Semiha Kavak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Semiha Kavak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2024 Pazar

Söze Başlık Gerekmez İki Mevsim Arası

 


"gökyüzüne doladığın keder

derine sinmiş yüz artığı

kör bir atmacanın bırakamaması kendini serseri 

rüzgara"

Semiha Kavak


28 Şubat 2021 Pazar

YENİ ŞAFAK PAZAR - SÖYLEŞİ

 


Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

“Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor:

Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi.”

Kitaplık çapında verdiği eserlerle yakından tanıdığımız Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, tarihsellik, mâtürîdîlik, dinlerin sistemler üzerindeki etkisi ve İslam toplumlarının değişmeyen sorunlarına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: İlk sorumu son günlerin en çok tartışılan dini konularından biri olan tarihsellikle ilgili sormak istiyorum. Siz İslâmi okumaların tarihselci yaklaşım üzerinden yapılmasına eleştiri getiriyor ve ayetlerin tarihsel değil tarihi olduğunu söylüyorsunuz. Aradaki fark nedir ve sizce tarihselcilerin yanılgıları, yanlışları nerede? 

Şaban Ali Düzgün: Tarihselcilik, insanın, toplumun ve dinin tarihinde tarihsel koşullara aşırı rol biçen ve neredeyse her şeyi tarihsel olana indirgeyerek yorumlayan bir tutum. Alman yorum geleneği bu aşırı indirgemeciliği eleştirmek için tarihsele (historismus) pejoratif bir ek getirerek tarihselci (historisismus) kelimesini türetmiştir. Tarihselcilik Kur’an’ın evrensel değerleri de içerdiğini kabul etse de indiği dönemin Arap kültürünün Kur’an üzerinde bir belirleyiciliği bulunduğunu, dinin bu kültür içinde doğmuş, yaşanmış, yorumlanıp biçimlendirilmiş olduğunu söyler.

Kur’an insanın aklına ve vicdanına yabancılaşan yasasız (ümmi) bu yerleşik yapıyı, karanlığın hegemonyası (Maide, 49);  hukuksuzluk düzeni (Fetih, 26); kötülüğün kaynağı (Müddessir, 5) olarak tanımlar ve oradan radikal bir kopuş talep eder. Dolayısıyla reddedilen ve kaldırılması için mücadele verilmesi istenen tarihsel-toplumsal koşulların Kur’an vahyinin karakterini belirlediğini ve her şeyin orada şekillenip bitirildiğini nasıl söyleriz? Daha da önemlisi, vahyin tarihe müdahalesine akıl, mantık, ahlak eşlik etmiyor mu? Ahlaki kaygı gözetmeden, sırf olan bitenin fotoğrafını çekmek için mi iniyor Kur’an vahyi? Tam tersi. O fotoğrafın gösterdiği sefaleti geride bırakmak için. Bunun için de Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor: Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi. Kadının kaderini erkeğin iki dudağı arasına yerleştiren ataerkil kültürü bir kadının (Havle’nin) nasıl yerle bir ettiğini gösteren Mücadele Suresi bu hukuksuz düzeni değiştirme iradesinin tipik örneğidir. Tek başına bu olay bile, Kur’an vahyinin hazır bulduğu olguları/durumları ‘hak’ ‘hakikat’ ‘hakkaniyet’ değerlemesine göre yeniden hizaladığını gösterir. Peygamberler de bu kriterlere göre insanlar arasında hükmetmekle sorumludurlar (Bakara, 213). Böylece Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

 


Semiha Kavak: İslamın doğuşundan günümüze toplum yapıları, ekonomik, kültürel ilişkiler vs. çok şeyde değişim yaşandı. Dinlerin sistemler üzerindeki etkisi azaldı ve bireyler süreç içinde ateizm veya deizme ilgi duyar hale geldiler. Bu tablo içerisinde İslam bu insanlara, bu toplumlara ne sunabilir? 

Şaban Ali Düzgün: Aslında İslam, siyasal, ekonomik, vs. bir sistemle değil bireyle ilgilenir. Sistemlere de bireyler üzerinden etki eder. İşin kötü yanı dinlerin sistemler özellikle de siyasal sistemler üzerindeki etkisi azalmadı, aksine arttı. Teo-strateji adıyla sayısız çalışma var bugün. Dinin insanları avutarak içine çeken makro bir sistem olarak pazarlandığı bu yapılar içinde bireyin hakkı-hukuku, özgürlüğü, onuru ikinci plana itilebilmektedir. A. Süruş’un ‘hakikat İslam’ı’ ile ‘kimlik İslam’ı’ arasındaki ayrımı bu riske dikkat çekmektedir. Hakikati değil de kimliği öncelediğimizde, başkaları kendi hakikatlerini inşa ederler. Adı bugün ateizm, deizm olur yarın başka bir şey.

 

Semiha Kavak: Modern dünya laisizmi benimsemiş durumda. Ancak İslam toplumları İslam’ın  hakimiyeti söz konusu olduğunda bundan hilafeti anlıyorlar. İslam, bir din devleti modelini öngörüyor mu? Eğer öngörmüyorsa, bunu böyle anlayan İslam dünyasının düşüncesinin değişebilmesi mümkün mü?

Şaban Ali Düzgün: Hz. Peygamber’in vefatıyla İslam toplumunun kim tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda bir tartışmanın yaşanması; yönetime gelen dört halifenin de göreve geliş tarzının birbirinden farklılığı, devletle ve yönetimle ilgili hususların dinî bir nitelik taşımadığını, siyasal alanın şartlara göre düzenlenmesinin Müslüman bireylere bırakıldığını gösterir. Ulemanın Hz. Peygamberin elçiliği (tebliğ), devlet başkanlığı (imâmet), yargılaması (kadâ) ve fetva vermesi (iftâ) arasında ayrım yapması bundandır. Tebliğini ve fetvalarını peygamberlik görevinin parçası saymış, devlet başkanlığını ve yargılamalarını ise bütün zamanları bağlayan uygulamalar olarak görmemişlerdir.

Laikliğin Batı’da bir kriz çözümü olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. ‘Son kralı son papazın bağırsaklarıyla asın’ diyen Fransız devrimcilerini kilise karşıtı yapan kavgalardı bunlar. İç savaşların bezdirdiği Batı, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik denilen ve dinin kontrolüne dayanan bir laikliği benimsedi.

 

Semiha Kavak: İslam ülkelerinin birçoğu üretemiyor, paylaşımda adil değil, eğitime gereğince önem vermiyor? Bu durumdan kurtulmak için neler yapılmalı, zihniyet değişimimiz nasıl gerçekleşebilir?

Şaban Ali Düzgün: Türkiye hariç İslam ülkelerinin tamamı sömürge-sonrası toplumlar olmanın travmalarını üzerlerinden atamadılar. Irksal olarak kabilelere, dinsel olarak mezheplere bölünmüş olmaları onları demokratik kültür, çoğulculuk, tolerans, liyakat gibi çağdaş yaşamı kuran bütün değerlere yabancılaştırmaktadır. Kurtulmak istedikleri olumsuz şartların devamını sağlayan bu olumsuzlukları zihinlerinden ve yüreklerinden atmadan bir değişim zor görünmektedir. Zira ilahi yasa öyle buyurur: “İnsanlar içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Rad’, 11).

 

Semiha Kavak: Dinler, bir yandan varlık mücadelesi verirken, diğer yandan da dinler arasında mücadeleler devam ediyor. Bunun yanı sıra İslâm’da da mezhep ayrılıkları birbirini boğazlama noktasına gelmiş durumda. Ayrıca şiddeti, ölmeyi, birbirlerini öldürmeyi kutsallaştıran gruplar türedi. İslam=şiddet algısı Batı toplumunun yanı sıra Müslüman toplumları da etkiliyor. Bu noktada neler yapılabilir?

Şaban Ali Düzgün: Etnik yahut dinsel temelde parçalanan insanların kişiliklerine bindirilen her kimlik ölümcül bir kimliktir. Herkesi kendimize benzetmeye çalıştığımız, benzemeyenleri ötekileştirdiğimiz bir temsil/vekâlet toplumuna dönüştük. İnsanları İslam dairesine katmaya çalışan Allah elçisinin aksine insanları nasıl bu dairenin dışına çıkarırım diye çırpınanların yarattığı bir travmadır bu. İslam coğrafyası, dinin değer yüklediği ‘farklılık’ gibi bir yaşam gerçeğini, ‘ayrılık’ ve ‘çatışma’ motifine dönüştürmüş olmanın buhranını yaşamaktadır. Irka, dine, cinse vs. dayalı ayrımcılıklar hâkim İslam dünyasına. Kur’an, insanların ortak atasına, ortak mayasına, ortak İlah’ına, ortak kaygılarına, ortak insanlık amaçlarına dikkat çekerek bu ayrımcılıkların önünü kesmeyi istemektedir. 

