğünü anlamaya çalıştım. On ikisi gözlerimmiş gibi doğrultmuştu ıslak bakışlarını bana.
Birazdan dünyadan ayrılacakmışım gibi sarıldı bana. Hıçkırıyordu.  Onun gözyaşları benim yanaklarıma yapıştı. Bir anne, gözyaşı olmuş yağıyordu üzerime.  Onun fırtınasında oluşan yıldırımlar benim dünyama düşüyordu.
"Niye ağlıyorsun" dedim,  "ağlama, babam mı ağlattı yoksa"
Hıçkırıkları arttı.  Kolumdan çekip içeri aldı beni.
"Boyu devrilsin."

II. Babam
Babam, yani bana "Seni ilk kucağıma aldığımda heyecandan kalbim duracaktı. Sevincimden ağladım. Allahın sevgili kuluymuşum ki bana bir erkek evlat verdi. " diyen babam ağlatmıştı annemi.
Beni ona annem vermişti.

III.  Diğer
Sopayı kafama vuracak, niyeti belli.
"Seni gebertirim, anne diyeceksin ona."
Sopa, babam ve o kadın.
Geberirim, yalancı ve yabancı bir dünyada yaşamaktansa.

IV. Şeyler
Ben, babama hiç yalan söylemezdim.
Başımı okşasaydı bir kez.


VI. Şimdi
Babam beni babası sanıyor. “Oğlum” deyip bağrıma basmak isterdim. Önce, çocukluğu mu bir yaşasaydım.

Mustafa Kömür
Ayna İnsan Sayı:14


19 Şubat 2015 Perşembe

Enkazdan Kalanlar


Sahneye çıktığımda henüz ilkokuldayım, on bir yaşından fazla olamazdım, kravat takmama imkân yoktu, tıraş da olmuyordum; ama kumaş pantolonların önlerindeki ütü çizgilerini takip ederek toprağa ulaştığım zamanlardı, iyi hatırlıyorum. Sahnede ışık yoktu, okul koridorundan sahneye ulaşmaya çalışan ışıklar vardı, bunların çoğul olmalarına ben takılıp kalmıştım; sonrasında, o takıntımdan kurtulabildiğimi hatırlamıyorum, kurtulduysam da bana kimse kurtulduğumu söylemedi. Karşımızda yüzlerce insan vardı. Okul bir anda önemli bir hâle gelmişti; okulu bir anda ben önemli bir hâle getirmiştim. Oranın, yani adına en çok ora olmanın yakıştığı oranın, en kötü okuluydu benim okulum, kötülüğü insanlarından gelmiyordu elbet, fizikî şartlarından da gelmiyordu; kötülük ona bahşedilmiş bir sıfattı. Bir iyinin olduğu yerde elbette kötünün de bulunması gerektiği için kötüydü. Kaymakamlık binasında hep ikinci katlarda bulunan ilçe milli eğitim müdürü tarafından atanmış bir kötülük olmalıydı bu. Bürokrasiye aşinaydım, bürokratik yollardan dünyaya gelmiştim, bürokrasi kanımda vardı benim; huzur denilen olgunun atfedilen bir kötülükten kaynaklanabileceğini o zamanlar da düşünüyor oluşum şimdi şaşırtmıyorsa beni, kanımda bürokrasi kanı olduğundan olmalı bu durum. Sahne düzenini hazırlayan öğretmenler değildi, onlar böyle boş şeylerle uğraşmazlardı; öğretmenler odasında sigara içerlerdi meselâ, meselâ okul bahçesinde avuçlarının içine sakladıkları sigaralarını içerlerdi; ilkokul beşinci sınıflar niye sigaraya meraklılarsa, öğretmenler de o kadar meraklıydı ilkokul beşinci sınıfların niye sigara içtiklerine. Sahneyi biz hazırlamıştık demekten imtina ediyorsam, elbet sahneyi o zaman için beğendiğim anlamına gelmez. Sahneden etkilenmiştim. İzleyicilerin gözlerinin içine bakacak bir fırsat veriyordu bu bana. Çünkü ben okulu önemli hale getirmiştim. Başarılarım, evet, benim