söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2021 Pazar

YENİ ŞAFAK PAZAR - SÖYLEŞİ

 


Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

“Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor:

Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi.”

Kitaplık çapında verdiği eserlerle yakından tanıdığımız Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Ana Bilimdalı Başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, tarihsellik, mâtürîdîlik, dinlerin sistemler üzerindeki etkisi ve İslam toplumlarının değişmeyen sorunlarına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: İlk sorumu son günlerin en çok tartışılan dini konularından biri olan tarihsellikle ilgili sormak istiyorum. Siz İslâmi okumaların tarihselci yaklaşım üzerinden yapılmasına eleştiri getiriyor ve ayetlerin tarihsel değil tarihi olduğunu söylüyorsunuz. Aradaki fark nedir ve sizce tarihselcilerin yanılgıları, yanlışları nerede? 

Şaban Ali Düzgün: Tarihselcilik, insanın, toplumun ve dinin tarihinde tarihsel koşullara aşırı rol biçen ve neredeyse her şeyi tarihsel olana indirgeyerek yorumlayan bir tutum. Alman yorum geleneği bu aşırı indirgemeciliği eleştirmek için tarihsele (historismus) pejoratif bir ek getirerek tarihselci (historisismus) kelimesini türetmiştir. Tarihselcilik Kur’an’ın evrensel değerleri de içerdiğini kabul etse de indiği dönemin Arap kültürünün Kur’an üzerinde bir belirleyiciliği bulunduğunu, dinin bu kültür içinde doğmuş, yaşanmış, yorumlanıp biçimlendirilmiş olduğunu söyler.

Kur’an insanın aklına ve vicdanına yabancılaşan yasasız (ümmi) bu yerleşik yapıyı, karanlığın hegemonyası (Maide, 49);  hukuksuzluk düzeni (Fetih, 26); kötülüğün kaynağı (Müddessir, 5) olarak tanımlar ve oradan radikal bir kopuş talep eder. Dolayısıyla reddedilen ve kaldırılması için mücadele verilmesi istenen tarihsel-toplumsal koşulların Kur’an vahyinin karakterini belirlediğini ve her şeyin orada şekillenip bitirildiğini nasıl söyleriz? Daha da önemlisi, vahyin tarihe müdahalesine akıl, mantık, ahlak eşlik etmiyor mu? Ahlaki kaygı gözetmeden, sırf olan bitenin fotoğrafını çekmek için mi iniyor Kur’an vahyi? Tam tersi. O fotoğrafın gösterdiği sefaleti geride bırakmak için. Bunun için de Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor: Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi. Kadının kaderini erkeğin iki dudağı arasına yerleştiren ataerkil kültürü bir kadının (Havle’nin) nasıl yerle bir ettiğini gösteren Mücadele Suresi bu hukuksuz düzeni değiştirme iradesinin tipik örneğidir. Tek başına bu olay bile, Kur’an vahyinin hazır bulduğu olguları/durumları ‘hak’ ‘hakikat’ ‘hakkaniyet’ değerlemesine göre yeniden hizaladığını gösterir. Peygamberler de bu kriterlere göre insanlar arasında hükmetmekle sorumludurlar (Bakara, 213). Böylece Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

 


Semiha Kavak: İslamın doğuşundan günümüze toplum yapıları, ekonomik, kültürel ilişkiler vs. çok şeyde değişim yaşandı. Dinlerin sistemler üzerindeki etkisi azaldı ve bireyler süreç içinde ateizm veya deizme ilgi duyar hale geldiler. Bu tablo içerisinde İslam bu insanlara, bu toplumlara ne sunabilir? 

Şaban Ali Düzgün: Aslında İslam, siyasal, ekonomik, vs. bir sistemle değil bireyle ilgilenir. Sistemlere de bireyler üzerinden etki eder. İşin kötü yanı dinlerin sistemler özellikle de siyasal sistemler üzerindeki etkisi azalmadı, aksine arttı. Teo-strateji adıyla sayısız çalışma var bugün. Dinin insanları avutarak içine çeken makro bir sistem olarak pazarlandığı bu yapılar içinde bireyin hakkı-hukuku, özgürlüğü, onuru ikinci plana itilebilmektedir. A. Süruş’un ‘hakikat İslam’ı’ ile ‘kimlik İslam’ı’ arasındaki ayrımı bu riske dikkat çekmektedir. Hakikati değil de kimliği öncelediğimizde, başkaları kendi hakikatlerini inşa ederler. Adı bugün ateizm, deizm olur yarın başka bir şey.

 

Semiha Kavak: Modern dünya laisizmi benimsemiş durumda. Ancak İslam toplumları İslam’ın  hakimiyeti söz konusu olduğunda bundan hilafeti anlıyorlar. İslam, bir din devleti modelini öngörüyor mu? Eğer öngörmüyorsa, bunu böyle anlayan İslam dünyasının düşüncesinin değişebilmesi mümkün mü?

Şaban Ali Düzgün: Hz. Peygamber’in vefatıyla İslam toplumunun kim tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda bir tartışmanın yaşanması; yönetime gelen dört halifenin de göreve geliş tarzının birbirinden farklılığı, devletle ve yönetimle ilgili hususların dinî bir nitelik taşımadığını, siyasal alanın şartlara göre düzenlenmesinin Müslüman bireylere bırakıldığını gösterir. Ulemanın Hz. Peygamberin elçiliği (tebliğ), devlet başkanlığı (imâmet), yargılaması (kadâ) ve fetva vermesi (iftâ) arasında ayrım yapması bundandır. Tebliğini ve fetvalarını peygamberlik görevinin parçası saymış, devlet başkanlığını ve yargılamalarını ise bütün zamanları bağlayan uygulamalar olarak görmemişlerdir.

Laikliğin Batı’da bir kriz çözümü olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. ‘Son kralı son papazın bağırsaklarıyla asın’ diyen Fransız devrimcilerini kilise karşıtı yapan kavgalardı bunlar. İç savaşların bezdirdiği Batı, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik denilen ve dinin kontrolüne dayanan bir laikliği benimsedi.

 

Semiha Kavak: İslam ülkelerinin birçoğu üretemiyor, paylaşımda adil değil, eğitime gereğince önem vermiyor? Bu durumdan kurtulmak için neler yapılmalı, zihniyet değişimimiz nasıl gerçekleşebilir?

Şaban Ali Düzgün: Türkiye hariç İslam ülkelerinin tamamı sömürge-sonrası toplumlar olmanın travmalarını üzerlerinden atamadılar. Irksal olarak kabilelere, dinsel olarak mezheplere bölünmüş olmaları onları demokratik kültür, çoğulculuk, tolerans, liyakat gibi çağdaş yaşamı kuran bütün değerlere yabancılaştırmaktadır. Kurtulmak istedikleri olumsuz şartların devamını sağlayan bu olumsuzlukları zihinlerinden ve yüreklerinden atmadan bir değişim zor görünmektedir. Zira ilahi yasa öyle buyurur: “İnsanlar içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Rad’, 11).

 

Semiha Kavak: Dinler, bir yandan varlık mücadelesi verirken, diğer yandan da dinler arasında mücadeleler devam ediyor. Bunun yanı sıra İslâm’da da mezhep ayrılıkları birbirini boğazlama noktasına gelmiş durumda. Ayrıca şiddeti, ölmeyi, birbirlerini öldürmeyi kutsallaştıran gruplar türedi. İslam=şiddet algısı Batı toplumunun yanı sıra Müslüman toplumları da etkiliyor. Bu noktada neler yapılabilir?

