Yeni Şafak Pazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Şafak Pazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2024 Pazar

YENİ ŞAFAK PAZAR - RÖPORTAJ

 



Geçtiğimiz günlerde kurucularından merhum Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’ın tezini kitaplaştırarak okurla buluşturan yayınevinin hem kuruluş hikayesini hem de Arslan’dan sonraki yayın çizgisini konuşmak için Genel Yayın Yönetmeni M. Akif Memmi ile buluştuk.

Çok sayıda yayınevi var. Buna rağmen Hüsamettin Arslan Paradigma Yayınları’nı neden kurdu?

Bu sorunun bir teorik bir de pratik cevabı var. İsterseniz önce merhum Hüsamettin Arslan hocanın kitaplarla kurduğu ilişkiyi konuşarak başka bir ifadeyle teorik olanla başlayalım. Hüsamettin hoca bir kitabı okurken eğer cehaletinizi suratınıza çarpmıyorsa o kitabı okumaya değmez der. Bu kapsamda değerlendirilecek kitapları ise hem bulmak hem de basmak kolay değildir. Yayınevleri farklı gerekçelerle böylesi kitapları basmak istemeyebilir. Pek tabii bu kararlarda maliyetler ve okur ilgisinin azlığı etkilidir. Bu noktada Hüsamettin Arslan Türkiye’deki entelektüel cemaatlerin mutlaka tanıması gerektiğini düşündüğü isimlerin kitaplarını herhangi bir yayınevi bariyeriyle karşılaşmadan doğrudan yayımlamak istedi. Ve bunu yaparken de bir kâr amacı gütmedi. İşte bu son kısım bahsettiğim pratik kısımla alakalı. Hoca’nın 1990’ların hemen başlarında dönemin süreli yayınlarında neşredilen yazılarına bakarsanız, okuyup çevirdiği kitapların farklı yayıncılar tarafından basılacağını büyük bir heyecanla müjdelediğini görürsünüz. Ne var ki bunların çoğu yayımlanmamıştır. Bunun gibi pek çok durum onun Paradigma’yı kurmasıyla neticelenmiştir.

 

Entelektüel Okura

Bu yayınevi hangi boşluğu doldurmayı hedefliyor?

Boşluk doldurulabilir mi emin değilim fakat Hüsamettin Arslan Paradigma’yı dünya ve toplum hakkında yüksek düşünme düzeyine ulaşmış sayıca az entelektüel kitleye hitap edecek şekilde konumlandırdı. Kitapları popülerliklerine göre değerlendiren değil yazarına ve yayınevine dikkat eden okurlara odaklandı. Bu noktada ülkemizde pek rastlamadığımız bir butik yayıncılığın tercih edildiğini görebiliriz. Başta felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimler merkezli bir yayın politikası izlendi. Türkiye üst düzey birçok Batılı düşünürün metniyle Paradigma aracılığıyla tanıştı. Burada Thomas Kuhn, Hans-Georg Gadamer, Jacques Ellul, Michael E. Zimmerman ve Nikolay Berdyaev gibi isimleri zikredebiliriz. Ayrıca Giddens gibi bilinen bazı düşünürlerin yeni kitaplarını yayımlayarak akademik tartışmalara zemin hazırladı. Heidegger, Carl Schmitt çevirileri ve onlar üzerine yazılan eserler ise Türkiye’deki felsefi mecraları bakımından hayatidir.

 

Peki bu yayın politikası toplumdan kopuk, hayata dokunmayan bir çizgi miydi?

Hüsamettin Arslan’ın hem bir sosyal bilimci hem de entelektüel olarak içinde bulunduğu toplumla arasına mesafe koymadığını belirtmek gerek. Ülkesiyle ilgili birçok kritik meselede fikirlerini paylaşmaktan çekinmedi. 27 Nisan e-muhtırası, PKK terörü, Gezi kalkışması, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gibi hususlarda her zaman pozisyon aldı. Memleket meseleleriyle ilgili konferanslarda, seminerlerde fikirlerini paylaştı. Televizyon programlarına katıldı. Popüler mecralarda düşünceleri dile getirdi. Yönettiği Paradigma Yayınları’nda da bu doğrultuda kitaplar bastı. Bir yandan “yüksek düzey”de yayıncılık faaliyeti yaparken diğer yandan akademik birikimini herkesin anlayacağı şekilde farklı mecralarda paylaştı. Üniversitede öğrencilerine ders verirken gündemi de konuştu. Teneffüslerde çevirilerine devam etti. Kahvede arkadaşlarıyla siyasi gelişmeleri yorumladı ama bir yandan da aynı masada kitaplarını yazdı.

 

Hikaye Devam Ediyor

Bundan sonra yayınevi olarak neler yapacaksınız?

