Ayna İnsan Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayna İnsan Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2015 Cuma

Düş'te Dem Vakti


Güzün dem aldığı vakit yakın
uykusunda kış büyüten
kaya yüzlü kahinlerin sözüdür
günlerin ölü taşıyıcısıdır onlar

fısıldadılar tan ağarırken
öğrenilecek
ne varsa okuyorum
ağacın gövdesinde palazlanan

kanadığında yaprak
ân'a soyunuyor yokluğun kapısı
sis düşüyor gözlerine
vuran dalgadan
solgun söz artıkları

Kışı uykusundan uyandırınca
menekşeler
Göğsümde soluklanıyor sürgün

Semiha Kavak
Ayna İnsan Sayı: 15




18 Mayıs 2015 Pazartesi

DAMGA


orak elimde
oturmuşum akşamın eşiğine
ekin zamanı gelmiş geçiyor
başakların sıcaklığını duyumsadım
harmanım yazdan kalma
tınaz tepe

yıldızı parlayan gece
bir biçimlik kumaşın astarı
gün ipeğinden ince
gölgemden geçenlerin izini sürsem
düşleri bölünmüş kadınlar çıkar önüme

taze söğüt yaprağı
yerden atılan oklardan kolla kendini
herkes kendi boşluğundan çıkar gelir
bir mutluluk arar kendine

kutup düğmeleri
hep üstten bakar göklerin derinliğine
dilimin üstüne bastığın buz yeşili
gök yazıdan geçen yolları
bağlamış birbirine

Mehmet Rayman
Ayna İnsan Sayı: 14

19 Mart 2015 Perşembe

Annem, Babam ve Diğer Şeyler


I.  Annem
Kapıyı annem açtı.
Yemek pişirmiş, evi süpürmüş, cam silmiş bir anneydi karşımda duran. Niye geç kaldığımı sormasını beklerken, o eşikte bir elini belinde diğer eli hâlâ kapı kolunda, sanki, birini mi aradınız, diyecek bir yabancı gibiydi.
Bana baktığında ne gördüğünü anlamaya çalıştım. On ikisi gözlerimmiş gibi doğrultmuştu ıslak bakışlarını bana.
Birazdan dünyadan ayrılacakmışım gibi sarıldı bana. Hıçkırıyordu.  Onun gözyaşları benim yanaklarıma yapıştı. Bir anne, gözyaşı olmuş yağıyordu üzerime.  Onun fırtınasında oluşan yıldırımlar benim dünyama düşüyordu.
"Niye ağlıyorsun" dedim,  "ağlama, babam mı ağlattı yoksa"
Hıçkırıkları arttı.  Kolumdan çekip içeri aldı beni.
"Boyu devrilsin."

II. Babam
Babam, yani bana "Seni ilk kucağıma aldığımda heyecandan kalbim duracaktı. Sevincimden ağladım. Allahın sevgili kuluymuşum ki bana bir erkek evlat verdi. " diyen babam ağlatmıştı annemi.
Beni ona annem vermişti.

III.  Diğer
Sopayı kafama vuracak, niyeti belli.
"Seni gebertirim, anne diyeceksin ona."
Sopa, babam ve o kadın.
Geberirim, yalancı ve yabancı bir dünyada yaşamaktansa.