Şaban Ali Düzgün: Etnik yahut dinsel temelde parçalanan insanların kişiliklerine bindirilen her kimlik ölümcül bir kimliktir. Herkesi kendimize benzetmeye çalıştığımız, benzemeyenleri ötekileştirdiğimiz bir temsil/vekâlet toplumuna dönüştük. İnsanları İslam dairesine katmaya çalışan Allah elçisinin aksine insanları nasıl bu dairenin dışına çıkarırım diye çırpınanların yarattığı bir travmadır bu. İslam coğrafyası, dinin değer yüklediği ‘farklılık’ gibi bir yaşam gerçeğini, ‘ayrılık’ ve ‘çatışma’ motifine dönüştürmüş olmanın buhranını yaşamaktadır. Irka, dine, cinse vs. dayalı ayrımcılıklar hâkim İslam dünyasına. Kur’an, insanların ortak atasına, ortak mayasına, ortak İlah’ına, ortak kaygılarına, ortak insanlık amaçlarına dikkat çekerek bu ayrımcılıkların önünü kesmeyi istemektedir. 

 


Semiha Kavak: Sizin Mâtürîdîliğe büyük vurgunuz var. Mâtürîdîlik İslam coğrafyasında sadece sınırlı bir alanda etkili olabildi. Bu saatten sonra geniş İslam coğrafyasını bu düşünceyle  donatabilmek mümkün mü?

Şaban Ali Düzgün: İmam Mâtürîdî’nin özgür iradeyi, içtihadı/aklı/re’yi savunması; bunlarla, dinin akla, mantığa ve tecrübeye kapalı dogmatik bir yapıya dönüştürülmesini engelleme çabası; alemde hikmeti/ yasalılığı kabulü; delile dayalı inancı savunması; ahlaki yargıların, doğruluk değerine de dikkatimizi çekmesi; insan fıtratının ayartılma riskine karşı aklın doğrularını önermesi; te’vil yöntemiyle çoğulcu metin yorumunun önünü açması; içtihadî ve örfi nesh kavramlarıyla, gerekçesi ortadan kalktığında mevcut hükmün yerine yenisini üretmede insana inisiyatif vermesi onu yaratıcı bir düşünür olarak öne çıkarmaktadır. Bugünümüzü kurarken geçmişin güçlü damarlarından yararlanmak hak, varsa bir yanlış işaret etmek vazifedir. Bu, bilimselliğin gereğidir.

 

Semiha Kavak: Türkiye, birçoklarınca İslam dünyasında farklılığıyla, birikimiyle umut olarak görülen bir ülke. Oysa, bizde de sarih bir düşünce etrafında birlik yok. İslam hangi yaklaşımla ülkemizde ortak bir düşünce zemini oluşturabilir?

Şaban Ali Düzgün: İnsan alışkanlıklar/gelenekler varlığıdır. Hep bildiklerini yineleyerek hayatta var olmanın imkânını ve güvenini keşfettikten sonra, bunu hayatının normaline dönüştürür.  İnsanın yeni olana direnmesinin ardında bu vardır. Ama biliriz ki bir oku atabilmeniz için yayı tersine çekip germeniz gerekir. Yeni, başka ve daha fazla bir şey istiyorsak, dozunda bir gerilime imkân vermemiz gerekir. Yeter ki bu gerilim katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, adil, merhametli, haktan ve hukuktan yana, yok etmeye değil yaşatmaya ayarlı koruyucu değerler kelimetü’t-takva (Fetih, 26) altında iş görsün.


YENİ ŞAFAK PAZAR

Semiha Kavak

 



 

 

 


7 Şubat 2021 Pazar

SÖYLEŞİ


 

YENİ ŞAFAK - MUSTAFA ÖZÇELİK İLE SÖYLEŞİ

Semiha Kavak

Yunus Emre üzerine çeşitli eserleriniz ve bunlarla ilgili aldığınız birçok ödülünüz var. Son olarak Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği Edebiyat Mevsimi Festivali’nde “Gönül Dili Yunus” adlı eserinizde Deneme Dalında ödül aldınız. Kitabınızdan yola çıkarak sormak istiyorum; Yunus’un, gönül diliyle anlattığı şey nedir?

Yunus Emre’yi “âşık, miskin, derviş” gibi sıfatlarla da anlatabiliriz ama Anadolu’da meydana getirdiği etkiyi anlamada en uygun sıfat “gönül şairi” ifadesidir. Zira kendisinin dünyaya gelme gayesini “Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim” şeklinde açıklar. Gönül, genel manada tasavvufta, özel manada ise Yunus Emre’de “Hakk’ın tecellgahı” olarak görülür. Buna göre gönül, mecazen “beytullah”tır. Allah’ın nazarı orayadır. İnsan, gönlünü masivadan arındırarak onu Hakk’ın tecellilerinin mekânı haline getirdiğinde hakikat ve marifet bilgisinin de muhatabı olur. Bu bilgiyle nasiplenir. İşte Yunus Emre, bunu başarabilmiş bahtlı kullardandır. O, bu gönül arınmasıyla çağının gönlü kırık insanlarını irşad ve ihya ederek bir gönül inkılabı gerçekleştirmiş, Anadolu onun birliğe dayalı, farklılıkları hoş gören, muhabbeti ve bütün varlıklara saygıyı esas alan bu tavrıyla Moğol travmasını, Selçuklu devletinin çöküşün getirdiği sorunları aşarak Osmanlı devletini kurmayı başarmıştır.

HAKKA YÖNELİK BİR ŞAİR 

Yunus, çeşitli yönleriyle sadece edebiyatımızda değil, Türkçe’nin kullanımından, tasavvufa kadar çeşitli alanlarda örnek gösterilen bir isim. Önemli görüldüğü kadar eleştireni de var. Sizce öven ve eleştirenleri dikkate aldığımızda Yunus nereye oturuyor?

Yunus Emre, bir tasavvuf şairidir. Bu anlayış, dıştan bir bakışla anlaşılamaz. Çünkü kendine mahsus özel bir anlam dünyası vardır. Bu dünyaya girebilmek için kavramlarına aşina olmak gerekir. İşte hem bu konudaki bilgi yetersizliğinden hem de tasavvufa muhalif olma gibi bir tutumdan dolayı  eleştiri okları zaman zaman Yunus Emre’ye de yöneltilmiştir. Bunlara bir de Yunus Emre’yi kendi ideolojik anlayışlarına dayanak yapmak isteyenlerin onu asli kimliğinden uzak bir yerde göstererek yine bu eleştirilere zemin hazırladıkları meselesini de eklemek lazımdır. Yine Yunus’a batılı bir gözle bakmak da başka bir sebep olarak söylenebilir. Bu tür eleştiri sahiplerine göre; Yunus Emre bir Batıni, kalenderi dervişidir. O yüzden merkezi İslam anlayışından uzak bir heteredoks anlayışı yansıtır. Hayatın ve soysal hadislerin dışında pasif bir karakterdir. Olumsuz yaklaşım gösterenlerin eleştirileri bu şekilde özetlenebilir. Tasavvufu ve dolayısıyla Yunus’u kendi gerçekliği içerisinde anlayanlar ise onu hem din hem dil tutumuyla Anadolu’da Kur’an ve sünnet temelli bir din ve tasavvuf anlayışını inşa etmiş bir şahsiyet olarak görürüler. Yunus’un duygu ve düşüncelerini anlatırken kullandığı dil de ona olumlu yaklaşımın bir başka haklı sebebidir. Zira o, Türkçe’yi bir edebiyat ve din dili haline getirmiş, böyle bir dille çok zor anlaşılabilecek vahdet-i vücud anlayışını hemen herkesin anlayacağı bir sadelikte anlatarak hem din hem dil anlamında çok önemli bir iş yapmıştır. Fakat sadeliği basit ifade olarak anlamamak lazımdır. Yunus’un Türkçeye kazandırdığı en önemli değer, basitlik değil sadelik, yüzeysellik değil derinliktir. Bundan dolayı edebiyatımızın en zengin damarı olan şiirimiz tarih boyunca hep Yunus Emre üzerinde yürüyüşünü sürdürerek bugünlere ulaşmıştır.   