 


Semiha Kavak: Sizin Mâtürîdîliğe büyük vurgunuz var. Mâtürîdîlik İslam coğrafyasında sadece sınırlı bir alanda etkili olabildi. Bu saatten sonra geniş İslam coğrafyasını bu düşünceyle  donatabilmek mümkün mü?

Şaban Ali Düzgün: İmam Mâtürîdî’nin özgür iradeyi, içtihadı/aklı/re’yi savunması; bunlarla, dinin akla, mantığa ve tecrübeye kapalı dogmatik bir yapıya dönüştürülmesini engelleme çabası; alemde hikmeti/ yasalılığı kabulü; delile dayalı inancı savunması; ahlaki yargıların, doğruluk değerine de dikkatimizi çekmesi; insan fıtratının ayartılma riskine karşı aklın doğrularını önermesi; te’vil yöntemiyle çoğulcu metin yorumunun önünü açması; içtihadî ve örfi nesh kavramlarıyla, gerekçesi ortadan kalktığında mevcut hükmün yerine yenisini üretmede insana inisiyatif vermesi onu yaratıcı bir düşünür olarak öne çıkarmaktadır. Bugünümüzü kurarken geçmişin güçlü damarlarından yararlanmak hak, varsa bir yanlış işaret etmek vazifedir. Bu, bilimselliğin gereğidir.

 

Semiha Kavak: Türkiye, birçoklarınca İslam dünyasında farklılığıyla, birikimiyle umut olarak görülen bir ülke. Oysa, bizde de sarih bir düşünce etrafında birlik yok. İslam hangi yaklaşımla ülkemizde ortak bir düşünce zemini oluşturabilir?

Şaban Ali Düzgün: İnsan alışkanlıklar/gelenekler varlığıdır. Hep bildiklerini yineleyerek hayatta var olmanın imkânını ve güvenini keşfettikten sonra, bunu hayatının normaline dönüştürür.  İnsanın yeni olana direnmesinin ardında bu vardır. Ama biliriz ki bir oku atabilmeniz için yayı tersine çekip germeniz gerekir. Yeni, başka ve daha fazla bir şey istiyorsak, dozunda bir gerilime imkân vermemiz gerekir. Yeter ki bu gerilim katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, adil, merhametli, haktan ve hukuktan yana, yok etmeye değil yaşatmaya ayarlı koruyucu değerler kelimetü’t-takva (Fetih, 26) altında iş görsün.


YENİ ŞAFAK PAZAR

Semiha Kavak

 



 

 

 


20 Aralık 2020 Pazar

SİNAN CANAN'LA SÖYLEŞİ

 

Yeni Şafak Pazar'da bu hafta;

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan'la bir söyleşi yaptık.

İyi okumalar... İyi Pazarlar


Oldukça farklı yayınlar ve eğitimler geliştirerek tüm dünya insanlarının dikkatini “gerçek sorunlarımıza” ve “kalıcı çözümlere” çekmeyi merkeze alan  "Açık Beyin" adlı bir merkeziniz var. Öncelikle şunu sormak istiyorum; Bu merkez neyi amaçlıyor, neler yapıyorsunuz?

Böyle bir şeyi kurmaya neden ihtiyaç duydunuz ?

2013 yılından beri neredeyse tüm Türkiye’yi gezerek bilim anlatmaya, insanların meraklarını bilime ve bilmeye yönlendirmeye çalışıyorum. Ülkemizin kurtuluşunun burada olduğuna dair sarsılmaz bir inancım var. Özellikle günümüzde, bilim ve teknolojinin, zihinsel teknolojilerin dünyaya hükmetmeye başladığı bir zamanda, artık başka şeylerle vakit öldürme lüksümüz kalmadığını düşünüyorum. Bu amaçla ne yapabilirim diye düşünüp bu yolu buldum: Her fırsatta insanlara bilimin “kendini bilme ve kendini gerçekleştirme” konusunda bize neler anlatabileceğini açıkça anlatmaya gayret ediyorum. İstanbul’a taşındığım 2016 yılından beri de bu işimi AçıkBeyin altında sürdürüyorum. AçıkBeyin aslında bir eğitim ve danışmanlık şirketi olarak Müge Doğan ile birlikte kurduğumuz bir kurum. Başlangıcından beri her zaman esas gündem olarak, Türkiye ve dünya insanlarına en son bilimsel ve işe yarar bilgileri “açık” bir şekilde aktarmak amacıyla faaliyetlerimizi sürdürdük. Bilimsel terminoloji arasında anlaşılması çok zor olan konuları en anlaşılır ve açık bir şekilde anlatmak her zaman temel hedefimiz oldu. AçıkBeyin’in belki de en önemli farkı, “kişisel gelişim” (soft-skill) veya “teknik beceri” (hard-skill) eğitimleriyle değil, şimdilik sadece bizim temsil ettiğimizi zannettiğim “öz-beceri” (Core-skill) kategorisinde değerlendirilebilecek konularla ilgilenmemiz ve sadece bu alana giren konularda eğitimler geliştirmemizdir aslında. Öz-beceri eğitimleri, insan olmanın maalesef günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş esas anlamını hatırlamayı ve muhataplarımızın mesleği, yaşı veya cinsiyeti, düşüncesi, inançları ve siyasi görüşleri ne olursa olsun, yaşantılarımızı bu bilgilerle daha iyi bir yola doğru yönlendirmeye yardımcı olmayı amaçlayan konuları kapsıyor. Hedeflediğimiz en önemli çıktılardan birisi de insanların kendilerini daha önce belki de hiç tanışmadıkları yönleriyle tekrar tanımalarına ve hayatlarındaki kararları daha farklı bakış açılarıyla verebilmelerine yardımcı olabilmek. Tüm anlatılarımız da temelde İnsanın Fabrika Ayarları (İFA) adlı kuramsal açıklamanın üzerine inşa ediliyor.

AçıkBeyin artık Türkiye’nin en büyük bilimsel referans merkezi ve fikri yayın kuruluşu olmak üzere çalışmalarını sürdürüyor. www.acikbeyin.com adresindeki internet sayfamız ve AçıkBeyin YouTube kanalımız başta olmak üzere, ulaşabildiğimiz tüm mecralarda yeni medyanın gereklerine uygun ve bilgilendirici içerikler üretmekle uğraşıyoruz. Devam ettiğimiz kurumsal eğitimlerimizin yanı sıra, özellikle Türkiye’de iyi bir şeyler yapan ve yapmak isteyen herkesin ortak iletişim, irtibat ve referans noktası olabilmek için çalışıyoruz. Şimdilik küçük ama adanmış bir ekibimiz var; yakın bir gelecekte bu ekibin çok daha genişleyeceğinden ve çok daha etkili işler üreteceğinden şüphem yok.


İDDİALI DEĞİL ISRARCIYIZ 

İnsanlık var olandan bu yana benzer sorunlarla karşı karşıya ve bu sorunlar sürekli tekrarlanıyor. Sizler, anladığım kadarıyla insanlığın önündeki ontolojik sorunları aşma yollarını gösterme gibi önemli bir iddiayla yola çıktınız? 

Sizi bu derece iddialı yapan şey nedir?

Aslında iddialı değil ısrarcıyız belki de. Anlattığımız şeylerin önemli ve gündem olması gerektiğinde ısrarcıyız; çünkü günlük çözümler yahut yeni sorunlarla ilgili gibi gözükse de aslında insanlığın kadim dertlerine ilişkin bir dizi çözüm önerimiz var. Bu çözümler sadece bize de ait değil. Dediğiniz gibi, insanlık hemen her döneminde “unutkanlık”tan muzdarip olduğundan hep benzer hataları tekrarlamış. Bunu kadim kültürlerin anlatılarına, dini metinlere, geleneklere, kıssalara, masallara ve benzer anlatılara bakınca rahatlıkla görüyoruz. Günümüzün sorunlarına getirilmeye çalışılan muhtelif bilimsel ve teknolojik çözümler, bu kadim deneyimi görmezden geldiğinde veya oradan faydalanmayı ihmal ettiğinde, sunabildiği çözümler de sınırlı veya daha fazla problem yaratacak kadar yan etkili olabiliyor. Biz farklı bir yaklaşım olarak bilimsel bulgularla kadim deneyimlerimizi yan yana getirmeye çalıştık ve biyolojinin temelini oluşturan evrimsel anlayışla da birlikte, yeni ve kapsayıcı bir açıklama çerçevesi ürettik. Bu çerçeve herkesin hem anlayabileceği hem de uygulayabileceği öneriler sunuyor ve bu öneriler, birey ve toplum sağlığı açısından çok faydalı olabilecek sonuçlar vaadediyor. O nedenle bunları herkese duyurmamız gerektiğini düşünüyoruz. Aslında insana dair tüm sorunlarımızın çözümünün sadece bir bakış açısı değişimiyle mümkün hale gelebileceğini görüyor ve bu bakış açısını da ısrarla anlatmaya devam ediyoruz. Orijinal yahut bizden başka kimsenin bilmediği bir bakış açısı değil bu; belki çok insan biliyor; ama modern yaşamın ezberleri izin vermediğinden hatırlayamıyor ve bu nedenle de hem kendine hem de doğaya ve diğer insanlara zara vermekten kendini alıkoyamıyor.