Kısaca Hüsamettin Arslan’ın ortaya koyduğu yayın politikasını genişleterek devam edeceğimizi söyleyebilirim. Kurucumuz Hüsamettin Arslan’ın yayımlanmamış metinleri üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. Yakınlarda Arslan’ın doçentlik tezi Yöntemi Aşan Bilim: Kurtarıcı ve Kutsal Bilim Anlayışına Reddiye ve yüksek lisans tezi Osmanlı İmparatorluğu’nda Sanayileşme Teşebbüsleri kitaplarını bastık. Bunun yanında geçmişte Paradigma tarafından yayımlanmış ancak şu an sadece sahaflarda bulunabilen kitapları yeniden basmak için çaba gösteriyoruz. Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’i bu bağlamda zikredilebilir. Yine Arslan tarafından ilk kez Türkçeye kazandırdığı Batılı düşünürlerin ve benzer çizgide kalem oynatan isimlerin diğer metinlerini Türkçeye çevirmeyi planlıyoruz. Jacques Ellul’un iki kitabının Türkçe yayın haklarını aldık. Önümüzdeki aylarda bu kitapları okurlarla buluşturacağız. Bunun yanında “paradigma” dışına çıkan, okurken emek ve çaba gerektiren dosyaları yayına hazırladığımızı söylemem gerekiyor. Sosyal bilimlerin tamamını içeren bir yayın politikasıyla Türkiye’nin iddialarını yansıtan ve temel meselelerini ele alan çalışmaları okuyucuyla buluşturmak istiyoruz. Fahrettin Altun’un İstikrarlaştırıcı Güç: Türkiye kitabı ile yine onun derlediği Enformasyon Savaşından Dezenformasyon Savaşına adlı eserin Paradigma’nın teorik olanla bu ülkeyi bir arada düşünmeyi mümkün kılan perspektifine uygun düştüğünü vurgulamak isterim.

Batı'nın Düşünce Dünyasını İyi Anlamak Lazım

Şu ana kadar yayımlanan hocamıza ait eserler sizce okuyuculara neler söylüyor?

Hüsamettin Arslan’ı okurken üç önemli noktanın öne çıktığını düşünüyorum. Öncelikle günümüz dünyasını şekillendiren Batı dünyasını anlamanın önemi ve Batı dünyasını inşa eden metinlerin anlaşılması. Arslan’ın da Türkçeye çevirdiği kitaplarda bu prensiple hareket ettiğini söyleyebiliriz.

İkincisi ise düşünce ve metin üretim süreçleri küresel ve yerel iktidar mücadelesinden bağımsız değildir. Belli iktidar odakları vardır ve köşe başlarını tutan “epistemik cemaat”leri yerlerinden oynatmak hiç kolay değildir. Arslan burada hem klasikleşen eseri Epistemik Cemaat ile hem de diğer çalışmalarıyla bu iktidar mücadelesini çok net bir şekilde göstermiştir.

Üçüncüsü ise çok ama çok çalışmanın önemi… Taşrada on çocuklu bir ailede dünyaya gelmiş bir ismin çalışarak Türkiye’de sosyal bilimler alanında en önemli yayınevlerinden birini kurması, belirli ağlar içerisinde ve yurt dışı bağlantıları olmamasına rağmen çok kıymetli eserleri Türkçeye kazandırması ancak çok çalışarak mümkün olabilirdi ve Arslan bunu başardı.

Semiha Kavak

Yeni Şafak Pazar

28.01.2024

https://www.yenisafak.com/hayat/cahilligimizi-yuzumuze-vuran-kitaplari-bulup-yayimladi-4598135


28 Şubat 2021 Pazar

YENİ ŞAFAK PAZAR - SÖYLEŞİ

 


Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

“Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor:

Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi.”

Kitaplık çapında verdiği eserlerle yakından tanıdığımız Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, tarihsellik, mâtürîdîlik, dinlerin sistemler üzerindeki etkisi ve İslam toplumlarının değişmeyen sorunlarına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: İlk sorumu son günlerin en çok tartışılan dini konularından biri olan tarihsellikle ilgili sormak istiyorum. Siz İslâmi okumaların tarihselci yaklaşım üzerinden yapılmasına eleştiri getiriyor ve ayetlerin tarihsel değil tarihi olduğunu söylüyorsunuz. Aradaki fark nedir ve sizce tarihselcilerin yanılgıları, yanlışları nerede? 

Şaban Ali Düzgün: Tarihselcilik, insanın, toplumun ve dinin tarihinde tarihsel koşullara aşırı rol biçen ve neredeyse her şeyi tarihsel olana indirgeyerek yorumlayan bir tutum. Alman yorum geleneği bu aşırı indirgemeciliği eleştirmek için tarihsele (historismus) pejoratif bir ek getirerek tarihselci (historisismus) kelimesini türetmiştir. Tarihselcilik Kur’an’ın evrensel değerleri de içerdiğini kabul etse de indiği dönemin Arap kültürünün Kur’an üzerinde bir belirleyiciliği bulunduğunu, dinin bu kültür içinde doğmuş, yaşanmış, yorumlanıp biçimlendirilmiş olduğunu söyler.