IV. Şeyler
Ben, babama hiç yalan söylemezdim.
Başımı okşasaydı bir kez.


VI. Şimdi
Babam beni babası sanıyor. “Oğlum” deyip bağrıma basmak isterdim. Önce, çocukluğu mu bir yaşasaydım.

Mustafa Kömür
Ayna İnsan Sayı:14


9 Mart 2015 Pazartesi

NE EKSİKSE HAYATTIR

ne eksikse hayattır
bir tülbentten geçirilen
akasyasına doymayan kuşun getirdiği 
bir sabah hüznüdür 
vazona yerleştirdiğim koku
al götür dediğin gülümseme 
uçurumsuz yeryüzündü
bize soluksuz anlatılan
gerekçesiz ayrılıklardı
çocukluğumuzda avuçlarımıza hapsettiğimiz 
bulutlarla oynardık yokluğu
kesik toplarda görürdük yarayı
yatsılara biriken yağmurlarla
toynaksız atlar şimdi
acı çığlıklarımızı sırtlarında taşıyan
derlenmiş zaman gülleri
perdenin açılmasını bekliyor
her sabah
bu senin en büyük düşündü
bir hamakta kucağında salladığın dünya
bir yavru kediyi okşadığın bir rüya
ne eksikse hayattır
bir tülbentten geçirilen…

Kadir Bıyıklı
Ayna İnsan Sayı 13




22 Kasım 2014 Cumartesi

AYNA İNSAN SAYI 13



Ayna İnsan 13. sayısıyla okurla buluşuyor.


Derginin 13.sayısında; Prof. Dr. Asım Yapıcı, Remzi Karabulut, Yahya İncik, Semiha Kavak, Yunus Develi, Deniz D. Şimşek, Ömer Akşahan deneme, öykü, inceleme yazılarıyla; Salim Nacar, Ersun Çıplak, Nevzat Konşer, Ferda Balkaya Çetin, Selma Özeşer, Merve Akbaydoğan, Sema Enci, Oktay Şafak, Seyit Pelitli, Rukiye Taşkın, S İclal Tiryaki, Ercan Bulut, Mustafa Yalçın, Hasan Özlen, Kadir Bıyıklı, Kubilay Bürgan, şiirleriyle katkıda bulundular.

Ayna İnsan, İz Bırakan Şairler bölümünde Anne Sexton'u andı.

14. sayıda buluşmak dileğiyle…

İçindekiler
Ayna İnsan/Sunuş
Prof. Dr. Asım Yapıcı: Coşkunluk ve Suskunluk Sarmalında "Lili"nin Dirilişi
Remzi Karabulut: Benim de Önemli Öykülerim Var
Yahya İncik: Bir Şiir Fetişisti Edip Cansever ve Şekerli Gerçek
Semiha Kavak: Yeni Umutların Gölgesinde Dönüş Yolu: Anabasis
Yunus Develi: Picasso'nun Elleri
Ömer Akşahan: Yenik Düşürülmüş Zaman: Balthus
Deniz D. Şimşek: Fazla Esma'lı Öykü

Ve şiirleriyle

Salim Nacar: Üç Lirik
Ersun Çıplak: Yolculuk Duası
Oktay Şafak: Sarhoş Liman
Seyit Pelitli : (y)
Nevzat Konşer: Karanlığın Önünü İlikle Oğlum
Merve Akbaydoğan: Çöl ve Su
Ferda Balkaya Çetin: Boşluk
Selma Özeşer: Espas
Mustafa Yalçın: Melani
Sema Enci: Kavuşma
Rukiye Taşkın: Kır Kırılmışlığını ve Otur Yanıma Moya
Kadir Bıyıklı: Ne Eksikse Hayattır
Hasan Özlen: Mükerrer Kanayış
Ercan Bulut: Başkarakter
Kubilay Bürgan: Perili Oda
Kabuğun Sırrı: S İclal Tiryaki


13 Ekim 2014 Pazartesi

AHMED REZA AHMEDÎ




Acele Etme 
bulutun evine yağmasına
ve aşkın bir parça ekmekte kaybolmasına
acele etme
eve getiremeyiz insanlığı
düşer insanlık
sözcüklerin düşüşünde
ve yerden kalktığında
umutsuz sözcükleri
yoldan geçenlere ısmarlar
aşka gücü yetmez insanlığın
aşkta kırılır ve ölür