Yıllar boyunca belli bir konunun detaylarına yeterince kafa yorarsanız, bir aşamadan sonra konu ne kadar çetrefilli olursa olsun, “karmaşıklığın içindeki sadeliği” fark etmeye başlarsınız. Söz konusu olan insan ve insan toplulukları gibi en üst düzeyde karmaşık bir sorun olsa dahi, insan zihninin böyle “çözüm örüntüleri” görebilme kabiliyeti hemen her zaman bunu başarır. Sorunlarımız çok ve çeşitli gözükse de aslında hepsinin bir kaç temel “yanlıştan” kaynaklandığını fark edebiliyorsunuz. Sanırım İFA kuramını yazmama neden olan da böyle bir şey. Tabii ki ben bir fizyolog, bir sinirbilim araştırmacısı ve bir biyolog olarak bakıyor ve cevapları bu alanlardaki deneyimimle bulmaya gayret ediyorum. İşte dışarıdan böyle “iddialı” gözükmem belki de yıllar boyunca benzer sorunlara zaman harcayıp görece sade ve anlaşılır bir çözüm yolu olduğunu fark edince bunu herkesle paylaşma isteğimden kaynaklanıyor. Bu çözümlerin temellerini 3 ciltlik İFA serisinde detaylarıyla ve anlaşılır bir şekilde aktarmaya gayret ettim. Şimdiye kadar okuyan ve bana geri bildirim veren neredeyse herkes, “bunu herkes okumalı, duymalı” mealinde cümlelerle dönüş yapıyor. Aynı fikirdeyim.


EĞİTİM İÇİN TASARLANMAMIŞ 

Dünyada mevcut olan  birçok eğitim sistemi insanların geleceğini teminat altına almaya çalışıyor, ancak görüyoruz ki en iyi denilen eğitim sistemleri dahi insan içindeki boşluğu gideremiyor.

Sizce burada eksik olan ne?

Eğitim, sanayi devrimi ile eş zamanlı olarak belli konularda bilgili veya uzman çalışanlar yetiştirme amacına yönelik kurgulanmış ve bugün gittikçe çağ dışı kalmaya mahkum bir sisteme dayanıyor. Maalesef başka bir alternatif de kolay kolay düşünemediğimiz için aynı sistemi yenilemeye çalışmakla, restorasyon ve reformlarla vakit kaybediyoruz. Eğitimin temel sorunu “insan için tasarlanmış olmaması”dır aslında. Eğitim, güdülenmiş davranışlar, ezber bilgi kalıpları ve edinilmiş refleks davranışlar yüklemeyi hedefleyen bir insan şekillendirme sürecidir. Bir yapay zeka yazılımını böyle bir sistemle çok iyi geliştirebilir ve ustalaştırabilirsiniz; ama insanın bilgi öğrenmek ve öğrendiklerini belirli durumlarda uygulamak dışında çok farklı yetenekleri ve ihtiyaçları vardır. Her insan farklı ve insan yaratıcılığı bireyler adedince çeşitlidir. Merkezi eğitim sistemleri ise tüm öğrencilerin özünde “aynı şey” olduğuna dayanmak zorundadır. Onları yaşlara, cinsiyetlere, ilgi alanlarına ve temel bilgi alanlarına göre gruplandırarak belli bir yöne yönlendirmeye çalışır. Özellikle de günümüzün çılgın bir hızda değişen dünyasında, gelecek 5-10 yıl içinde neler olacağını bile öngöremezken, böyle bir yöntemle “geleceğe insan yetiştirdiğini” zannetmek büyük bir yanılgıdır. Örgün eğitim, hayatın içindeki hacmi hızla küçültülmesi gereken ve ağırlıklı olarak da deneyim ve sosyalleşmeye bağlı bir öğrenme ortamına dönüşmesi gereken bir yapıdır. Covid-19 salgını sonrasında yaşadığımız küresel eğitim krizinin böyle bir dönüşümü, ezber bozacak yeni denemeleri eski duruma göre daha kolay hale getirebileceğini düşünüyorum. Yani eğitim açısından bu dönem bence handikaptan çok fırsat barındırıyor; tabii eğer bunu değerlendirmeye niyetimiz varsa…

 

Dünya teknolojik olarak bir hayli mesafe kat etti ancak bunun aynı oranda insanların mutluluğuna, huzuruna olumlu etkisinin olduğunu söylemek zor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Az önce eğitim için söylediklerimi teknoloji için de tekrarlayabilirim: Teknoloji aslında “insan için” tasarlanmıyor. İddiası belki öyle ama insan için bir şey tasarlayacaksanız, insanın ne olduğunu bilmeniz gerekir. Maalesef insanlık bir bütün olarak ne olduğunu büyük oranda unutmuş durumda. O nedenle mesela, daha rahat ve konforlu, daha hızlı, daha ucuz, daha marifetli teknolojilerin bize iyi geleceğini düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Rahat, konfor, ulaşım kolaylığı ve hareketsizleşme, bizi hasta ediyor, yalnızlaştırıyor. Seçenek çokluğu zihnimizi felç ediyor ama biz sürekli yeni seçenekler üretmeden duramıyoruz. Bunların bize neler yaptığı da malum zaten. Eğer insanı doğru bir biçimde anlamaya, ihtiyaçlarını ve sınırlarını gerçekten fark etmeye başlarsak, işte o zaman bilim ve teknoloji politikalarımızı baştan sonra gözden geçirmemiz gerekecek. Bugünün teknolojisi temel amaç olarak insanın hayatını kolaylaştırmak için değil, kar için üretilir. Amaç kar olunca insan ikinci plandadır ve maalesef böyle bir sistem, insanın ihtiyaçlarından önce “zaaflarını” dikkate alır ve kitleleri oradan avlayarak karını artırma yolunu kolaylıkla bulur. Bugün aynen böyle bir döngü içinde bir uçuruma doğru yuvarlanıp gidiyoruz adeta. İFA işte burada da bence çok önemli: Teknoloji geliştiren ve teknoloji politikalarına yön verenlerin bence insanı bir de bu açıdan anlamaya gayret etmeleri, geleceğimizi kurtarmak için çok önemli bir başlangıç noktası olabilir.

Yalnızca zihinlere yönelik değil, sağlık, yaşam, yönetim gibi çeşitli konularda da eğitimler veriyorsunuz. Bu bir ticari kaygı mı yoksa insana yönelik bir bütünsel eğitim faaliyeti mi? Neden eğitim alanlarını bu şekilde çeşitlendirdiniz?

Ticari “kaygı” ifadesini tam anlayamadım ama insanların büyük işler yapabilmeleri için para kazanmaları lazım; AçıkBeyin de zaten bir tarafıyla bir eğitim şirketi. Bu nedenle diğer şirketler gibi ücretli eğitimler de veriyor. Fakat AçıkBeyin’in farkı şu: Neredeyse tüm karını içerik üretmeye ve çeşitli sivil toplum girişimlerini desteklemeye harcıyor. Bu nedenle bütünsel bir eğitim faaliyetini ticari olarak da değerlendiriyoruz. Yapılan tüm yazılı ve görsel yayın içerikleri de bu sayede ücretsiz mecralardan milyonlarca insana ulaştırılabiliyor. Eğitim konularımızın çeşitliliği ise insanın çeşitliliği ile ilgili. AçıkBeyin’de diğer eğitim kurumlarının verdiği eğitimleri pek bulamazsınız. Bizim eğitimlerimiz İFA tabanlı yaşam eğitimleridir. Mesela “liderlik” başlığı bir çok eğitim firmasının kataloğunda yer alır; ama AçıkBeyin’de aynı adlı bir kitaba da konu olan “İnsan Odaklı Liderlik” uluslararası onaylı ve İFA tabanlı bir liderlik modelidir ve temel insanı öz-becerileri geliştirme sürecine odaklanır. Yani eğitimlerimizin aslında her biri, adına İFA dediğimiz kuramsal çerçevenin farklı uygulamaları olarak nitelenebilir.