MİLLİLİKTEN EVRENSELLİĞE YÜKSELTEN BİR ANLAYIŞ

Sabahattin Eyüpoğlu “Yunus Emre” adlı eserinde Yunus için; “O Bütün dindarlığına ve müslüman görünüşüne rağmen hiçbir dinin adamı değil, tersine, bütün dinlerin ötesinde, camilerin, kiliselerin dışında, kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adımıdır. Bu inancın tek kuralı, yasası sevgidir.” diyerek Yunus’u hümanist bir yaklaşımla her şeyin üzerinde “sevgi” ile donanmış bir isim olarak tanımlar. Yunus’a bu şekilde yaklaşanlar için neler söylenebilir?

Evet, o dönemin hakim paradigması biraz da Yunus’u hem İslam gerçeğinden uzak yerde konumlandırmak hem de batılların kabul edeceği bir çerçeveye sokmak gibi gayelerle Yunus’u hümanist olarak görmek ve göstermek istemiştir. Bu değerlendirme, önyargı ile birlikte aynı zamanda bir cehaletin ürünüdür. Zira batıda Hümanizm çağı Yunus’tan çok sonra başlamıştır. Hümanizmle tasavvuf arasında insanı sevme meselesi müşterek bir kavram gibi görünse bile  bu sevginin temeli, anlamı aynı değildir. Hümanizmde insan Tanrı’dan bağımsız hatta kopuk bir şekilde ele alınır. Hatta Tanrı yerine ikame edilir. Yunus Emre de ise insan sevgisinin kaynağında Kur’anın öğrettiği sevgi anlayışı esastır. Bu anlayışın temelinde Allah’a yani Yaradan’a ilişkin sevgi ve ona bağlı olarak insan sevgisi vardır. Hatta bu yaratılmışa olan sevgi, insanla da sınırlı kalmaz ve yaratılmış bütün varlıkları  sevmeyi kapsar. Zaten Yunus Emre, bu tür iddiaların önünü daha yaşadığı zamanda “Yaradılmışı severiz Yaradan’dan ötürü” diyerek kesmiş ve sevgi konusundaki duruşunu çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Onun yetmiş iki millete bir gözle bakma, Tanrı inancını mabede ve belli ritüellere has kılmama konusundaki tavrı ise onu din, mabed, İslam ve millet anlayışından uzaklaştırmaz. Yunus, dinin özünü, ahlakını esas aldığı için onun anlamını ritüellerle, mekanlarla sınırlamak isteyen bir anlayışa karşı çıkar. Onun için dar anlamda mabed cami,  geniş anlamda bütün kainattır. Yine sevilmesi gerekenler ise özelde aynı değerleri taşıdığı insanlar yahut kendi milleti olmakla birlikte geniş anlamada bütün insanlardır. Zira onlar fıtratta kardeşidir. Yunus’u millilikten evrenselliğe yükselten de bu kuşatıcı anlayışıdır. Tabi bunun temelinde Allah inancımızın O’nu “Bütün alemlerin Rabbi” olarak görmek şeklinde olması, Hz. Peygamberin “alemlere rahmet olarak gönderilmesi” ve Kur’an’ın son kitap olarak yine bütün bir insanlığı muhatap alması anlayışı ile ilgilidir.

Yunus Emre’nin eserleri, yaşadığı dönem ve mezarı hakkında çeşitli rivayetler var. Hatta yurdumuzun çeşitli yerlerinde Yunus Emre Türbesi var. İşin içine menkıbeleri de katarsak gerçek Yunus kim, nasıl biri, ona biçebileceğimiz müşahhas bir yer var mı?

İinsan fani, Hak bakidir. Yunus, bundan dolayı maddesiyle değil manasıyla, şahsi hikayesiyle değil şiirleriyle var olmayı istemiştir. Çünkü onlar Hak ilhamlı mana sözleridir. Kalıcı olması ve bilinmesi gerekenler onlar olmalıdır. Bu yüzden o manasıyla olduğu gibi kabri ile de pek çok yerdedir. Diğer yandan onun yaygın şöhreti, her yerde şiir söyleyen diğer Yunus’ların  “bizim Yunus” dediğimiz asıl Yunus’la var olmak istemeleri de Yunus kabirleri meselesinin başka bir sebebidir. Bir başka önemli sebep ise Yunus Emre, tasavvuf eğitimini tamamladıktan sonra mürşidi Tapduk Emre tarafından Anadolu’ya irşad gezilerine gönderilmiş, o da Anadolu’nun pek çok yerine seyahatler yapmıştır. Vefatından sonra ise onun hatırasını taşıyan bu yerler ona hürmeten makamlar inşa etmişlerdir. Bu yüzden B. Vahapzade’nin de dediği gibi “ bir yerde ölüp bin yerde kendisine mezar/makam yapılan” bir isim olmuştur. Bu konuda müşahhas bilgi olarak ise şunu söyleyebiliriz. Yunus, en eski kaynaklara göre Eskişehir’den geçen Porsuk çayının Sakarya ırmağına karıştığı yer olan Sarıköy’de doğmuş, Konya’da medrese, Nallaıhan’ın Emre Sultan köyünde tasavvuf eğitimi almış, ardından Anadoludaki irşad gezilerinden sonra tekrar doğduğu köy olan Sarıköy’e dönerek orada vefat etmiştir. Dolaysıyla kabri oradadır. Kabrinin olduğu ileri sürülen ama bizim makamı demeyi tercih ettiğimiz yerler ise Aksaray, Manisa, Erzurum, Isparta, Ordu/Ünye gibi sayısı on sekiz bulan yerlerdir. Buradaki kabirler, başta dediğimiz gibi ya makamdır ya da başak Yunuslara aittir. Ama Anadoludaki seyahatleri ve o dönemdeki tekkelerin dini-tasavvufi ve sosyal misyonlarından dolayı Yunus’un bu sayılan şehirlerle de bir irtibatı olduğu düşünülebilir.


YUNUS'U EN İYİ ANLATAN ESERLER

Bugüne kadar  Yunus Emre ile ilgili birçok eser yazıldı. Sizin eserlerinizi dışında tutarsak; sizce Yunus’u en gerçekçi anlatan eserler hangisi?