Kur’an insanın aklına ve vicdanına yabancılaşan yasasız (ümmi) bu yerleşik yapıyı, karanlığın hegemonyası (Maide, 49);  hukuksuzluk düzeni (Fetih, 26); kötülüğün kaynağı (Müddessir, 5) olarak tanımlar ve oradan radikal bir kopuş talep eder. Dolayısıyla reddedilen ve kaldırılması için mücadele verilmesi istenen tarihsel-toplumsal koşulların Kur’an vahyinin karakterini belirlediğini ve her şeyin orada şekillenip bitirildiğini nasıl söyleriz? Daha da önemlisi, vahyin tarihe müdahalesine akıl, mantık, ahlak eşlik etmiyor mu? Ahlaki kaygı gözetmeden, sırf olan bitenin fotoğrafını çekmek için mi iniyor Kur’an vahyi? Tam tersi. O fotoğrafın gösterdiği sefaleti geride bırakmak için. Bunun için de Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor: Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi. Kadının kaderini erkeğin iki dudağı arasına yerleştiren ataerkil kültürü bir kadının (Havle’nin) nasıl yerle bir ettiğini gösteren Mücadele Suresi bu hukuksuz düzeni değiştirme iradesinin tipik örneğidir. Tek başına bu olay bile, Kur’an vahyinin hazır bulduğu olguları/durumları ‘hak’ ‘hakikat’ ‘hakkaniyet’ değerlemesine göre yeniden hizaladığını gösterir. Peygamberler de bu kriterlere göre insanlar arasında hükmetmekle sorumludurlar (Bakara, 213). Böylece Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

 


Semiha Kavak: İslamın doğuşundan günümüze toplum yapıları, ekonomik, kültürel ilişkiler vs. çok şeyde değişim yaşandı. Dinlerin sistemler üzerindeki etkisi azaldı ve bireyler süreç içinde ateizm veya deizme ilgi duyar hale geldiler. Bu tablo içerisinde İslam bu insanlara, bu toplumlara ne sunabilir? 

Şaban Ali Düzgün: Aslında İslam, siyasal, ekonomik, vs. bir sistemle değil bireyle ilgilenir. Sistemlere de bireyler üzerinden etki eder. İşin kötü yanı dinlerin sistemler özellikle de siyasal sistemler üzerindeki etkisi azalmadı, aksine arttı. Teo-strateji adıyla sayısız çalışma var bugün. Dinin insanları avutarak içine çeken makro bir sistem olarak pazarlandığı bu yapılar içinde bireyin hakkı-hukuku, özgürlüğü, onuru ikinci plana itilebilmektedir. A. Süruş’un ‘hakikat İslam’ı’ ile ‘kimlik İslam’ı’ arasındaki ayrımı bu riske dikkat çekmektedir. Hakikati değil de kimliği öncelediğimizde, başkaları kendi hakikatlerini inşa ederler. Adı bugün ateizm, deizm olur yarın başka bir şey.

 

Semiha Kavak: Modern dünya laisizmi benimsemiş durumda. Ancak İslam toplumları İslam’ın  hakimiyeti söz konusu olduğunda bundan hilafeti anlıyorlar. İslam, bir din devleti modelini öngörüyor mu? Eğer öngörmüyorsa, bunu böyle anlayan İslam dünyasının düşüncesinin değişebilmesi mümkün mü?

Şaban Ali Düzgün: Hz. Peygamber’in vefatıyla İslam toplumunun kim tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda bir tartışmanın yaşanması; yönetime gelen dört halifenin de göreve geliş tarzının birbirinden farklılığı, devletle ve yönetimle ilgili hususların dinî bir nitelik taşımadığını, siyasal alanın şartlara göre düzenlenmesinin Müslüman bireylere bırakıldığını gösterir. Ulemanın Hz. Peygamberin elçiliği (tebliğ), devlet başkanlığı (imâmet), yargılaması (kadâ) ve fetva vermesi (iftâ) arasında ayrım yapması bundandır. Tebliğini ve fetvalarını peygamberlik görevinin parçası saymış, devlet başkanlığını ve yargılamalarını ise bütün zamanları bağlayan uygulamalar olarak görmemişlerdir.

Laikliğin Batı’da bir kriz çözümü olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. ‘Son kralı son papazın bağırsaklarıyla asın’ diyen Fransız devrimcilerini kilise karşıtı yapan kavgalardı bunlar. İç savaşların bezdirdiği Batı, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik denilen ve dinin kontrolüne dayanan bir laikliği benimsedi.

 

Semiha Kavak: İslam ülkelerinin birçoğu üretemiyor, paylaşımda adil değil, eğitime gereğince önem vermiyor? Bu durumdan kurtulmak için neler yapılmalı, zihniyet değişimimiz nasıl gerçekleşebilir?