Çeşitlilik Varsa Yozlaşma Kaçınılmaz 

Bilhassa son yıllarda farklı eğitim metotları, kişisel metotlar, eğitim koçlukları ve benzeri şeyler iyice artmış durumda. Bu ilgi geleneksel bilimin dışına da kayabiliyor. Özetle;  ortada bir eğitim kaosu var. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

İnsanın olduğu yerde çeşitlilik ve buna eşlik eden yozlaşma da kaçınılmazdır. Burada önemli olan, iyi niyetli insanların bir araya gelerek doğruyu temsil etmekten vaz geçmemeleridir. Dediğiniz gibi eğitim piyasası bir çok kötüye kullanım örneğiyle dolu. Mesela koçluk dediğimiz meslek, bazı kötü uygulamaları nedeniyle ismine şüpheyle yaklaşılan alanlardan birisi. Ben bu konuyu ilk duyduğumda formel bir koçluk eğitimine sahip değildim fakat incelediğim zaman koçluk (coaching) olarak bildiğimiz mesleğin sınırları son derece iyi çizilmiş ve son derece faydalı bir uygulama olduğunu anladım. Kötü örneklerle bir konuyu değerlendirip göz ardı etmek yerine doğrusunu öğrenmenin önemine inananan birisi olarak bu konuyu da AçıkBeyin’in ana konularından birisi yapmaya karar verdim. Mesela önümüzdeki dönemlerde sinirbilimsel yaklaşımla uluslararası akreditasyonlu yeni bir koçluk okulu tasarlama yönünde çalışmalarımız bile var; yani bu konuyu geliştirerek istifadeye sunmak istiyoruz. Faydalı bir modelin sırf imajı kötü diye yitirilmesi benim içime pek sinmiyor.

Son olarak, bazı ilgi veya eğitim alanlarının geleneksel bilim anlayışının dışına kaymasında bence bir sorun yok. Esas sorun, bilimi bağlamından çıkartarak, insanlara bilim adı altında temelsiz fikir ve ideolojilerin dayatılmasıdır. Bilim tek başına dönüştürücü ve aydınlatıcı bilgi vermekten uzaktır; zira işi bu değildir. Bilimsel bilgi ancak “yorumlanırsa” işe yarar ve yaşamda uygulanabilir bir deneyime dönüşebilir. Ama bu yorumların makul olabilmesi için o yorumları yapan insanların sadece bilimsel yeterliliğe değil, bir yaşamsal deneyime de sahip olması gerekir. Bilimsel bir kaç terimi dini yahut yeni dalga bir takım havalı terimlerle birleştirmek, gizemli bir hava vermek, maalesef tasavvuf gibi, kuantum fiziği gibi alanları bağlamlarının çok dışında mesajlar için araçsallaştırmak, geçici bir süre insanlara ün sağlayabiliyor. Bizim işimiz, bu bilgi ve yorum kirlenmesinin arasında temiz ve güvenilir bir referans olabilmek. Bunun kitabi bir ölçüsünü bulabileceğimizi düşünmüyorum. Zaman, kimin daha faydalı ve dönüştürücü anlatılar üretebildiğini gösterecek en iyi hakem olacaktır kanaatimce.


BEYİN VE ZİHİN EVRİMİ 

Kısaca İFA‘ olan “İnsanın Fabrika Ayarları’ dediğiniz eserleriniz özü itibarıyla  neyi anlatıyor? Bu eserleri okuyan okuyucunun zihninde, iç dünyasında nasıl bir değişim söz konusu olabilir?

İFA, insanı, 3.5 milyar yıllık canlılık tarihinin özel bir meyvesi olarak, beyin ve zihin evrimini merkeze alan bir tanımlama çabasıdır. Bu tanımlama, binlerce bilimsel yayınla desteklenen ve artık bilimsel ve mantıki anlamda neredeyse kesin olarak emin olduğumuz bir takım gerçeklerin tek bir açıklayıcı çerçeve halinde birleştirilmesinden oluşuyor. Bilim dünyasının yüz yılı aşkın süredir biriktirdiği ve özellikle son bir kaç on yılda katlanarak artan çok sayıda deney, gözlem, araştırma ve analiz sonuçlarının bir özeti olan İFA, aynı zamanda bilimsel bilgilerimizi destekleyen kadim bilgeliğimizin ipuçları ile de sınanarak seçilmiş iddialardan ve çözümlerden oluşuyor. Bu anlamda İFA, aslında insanın ne olduğunu bütüncül olarak yeniden tanımlamayı ve tarif etmeyi amaçlayan bir teorik çerçeve, yani teoridir. Modern medeniyetin içine doğmuş ve neredeyse tamamen insan yapısı bir çevre ve kurallarla çevrelenmiş insanın unuttuğu yahut unutmaya yüz tuttuğu beden ve zihin özelliklerini tekrar hatırlatma ve bu sayede de hayatımızda yaşadığımız hemen hemen tüm temel sorunların çözümlerine dair öneriler getirmeyi amaçlayan kapsayıcı bir izah çabasıdır. Canlıların yapısı nesiller boyunca belirgin değişimlere uğrar; evrimsel biyoloji bize bu değişimlerin mekanizmalarını açıklamaya yönelik olarak çalışır. Bu alanın bize gösterdiği temel kurallardan birisi, canlıların nesiller boyunca gösterdikleri değişimin çok yavaş bir süreç olduğu ve çoğu zaman “milyon yıl” mertebelerinde ancak belirgin bazı değişimlerin ortaya çıkabildiğidir. İnsan ise ilk halinden bu güne kadar en fazla 300 bin yıl gibi bir süredir burada gibi görünüyor. Yani bedenen ve zihnen bize benzeyen atalarımız, sadece 300 bin yıldır dünya üzerindeler. Fakat modern insanın bir kaç yüzyıllık tarihi de düşünülünce, insan neslinin yaşadığı değişimler, kendi çevresini değiştirme düzeyi inanılmaz bir hız ve değişkenlikle devam ediyor. Yaşadığımız çevreyi inanılmaz bir hızda değiştiriyoruz ama temel biyolojik ve psikolojik özelliklerimiz neredeyse yüzbinlerce yıldır aynı. İşte yeni çevremizle bu kadim “ayarlarımız” arasındaki uyumsuzluklar, bugün neredeyse bildiğimiz tüm sorun ve hastalıklarımızın temel kaynağı. Bu uyumsuzluğu anladığımız zaman, kendimiz için “ayarlarımıza daha uygun” bir yaşam kurmanın yollarını da kolaylıkla keşfetmeye başlıyacağız diye inanıyorum.

Dolayısıyla İFA öğretisini inceleyen bir çok okurumda gördüğüm üzere, İFA teorisi kapsamındaki bilgiler, gayet ikna edici bir şekilde yaşamımızda çeşitli değişiklikler yapmamız gerektiğini bize gösteriyor. Bence en özel tarafı da şu: İFA’da öyle genel geçer formül ve tarifler yok. Bunun yerine İFA bizi, kendimizi anlamak için bir zihinsel mesaiye davet ediyor ve çözüm yollarını kendimiz keşfedelim diye cesaret vermeyi amaçlıyor.

Son sorumu da koronavirüs ile ilgili sormak isterim: Virüslerle insanın düşüncesi,  daha doğrusu yaşam biçimi arasında bağ kurulmakta ve virüsleri kendi elimizle var ediyoruz denmekte. Siz bu yaşanan pandemiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Yaşadığımız bu pandemi süreci kesinlikle çok özel bir dönem. Benim açımdan İFA’da anlatmaya çalıştığım hemen her şeyin bire bir uygulamalı olarak gözlemlenebileceği ve oradan alacağımız ipuçlarını hayatlarımıza çok daha belirgin bir şekilde uygulayabilmemize imkan veren bir dönemdeyiz. Öncelikle aslında oldukça basit bir virüs enfeksiyonu nedeniyle tüm dünyada insanlığın durma noktasına gelmesi gerçekten çok garip. Böyle bir durumu hiç kimse ön görememişti. Bunun nedenlerine baktığımızda ve neden tabiattaki diğer canlıların böyle bir kriz yaşamadığı gerçeğiyle bir karşılaştırma yaptığımızda, Covid-19’un insanlık üzerine bu derece derin etkiler yapmasının büyük oranda insanlığın seçtiği yaşam tarzıyla ilgili olduğunu fark ediyoruz. Sıkışık şehirlerde milyonlarca bireyin birlikte yaşamaya çalıştığı, en temel ihtiyaçlarımız için bile hiç tanımadığımız bambaşka insanlara pek uzun ve masraflı tedarik zincirleriyle bağımlı olduğumuz, sağlığımızı hastanelere ve ilaçlara endekslediğimiz, en temel üretim ve hayatı idame becerileri açısından derinlemesine cahilleştiğimiz, günlük rutinlerimize neredeyse komada bir hasta gibi bilinçsizce gömülüp bilinç dışı bir yaşama kapıldığımız bir vasatta, Covid-19 bizi tabiri caizse darmadağın etti. Bu enfeksiyon aslında insanın bağışıklık sisteminden çok tercih ettiği medeniyet sistemini çökertti. Eğitim, sanayi, ekonomi, beslenme, sağlık ve diğer tüm alanlar son derece beklenmedik bir derinlikte etkilendi. O kadar ki, bugün bu enfeksiyon yeryüzünden silinse bile bizde köklü bir değişime ve ayılmaya sebep oldu diye düşünüyorum. Elbette bundan sonra bir ütopya veya aydınlanma bekliyor değilim; ama böyle bir deneyim, umuyorum hem bireysel hem de toplumsal olarak insanların yaşam tarzlarını bir kez daha gözden geçirmesine vesile olsun.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK PAZAR

 https://www.yenisafak.com/hayat/egitimdeki-handikapi-firsata-cevirmeliyiz-3590347


16 Kasım 2020 Pazartesi

ENDÜLÜS


DÜNYANIN İNCİSİ ENDÜLÜS

Endülüs denince Müslümanlar olarak ‘ah’ çekip, iç geçiririz. Zira Endülüs sadece bir coğrafyanın Müslümanların elinden çıkışını değil, aynı zamanda bir medeniyetin de yok oluşunu getirir akıllara.