Yunus, Meşrutiyet yıllarına kadar halk ve tekke muhitlerinde bilinen bir isimdi. Kadim Osmanlı kaynaklarında ise ona dair kısa bilgiler yer alıyordu. Bizi onu M. Fuat Köprülü’nün 1918’de yazdığı “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eseriyle tanıdık. Bu kitap, Yunus kitaplarının başlangıcını teşkil eder. Ondan sonra ne söylenmiş ve yazılmışsa kaynağı bu kitaptır. Ama bu eser, çok değerli olmakla birlikte Yunus’a ilişkin yorumlarında bazı problemler de taşımaktadır. Köprülüden sonra Burhan Toprak ise 1933’te yeni alfabe ile Yunus Divanını bize kazandıran ilk isimdir. Daha sonra bu konuda ağırlıklı olarak Abdülbaki Gölpınarlı çalışmış Yunus’un hem biyografisini hem şiirlerini  daha geniş kapsamda incelemiştir. Daha önemlisi ise hem Divanını hem de Risaletün Nushiyye adlı eserini neşrederek büyük bir hizmet yapmıştır. Dolayısıyla bu üç ismi/eseri önemsemek gerekir. Ama Yunus’u bir mutasavvıf şair olarak ele alma anlamında en doğru değerlendirmeleri Sezai Karakoç yapmıştır. Bu yüzden sahih bir Yunus portresi anlamında onun Yunus Emre kitabı çok önemlidir. Sonradan bu eserlere pek çok yeni eser daha katılmışsa da söylenenler/yazılanlar bu temel eserler çerçevesindendir. Sonuç olarak Temel kaynak eser olarak Köprülü’nün, Divan olarak Gölpınarlı’nın yorum olarak Karakoç’un eserleri önemlidir. Bu ifade diğerlerini önemsizleştirmez elbette. Onlar da Yunus’un tanıması,anlaşılması konusunda elbette katkı sunan eserler olmuştur. Ama bu katkı diğerlerine göre sınırlıdır.

Günümüz dünyası insanına Yunus’tan neler taşınabilir? Yunus bize nelerin önderliğini yapabilir?

Yunus, bir beytinde “Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” diyerek sözlerinin  hiçbir zaman önemini, etkisini yitirmeyeceğini ifade etmiştir. Bu durumu başka bir beytinde de “Yunus senin sözlerin, manadır bilenlere/Söyleniser sözlerin devr ü zaman içinde.” Şeklinde söyler. Ona böyle söyleten şey, sözlerinin kaynağının Kur’an ve Hadis kaynaklı olmasıdır. Bunu da yine “Yunus'un sözü şiirden amma aslı Kitap'tan /Hadîs ile dinene key bil sâdık olmak gerek” beytinden anlıyoruz. Yunus, bundan dolayı samimi inancın, birliğin, kardeşliğin, dostluğun, yardımlaşmanın, kötülüğü, çirkinliği ortadan kaldırmanın, tabiat ve çevreyi korumanın, adaletin, hakkaniyetli paylaşımın sözcüsüdür, tebliğcisi ve temsilcisidir. Başka bir boyuttan baktığımızda ise yaratılışa, hayata, aşka, ölüme, bilgiye vb. vahiy perspektifli bir anlam yükleyen ve bu anlamı insanlara kazandırmak isteyen biri olduğu görülür. İşte bu değerler, adaletsizliğin, savaşların, cinayetlerin, nefretin, ötekileştirmenin hüküm sürdüğü bir dünyada hepimizin ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Yunus, buna göre yeryüzünde bir anlam çerçevesinde insanca barış ve sevgi içinde yaşamamızı sağlayacak bir yol rehberidir. İnancı, milliyeti ne olursa olsun bu değerler aklı başında hiç bir insanın karşı çıkacağı değerler değildir. Bizim bütün sorunumuz, Yunus’un bu anlamda ve bağlamda anlama zorluğu çekmemiz hem de gerek kendi coğrafyamızda gerekse dünyada tanıtamayışımızdır. İnşallah, 2021 Yunus Emre yılında bunlar gerçekleşir. Biz de bütün insanlık da dünya da onun tanır, anlar ve onun felsefesi ışığında yeni bir dünya kurarız.

 

Yunus Emre’nin çağı zaman dilimi olarak, Anadolu Selçuklularının sonu ile Osman Gazi devirlerini içine alan bir devir. Devrin olaylarının Yunus’un düşünce dünyasına sizce nasıl bir etkisi olmuş?

Her insan gibi büyük kabul edilen insanlar da yaşadıkları çağdan etkilenirler ama diğer insanlara göre etkilendikleri o çağı da etkilerler. Denidiğinzi gibi Yunus 13. Asrın son çeyreği ile 14. Asrın ilk çeyreğinde yaşadı. Bu dönem hem bir çöküntü hem de ayağa kalkış dönemdir. Selçuklu yıkılmıştır ama Osmanlı kurulmuştur. Bu sürecin en önemli sıkıntısı Moğol işgalidir. Selçukludaki çözülmenin ardından ayrı ayrı beyliklerin kurulmasıdır. B,ir diğer problem ise bu karmaşık süreçte orta çıkan ve sapkınlık olarak niteleyebileceğimiz bazı dini-tasavvufi akımlar ve mensuplarıdır. İşte hem maddi hem manevi planda gerçekleşen bu travmanın yaralarını Yunus Emre ve devrin Mevşana, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Nasreddin Hoca, Şeyh Ede Balı gibi isimler sarmış, insanın ayağa kalıp birliğini, dirliğini Osman Beyin önderliğinde tekrar sağlayarak bir cihan devlerini kurmuştur. İşte hem yıkılış hem fetret hem de tekrar ayağa kalkış sürecinde Yunus,  en etkili isimlerin başında gelir. Kan, kin, düşmanlık, fitne çağı olduğu için de onun  söylemi bu zehirlere şifa olabilecek sevgi, kardeşlik, birlik, dayanışma gibi konular etrafında olmuştur.


20 Aralık 2020 Pazar

SİNAN CANAN'LA SÖYLEŞİ

 

Yeni Şafak Pazar'da bu hafta;

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan'la bir söyleşi yaptık.

İyi okumalar... İyi Pazarlar


Oldukça farklı yayınlar ve eğitimler geliştirerek tüm dünya insanlarının dikkatini “gerçek sorunlarımıza” ve “kalıcı çözümlere” çekmeyi merkeze alan  "Açık Beyin" adlı bir merkeziniz var. Öncelikle şunu sormak istiyorum; Bu merkez neyi amaçlıyor, neler yapıyorsunuz?

Böyle bir şeyi kurmaya neden ihtiyaç duydunuz ?