Gerçektir 
Gerçektir
seni sevdiğim
bu yağmurda
sokağın sonunda, senin oturmanı
isterdim
ben geçseydim
selam verseydim
gülüşünü yağmurda
isterdim
bildiğim tüm sözcükleri
senin uğruna
denize dökmek
ve yeniden doğmak
dünyayı görmek
istiyorum
çam ağacının rengini bilmesem
adımı unutsam
yeniden aynaya baksam
bir gömleğim olduğunu bilmesem
dünkü sözcükleri
bugün söylemesem
evi sana hazırlasam
sana bir valiz alsam
sen yolculuğun anlamını sorsan
denizden yeni sözcükler tutsam
yeniden canlanmaya kadar
o kadar ölsem...

Avare Aşk
Nasıl avaredir bu aşk
Adresini çıkmaz sokaklardan
Almamız gerek
Nasıl bir hikâyedir aşk
Çürümez ve kederli değil hiç
Hatta gökten
Eve çöktüğünde...

Ahmet Reza Ahmedi/  Çeviriler: Tahereh Mirzayi
Ayna İnsan 12. Sayı



28 Eylül 2014 Pazar

KÖPRÜ


Güzel yeşil gözlü adamı yakaladılar
Güzel yeşil gözlü kadın öldü
Güzel yeşil gözlü kız baktı kaldı
Ağlamadı da
Siyah önlüğünün mendil cebine saklı
Anne baba kokusu

Siyah uzun saçlı kadın anıldı çok
Pankartlar sırılsıklamdı kandan
Siyah uzun saçlı adam konuşmadı
Sorgucular hırslandı çok
Siyah uzun saçlı kız ilkokul bahçesinde
Kavruk erik ağacına yaslandı durdu

Öğretmen girmedi son derse
Yıllar nice okul önlüğü soldurdu
Kızın yaş alan göğsünde artık
Kavuşturmadı hiçbir kıyıya ötekine
Hiçbir köprü akıtmadı altından
Hiçbir suyu ama bir gün
Kesiverdi ki aklı bir yerlerde
Acıyı aşırtabilen yollar var

Siyah uzun saçlı güzel yeşil gözlü kız
Ağladı işte o zaman ilk o zaman
Onca yılın tozu yatıştı bir
Sonra sözcükler dilim dilim ekşi elmalar
Kamaştı damaklarda ve köpürdü sesler önce
Sonra sular sonra biz sonra her birimiz
Bir Köprü

Seval Esaslı
Ayna İnsan Sayı:12

20 Eylül 2014 Cumartesi

KARANLIK



İçi daralıyordu.
            Buraya ne zaman ve nasıl gelmişti? Kendi isteğiyle mi, yoksa birileri tarafından mı getirilmişti? Hayır, kendi isteğiyle gelmiş olamazdı. Bu kesindi. Aydınlıkta yaşamak dururken, neden tercih etsindi böylesi bir karanlığı? Akıl kârı değildi.Peki o halde kim, neden getirmişti onu buraya?
Karanlığın ortasında yapayalnızdı. Hayır korkmuyordu, endişe duyuyordu yalnızca. Kendini güvende hissetmiyordu çünkü. Tekin bir yer değildi burası. İnsanın kendi tercihi olmayan bir yer, tekin olabilir miydi ki. Ne zaman, nereden, ne geleceği belli olmazdı. Gerçi bu karanlıktan daha kötü ne olabilirdi?İsterse hiçbir şey olmasındı. Neden istediği yerde değil de buradaydı; önemli olan buydu. Yoksa çok uzun zamandır mı buradaydı? Öyle gibiydi. Hayır korkmuyordu, öfkeliydi. Karanlıkta olmayı bir türlü hazmedemiyordu çünkü. İçindeki aydınlık daha bir artırıyordu karanlığı. Zaten sorun da buydu. İçindeki aydınlık olmasa nereden bilecekti buranın karanlık bir yer olduğunu? O nedenle yaşaması gereken yerin burası olmadığından emindi. İçindeki ses haykırıp duruyordu:Üzerimize Ay doğmuşken, neden bu karanlık?