Emevi Devletinin hikayesi Emevi ailesinden bir gencin zorunlu göçüyle başlar. “8. yüzyılın ortalarında bir gün Abdurrahman adında gözü kara bir delikanlı İslam’ın yakın Doğu’daki kalbi Şam’daki evini terk etti ve sığınacak bir diyar bulma umuduyla Kuzey Afrika çöllerini arşınlamaya başladı. Abdurrahman Müslümanları ilk kez Arabistan çöllerinin dışına çıkarıp Bereketli Hilal’in zengin kültürleri ile tanıştıran iktidardaki Emevi Hanedanlığına mensuptu.”
Abbasilerin, Emevî hanedanına son vermesiyle Emevi sülalesinden gelen Hişam'ın torunu Abdurrahman, İspanya'ya giderek burada 756 yılında Endülüs Emevi Devleti'ni kurdu.

Endülüs adı bugün Portekiz ve İspanya sınırları içerisinde olan, Batı’da Atlas Okyanusu, Doğu’da ise Orta Asya'ya uzanan İber Yarımadası'nın Müslümanlar tarafından egemenlik altına alınması sonucu ortaya çıkmıştır. Devletin merkezi olan Kurtuba zaman içinde bölgenin en önemli kültür ve sanat yeri haline geldi. Merkezde kurulan kütüphane, medrese ve camiler burayı bir ilim ve sanat yerine dönüştürmüştü. Buradaki 400 bine yakın el yazmasına sahip olan kütüphane birçok gelişmeye öncü oldu. Müslümanlar burada birçok medrese ve cami inşa ederek İslâmın o coğrafyada kök salmasını sağladı. Bu zengin kültür dokusu Rönesans'ın doğuşuna da zemin hazırlamış pek çok Avrupalı gezgin ve ilim insanı İslam medeniyeti ile tanışmıştır.

Devletin ilk hükümdarı ve kurucusu olup Franklara karşı başarılı mücadeleler veren ardından da Abbasiler ile mücadeleye girişen ve sonunda İber Yarımadası'nda egemenlik kuran I.Abdurrahman'la başlayan Emevi Hanedanına mensup Müslümanların  Endülüs’teki parlak devirleri  çağa damgasını vuracak türdendi.

Oldukça uzun bir dönem varlığını koruyan Endülüs Emevi İslâm Devleti 1031-1090 yılları arasında çöküşe geçti. Âmiriler Dönemi'nin son hanedanı IV. Abdurrahman'ın başarısız politikaları devlet otoritesini zayıflattı ve devletin sınırları içerisinde bulunan pek çok şehir bağımsızlıklarını kazanmak adına iç isyan çıkardı. İç karışıklıklar ve dış saldırılar nedeniyle Endülüs Emevi Devleti parçalandı. Yerine ise sayıları 15'i bulan küçük uydu devlet ( tavaif-ül mülk ) kuruldu. Bunlar içinde en önemlisi Ben-ül Ahmer devleti olup, 1492 yılına kadar varlığını sürdürdü.

Ortaçağ kültür ve tarihi çalışmalarının tanınmış ismi Maria Rosa Menocal’in “Dünya İncisi ENDÜLÜS” adlı eseri tarihin unutulmayan bu medeniyetini ve sonrasını ele alıyor.


Bu kitapta anlatılanlar Müslümanların bu muhteşem döneme çok daha fazla ilgi göstermesi gerektiği gerçeğini ortaya koyuyor. Zira, Endülüs Emevi İslam Devleti, yedi yüz küsur yıl boyunca İslam’ın Avrupa’daki bir devleti olarak tarihe adını yazdırdı. Bu sürenin 624 yıl hüküm süren Osmanlı Devletinden daha uzun bir süre olduğunu düşünürsek buradaki devlet yapılanmasının ne derece güçlü olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Eğer, Emevi Devleti Avrupa’da günümüze dek tutunabilseydi belki de dünya tarihi yeniden yazılırdı.

Farklı dil, din, mezhep ve etnisitelerin Endülüs’te hoşgörü içerisinde asırlarca bir arada yaşamasının derinliklerinin ortaya çıkması aynı zamanda İslam’ı ve Müslümanları barbar göstermeye çalışan Batı’ya bir cevap niteliği taşır. Bunun yanısıra burada ortaya çıkan medeniyet Orta Çağ’ı karanlık çağ olarak değerlendirenlere gerçeğin hiç de öyle olmadığını anlatır.
“Orta Çağ’ın nispeten geri kalmışlığıyla ilgili basma kalıp fikirlerimizden mi yoksa kültür, din ve siyasi ideolojinin iyi kötü bir insicamının olmasını beklediğimizden midir bilinmez, Endülüs kültürünün ardında bıraktığı kalıcı izleri, Sevilla’daki Aziz Ferdinand’ın kabri gibi eserleri gördüğümüz zaman afallıyoruz. III. Ferdinand, Granada hariç kalan tüm İslam topraklarını fetheden Kastilya Kralı olarak tarihe geçti ama kabrindeki kitabeler, Latince ve Kastilyaca, Arapça ve İbranice dillerinde yazıldı. 
İlk kez Endülüslüler tarafından sanata dönüştürülen köklü karmaşık ve karşıt kimlikler tasavvuru, nihayetinde Endülüs dünyasının ve modern İspanya’nın coğrafi sınırlarının çok ötesini, Avrupa’nın büyük kısmını şekillendirdi.”

Abbasilerin Emevileri tahttan indirmesi ve aralarındaki savaşta Emevilerin yenik düşmesi Emevilere Endülüs’ün kapısını açtığı gibi, birbirlerine rakip bu iki hanedanın rekabetlerini başarı için kullanmalarını da sağladı. Abbasiler önce Şam’da sonrasında ise yerleştikleri Bağdat’ta dillere destan bir medeniyeti oluştururken, Emeviler de Endülüs’ü Avrupa’nın ilimde, bilimde, sanatta cazibe merkezi haline getirdiler ve burada çeşitli milletlerin bir arada yaşadığı bir toplumsal yapı geliştirdiler.

“Yunan felsefe ve bilim metinlerinin tercümesi için muazzam maddi ve dini insan kaynağı ayıran Abbasiler gibi Emeviler de takva ve dini kurallara harfiyen uyma ile entelektüel ve “seküler” hayat ve toplumun birbirine zıt görülmediği bir islam alemi inşa etti.”

Ama ne yazık ki, her iki İslam devletinin çöküşüne  giden yolda yine iç çatışmalar, kavgalar rol oynadı. Birçok şehir iç savaşlar neticesinde harabeye döndü ve inşa edilmiş olan birçok eser bu çatışmalar nedeniyle yok oldu. Bunlardan biri de Medinetü’z Zehra idi: “Emevi halifeleri, son yıllarda korkunç bir kargaşanın hüküm sürdüğü büyük başkentlerinden uzakta, Medinetü’z Zehra’da yaşıyordu. Bu sarayın muazzam ihtişamı, kiralık Berberi askerler ve Endülüs’teki Kuzey Afrikalı yabancılar için yok edilmesi gereken eski düzenin vücut bulmuş haliydi…Bu yabancı Müslüman askerlerin Emevilere ve hanedanın simgelediği her şeye karşı duyduğu derin hınç, olayların sarayın yıkılmasına kadar varmasına neden oldu. Askerler işlerini bitirdiğinde saraylar, havuzlar ve harikalardan oluşan koca bir şehir yerle bir olmuştu.”
“Endülüslerin kendi aralarındaki iç çekişme ve ihanetler, Frenklerin güneydeki topraklara açılmasına fırsat tanıdı. Abdurrahman, 756 yılında tahta çıktığı ilk günden beri kendinden önceki valilerin hatalarını tekrar etmemeye ve Endülüs’ün kısa tarihinin büyük kısmını şekillendiren kargaşayı ortadan kaldırmaya kararlıydı. Berberililer ile Suriyeliler arasındaki rekabetin, devletin genişlemesine ve refahına engel olacağının farkındaydı.