Şaban Ali Düzgün: Türkiye hariç İslam ülkelerinin tamamı sömürge-sonrası toplumlar olmanın travmalarını üzerlerinden atamadılar. Irksal olarak kabilelere, dinsel olarak mezheplere bölünmüş olmaları onları demokratik kültür, çoğulculuk, tolerans, liyakat gibi çağdaş yaşamı kuran bütün değerlere yabancılaştırmaktadır. Kurtulmak istedikleri olumsuz şartların devamını sağlayan bu olumsuzlukları zihinlerinden ve yüreklerinden atmadan bir değişim zor görünmektedir. Zira ilahi yasa öyle buyurur: “İnsanlar içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Rad’, 11).

 

Semiha Kavak: Dinler, bir yandan varlık mücadelesi verirken, diğer yandan da dinler arasında mücadeleler devam ediyor. Bunun yanı sıra İslâm’da da mezhep ayrılıkları birbirini boğazlama noktasına gelmiş durumda. Ayrıca şiddeti, ölmeyi, birbirlerini öldürmeyi kutsallaştıran gruplar türedi. İslam=şiddet algısı Batı toplumunun yanı sıra Müslüman toplumları da etkiliyor. Bu noktada neler yapılabilir?

Şaban Ali Düzgün: Etnik yahut dinsel temelde parçalanan insanların kişiliklerine bindirilen her kimlik ölümcül bir kimliktir. Herkesi kendimize benzetmeye çalıştığımız, benzemeyenleri ötekileştirdiğimiz bir temsil/vekâlet toplumuna dönüştük. İnsanları İslam dairesine katmaya çalışan Allah elçisinin aksine insanları nasıl bu dairenin dışına çıkarırım diye çırpınanların yarattığı bir travmadır bu. İslam coğrafyası, dinin değer yüklediği ‘farklılık’ gibi bir yaşam gerçeğini, ‘ayrılık’ ve ‘çatışma’ motifine dönüştürmüş olmanın buhranını yaşamaktadır. Irka, dine, cinse vs. dayalı ayrımcılıklar hâkim İslam dünyasına. Kur’an, insanların ortak atasına, ortak mayasına, ortak İlah’ına, ortak kaygılarına, ortak insanlık amaçlarına dikkat çekerek bu ayrımcılıkların önünü kesmeyi istemektedir. 

 


Semiha Kavak: Sizin Mâtürîdîliğe büyük vurgunuz var. Mâtürîdîlik İslam coğrafyasında sadece sınırlı bir alanda etkili olabildi. Bu saatten sonra geniş İslam coğrafyasını bu düşünceyle  donatabilmek mümkün mü?

Şaban Ali Düzgün: İmam Mâtürîdî’nin özgür iradeyi, içtihadı/aklı/re’yi savunması; bunlarla, dinin akla, mantığa ve tecrübeye kapalı dogmatik bir yapıya dönüştürülmesini engelleme çabası; alemde hikmeti/ yasalılığı kabulü; delile dayalı inancı savunması; ahlaki yargıların, doğruluk değerine de dikkatimizi çekmesi; insan fıtratının ayartılma riskine karşı aklın doğrularını önermesi; te’vil yöntemiyle çoğulcu metin yorumunun önünü açması; içtihadî ve örfi nesh kavramlarıyla, gerekçesi ortadan kalktığında mevcut hükmün yerine yenisini üretmede insana inisiyatif vermesi onu yaratıcı bir düşünür olarak öne çıkarmaktadır. Bugünümüzü kurarken geçmişin güçlü damarlarından yararlanmak hak, varsa bir yanlış işaret etmek vazifedir. Bu, bilimselliğin gereğidir.

 

Semiha Kavak: Türkiye, birçoklarınca İslam dünyasında farklılığıyla, birikimiyle umut olarak görülen bir ülke. Oysa, bizde de sarih bir düşünce etrafında birlik yok. İslam hangi yaklaşımla ülkemizde ortak bir düşünce zemini oluşturabilir?

Şaban Ali Düzgün: İnsan alışkanlıklar/gelenekler varlığıdır. Hep bildiklerini yineleyerek hayatta var olmanın imkânını ve güvenini keşfettikten sonra, bunu hayatının normaline dönüştürür.  İnsanın yeni olana direnmesinin ardında bu vardır. Ama biliriz ki bir oku atabilmeniz için yayı tersine çekip germeniz gerekir. Yeni, başka ve daha fazla bir şey istiyorsak, dozunda bir gerilime imkân vermemiz gerekir. Yeter ki bu gerilim katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, adil, merhametli, haktan ve hukuktan yana, yok etmeye değil yaşatmaya ayarlı koruyucu değerler kelimetü’t-takva (Fetih, 26) altında iş görsün.


YENİ ŞAFAK PAZAR

Semiha Kavak

 



 

 

 


22 Kasım 2020 Pazar

DOĞAN CÜCELOĞLU İLE SÖYLEŞİ

 

Yeni Şafak Pazar'da bugün Profesör Dr. Doğan Cüceloğlu ile konuştuk. 

Niyetinin saflığını, hayatının anlamını keşfetmiş insan en sıkışık zor zamanlarda bile şükür duygusu içindedir. Onların aile hayatının doyumu içinde bulunduğu koşullardan ötesinde kendi aralarında kurdukları ilişkinin ahenginden kaynaklanır.