Ondandı huzursuzluğu.

Etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Gerçekten yapayalnız mıydı, yoksa kendisi gibi başkaları da var mıydı? Dikkat kesilince sesleri duydu. Kalabalık olmalıydılar. Yalnız değildi o halde. Onlar da başka odalardaydı demek. Buna sevinsin mi, üzülsün mü bilemedi.Yoksa topluca mı getirip bırakmışlardı onları bu karanlığa? Ya da onlar hiç ayrımında olmadan, öylesine yaşayıp giderlerken şen şakrak ve hiçbir şeyden habersiz, birileri tıpkı örümcekler gibi üzerlerine bu kalın ağları örmüşlerdi de içeride mi kalıvermişlerdi ansızın? Bu kadar dalgın, bu kadar kör, bu kadar sağır, bu kadar kayıtsız olabilirler miydi? Eğer öyleyse bu çok acı vericiydi.İnsan, dalgınlığın affedilmez bir suç olduğunu nasıl bilmezdi. Ama önemli olan, onları buraya kimin mahkûm ettiğiydi. Ne istiyorlardı? Yoksa onlardan korkuyorlardı da o nedenle mi tıkıyorlardı bu karanlık odalara?

Kesin korkuyorlar, diye düşündü.

Biraz daha kulak kabarttı seslere. Bir umut olabilir miydi? Hep birlikte yıkıp geçseler şu karanlığı ve aydınlığa ulaşsalar, ne iyi olurdu. İsterse bir mum ışığı kadar olsun, ama kendi aydınlıkları olsun. İnsanın onuru kendi aydınlığında, kendi gölgesindeydi çünkü. Derin derin soluk almak istiyordu aydınlığa kavuştuğunda. Bir çocuk gibi sarılmak istiyordu ona. Tıpkı küçükken annesine sarıldığı gibi. Belki ondan bile çok, dedi. Ama sesler umut verici değildi yazık ki. Ya da ona öyle geliyordu. Ne kadar isterdi yanılmış olmayı. Karanlık,gözlerini, kulaklarını etkilemiş olabilir miydi? Yok yok, yanılmıyordu. Onlar karanlıkta değildi. Ya da öyle olduklarını sanıyorlardı. Çünkü sesleri normaldi. Hatta eğlence mekânlarındaki insanların sesleri gibiydi. İnsan karanlıkta nasıl keyifli olabilir, diye söylendi kendi kendine.Karanlıkta olduklarına, ya da karanlıkta olsalar bile bundan rahatsız olduklarına dair bir işaret gözükmüyordu o nedenle. Hallerinden memnun gibiydiler. Hayret, dedi duvarı yumruklayarak. Yoksa kanıksamışlar mıydı? Bir süre sonra alışıp gidiyor muydu yoksa insan? Duygu yitimine mi uğruyordu? Tanrı korusun, diye geçirdi içinden.Elindeki acıyı önemsemedi. Acaba korkuyorlardı da ondan mı çıkmıyordu sesleri? Ya da öyle değişik çıkıyordu; sanki hiç dert etmiyorlarmış gibi, sanki bir karanlıkta değillermiş gibi.Eğer öyleyse, korkmak, karanlığı kabullenmekten daha büyük bir suç değil miydi? İnsan, onuruyla yaşamadıktan sonra, yaşamanın ne anlamı kalırdı ki. Haykırsa mıydı buranın karanlık bir yer olduğunu? Bu karanlıkta ve bu korkuyla yaşamanın gün gün onları yiyip bitireceğini… Böyle böyle tükenip gideceklerini…

Hepimiz karanlıktayız!