2013 yılından beri neredeyse tüm Türkiye’yi gezerek bilim anlatmaya, insanların meraklarını bilime ve bilmeye yönlendirmeye çalışıyorum. Ülkemizin kurtuluşunun burada olduğuna dair sarsılmaz bir inancım var. Özellikle günümüzde, bilim ve teknolojinin, zihinsel teknolojilerin dünyaya hükmetmeye başladığı bir zamanda, artık başka şeylerle vakit öldürme lüksümüz kalmadığını düşünüyorum. Bu amaçla ne yapabilirim diye düşünüp bu yolu buldum: Her fırsatta insanlara bilimin “kendini bilme ve kendini gerçekleştirme” konusunda bize neler anlatabileceğini açıkça anlatmaya gayret ediyorum. İstanbul’a taşındığım 2016 yılından beri de bu işimi AçıkBeyin altında sürdürüyorum. AçıkBeyin aslında bir eğitim ve danışmanlık şirketi olarak Müge Doğan ile birlikte kurduğumuz bir kurum. Başlangıcından beri her zaman esas gündem olarak, Türkiye ve dünya insanlarına en son bilimsel ve işe yarar bilgileri “açık” bir şekilde aktarmak amacıyla faaliyetlerimizi sürdürdük. Bilimsel terminoloji arasında anlaşılması çok zor olan konuları en anlaşılır ve açık bir şekilde anlatmak her zaman temel hedefimiz oldu. AçıkBeyin’in belki de en önemli farkı, “kişisel gelişim” (soft-skill) veya “teknik beceri” (hard-skill) eğitimleriyle değil, şimdilik sadece bizim temsil ettiğimizi zannettiğim “öz-beceri” (Core-skill) kategorisinde değerlendirilebilecek konularla ilgilenmemiz ve sadece bu alana giren konularda eğitimler geliştirmemizdir aslında. Öz-beceri eğitimleri, insan olmanın maalesef günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş esas anlamını hatırlamayı ve muhataplarımızın mesleği, yaşı veya cinsiyeti, düşüncesi, inançları ve siyasi görüşleri ne olursa olsun, yaşantılarımızı bu bilgilerle daha iyi bir yola doğru yönlendirmeye yardımcı olmayı amaçlayan konuları kapsıyor. Hedeflediğimiz en önemli çıktılardan birisi de insanların kendilerini daha önce belki de hiç tanışmadıkları yönleriyle tekrar tanımalarına ve hayatlarındaki kararları daha farklı bakış açılarıyla verebilmelerine yardımcı olabilmek. Tüm anlatılarımız da temelde İnsanın Fabrika Ayarları (İFA) adlı kuramsal açıklamanın üzerine inşa ediliyor.

AçıkBeyin artık Türkiye’nin en büyük bilimsel referans merkezi ve fikri yayın kuruluşu olmak üzere çalışmalarını sürdürüyor. www.acikbeyin.com adresindeki internet sayfamız ve AçıkBeyin YouTube kanalımız başta olmak üzere, ulaşabildiğimiz tüm mecralarda yeni medyanın gereklerine uygun ve bilgilendirici içerikler üretmekle uğraşıyoruz. Devam ettiğimiz kurumsal eğitimlerimizin yanı sıra, özellikle Türkiye’de iyi bir şeyler yapan ve yapmak isteyen herkesin ortak iletişim, irtibat ve referans noktası olabilmek için çalışıyoruz. Şimdilik küçük ama adanmış bir ekibimiz var; yakın bir gelecekte bu ekibin çok daha genişleyeceğinden ve çok daha etkili işler üreteceğinden şüphem yok.


İDDİALI DEĞİL ISRARCIYIZ 

İnsanlık var olandan bu yana benzer sorunlarla karşı karşıya ve bu sorunlar sürekli tekrarlanıyor. Sizler, anladığım kadarıyla insanlığın önündeki ontolojik sorunları aşma yollarını gösterme gibi önemli bir iddiayla yola çıktınız? 

Sizi bu derece iddialı yapan şey nedir?

Aslında iddialı değil ısrarcıyız belki de. Anlattığımız şeylerin önemli ve gündem olması gerektiğinde ısrarcıyız; çünkü günlük çözümler yahut yeni sorunlarla ilgili gibi gözükse de aslında insanlığın kadim dertlerine ilişkin bir dizi çözüm önerimiz var. Bu çözümler sadece bize de ait değil. Dediğiniz gibi, insanlık hemen her döneminde “unutkanlık”tan muzdarip olduğundan hep benzer hataları tekrarlamış. Bunu kadim kültürlerin anlatılarına, dini metinlere, geleneklere, kıssalara, masallara ve benzer anlatılara bakınca rahatlıkla görüyoruz. Günümüzün sorunlarına getirilmeye çalışılan muhtelif bilimsel ve teknolojik çözümler, bu kadim deneyimi görmezden geldiğinde veya oradan faydalanmayı ihmal ettiğinde, sunabildiği çözümler de sınırlı veya daha fazla problem yaratacak kadar yan etkili olabiliyor. Biz farklı bir yaklaşım olarak bilimsel bulgularla kadim deneyimlerimizi yan yana getirmeye çalıştık ve biyolojinin temelini oluşturan evrimsel anlayışla da birlikte, yeni ve kapsayıcı bir açıklama çerçevesi ürettik. Bu çerçeve herkesin hem anlayabileceği hem de uygulayabileceği öneriler sunuyor ve bu öneriler, birey ve toplum sağlığı açısından çok faydalı olabilecek sonuçlar vaadediyor. O nedenle bunları herkese duyurmamız gerektiğini düşünüyoruz. Aslında insana dair tüm sorunlarımızın çözümünün sadece bir bakış açısı değişimiyle mümkün hale gelebileceğini görüyor ve bu bakış açısını da ısrarla anlatmaya devam ediyoruz. Orijinal yahut bizden başka kimsenin bilmediği bir bakış açısı değil bu; belki çok insan biliyor; ama modern yaşamın ezberleri izin vermediğinden hatırlayamıyor ve bu nedenle de hem kendine hem de doğaya ve diğer insanlara zara vermekten kendini alıkoyamıyor.

Yıllar boyunca belli bir konunun detaylarına yeterince kafa yorarsanız, bir aşamadan sonra konu ne kadar çetrefilli olursa olsun, “karmaşıklığın içindeki sadeliği” fark etmeye başlarsınız. Söz konusu olan insan ve insan toplulukları gibi en üst düzeyde karmaşık bir sorun olsa dahi, insan zihninin böyle “çözüm örüntüleri” görebilme kabiliyeti hemen her zaman bunu başarır. Sorunlarımız çok ve çeşitli gözükse de aslında hepsinin bir kaç temel “yanlıştan” kaynaklandığını fark edebiliyorsunuz. Sanırım İFA kuramını yazmama neden olan da böyle bir şey. Tabii ki ben bir fizyolog, bir sinirbilim araştırmacısı ve bir biyolog olarak bakıyor ve cevapları bu alanlardaki deneyimimle bulmaya gayret ediyorum. İşte dışarıdan böyle “iddialı” gözükmem belki de yıllar boyunca benzer sorunlara zaman harcayıp görece sade ve anlaşılır bir çözüm yolu olduğunu fark edince bunu herkesle paylaşma isteğimden kaynaklanıyor. Bu çözümlerin temellerini 3 ciltlik İFA serisinde detaylarıyla ve anlaşılır bir şekilde aktarmaya gayret ettim. Şimdiye kadar okuyan ve bana geri bildirim veren neredeyse herkes, “bunu herkes okumalı, duymalı” mealinde cümlelerle dönüş yapıyor. Aynı fikirdeyim.


EĞİTİM İÇİN TASARLANMAMIŞ 

Dünyada mevcut olan  birçok eğitim sistemi insanların geleceğini teminat altına almaya çalışıyor, ancak görüyoruz ki en iyi denilen eğitim sistemleri dahi insan içindeki boşluğu gideremiyor.