 

Günümüzde evlilikler eskiye göre ciddi değişimlerden geçti, gençler genelde birbirini tanıyarak evleniyor ancak yine de genç eşlerin çeşitli sorunları var.

Gençlere ideal bir evlilik için neler önerirsiniz?

İdeal evlilik ideal insanlar arasında olur. Ve böyle insan yok. İdeal evlilikten ziyade “sağlıklı ve keyifli bir evlilik” aramak daha anlamlı olur. Evlenmeden önce kendini ve ekibini tanımak önemlidir. Sağlıklı bir evliliğin yapı taşlarının önce kendi özümüzü ve değerlerimizi, daha sonra evlenmeyi düşündüğümüz kişinin özünü ve değerlerini tanımaktan geçtiğine inanıyorum. Evlilik sadece iki birey arasında yer almıyor, kız tarafı ve oğlan tarafı da yeni kurulan ekibin gizil parçası olarak ister istemez ilişkinin içinde oluyor. Bugün belki görücü usulü evlilikler kalktı ve gençler görünürde birbirini tanıyarak evleniyor ama tanıma sürecinde neye bakılıyor, hangi noktalar dikkate alınıyor? Kaç kere kendimizi “ben onu değiştiririm” diye düşünürken buluyoruz, ya da içinden geldiği aile kültürünün, değerlerinin, inançlarının ne kadar farkındayız; bu inanç ve değerler benimle ne kadar örtüşüyor? türünden sorular önemli.

 

Bu sorulara gereken önem veriliyor mu? 

Bu sorulara gerekli önem verilmiyor ki boşanmalar gün geçtikçe artıyor; üstelik bu boşanmaların büyük bir kısmı da evliliklerin ilk beş senesi içinde, duygu yoğunluğu geçip kişilerin iki yabancı olarak kalakaldığı dönemde, gerçekleşiyor. Evlenmeden önce bu soruların üzerinde durmanın evliliği sürdürebilmenin anahtarı olacağını düşünüyorum. “Evlenmeden Önce” isimli kitabımda bu konuları oldukça ayrıntılı irdeliyorum.

Çocuk Yetiştirmek Bir Ekip İşidir

 

Yaşam şartları eşleri çalışmaya zorluyor ve çocukların anneleriyle birlikte olduğu süreler azalıyor. Bu durum çocuklar üzerinde nasıl etki bırakıyor?

Bu konuda ailelere düşen görev nedir?

Çocukluk insanın anavatanıdır ve çocuk yetiştirmek bir ekip işidir. Çocuk doğmadan bilinçli hazırlanmak gerek. İlk üç yıl çok önemlidir. Mümkünse çocuğun ilk üç yılı anneyle ya da anneye en yakın duygusal sıcaklığı verecek biriyle geçirmesi sağlıklıdır. Yetişkin hayatta kendini gösteren birçok duygusal ve davranışsal sorunlar çocuğun bu dönemde duygusal bağlanma sorunları yaşamasından kaynaklanmaktadır. İlgilenen okurlar “Geliştiren Anne Baba” ve “İçimizdeki Çocuk” kitaplarımda bu konularla ilgili ayrıntılı bilgi bulabilirler.

 

Duygu Yoğunluğunun Azalması En Temel Unsur

 

Ailelerde boşanmalar artıyor. Tespitlerinize göre boşanmaları tetikleyen, onlara yol açan nedenler neler?

Aslında birinci soruyu yanıtlarken boşanmaya yol açan nedenlere de biraz değindim. Bu soruya genellikle verilen yanıtlar; kadının iş yaşamına girmesi, hayat şartları, ülke ekonomisi, evlilikten beklentilerin farklılaşması, tek ebeveynli aile modelinin özendirilmesi. Şüphesiz, hepsinin belli dozlarda etkisi vardır, ki araştırmalarda var olduğunu gösteriyor. Ancak, boşanmaların çok büyük bir kısmının evlendikten sonra ilk beş sene içerisinde gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak bu sayılan nedenlerin her birinin büyük resimde küçük bir paydayı kapsadığını düşünüyorum. Boşanmaya yol açan nedenlerin en başında birey olarak kendimizi, değerlerimizi, duygularımızı ve beklentilerimizi tanımamamızın geldiğini düşünüyorum. Bir birey olarak ben kimim? Temel değerlerim ne? Bu hayatta kendim ve ailem için hayallerim, istediğim ne? Değerlerim benim değerlerim mi? Defolu yönlerimin farkında mıyım? Duygularımın farkında mıyım? Her şeyden önce benim kendim olarak bu sorulara anlamlı cevaplar verebiliyor, yaşamda kendim olarak varım, ben bir şahsiyetim diyebiliyor olmam lazım. İkinci olarak; evlenmeyi düşündüğüm, ilişki içerisinde olduğum kişiyi de gönlümde bu sorular rehberliğinde tanımaya açık olmam lazım. Yani hem kendime hem de karşımdakine karşı dürüst olabilmişsem; tanımak için emek vermişsem, karşımdaki insanın özünü görüp sevmiş ve güvenmişsem evliliğin çok daha temel taşlar üzerine kurulabileceğini düşünüyorum. Duygu yoğunluğu zaman içinde azalınca aynı evde iki yabancı olarak kalmalarının boşanmayı tetikleyen temel unsur olarak görüyorum.