Ancak, tarih boyunca süren bu iç çatışmalar ve kavgalar nedeniyle birçok İslam devleti gibi bu iki devlet de aynı akıbeti yaşayarak tarihe karıştı.

Yazar, kitabında Endülüs medeniyetinde farklı milletlerinin birbirlerine yakınlık sağlayan kültürel benzerliklerinden  yola çıkarak kurulan medeniyetin şifrelerini çözmeye çalıştığı gibi, çözülmelere ve çöküşe giden aşamalara da dikkat çekiyor; “9.ve 10. Yüzyıllarda Dar-ül İslam; Arapça konuşan, kültürel ve entelektüel bakımdan zengin ve rengarenk bir dünyaydı. Emevi görüşü de bu zemin üzerine inşa edilmişti. Endülüs dünyası, Yahudi toplumu için sadece teknik ya da dilsel anlamda erişilebilir bir yer değildi. Kimliklerinin hayati bir parçasını oluşturuyordu ve bu durum hiçbir surette Yahudiliklerine aykırı değildi. Ülkedeki yaygın kültür de Yahudilerin varlığı ve çalışmalarından nasibini aldı.” “ziyadesiyle Araplaşmış Yahudiler, İbraniceyi Endülüs’te yeniden keşfedip dillerine hayat verdiler. Hıristiyanların, entelektüel felsefe tarzından camilerin mimari şekillerine kadar neredeyse tüm yönleriyle Arap tarzını sahiplendikleri yer, yine Endülüs’tü.”

Menocal’ın geçmişi günümüze taşıyarak resmettiği bu kitap kökleri bizim Yakın Doğu adını verdiğimiz bölgeye ve yedinci yüzyılın ortalarına dayanan bu beklenmedik gelişmelerin Avrupa tarihi ve medeniyetinin seyrini ne kadar derinden etkilediğini gözler önüne seriyor.


Sürükleyici bir roman tarzında kaleme alınmış olan kitap öğretici olduğu kadar tarih boyunca Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflarının nelere mal olduğunu da ortaya koyuyor.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK KİTAP - Kasım 2020

 https://www.yenisafak.com/hayat/enduluse-selam-olsun-3575151?fbclid=IwAR1ZoSwhLupRzQBPv_jtjqVvZ28kr6LOy01i6qnECPoSxvXNh0INj_Wsugg

 


6 Temmuz 2020 Pazartesi

Haiku


Kara gün dostu-
Beni yalnız bırakmaz Gece yıldızı Semiha Kavak

5 Temmuz 2020 Pazar

YENİ ŞAFAK Pazar




BEŞ ASIRLIK CAMİ AYASOFYA

Ayasofya’nın yeniden cami yapılması veya müze olarak devam etmesi gerektiğiyle ilgili tartışmalar uzun yıllardır süren bir tartışma. Bu konuda birçok kişi, farklı görüşler öne sürdüler. Biz de bu konuyu ülkemizin ilk Bizantologu, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Sahibi, Sanat ve Kültür Tarihçisi Semavi Eyice’nin gözünden incelemek istedik.

Semavi Eyice, Bizans Sanatı ve Osmanlı Sanat Tarihi sahalarında emsalsiz eserler vermiş bir otorite. 1940'lı yıllarda yazmaya başladığı kitap ve makalelerin sadece listesi 116 sayfa tutuyor. 400’den fazla bilimsel makalesi ve onlarca kitabı mevcut.

Eyice’nin verdiği bilgilere göre, “Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının 1.Constantinus'un eseri olduğuna inanılır ise de kilise ancak onun 337'de ölümünden sonra oğlu Constantinus döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360'da yapılmıştır.

AYASOFYA VE DİĞER AYASOFYA CAMİİLER

Şehrin en büyük 2 kilisesinden birincisi olan Ayasofya, İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453'te fethinin hemen ardından, fetih yoluyla alınan her yerde uygulanan usul gereğince camiye çevrildi. Bu usul üzere “Ulu Cami” mahiyetini alan Ayasofya’dan başka Fatih Sultan Mehmed, Cenevizlilerden aldığı San Domenico ve San Paolo Kilisesi’ni camiye çevirmiştir ki, bu bina sonraları Arap Camii adı ile şöhret bulmuştur. Bursa’da bugün mevcut olmayan Hisar’daki Orhan Camii, İznik’te Ayasofya, Edirne’de izi bile kalmayan Ayasofya, Trabzon’da Ortahisar Camii, Antalya’da Güdük Minare denilen Cuma Camii (Korkut Camii), Silivri’de izi kalmayan Fatih, Enez’de Ayasofya, Amasra’da Fatih, Karadeniz Ereğlisi’nde Orhan, Atina’da Fatih Camii yapılan Parthenon Tapınağı, Budapeşte’de Budin’in Büyük Katedrali (Kanûni zamanında) akla gelen ilk örneklerdir.

BEŞ ASIR CAMİ KALIYOR

Fetihle birlikte Ayasofya’da “kubbeye kadar çıkan Fatih Sultan Mehmed, yapı ve çevresinin harap görünüşü karşısında, meşhur Farsça beyti söylemiştir. Padişah, Ayasofya'nın tahribini önlemiş, burada ilk namazı kıldıktan sonra, hayratının ilk eseri olarak buraya vakıflar tahsis etmiş; yanına da ayrıca, sonraları pek çok değişikliğe uğrayan bir medrese yaptırmıştır. Fatih'in vakfiyelerinden öğrenildiğine göre, caminin çeşitli hizmetlerinde 62 kişi bulunuyordu.”
Ayasofya’nın Türkler açısından önemine değinen Prof. Eyice, buranın müze olmasını ise şu cümlelerle eleştirir;
“Burası bin yıl dünyanın en büyük kilisesiydi. Fetih sonrası beş asır cami kalmış. Fatih, Ayasofya Camii Vakfiyesi’nde de amaç dışı kullanmak isteyenler için ‘Allah’ın gazabı onların üzerinde olsun’ bedduası etmiş. İstanbul’un işgalinde bile kimse Ayasofya’da namazı engelleyemedi.”

Eyice’ye göre; “Türk şehirlerinin çoğunda bulunan Ulu Cami İstanbul'da yapılmamış, bu görevi 1934'te camilikten çıkarılıncaya kadar 480 yıl Ayasofya sürdürmüş, Türkleşen İstanbul'un en başta gelen İslâm ibadet yeri olarak özel bir değere sahip olmuştur. Nitekim Kadir geceleri burada başka hiçbir camide rastlanmayacak bir ihtişam içinde kutlanırdı.”

GÖZLER YENİDEN AYASOFYA'DA

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Ayasofya yeniden yabancıların, Rumların göz diktiği bir mabet olmuştur.
“1. Dünya Savaşı'nın ardından İstanbul'un işgali yıllarında Ayasofya'yı tekrar kilise yapmak isteyen bazı yabancı güçlerin bir oldu bitti yapmasını önlemek üzere, burada küçük bir Türk askeri birliği hazır tutulmuş ve Rumların girişimleri engellenmiştir.

Cumhuriyet dönemi öncesinde yaşanmış olan İstanbul depremlerinde Ayasofya önemli hasarlar görmüş, ciddi tahribatlarla karşı karşıya kalmış. Burada çeşitli onarımlar yapılmıştır. Cumhuriyet'ten sonra 1926'da yine yerli ve yabancı uzmanlardan Ayasofya'nın karşı karşıya olduğu tehlikeler ve tamir esaslarına dair raporlar istenmiştir. Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), 1931'de Ayasofya'nın mozaiklerini meydana çıkarmak üzere izin almış ve çalışmalara 1932'de başlanmıştır.



Eyice’nin belirtiğine göre;  “Wittemore'nin idaresindeki çalışmalar sürerken 1934'de Atatürk bir akşam sofrasında Ayasofya'nın müze haline getirilmesi düşüncesini ortaya atmıştır. Bunun üzerine “Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen ertesi gün, binanın Vakıflar'dan kendi bakanlığına devrini isteyen ilk yazıyı yazmış ve 1 Şubat 1935'ten itibaren Ayasofya resmen Müzeler İdaresi'ne bağlanmıştır.”