başarılarım, kimseyle paylaşmadığım, aileme bile göstermediğim başarılarım vardı benim. Bilgi yarışmaları benden soruluyordu ve ben bana sorulan bütün soruları eksiksiz cevaplıyordum. Bana dört tane büyük boy defter hediye etmişlerdi, ilk katıldığım bilgi yarışmasından sonra. Yarıştırılacak en önemli şeyler bilgiler olmalı muhakkak diye düşünmüş olmalılar. Yoksa böyle bir şeyi öğrenciler akıl etmez. Öğrenciler asla bilgilerini yarıştırmak istemezler. Öğrenciler akıllıdır ve bilirler ki tehlike, bilginin ışığa çıktığı yerde boy verir. Öğrenciler, adamakıllı sözler duymak isterler yoksa Nil Nehri'yle ilgili uzatılsa ucu erotizme varacak imgeler duymaktan rahatsızdırlar. Sahneye ilk çıktığımda henüz izleyiciler, yani vali, kaymakam, il milli eğitim müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, diğer okulların müdürleri, benim okulumun müdürü, müdür yardımcıları, öğretmenleri, müstahdemleri ve diğer izleyiciler, yani öğrencilerin velileri henüz gelmemişlerdi. Boş sandalyelere karşı gözlerimi dikip, içimde yanıp tutuşan ateşi o sandalyelere fırlatmak istemiştim. Kıpkırmızı olmuyordu yanaklarım, utançtan arınmış bir çocuktum daha o yaşlarda. Ev sahibimizin üç kızı vardı ve birbirinden güzellerdi. Benden oldukça büyüklerdi, ama sürekli onların yanındaydım, onlara çözemedikleri matematik sorularını çözmede yardımcı oluyordum ve onlar da bana... Tüm teşvikler bana akıyordu. Devlet planlama komisyonu bile böyle tek yönlü teşvik raporu hazırlayamazdı. Emine abla vardı, onların anneleri, onların devlet başkanı, onların patronu. Teşviklerin el altından verilmesine asla göz yummazdı, ama bilmiyordu, belki de bilmek istemiyordu. Bahçedeki meyve ağaçlarının altında oyundan önce son teşvikimi almıştım Nagehan’dan. Nagehan en güzelleriydi. Dünya Nagehan için yaratılmış, demişti annem bir keresinde. Şimdi düşünüyorum da, o zaman, karanlık bir şeyler görmüş olmalı annem, ben görmedim karanlık bir şeyler. Gördüğüm her şey apaçık bir aydınlıktaydı ve ıslaklık yoktu hafızama musallat olacak. Sahnede, kendi etrafımda dönüyordum. Oyunumu sahneleyene kadar oyunu aklıma getirmemeye çalışıyordum. Bunda başarılı oluyordum. Ben her türlü isteğimi yerine getirmede aklıma başarıyla hükmetmiş bir çocuk olarak biliniyordum. Beni bilmiş olmaları hoşuma gitmiyordu. Sırlarım vardı ve bunlar da bilinmiş olabilirdi. Annem, ellerime baktığında ellerimin nerelere değmiş olabileceğini bilebilirdi. İki kere bilmek demek bir fiilin içinde... Öyleyse kat'i surette bilinmiş olmak demekti bu. Sahnede ayakkabıyla oynayacak olmamı yadırgamıştım. Bir odada olacaktık, ama odanın pencereleri yoktu, ben bunu da yadırgamıştım. Nasıl düşünememiştim sahneyi hazırlarken bu eksikliği. Oysa ışık yoksa doktor vardı. Nur içinde yatsınlar vardı. Yerin altına girip, orada kendini ibadete vermiş Yesevî vardı. Ben yoktum. Ben ışıksız odalarda yoktum. Benim dışımda herkes vardı ışıksız bir odada. Lambalardan nefret ediyorum. Akşam oldu mu, gündüz ışığı bitti mi, o zaman uyumalıydım, fakat