 

“Niyetin Saflığı”

 

Huzurlu bir aile yaşamı için neleri önerirsiniz?

Huzurlu bir aile yaşamı için eşlerin bedenleriyle, duygularıyla, akıllarıyla, ilişkileriyle ve inançlarıyla sağlıklı bir uyum içinde olmasını öneririm. Kendi içinde kendiyle uyumlu olmayı başaramamış bir birey bir başkasıyla ilişkisinde nasıl uyum içinde olacak? Burada benim “Savaşçı” kitabımda önemle üzerinde durduğum “niyetin saflığı” kavramıyla tanışmak gerekiyor.

Biraz açar mısınız?

 

Niyetinin saflığını, hayatının anlamını keşfetmiş insan en sıkışık zor zamanlarda bile şükür duygusu içindedir. Onların aile hayatının doyumu içinde bulunduğu koşullardan ötesinde kendi aralarında kurdukları ilişkinin ahenginden kaynaklanır.

 

Nasihat Edilen Değil Yaşayan Değerler

Toplumsal sorunlarımızın giderilmesi ve sağlıklı bir toplum yapısı için eğitim ne derece önemli, iyi bir eğitim için işe nereden başlamalı ve ne gibi şeylere öncelik verilmeli?

Her çocuk muhteşem bir potansiyel olarak doğar. Her biri doğuştan potansiyel bir bilim insanı, filozof, sanatçı. Aile olarak, eğitimci olarak bu potansiyelin anlamını bilmemiz önemli; bu bir. İkinci önemli konu değerler konusu: Çocuğun içinde yetiştiği aile ve eğitildiği sınıf ortamında hangi değerleri yaşatıyoruz? Konuşulan, nasihat edilen değil, yaşayan değerlerden söz ediyorum. Mesela çocuğun gelişimine mi değer veriyoruz yoksa onun malumat öğrenip sınavda başarılı olmasına mı? Saygı, sevgi ve dürüstlük yaşayan değerler mi? Yoksa korkutma, tahakküm ve çocukları bir araç olarak kullanma mı hâkim? Farkında olsak da olmasak da toplum olarak geleceğimizi bu iki ortamda yaşattığımız değerler belirliyor. Bir çocuğun potansiyelinin gelişmesinde anne babadan sonra en büyük rol öğretmenin. Bugün belli alanlarda bir yerlere gelmiş insanlara sorsan her biri hayatında etkili olmuş bir öğretmen olduğunu söyler. Öğretmenin gücünü iki kitabımda anlattım: “Öğretmen Olmak Bir Cana Dokunmak” ve “Öğretmenim Bir Bakar mısın?” Öğretmenlerimizi güçlendirip geliştirmeye öncelik vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bana göre en etkili yol bu olur.

 

Sizce mutluluğun anahtarı nedir? Mutlu olmak için bireyin, ailelerin, toplumun üzerine düşen şeyler nelerdir?

Son elli yılda mutlulukla ilgili çalışmalar gösteriyor ki, hangi toplumdan olursa olsun insan mutluluğunu belirleyen 7 temel faktör var. Önem sırasına göre bunlar: 1- Sağlıklı bir yuva; 2- Geçimini sağlayacak güvenilir bir gelir; 3- İçine sinen, anlamlı bulduğu bir iş; 4- Kendine yakın hissettiği dostlar; 5- Sağlık; 6- Kendini özgür hissetme; ve 7- Kendine yol gösterecek manevi değerler. Artık okur kendisi karar versin, hangi etken üzerinde gücü var ve ne yapabilir? Bu konuları “Gerçek Özgürlük” kitabımda irdeliyorum.  


Semiha Kavak

Yeni Şafak Pazar Eki



14 Eylül 2020 Pazartesi

NURULLAH KOLTAŞ'LA TASAVVUF ANLAYIŞI ÜZERİNE

 

Bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır.

Sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler.

Tasavvufun her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyen Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim görevlilerinden Nurullah Koltaş, tasavvuf anlayışına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: Tasavvuf İslam’ın daha iyi anlaşılması ve daha derinlikli yaşanmasına nasıl etki yaptı/yapıyor?