Sizce burada eksik olan ne?

Eğitim, sanayi devrimi ile eş zamanlı olarak belli konularda bilgili veya uzman çalışanlar yetiştirme amacına yönelik kurgulanmış ve bugün gittikçe çağ dışı kalmaya mahkum bir sisteme dayanıyor. Maalesef başka bir alternatif de kolay kolay düşünemediğimiz için aynı sistemi yenilemeye çalışmakla, restorasyon ve reformlarla vakit kaybediyoruz. Eğitimin temel sorunu “insan için tasarlanmış olmaması”dır aslında. Eğitim, güdülenmiş davranışlar, ezber bilgi kalıpları ve edinilmiş refleks davranışlar yüklemeyi hedefleyen bir insan şekillendirme sürecidir. Bir yapay zeka yazılımını böyle bir sistemle çok iyi geliştirebilir ve ustalaştırabilirsiniz; ama insanın bilgi öğrenmek ve öğrendiklerini belirli durumlarda uygulamak dışında çok farklı yetenekleri ve ihtiyaçları vardır. Her insan farklı ve insan yaratıcılığı bireyler adedince çeşitlidir. Merkezi eğitim sistemleri ise tüm öğrencilerin özünde “aynı şey” olduğuna dayanmak zorundadır. Onları yaşlara, cinsiyetlere, ilgi alanlarına ve temel bilgi alanlarına göre gruplandırarak belli bir yöne yönlendirmeye çalışır. Özellikle de günümüzün çılgın bir hızda değişen dünyasında, gelecek 5-10 yıl içinde neler olacağını bile öngöremezken, böyle bir yöntemle “geleceğe insan yetiştirdiğini” zannetmek büyük bir yanılgıdır. Örgün eğitim, hayatın içindeki hacmi hızla küçültülmesi gereken ve ağırlıklı olarak da deneyim ve sosyalleşmeye bağlı bir öğrenme ortamına dönüşmesi gereken bir yapıdır. Covid-19 salgını sonrasında yaşadığımız küresel eğitim krizinin böyle bir dönüşümü, ezber bozacak yeni denemeleri eski duruma göre daha kolay hale getirebileceğini düşünüyorum. Yani eğitim açısından bu dönem bence handikaptan çok fırsat barındırıyor; tabii eğer bunu değerlendirmeye niyetimiz varsa…

 

Dünya teknolojik olarak bir hayli mesafe kat etti ancak bunun aynı oranda insanların mutluluğuna, huzuruna olumlu etkisinin olduğunu söylemek zor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Az önce eğitim için söylediklerimi teknoloji için de tekrarlayabilirim: Teknoloji aslında “insan için” tasarlanmıyor. İddiası belki öyle ama insan için bir şey tasarlayacaksanız, insanın ne olduğunu bilmeniz gerekir. Maalesef insanlık bir bütün olarak ne olduğunu büyük oranda unutmuş durumda. O nedenle mesela, daha rahat ve konforlu, daha hızlı, daha ucuz, daha marifetli teknolojilerin bize iyi geleceğini düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Rahat, konfor, ulaşım kolaylığı ve hareketsizleşme, bizi hasta ediyor, yalnızlaştırıyor. Seçenek çokluğu zihnimizi felç ediyor ama biz sürekli yeni seçenekler üretmeden duramıyoruz. Bunların bize neler yaptığı da malum zaten. Eğer insanı doğru bir biçimde anlamaya, ihtiyaçlarını ve sınırlarını gerçekten fark etmeye başlarsak, işte o zaman bilim ve teknoloji politikalarımızı baştan sonra gözden geçirmemiz gerekecek. Bugünün teknolojisi temel amaç olarak insanın hayatını kolaylaştırmak için değil, kar için üretilir. Amaç kar olunca insan ikinci plandadır ve maalesef böyle bir sistem, insanın ihtiyaçlarından önce “zaaflarını” dikkate alır ve kitleleri oradan avlayarak karını artırma yolunu kolaylıkla bulur. Bugün aynen böyle bir döngü içinde bir uçuruma doğru yuvarlanıp gidiyoruz adeta. İFA işte burada da bence çok önemli: Teknoloji geliştiren ve teknoloji politikalarına yön verenlerin bence insanı bir de bu açıdan anlamaya gayret etmeleri, geleceğimizi kurtarmak için çok önemli bir başlangıç noktası olabilir.

Yalnızca zihinlere yönelik değil, sağlık, yaşam, yönetim gibi çeşitli konularda da eğitimler veriyorsunuz. Bu bir ticari kaygı mı yoksa insana yönelik bir bütünsel eğitim faaliyeti mi? Neden eğitim alanlarını bu şekilde çeşitlendirdiniz?

Ticari “kaygı” ifadesini tam anlayamadım ama insanların büyük işler yapabilmeleri için para kazanmaları lazım; AçıkBeyin de zaten bir tarafıyla bir eğitim şirketi. Bu nedenle diğer şirketler gibi ücretli eğitimler de veriyor. Fakat AçıkBeyin’in farkı şu: Neredeyse tüm karını içerik üretmeye ve çeşitli sivil toplum girişimlerini desteklemeye harcıyor. Bu nedenle bütünsel bir eğitim faaliyetini ticari olarak da değerlendiriyoruz. Yapılan tüm yazılı ve görsel yayın içerikleri de bu sayede ücretsiz mecralardan milyonlarca insana ulaştırılabiliyor. Eğitim konularımızın çeşitliliği ise insanın çeşitliliği ile ilgili. AçıkBeyin’de diğer eğitim kurumlarının verdiği eğitimleri pek bulamazsınız. Bizim eğitimlerimiz İFA tabanlı yaşam eğitimleridir. Mesela “liderlik” başlığı bir çok eğitim firmasının kataloğunda yer alır; ama AçıkBeyin’de aynı adlı bir kitaba da konu olan “İnsan Odaklı Liderlik” uluslararası onaylı ve İFA tabanlı bir liderlik modelidir ve temel insanı öz-becerileri geliştirme sürecine odaklanır. Yani eğitimlerimizin aslında her biri, adına İFA dediğimiz kuramsal çerçevenin farklı uygulamaları olarak nitelenebilir.



Çeşitlilik Varsa Yozlaşma Kaçınılmaz 

Bilhassa son yıllarda farklı eğitim metotları, kişisel metotlar, eğitim koçlukları ve benzeri şeyler iyice artmış durumda. Bu ilgi geleneksel bilimin dışına da kayabiliyor. Özetle;  ortada bir eğitim kaosu var. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

İnsanın olduğu yerde çeşitlilik ve buna eşlik eden yozlaşma da kaçınılmazdır. Burada önemli olan, iyi niyetli insanların bir araya gelerek doğruyu temsil etmekten vaz geçmemeleridir. Dediğiniz gibi eğitim piyasası bir çok kötüye kullanım örneğiyle dolu. Mesela koçluk dediğimiz meslek, bazı kötü uygulamaları nedeniyle ismine şüpheyle yaklaşılan alanlardan birisi. Ben bu konuyu ilk duyduğumda formel bir koçluk eğitimine sahip değildim fakat incelediğim zaman koçluk (coaching) olarak bildiğimiz mesleğin sınırları son derece iyi çizilmiş ve son derece faydalı bir uygulama olduğunu anladım. Kötü örneklerle bir konuyu değerlendirip göz ardı etmek yerine doğrusunu öğrenmenin önemine inananan birisi olarak bu konuyu da AçıkBeyin’in ana konularından birisi yapmaya karar verdim. Mesela önümüzdeki dönemlerde sinirbilimsel yaklaşımla uluslararası akreditasyonlu yeni bir koçluk okulu tasarlama yönünde çalışmalarımız bile var; yani bu konuyu geliştirerek istifadeye sunmak istiyoruz. Faydalı bir modelin sırf imajı kötü diye yitirilmesi benim içime pek sinmiyor.