Biri bunu haykırsa bir gün, ya da bütün karanlıktakiler birlik olup haykırsa, bu karanlık bitebilir. Hayır, bitebilir değil, biter! Karanlıklar, seslerden korkarlar çünkü. Çünkü bu karanlığın bitmesi gerekiyor. Onlar karanlıkta, üstelik de tıpkı aydınlıktalarmış gibi yaşamaya devam ettikçe, onları buraya getirenler hayatı karartmaya devam edecekler. Çünkü sürekli yeni karanlık odalar yapılıyordu. Acı olansa, karanlığa alışanların bir süre sonra gönüllü olarak karanlığın hizmetine girmeleriydi. Hepsi birer karanlık işçisiydi böylece. Hayır, bunu kabul etmemeliydiler. 

            Sesler geliyordu.

Nefesini tutup dikkatlice dinledi. Hata yapmak istemiyordu. Yanılıyor olabilirdi. Belki de sandığı gibi karanlık bir yer değildi burası. Belki gözlerini kaybetmişti, belki aklına bir şeyler olmuştu, ya da bir rüyadaydı. Her şey olabilirdi. Keşke, dedi içinden.Nefesini daha bir sıkı tutup, dikkat kesildi o nedenle. Tuhaf bir sessizlik vardı şimdi de. Doğruya, belki de geceydi ve derin bir uykudaydı hepsi de. Karanlık, en çok da uykuyu çağrıştırırdı zaten. Kesin, çok derin bir uykudaydılar. Hay Allah! İnsan kendinden emin olmazsa bir adım bile atamazdı. Hayır hayır, ne kördü, ne de aklından zoru vardı. Burası karanlık işte, düpedüz karanlık! Burada yaşanmaz! Tanrı’nın ışığının olmadığı bu lanet odadan çıkmamız gerek!

Başka şansım yok, dedi. Deli de deseler, dönüp bakmasalar da başka şansım yok. Sonra derin bir nefes aldı ve var gücüyle bağırdı...


Yunus Develi 
Ayna İnsan Sayı:12


19 Eylül 2014 Cuma

Kalibre ve Hiçlik



Önce “söz” vardı. Yalan! İttirin gitsin “s”yi. Önce “öz” vardı. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Zaten eğer olsaydı; “laf” olup, beri gelirdi. Geldi mi? Hayır, gelmedi. Her birimiz, harf taifesine karışan hilkat garibeleri yani; bir ucundan “yok”ları “tur”lama peşindeyiz. Ne zavallılık! “Yok-tur.”
Peşinde olduğumuz bu: Freud diye birşey yok-tur dedi biri. Şimdi sırada şu var: Tek yüz diye birşey yok-tur. Burdayım; iki yüzlüce. Bir yandan kimsenin izlemediği, üstelik izlemek de istemeyeceği filmler anlatmak için. Lafı, karnı deşilmiş bir dananın  ince bağırsakları boyu uzatmaktan çekinmeksizin hem de. Boş lafa karnı açlar arıyorum ey ahali! Tok olana laf beğendirmek zordur bilirsiniz. Umutsuz bir arayış: Tokluklardır çünkü çağı tanımlayacak en yalın sözcük. Diğer yandan hem kendimi anlatmış gibi yapıp, hem de doğru anlaşılmamanın bir yolunu bulmaya çabalıyorum. Kaç kere söyledim işte; hep doğru anlaşılmaktan korktum. Yine diyorum: hanginiz korkmadınız sanki? Hangi yüzle korkmadınız peki söyleyin? Bir yüz, iki yüz, üç yüz, düzinelerce yüz ve simanın sürprizi: Yüz-süzlük!Soyulmuş, tüm katmanlarından özenle açımlanmış bir soğan gibi buradayım nihayet. Öyle masumum ki şu dakika, bir tek masumiyetten uzak olanlar farkedebilirler. Yüzsüzüm; arınmış haldeyim yüzde yüz