Nurullah Koltaş: Dinlerin dışa dönük yani zâhir ve içe dönük yani bâtın şeklinde iki yönü bulunur. İslam bağlamında bu iki yönün bir kumaşın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz olduklarını görmekteyiz. Tasavvuf yolu, bu iki yönü de hariçte tutmaksızın “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” gibi bir öncülden hareket ettiği için gerek bu yolu benimseyenlerin hayatları gerekse yolun ilke ve yöntemleri, İslam’ın layıkıyla anlaşılması ve yaşanması üzerine bina edilmiştir. Allah Resûlü’nün “Rabbim, bana eşyayı olduğu hal üzere göster” niyâzında yansıma bulan bu bakış açısı, görülenin ve ötesinin ne olduğu konusunda tefekkür, teemmül, tedebbür gibi çeşitli düşünme biçimleri ve tezkiye, tasfiye, terbiye gibi benliği ıslah yöntemlerini vurgulamak suretiyle bu âlemdeki varlık sebebimizi anlama ve bunun uyarınca yaşamanın yollarını aramayı merkezî bir konuma yerleştirir. Binaenaleyh, bu yolu izleyenlerin âyet ve hadislerin zâhirî anlamları yanında bâtınî anlamlarını da anlamaya çaba gösterdikleri, bunu da insanın Adn hâlinin muhafazası ve Hakk’ın tecellilerini temaşa için her imkânın peşine düşerek gerçekleştirdikleri aşikârdır. Teorik bir düzlemde sınırlı kalmayan bu anlayışın mimarîden musikîye hayatın her alanında inikas bulduğu bu topraklarda yaşayan herkesin malumudur.

 

TASAVVUF TERMİNOLOJİSİNİN DAYANAK NOKTALARI


Semiha Kavak: Geçmişten günümüze tasavvuf ehlinin takip ettiği eserlerde İslam’a, Kur’an’a aykırılıklar olduğu, bu eserlerde yer alan görüşlerin Kur’an ayetlerinden daha çok zayıf hadislere dayandığı tezi hakkında neler söylersiniz?

Nurullah Koltaş: Ehl-i tasavvuf, yollarının mihverine Kur’an’ı ve yaşayan Kur’an olarak Allah Resûlü’nü yerleştirdikleri için herhangi bir ayrılığın düşünülmesi bile abes bir durum. Din-i mübînin hilâfına bir hayat tarzından bahsetmek şöyle dursun, İslam’ın izzeti için ömrü vakfetmek gibi yüce bir amaç gözetmişlerdir. Günümüzde kimi çevrelerde örtülü bir gündem olarak Nebi’nin -tabiri caizse- devre dışı bırakıldığı kimi sesler öne çıksa da Hakk’ın Kelâmı’nı bize ileten Resûl’e azami ihtiram ve bağlılık, tasavvuf yolunun kırmızı çizgisidir. Bu açıdan büyük sûfîlerin tefsir ve hadis gibi ilimlerini tahsil ettikten sonra bağlılarına yollarının esas ve usullerini aktardıkları bilindik bir husustur. Kaldı ki yakîn, mârifet, zâhir, bâtın gibi tasavvuf terminolojisini oluşturan kavramları incelediğinizde, dayanak noktalarının âyetler ve hadislerden müteşekkil olduklarını görürsünüz. Soruda dile getirilen tez olsa olsa tasavvufun mahiyetine dair sathî bir değerlendirmenin göstergesi olabilir. Bu tür tezlerin ortaya çıkışı ve belli bir taraftar kitlesini etkilemeleri, özellikle seküler çevreler ve modernist Müslümanların yanı sıra “neo”selefi” olarak isimlendirilen grupların hemfikir oldukları bir konu olarak da farklı bir gündemin varlığına işaret ediyor.


DOĞU YA DA BATI ŞEKLİNDE BİR SINIR SÖZ KONUSU DEĞİL


Semiha Kavak: Tasavvufun İslâm toplumlarından ziyade Batı toplumları üzerinde daha etkili olabileceği görüşü yaygın. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Nurullah Koltaş: İlk dönem zâhidlerinden metafizik bir bakış açısıyla nazarî tasavvufun muazzam eserlerini ortaya koyan sûfilere kadar tasavvuf geleneği, İslam’ın arzın dört bir yanında yaşanılır kılınmasını öncelemiştir. Anadolu özelinde düşünecek olursak, bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır. Endonezya’dan Çin’e, Hindistan’dan Kafkaslara, Orta Doğu’dan Afrika’ya ve Endülüs’e, Anadolu’dan Balkanlara kadar dünyanın dört bir tarafında yaşanmış ve yaşanmakta olan bu hayat tarzını görmezden gelmek mümkün olabilir mi? Hasan-ı Basrî’den Sarı Saltuk Gazi’ye, Şeyh Şâmil’e ya da Emîr Abdülkâdir Cezairî’ye kadar mutena şahsiyetleri gazi olmaya sevk eden nedir? Sadreddin Konevî’den Davûd-i Kayserî’ye, Molla Fenârî’den Saçaklızâde Mehmed Efendi’ye kadar ilim dünyamızın münevverlerin düşünce dünyalarında hâkim unsur tasavvufun nazarî derinliğinden gayrısı mıdır? Dahası, İslam dünyası genelinde sosyal ve kültürel anlamda bir canlılığın ve entelektüel zenginliğin büyük oranda bu yol ile ilişkili olduğunu söylemek hiç de abartı değildir. Geriye dönüp düşünce, edebiyat ve gelenekli sanatlarda belli bir bayındırlık seviyesine nasıl ulaşıldığı, yakın dönemlerde gözlemlenen duraksamanın da bu gelenekle olan irtibatın kimi nedenlerle kesintiye uğramasından kaynaklandığı derinliğine incelenmek durumundadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, tasavvuf yolunun intişarı için Doğu ya da Batı şeklinde bir sınır söz konusu olmamıştır. Her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahiptir tasavvuf. Bununla birlikte, Batı’daki ihtidâların kökeninde tasavvufun ana faktör olduğu konusunda çok sayıda çalışma yapılmış olup ihtidâ hikayeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, tasavvufta içkin olan kalbîliğin bir yansıması olarak da alınabilir.