Son olarak, bazı ilgi veya eğitim alanlarının geleneksel bilim anlayışının dışına kaymasında bence bir sorun yok. Esas sorun, bilimi bağlamından çıkartarak, insanlara bilim adı altında temelsiz fikir ve ideolojilerin dayatılmasıdır. Bilim tek başına dönüştürücü ve aydınlatıcı bilgi vermekten uzaktır; zira işi bu değildir. Bilimsel bilgi ancak “yorumlanırsa” işe yarar ve yaşamda uygulanabilir bir deneyime dönüşebilir. Ama bu yorumların makul olabilmesi için o yorumları yapan insanların sadece bilimsel yeterliliğe değil, bir yaşamsal deneyime de sahip olması gerekir. Bilimsel bir kaç terimi dini yahut yeni dalga bir takım havalı terimlerle birleştirmek, gizemli bir hava vermek, maalesef tasavvuf gibi, kuantum fiziği gibi alanları bağlamlarının çok dışında mesajlar için araçsallaştırmak, geçici bir süre insanlara ün sağlayabiliyor. Bizim işimiz, bu bilgi ve yorum kirlenmesinin arasında temiz ve güvenilir bir referans olabilmek. Bunun kitabi bir ölçüsünü bulabileceğimizi düşünmüyorum. Zaman, kimin daha faydalı ve dönüştürücü anlatılar üretebildiğini gösterecek en iyi hakem olacaktır kanaatimce.


BEYİN VE ZİHİN EVRİMİ 

Kısaca İFA‘ olan “İnsanın Fabrika Ayarları’ dediğiniz eserleriniz özü itibarıyla  neyi anlatıyor? Bu eserleri okuyan okuyucunun zihninde, iç dünyasında nasıl bir değişim söz konusu olabilir?

İFA, insanı, 3.5 milyar yıllık canlılık tarihinin özel bir meyvesi olarak, beyin ve zihin evrimini merkeze alan bir tanımlama çabasıdır. Bu tanımlama, binlerce bilimsel yayınla desteklenen ve artık bilimsel ve mantıki anlamda neredeyse kesin olarak emin olduğumuz bir takım gerçeklerin tek bir açıklayıcı çerçeve halinde birleştirilmesinden oluşuyor. Bilim dünyasının yüz yılı aşkın süredir biriktirdiği ve özellikle son bir kaç on yılda katlanarak artan çok sayıda deney, gözlem, araştırma ve analiz sonuçlarının bir özeti olan İFA, aynı zamanda bilimsel bilgilerimizi destekleyen kadim bilgeliğimizin ipuçları ile de sınanarak seçilmiş iddialardan ve çözümlerden oluşuyor. Bu anlamda İFA, aslında insanın ne olduğunu bütüncül olarak yeniden tanımlamayı ve tarif etmeyi amaçlayan bir teorik çerçeve, yani teoridir. Modern medeniyetin içine doğmuş ve neredeyse tamamen insan yapısı bir çevre ve kurallarla çevrelenmiş insanın unuttuğu yahut unutmaya yüz tuttuğu beden ve zihin özelliklerini tekrar hatırlatma ve bu sayede de hayatımızda yaşadığımız hemen hemen tüm temel sorunların çözümlerine dair öneriler getirmeyi amaçlayan kapsayıcı bir izah çabasıdır. Canlıların yapısı nesiller boyunca belirgin değişimlere uğrar; evrimsel biyoloji bize bu değişimlerin mekanizmalarını açıklamaya yönelik olarak çalışır. Bu alanın bize gösterdiği temel kurallardan birisi, canlıların nesiller boyunca gösterdikleri değişimin çok yavaş bir süreç olduğu ve çoğu zaman “milyon yıl” mertebelerinde ancak belirgin bazı değişimlerin ortaya çıkabildiğidir. İnsan ise ilk halinden bu güne kadar en fazla 300 bin yıl gibi bir süredir burada gibi görünüyor. Yani bedenen ve zihnen bize benzeyen atalarımız, sadece 300 bin yıldır dünya üzerindeler. Fakat modern insanın bir kaç yüzyıllık tarihi de düşünülünce, insan neslinin yaşadığı değişimler, kendi çevresini değiştirme düzeyi inanılmaz bir hız ve değişkenlikle devam ediyor. Yaşadığımız çevreyi inanılmaz bir hızda değiştiriyoruz ama temel biyolojik ve psikolojik özelliklerimiz neredeyse yüzbinlerce yıldır aynı. İşte yeni çevremizle bu kadim “ayarlarımız” arasındaki uyumsuzluklar, bugün neredeyse bildiğimiz tüm sorun ve hastalıklarımızın temel kaynağı. Bu uyumsuzluğu anladığımız zaman, kendimiz için “ayarlarımıza daha uygun” bir yaşam kurmanın yollarını da kolaylıkla keşfetmeye başlıyacağız diye inanıyorum.

Dolayısıyla İFA öğretisini inceleyen bir çok okurumda gördüğüm üzere, İFA teorisi kapsamındaki bilgiler, gayet ikna edici bir şekilde yaşamımızda çeşitli değişiklikler yapmamız gerektiğini bize gösteriyor. Bence en özel tarafı da şu: İFA’da öyle genel geçer formül ve tarifler yok. Bunun yerine İFA bizi, kendimizi anlamak için bir zihinsel mesaiye davet ediyor ve çözüm yollarını kendimiz keşfedelim diye cesaret vermeyi amaçlıyor.