Bir film anlatacağımı düşünüyorsunuz değil mi? Yalan değil, anlatacağım; bulaştım bir defa Bela’ya. Üst üste aynı adamın filmlerini anlatmak adetim olmadığı halde; herkesi dibine kadar sıkıntıdan patlatmak pahasına anlatacağım. Yalnız bir farkla. Bu kez filmin bir tek  adı olacak. Çünkü adı yetecek bütün yazıyı baştan sona “Lanet”lemeye. Ötesi? Ötesinde boş laf. Ötesinde, nesneleri olduğu gibi kabullenme bilgeliğinden yoksun olan birinin, onlara sembolik değerler, alegoriler atfetme haltı işlemesi. Ötesi berisi bu işte. Film; yine Bela Tarr’in 1988’de çektiği Lanet/Damnation. Yine siyah-beyaz, yine Mihaly Vig müzikleri. Şimdi piyano sustu; şimdi akordeon zamanı.

Tarr’in filmlerinde; belâ geliyorum der açık açık. Fakat kör kör bakarız istisnasız: Gösterilmez, çünkü belâ, etraflıca gösterilemeyendir. Nasıl ki gündelik hayatta da olduğu gibi kavrayamıyorsak, yine kavrayamayız. Depremler kılığında, okyanusların bozulan gel-gitlerinde, arıların yönsüzlüklerindeki sebeple, zulmün aldığı alkışla, hezeyanın aklı örtüşüyle; yalnızca ayak seslerini değil, nefesini ensemizde duyarken bile ne kadarını etraflıca görebildik belânın? İşte tıpkı öyle, fiksiyon aleminde de tek bildiğimiz belânın “geliyorum”dediğiydi. Artık değerlendirmek zamanı kaldı mı? Yoksa yer delinip, gök çöktüğünde nasılsa anlayacağız diye acele etmiyor muyuz? Ah nasıl da yalan telaşımız! Telaşa bile kapılmıyoruz; doğrusu bu!

Kaba sıvaları kavlamış gri bir binanın hemen yanında bir yığın insan bekleşiyor. Yağmur yağıyor bir yandan. Bakışları birbirini andıran, ifadeleri yuvarlanan misketler gibi dağınık bir yığın insan. Niçin bekliyorlar? Nedir bekledikleri? Buna yanıt aramak şimdi her zamankinden budalaca.Bekleşiyorlar işte. Herkesin farklı bir nedeni olsa beklemek için; ne hikayeler tertip ederdik öyle değil mi? Halbuki hepsi aynı beceriksizlikle hülasa edilmiş olanı bekliyor. Bekledikleri aynı. Anlatılacak bir yanı yok. Bekleyişin kendisi, tüm diğer bileşenlerinden kopmuş, öylece binanın köşesine yerleşmiş. Yağmurdan başka tahammül edilebilir bir eklenti kalmamış. Sonra derken bir “yarık”. Evet evet, bildiğiniz anlamda, duvarın gövdesinde sızı gibi bir yarık beliriyor. Yağmurdan içerikler edinmiş, külrengi bir yarık. Ona ilişkin sorular da sormayacağız. Ne zaman belirdi ilk? Ne zaman, ne zaman? Bırakın bunları! Şöyle bakın bir de: Yarık; zamanın kendisi.