 
SÛFİYANE BİR HAYATIN VARLIK SEBEBİ: TEVHİD


Semiha Kavak: Tasavvufun bir ruhban sınıfı ürettiği, bunun ise tevhid düşüncesiyle örtüşmediği konusunda neler söylemek istersiniz?

Nurullah Koltaş: Bilâkis, tasavvuf hem nazarî hem de amelî büyük bir vizyona sahip olduğu için ruhban bir sınıfın ortaya çıkışına karşıt bir eylem ve söylem barındırır. Eğer ruhbanlığı rahib kelimesiyle ilişkili bir kavram olan “rehbet”, yani dünyadan el etek çekme anlamında ele alıyorsanız, el etek çekme ya da “terk” adını verdiğimiz tavrın mahiyeti dikkatlice ele alınmak durumundadır. Sûfîler için dünyanın değersizliği ve Âhiret’in önceliği başlıca hareket noktasıdır. Yalnızca Hakk’ın hakikati mutlak olduğu için O’nun dışındaki her şey (mâsiva) izâfî bir hakikate sahiptir. Sûfîlerin bu hakikati tüm zerrelerinde tasdik etme tavırları, riyâzet ve nefs muhasebesi gibi çok çeşitli terbiye yöntemlerinde ifade bulur. Dünya kelimesi, etimolojisinden yola çıkılırsa “aşağılık, bayağılık” barındırır. Kutlu olana can atmak, bir anlamda bu kesret ya da çokluk dünyasında vahdet ya da birlik fikrinin özümsenmesiyle mümkün olabilir.  Dolayısıyla sûfîler bu aşağı âlemdeki nihai gayelerinin Allah’ın Birliği ve Biricikliğini tahakkuk ettirmek olduğunu düşünürler ki Tevhid de budur. Diğer bir deyişle, sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler. Gazzâlî, Kuşeyrî, Hucvîrî gibi klasik müelliflerinin eserlerine bakıldığında, apolojetik ya da savunma kabilinden bir tavrın öne çıktığını görürsünüz. Yani herhangi bir sapmanın teminatı bizzat tasavvuf ve sûfîlerdir.

 

KLASİKLER ÖNCELİK TAŞIYOR


Semiha Kavak: Tasavvufu daha iyi anlamak için gerek ülkemizde bilinen kaynaklardan, gerekse sonradan müslüman olmuş Batılıların kaynaklarından neleri önerirsiniz?

Nurullah Koltaş: Asıl âlemden uzakta, gurbette olan biz gariplerin kendimize özgü ihtiyaçları bulunmakta. Bu nedenle de herkes için standart listelerden ziyade genelden özele ilgi alanlarını belirleyerek okumalar yapılması büyük önem taşıyor. Bununla birlikte, tasavvufun kitaplardan öğrenilen bir husus olmadığını, zevkî ve hâlî bir bir hayat tarzını tazammun ettiğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Genel bir kaide olarak İmâm Gazzâlî, Hucvîri, Kuşeyri, Sülemî, ibnü’l-Arabî gibi müellifler tarafından kaleme alınmış olan klasikler öncelik taşıyor. Ayrıca bu eserlerin şerhleri de büyük birer kaynak niteliğinde. Yani ibnü’l-Arabî’yi Tilimsânî ya da Konevî üzerinden okumak farklı pencereler sağlayabilir. Önde gelen sûfilerce kaleme alınan ve sülûka giden yola dair tecrübe edilen hususları ihtiva eden eserler de ufuk açıcı nitelikte. Aklıma hemen Gazzâlî’nin “el-Münkız”ı geliyor. Tasavvufî şiir şerhleri de ayrı birer hazine ve yol azığı. Sorunuzun ikinci kısmıyla alakalı olarak çalışma saham nedeniyle René Guénon, Frithjof Schuon, Martin Lings, Seyyid Hüseyin Nasr, William Chittick, Michel Chodkiewicz gibi mümtaz şahsiyetlerin eserleri farklı bakış açıları sağlayabilir diye düşünüyorum. 


YENİ ŞAFAK PAZAR

 

https://www.yenisafak.com/amphtml/hayat/tasavvufun-temeli-islam-ahlakidir-3566893?__twitter_impression=true