"Odamdan Kitaplarımı ve Slaytlarımı Çaldılar"

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi esnasında ilginç tartışmalar yaşanmış, minarelerin yıkılması dahi gündeme gelmiştir;
“Müzeye çevrilirken sekiz kişilik bir komisyon kurulur ve bir rapor sunmaları istenir. Yedisi Türk adı taşıyan bu kişiler Müzeye çevrilmesini, etrafında ve içinde Osmanlıya ait her şeyin yıkılıp yok edilmesini teklif ederler. Ancak profesör E. Ungen rapora muhalefet şerhi koyar ve cami kalmasını teklif eder.

Bu rapor doğrultusunda avludaki Fatih Medresesi yıkılır. Minareler de yıkılacakken Batı’da eğitim görmüş bir vatanperver mimar Kemal Attan, "Minareler yıkıldığı takdirde kubbenin göçebileceğini" mimar diliyle matematik bilgilere dayalı bir raporla anlatır. Minareler kurtulur.
İçeriden çıkartılmak istenen Mustafa İzzet Efendi'nin levhaları yerlerinden indirilir. Ancak levhaların çapının yedi buçuk metre olup kapıdan çıkmaması sebebiyle Demokrat Parti dönemine kadar üst üste istif edilmiş olarak içerde kalır.

O yıllarda İbnü’l Emin Mahmut Kemal'in öncülüğünde levhalar eski yerlerinin biraz altına asılırlar.
Ayrıca, “Ayasofya camiinin avlusundaki Fatih Medresesi milletin gözleri önünde yıkıldıktan sonra araştırmalar yapılmış ve bir tane vaftiz teknesiyle, moloz taşlar çıkarılarak teşhir edilmiştir.”

Eyice, Ayasofya’nın müze yapılmasıyla birlikte  Osmanlı izlerinin silinip, buradaki geçmişe ait birçok şeyin yok edilmek istendiğini belirtmekte; “Sultan Abdülmecid, Rus elçiliğinin restoresi için İtalya’dan gelen Gaspare Fossati isimli bir mimarı Ayasofya’nın restoresi için de görevlendirir. Bizans İmparatorlarının badana altına gizlenmiş mozaiklerinin bulunması üzerine, Abdülmecid, kendi resminin de duvarda olmasını arzu eder. Böyle bir şeyin olamayacağını düşünen Fossati yere düşen mozaik parçalarından Abdülmecid’in tuğrasını işletir ve ‘Bunu asabilirsiniz Sultanım’ der. Bu kaydı arşivde bulduğumda Ayasofya’da böyle bir tuğra yoktu. Topkapı Sarayı Müzesi’ne bir ziyaretimde depoda bu tuğrayı bulduk. Ayasofya’ya asılması için yıllarca mücadele ettim, lakin her değişen müdürle tuğra asılan yerinden çıkarılıp depoya kaldırıldı. En son Prof. Dr. Haluk Dursun zamanında tuğra kapıya asıldı ve hala duruyor. Her defasında tuğranın neden kaldırıldığını anlamak zor. Bir kuvvet vardır ki Ayasofya’da Türk ve Müslüman izinden bir parça olmasına tahammülü yoktur.”
Ayrıca, “Şehir fethedildiğinde fetih camisinde minberin iki yanında Osmanlı sancağı sallanırdı. İmam, minber kapısının üzerinde duran kılıçla minbere çıkardı. Zamanında Ayasofya’da da bu sancaklardan ve kılıçtan vardı, lakin Ayasofya’nın içinde Türk ve Müslüman ne varsa kaldırdılar. Kiliseden bozma camilerdeki sancak geleneği maalesef yok oldu. Biz kendi geleneğimizi, kültürümüzü yok eden garip bir milletiz.”
Eyice’nin belirttiğine göre, Ayasofya’daki Osmanlı izlerini silmek isteyen kimi çevreler, müze özelliğini daha da genişletmek ve burayı uluslararası bir müze hale getirmek istemişlerdi. “Bizans Eserleri Müzesi yapma girişiminde bulunulmuşsa da bu girişim tepki çekmiştir. İstanbul'dan çeşitli Bizans parçaları toplanarak bu işe başlanmıştır. Evdoksiya'nın meşhur gümüş kaplamalı heykelinin kaidesi de oraya getirilmiştir.”

Ayasofya’nın müze yapılmasına bazı yabancıların da itirazı olduğunu belirten Eyice; “Düşünün ki ben Ayasofya’ya ilk gittiğimde henüz camiydi. Ayasofya’nın müze olmasına Hıristiyan Bizans uzmanları bile karşıydı. Dünyanın en önde gelen Bizans uzmanlarından Prof. Dr. Schweinfurth ve Prof. Ch. Diehl cami olarak kalmasını savundu. Sorbonne Üniversitesi öğretim üyesi Prof Ch. Diehl ‘Bu binaya müze yakışmaz’ dedi. Asistanlığını yaptığım Berlin Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Schweinfurt ise ‘Ayasofya’nın camilikten çıkarılması, binanın ruhaniyetini kaybettirdi. Keşke cami olarak kalsaydı’ demişti.” diye not düşer.
İstanbul’da birçok tarihi eserde Türklerin, Osmanlı’nın izleri silinmiştir. Bu konuda maalesef yeterli bir hassasiyet söz konusu değildir.

Türklerin tarih yaptığı, ancak tarihine sahip çıkmadığını belirten Eyice, “Bizans ve Osmanlı gibi iki büyük imparatorluğun bakiyesi olmamıza rağmen onlardan kalan eserlere kayıtsızlığımız hayret verici. Şahsî hayatımda tecrübe ettiklerimin yanısıra bildiklerimi de anlatmak istiyorum. Doğramacı kanunu ile resmen üniversiteden kovulduktan sonra bir iş için üniversiteye çağırılmıştım. Odamın bulunduğu koridor Fen Fakültesi ile bağlantılıydı. Fakat biz o bağlantıyı kapatmıştık.

Açmışlar, bir yürüyeyim dedim. Odamın kapısının aralık olduğunu fark ettim. İçeri baktığımda oldukça değiştiğini gördüm. İyi kötü kurmaya çalıştığım kütüphaneden neredeyse eser kalmamıştı. Beşte birini görünce çok üzüldüm. Bir de slayt koleksiyonum vardı. Türkiye’deki müzelerde ve arazilerde yer alan eserlerle Avrupa’daki Bizans eserlerinin renkli slaytlarını toplamıştım. Ayrıca seminer ödevi ve tez verdiğim her öğrenciden konusuyla ilgili 10-15 adet slayt isterdim. Neticede devasa bir koleksiyon oluşturmuştum. O kadar sene uğraşarak edindiğim koleksiyonun da kıymetinin bilinmeyip tarumar edildiğini görünce kahroldum.”  diyerek üzüntülerini dile getirir.


Semiha Kavak
Yeni Şafak - Pazar 




15 Haziran 2020 Pazartesi

YENİ ŞAFAK Kitap Haziran 2020

Güven Adıgüzel’in Profil Yayınları arasından çıkan, “Kararsızlar Dağıtıldıktan Sonra” isimli son şiir kitabından yola çıkarak kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik.


Semiha Kavak: “Bir kelebeğin yükü büyüyor sırtımda, kozamda silinmez kan lekesi” dizesiyle biten “kararsızlar dağıtıldıktan sonra” adlı  şiiriniz aynı zamanda kitabınızın da ismi. Dikkat çeken bir şey var, hem şiirlerinizin başlıkları hem de, ”kadraj hataları, papağanın vaazı, kimse kıpırdamasın” gibi kitaplarınızın her birinin ismi okuyucuyu farklı atmosfere taşıyan türden. Meselâ, üç bölümden oluşan bu kitabınızın adının bir şiir kitabı adı olduğunu bilmeyenler onu bir seçim anketi sanabilir. Şiirlerinize başlık koyarken, kitaplarınızın isimlerini seçerken neye dikkat ediyorsunuz, kitabınıza bu ismi neden verdiniz?

Güven Adıgüzel: İşimiz mazrufla, ama zarfı da yıkıcı etkisi sebebiyle önemserim. Başlık, isim, kapı ya da köprü. Ünsiyet böyle başlar genelde. Başlığın zihni kışkırtması, etkileyici olması mühim ama son tahlilde bütün’ü işaret etmesine ve toplam duyguyu içermesine de dikkat ediyorum. Kitabın ismine gelince, ‘’kararsızlar dağıtıldığında’’ malum, seçim anketleriyle aşina olduğumuz klişe bir ifade şekli. Aslında benim yaptığım da klişeyi bozarak şiire dahil etmek. Karar vermek ünlemi, nihai bir zaferi çağrıştırıyor. Ama kararsızlık daha insanî bir hal sanki. ‘’Kararsızlar’’ bütün seçim anketlerinde, herkesin iştahını kabartan bir topluluk, ama yekpare değiller, ortak amaçlara-ideallere matuf bir gayretleri de yok. Tek ortak noktaları kararsızlık. Destekliyorum bu kararsızlığı, o kadar da soğukkanlı olmamayı ve bir türlü işin içinden çıkamamayı (çıkamayanları) seviyorum. Anketler dahil olmak üzere hiçbir yerde dağıtılmalarına razı değilim.