Bütün gayret, her sokağın karanlık eklemine eğilmiş, yağmur sularında sürten sokak köpeklerini dikkate almak. O kadar her yerdeler ki; o kadar gece ve yağmur onlardan yapılmış ki, artık kimsenin umrunda değiller. O ve diğer organik kalıntılar, dünyayla aramızdaki bir tüneldeler. O tüneli yoklayalım biz; çöp kamyonları geldiğinde aydınlanacak olan tünel. Girmiyorlar içeri; girmiyoruz. Tuhaf ve dağınık odalarda buluyoruz onun yerine kendimizi. Pencereleri var hepsinin de; ortak olan tek şey pencerelerinden görünen. O da ne? İçinizden biri “Ama benim evim deniz görüyor” mu dedi? Bir diğeriniz; “Benimkisi bir dağın yamacını” mı? Güldürmeyin beni! Aynen dediğiniz gibi; onları gören sizin evleriniz, pencereleriniz. Size ait ve açık değil o manzara. Siz herbirinde tek şey görebilirsiniz: Korku ve yalnızlık. Diyelim ayrımsayamadınız. O halde, görüp görebileceğinizi adlı adınca söyleyeyim size: Boşluk! Nedeni çok basit. Çünkü nesneler, nesne olmayana asla büsbütün açımlamazlar kendilerini. Fakat işin tuhaf ve çıldırtan yanı şu ki; özneler de nesne-olmayana büsbütün açmazlar kendilerini. Boşluk olan manzara eksiksizce görür bizi; içerir bu nedenle. Halbuki biz, nesnelerin karşısında duran ve nesne-olmayışı kavrayışımızdan ibaret öznelliğimizle, katiyen nüfuz edemeyiz doğalarındaki kusursuzluğa. Bu manzara tek renk ve tek biçim. Yoksa her birinin yatağı farklı bir dağınıklıkta. Çarşaflar ve battaniyeler her birinden öyle farklı açılarla ve öyle benzersiz sarkıyor ki şaşarsınız. Odalardayız. Duvarların birleşip bize ayırdıkları boşlukta.Kimin bu evler? Az önceki kimindi? Nasıl geldik birdenbire buraya? Derdiniz ne sizin! Ev işte; hepsinin bir kokusu, bir sahibi var. Sizin sandığınız evlerin bile. Pencereden bakıyorsunuz durmadan. Ana rahmi gibi tanıdık. Görmek için değil, kafanızdaki manzaranın değişmezliğini her sabah yeniden teyid etme mecburiyetinden. İstediğiniz pencereden bakın; ev kiminse kimin, manzara değişmez sanırken birden değişti işte:Evrensel ve âdilane. Değişti manzara hem de topyekun.

Anlar arasında ardısıralık ilişkisi; Şimdi’ye sokup çomağını karman-çorman eden de kim? Atmış oltasını bekliyor. An avcısı. “Hafıza” diyorsunuz siz ona: Sazanız biz. Takıldık işte, çekiliyoruz gerisin geri. Önce “söz” vardı. Yalan! İttirin gitsin “s”yi. Önce “öz” vardı. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Zaten eğer olsaydı; “laf” olup, beri gelirdi. Geldi mi? Hayır, gelmedi... En iyisi başa dönün.


İma C. Özkan
Ayna İnsan Sayı:12

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Medeni Katliamlar Tavernası


bacaklarımın arasına yığdığım anıların peşi sıra sertleşiyor acı
insan en güzel kendini öldürür, diyorum
ciddi bir yöntem ararken kendi sesimde

bunlar hor görülmüş yaralarımız bizim, çok sahici
bırak birkaç düğmesi açık kalsın aşkın
belki oradan görürüz dikleşen yerlerini göğsümüzün 

tanı: yıkık yüzüm
ömrüm kronik hüzünler ansiklopedisi
ah şaibeli ifade, yara kök saldı zamanla
zamanı soyut sandığımdandı bütün sakinliğim: fiyasko!

ufalanmış sesler serpiyorum boşluklara
gürül gürül ıslaklar sabaha kururum nasıl olsa

gerçek: tek zamanlı yanılsama

usanmadan kırbaçladığınız bedenimi soyundum
ruhum cirit atacak yüzlerinizde

düş: ateş suyu kucaklar / su küle dönüşür!

cesetler ne güzel gülüyor hayata ki ben bu yüzden
bir yol kazıyorum bileğimde atan zamana

dinozorlar ağlıyor çünkü dinozorlar da yenik sevgilim

SeyitP
Ayna İnsan Sayı:11