asla lambaları açmamalıydım. Oysa bu oyun gündüz de oynanabilirdi ve ben niçin onun şimdi akşam saatinde oynandığını anlayamıyorum. Bu garez nereden kaynaklanıyor, anlamıyorum! Bilgi yarışmasında iyi ki bunu sormamışlardı bana. Bana sordukları elli sorunun hepsine doğru cevap vermiştim, ama bunu sorsalardı bilemezdim! Anneme bakardım, bu soruyu eğer bana sorsalardı. Her zaman yaptığım gibi, eğer bilemediğim bir soru olursa anneme bakardım ve annem benim bilemediğim sorulara dikkatle eğilirdi. Derdi ki, bunlar tahsilinin en önemli parçası. Hayır anne, diye bağırmak isterdim, ama bağıramazdım çünkü tükürük daha balkonda kurumadan ben eve dönmek zorundaydım. Bu nasıl insafsız bir zaman tasnifi? Gazali bile daha insaflıydı eylemleri ve zamanı tasnif ederken. Ama insanları tasnif ederken annem Gazali’den daha insaflıydı. Annem hiçbir zaman esirlerle ilgili kötü konuşmazdı. Gazali kötü ve saçma şeyler söyleyebilirdi. Annemi bu yüzden Gazali'den daha fazla seviyordum. Anne, derdim, anne bu sorunun nasıl çözüleceği hususunda bana yardım eder misin? Annem, baştan savılmış çocukların ilerde büyük belalara yol açacağını çok iyi bildiğinden beni asla başından savmazdı. Ben, annemin dediğine göre, onun başının tacıydım. Annem eğitimden asla hoşlanmazdı, sevmezdi bu kelimeyi, "piç" derdi böyle kelimelere, "soysuz" yani asaleti bozuk derdi. Hayvanlar eğitilir, insanlar değil, derdi annem. İnsana yaraşan "tahsil"dir, derdi. Öfkemin içeriğini dolduran daha birçok şeyi babam hep gizliden gizliye kulağıma çalardı. Bana hediye ettikleri dört adet büyük defteri hiç kullanmadım. Sahnede bir babayı canlandıracaktım. Oyunu ben yazmıştım. Kahretsin ki, bu oyun yazmalardan nefret ediyordum; daha o zamanlar nefret ediyordum. Sınıf öğretmenim oyunu okuyunca koşa koşa annemin yanına gitmiş. Öğretmen hanım, demiş, şuna bakın! Annem yani öğretmen hanım almış eline oyunu, okumuş. Ufak tefek imlâ hataları dışında değişikliğe gerek yok, demiş. Benim sınıf öğretmenim yani annem olmayan bir başka kadın öğretmen olan öğretmenim, demiş ki, ama hocam görüyorsunuz, çok tehlikeli demiş, annem olan öğretmen hanım tekrar almış ve, evet kangren olmasaymış daha iyiymiş, çocuklar korkabilir demiş. Diğer öğretmen hanım yani benim sınıf öğretmenim olan öğretmen hanım da demiş ki, ama öğretmen hanım asıl korkuncu babanın intihar ediyor oluşu ve valinin karşısında böyle olur mu, demiş. Annem olan öğretmen hanım, oyunu benim öğretmenim olan öğretmen hanımın ellerinden çekip almış ve hadi sen dersine git demiş.
Ben bunları sonradan müdürden duydum. Oyun sahnelendikten sonra büyük bir alkış tufanı koptuğu için, vali müdürü çağırmış ve onun gıyabında beni tebrik etmiş. Aferin, ne güzel öldü, demiş. Ben hep güzel ölümler tasarlamıştım o güne kadar, ama en güzel ölümümü hiçbirine göstermemiştim.
Kızım kangren olmuştu benim yüzümden. Ellerini bağlamıştım... Yani ben kötü bir babayı canlandırıyordum sahnede. Ve eşim, eşime ne olduğunu niye hatırlamıyorum? 

Kadir Yılmaz