Semiha Kavak: Sanırım bir konuşmanızda veya bir söyleşinizde “Ben yazdıklarıma şiir demiyorum. Bol imgeli sözler yazıyorum. " demiştiniz. Oysa, şiir hiç vazgeçtiğiniz bir tür değil. 6 yıl aradan sonra da yeni şiir kitabınız olan “kararsızlar dağıtıldıktan sonra “adlı şiir kitabınızı çıkardınız. Geldiğiniz noktadan baktığınızda kendi şiirlerinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Güven Adıgüzel: Bazı yerlerde böyle söylediğim yazılmışsa da tam olarak öyle demedim. Zaten bağlamı da sesimi bulamamakla, bundan emin olamamakla ilgili bir şeydi galiba. Kastım ses sahibi kılınmakla ilgili duama ilişkindir. Şiir yazıyorum, yazdıklarımın ne kertede bir karşılığı var, bunu en adil hâkim yani zaman gösterecek. Elbette zamanın sözünü kuşandığı gibi, zamana karşı yazılır şiir. Kadraj Hataları’nın üstünden 6 yıl geçti, yolumu/sesimi aramaya ve şiirle boğuşmaya devam ediyorum. Şiirimi tanımlamak fazladan bir içeri bakış denemesi olur ama daha ritmik bir müziğin duyulduğu ve tarihin, sosyolojinin ve hayatın içinden konuşmaya azmetmiş bir toplama doğru yol aldığımı düşünüyorum bu kitapla birlikte.


Semiha Kavak: Şiirlerinizde toplumcu bir başkaldırı, bir post modern çıkış göze batmakta. Şiirinizi her alana yayılan bir protesto gibi kullanmayı seviyor, olumluluk içinde dahi sert dizeler kullanmayı yeğliyorsunuz. Oysa, yine bir yerde “Otuzu geçtim. Artık daha sessiz, daha derin ve sızan şiirler yazmayı düşünüyorum. Bağırmaktan vazgeçtim.” demiştiniz. Ama görüyoruz ki yaşınız kırka yaklaşmış olsa da şiir dilinizde açığa çıkan bir değişim yok. Güncel olanla sıkı sıkıya bağlılığınız var. Meselâ; “Dünya bir akrebin çekik gözlü kıskacında!” diyorsunuz bu kitabınızdaki bir dizede. Ömer Halisdemir için yazdığınız şiirde de, “Allah dedin Ömer, orası tamam, merdivenleri çıkarken general orda dur! Orda vur alnından, gönlünde hiç Türkiye yok, apoletinde hiç onur!” diyor, sözcükleri adeta bir dinamit, hainlerin yüzüne çarpan bir tokat gibi kullanıyorsunuz. Yine çok sayıda benzer dizeniz yer almakta bu kitapta. Güncel olana bağlılığınız mı şiirinizi dinginleştirmiyor acaba?

Güven Adıgüzel: O bir temenniydi, kendi adıma o değişimi yaşadığımı düşünüyorum, kitapta o temenniye dahil şiirler de mevcut. Yaşadığı dönemin ruhundan bağımsız, gözleri olup-bitene sıkı sıkıya kapalı bir şiire inanmıyorum. Şair öyle biri değil. Ömer Halisdemir’e yazılmayacak da kime yazılacak ki zaten şiir? Elimizdeki kalemle yaşadığımız bir hayatın içinden geçiyoruz. Son 6 yılda olup-bitenler, bu yarı dingin-yarı cevval hali açıklıyor zannımca. Hayat, dilimi harlıyor. Bununla birlikte politik güncele kalbimle bağlı değilim, gündelik hayatın görünmeyen iktidarlarına, tüm karşılıksızlık ve kararsızlıklara, ölüm duygusuna, sokağın diline ve hatta Çin Seddi’ne doğru bir şeyler söylüyorum aslında. Duyulmasını murad ederim.


Semiha Kavak: Bilhassa yeni kuşak şairler şiiri bir ideolojik silah gibi kullanmayı seviyorlar. İdeoloji ve şiir birleşince aynı zamanda birbirinin tekrarı şiirler de kaçınılmaz oluyor. Şiir size göre ideolojiyle nerede buluşup nerede ayrılmalıdır? Şiirin içinde bulunduğu durum sizi şiir adına ümitvar kılıyor mu? Yoksa hala kutsadığımız şairlerin dilimizden düşmeyen şiirleri mi yolumuzu aydınlatacak?

Güven Adıgüzel: Ben o bahsettiğiniz durumun, modern hayatın arızalarına/dayatmalarına karşı eleştirel bir duruş olarak anlıyorum daha çok. Güncel şiir ortamındaki ideolojik silah tabiri, en azından 50’ler-60’lar Türkiye’sinin atmosferinde yeşeren politik şiir gibi anlaşılamaz zaten. Meseleye bugünden baktığımızda, şiiri, düşünceden, fikirden ve dünya görüşünden ayrı bir yerde konumlandırmanın mümkün olmadığıyla başlayabiliriz. Bir ideolojiyi şiire bayrak yapıp coşkuyla sallamanın, kitlesel ilgiyi kışkırtan bir tarafının olduğu muhakkak. Ancak şiir reklam ajansı, siyasi parti, miting meydanı, PR çalışması değil, insanın varoluşu, ruhun yücelişi, kalbin direnişi ve dünyaya cephe hattından yapılan kutlu bir saldırıdır nihayetinde. Şair de kendi marşını kendi meşrebince söyler. Meselesi olmayan bir şiir-şair hayatta kalamaz, burası kesin.
Şiir ve ideoloji bahsinde, nişan taşı olarak; şiirin görkemli omuzlarına yüklenen çiğ ideolojik anlamın şiiri yoracağını ve gücünü azaltacağını söylemek mümkün. Zaten şair, şiirin kendi berrak anlamının içinde sürekli genişleyen ve derinleşen bir ‘’mesajı’’ kuşatabilirse eğer, -Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler’i gibi- söylediğini estetik bir bütünlük üzerinden görüp anlayabiliriz. Yani şiir her durumda kendi varoluşuna aittir. Mevcut şiir ortamını, canlı, hareketli, 2020 yılına ait ve savaşçı buluyorum. Hayatta olmayan şairlerimizin şiirlerini ise, salt bir tarihsel birikim olarak değil, sürekli genişleyen anlamlarıyla bir keşif deryası, sürprizler hazinesi ve yoldaki işaretler olarak anlıyorum. Geçmiş ve şimdi, aynı denizin fenerleri.


Semiha Kavak: Digital ortamlar geliştikçe, birçok şey gibi şiir de sanal dünyanın metası haline gelerek yozlaşıyor. Şiir kitaplarına, dergilere olan ilgi azalmış durumda. Oysa, şiir daha çok buralarda aranan buralarda bulunan, sıcak mekanlarda okunan, oraların müdavimi bir sanat türü. Dijital dil şiiri gelecekte de değiştirmeye devam edecek mi? Sizce şiire nasıl bir ivme kazandıracak?

Güven Adıgüzel: Şiir para etsin, dünyayı kurtarsın, şöhret getirsin, ömrü uzatsın diye iştigal edilen bir alan değil. Kariyer planları, kalkınma raporları, yükselme sınavları, şiirle ilgili şeyler değildir. Şiir cv’ni güzelleştirmez, sana bir şey vadetmez. Bu sebeple -her seferinde- kendi ruhundan taşan varoluşuyla, cenazesini kaldırmaya gelenleri şaşırtmaya devam ediyor.  Edecek de. Şiir kitaplarına ve dergilere olan ilginin azaldığı kanaatini paylaşmıyorum, her devirde ilgi nasılsa, bugün de yaklaşık olarak aynı. Kitlesel ilgisizlik ve nefes alacak kadar gönüllü, bu ikisi aynı anda mevcuttur her zaman ve şiir yoluna devam eder. Söz-mecra ilişkisi, tartışmalı ve fırtınalı bir seyir izledi tarih boyunca, bugün de aynı kıyamet, farklı bir biçimiyle önümüzde duruyor. Evet sosyal medya yokmuş gibi yapamayız, orda sıkışan ya da patlayan şeyin içinde yaşıyoruz çünkü. Buna dil de dahil. Dijital çağ, dönüştürücü etkisiyle sözü kuşattı. Ama şair bu kuşatmayı yarmak için var. Şiir de -yüzyıllardır yaptığı gibi- nihayetinde yatağını bulur.

Semiha Kavak
Yeni Şafak Kitap Gazete