Son sorumu da koronavirüs ile ilgili sormak isterim: Virüslerle insanın düşüncesi,  daha doğrusu yaşam biçimi arasında bağ kurulmakta ve virüsleri kendi elimizle var ediyoruz denmekte. Siz bu yaşanan pandemiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Yaşadığımız bu pandemi süreci kesinlikle çok özel bir dönem. Benim açımdan İFA’da anlatmaya çalıştığım hemen her şeyin bire bir uygulamalı olarak gözlemlenebileceği ve oradan alacağımız ipuçlarını hayatlarımıza çok daha belirgin bir şekilde uygulayabilmemize imkan veren bir dönemdeyiz. Öncelikle aslında oldukça basit bir virüs enfeksiyonu nedeniyle tüm dünyada insanlığın durma noktasına gelmesi gerçekten çok garip. Böyle bir durumu hiç kimse ön görememişti. Bunun nedenlerine baktığımızda ve neden tabiattaki diğer canlıların böyle bir kriz yaşamadığı gerçeğiyle bir karşılaştırma yaptığımızda, Covid-19’un insanlık üzerine bu derece derin etkiler yapmasının büyük oranda insanlığın seçtiği yaşam tarzıyla ilgili olduğunu fark ediyoruz. Sıkışık şehirlerde milyonlarca bireyin birlikte yaşamaya çalıştığı, en temel ihtiyaçlarımız için bile hiç tanımadığımız bambaşka insanlara pek uzun ve masraflı tedarik zincirleriyle bağımlı olduğumuz, sağlığımızı hastanelere ve ilaçlara endekslediğimiz, en temel üretim ve hayatı idame becerileri açısından derinlemesine cahilleştiğimiz, günlük rutinlerimize neredeyse komada bir hasta gibi bilinçsizce gömülüp bilinç dışı bir yaşama kapıldığımız bir vasatta, Covid-19 bizi tabiri caizse darmadağın etti. Bu enfeksiyon aslında insanın bağışıklık sisteminden çok tercih ettiği medeniyet sistemini çökertti. Eğitim, sanayi, ekonomi, beslenme, sağlık ve diğer tüm alanlar son derece beklenmedik bir derinlikte etkilendi. O kadar ki, bugün bu enfeksiyon yeryüzünden silinse bile bizde köklü bir değişime ve ayılmaya sebep oldu diye düşünüyorum. Elbette bundan sonra bir ütopya veya aydınlanma bekliyor değilim; ama böyle bir deneyim, umuyorum hem bireysel hem de toplumsal olarak insanların yaşam tarzlarını bir kez daha gözden geçirmesine vesile olsun.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK PAZAR

 https://www.yenisafak.com/hayat/egitimdeki-handikapi-firsata-cevirmeliyiz-3590347


14 Eylül 2020 Pazartesi

NURULLAH KOLTAŞ'LA TASAVVUF ANLAYIŞI ÜZERİNE

 

Bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır.

Sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler.

Tasavvufun her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyen Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim görevlilerinden Nurullah Koltaş, tasavvuf anlayışına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: Tasavvuf İslam’ın daha iyi anlaşılması ve daha derinlikli yaşanmasına nasıl etki yaptı/yapıyor?

Nurullah Koltaş: Dinlerin dışa dönük yani zâhir ve içe dönük yani bâtın şeklinde iki yönü bulunur. İslam bağlamında bu iki yönün bir kumaşın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz olduklarını görmekteyiz. Tasavvuf yolu, bu iki yönü de hariçte tutmaksızın “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” gibi bir öncülden hareket ettiği için gerek bu yolu benimseyenlerin hayatları gerekse yolun ilke ve yöntemleri, İslam’ın layıkıyla anlaşılması ve yaşanması üzerine bina edilmiştir. Allah Resûlü’nün “Rabbim, bana eşyayı olduğu hal üzere göster” niyâzında yansıma bulan bu bakış açısı, görülenin ve ötesinin ne olduğu konusunda tefekkür, teemmül, tedebbür gibi çeşitli düşünme biçimleri ve tezkiye, tasfiye, terbiye gibi benliği ıslah yöntemlerini vurgulamak suretiyle bu âlemdeki varlık sebebimizi anlama ve bunun uyarınca yaşamanın yollarını aramayı merkezî bir konuma yerleştirir. Binaenaleyh, bu yolu izleyenlerin âyet ve hadislerin zâhirî anlamları yanında bâtınî anlamlarını da anlamaya çaba gösterdikleri, bunu da insanın Adn hâlinin muhafazası ve Hakk’ın tecellilerini temaşa için her imkânın peşine düşerek gerçekleştirdikleri aşikârdır. Teorik bir düzlemde sınırlı kalmayan bu anlayışın mimarîden musikîye hayatın her alanında inikas bulduğu bu topraklarda yaşayan herkesin malumudur.

 

TASAVVUF TERMİNOLOJİSİNİN DAYANAK NOKTALARI


Semiha Kavak: Geçmişten günümüze tasavvuf ehlinin takip ettiği eserlerde İslam’a, Kur’an’a aykırılıklar olduğu, bu eserlerde yer alan görüşlerin Kur’an ayetlerinden daha çok zayıf hadislere dayandığı tezi hakkında neler söylersiniz?

Nurullah Koltaş: Ehl-i tasavvuf, yollarının mihverine Kur’an’ı ve yaşayan Kur’an olarak Allah Resûlü’nü yerleştirdikleri için herhangi bir ayrılığın düşünülmesi bile abes bir durum. Din-i mübînin hilâfına bir hayat tarzından bahsetmek şöyle dursun, İslam’ın izzeti için ömrü vakfetmek gibi yüce bir amaç gözetmişlerdir. Günümüzde kimi çevrelerde örtülü bir gündem olarak Nebi’nin -tabiri caizse- devre dışı bırakıldığı kimi sesler öne çıksa da Hakk’ın Kelâmı’nı bize ileten Resûl’e azami ihtiram ve bağlılık, tasavvuf yolunun kırmızı çizgisidir. Bu açıdan büyük sûfîlerin tefsir ve hadis gibi ilimlerini tahsil ettikten sonra bağlılarına yollarının esas ve usullerini aktardıkları bilindik bir husustur. Kaldı ki yakîn, mârifet, zâhir, bâtın gibi tasavvuf terminolojisini oluşturan kavramları incelediğinizde, dayanak noktalarının âyetler ve hadislerden müteşekkil olduklarını görürsünüz. Soruda dile getirilen tez olsa olsa tasavvufun mahiyetine dair sathî bir değerlendirmenin göstergesi olabilir. Bu tür tezlerin ortaya çıkışı ve belli bir taraftar kitlesini etkilemeleri, özellikle seküler çevreler ve modernist Müslümanların yanı sıra “neo”selefi” olarak isimlendirilen grupların hemfikir oldukları bir konu olarak da farklı bir gündemin varlığına işaret ediyor.


DOĞU YA DA BATI ŞEKLİNDE BİR SINIR SÖZ KONUSU DEĞİL


Semiha Kavak: Tasavvufun İslâm toplumlarından ziyade Batı toplumları üzerinde daha etkili olabileceği görüşü yaygın. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Nurullah Koltaş: İlk dönem zâhidlerinden metafizik bir bakış açısıyla nazarî tasavvufun muazzam eserlerini ortaya koyan sûfilere kadar tasavvuf geleneği, İslam’ın arzın dört bir yanında yaşanılır kılınmasını öncelemiştir. Anadolu özelinde düşünecek olursak, bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır. Endonezya’dan Çin’e, Hindistan’dan Kafkaslara, Orta Doğu’dan Afrika’ya ve Endülüs’e, Anadolu’dan Balkanlara kadar dünyanın dört bir tarafında yaşanmış ve yaşanmakta olan bu hayat tarzını görmezden gelmek mümkün olabilir mi? Hasan-ı Basrî’den Sarı Saltuk Gazi’ye, Şeyh Şâmil’e ya da Emîr Abdülkâdir Cezairî’ye kadar mutena şahsiyetleri gazi olmaya sevk eden nedir? Sadreddin Konevî’den Davûd-i Kayserî’ye, Molla Fenârî’den Saçaklızâde Mehmed Efendi’ye kadar ilim dünyamızın münevverlerin düşünce dünyalarında hâkim unsur tasavvufun nazarî derinliğinden gayrısı mıdır? Dahası, İslam dünyası genelinde sosyal ve kültürel anlamda bir canlılığın ve entelektüel zenginliğin büyük oranda bu yol ile ilişkili olduğunu söylemek hiç de abartı değildir. Geriye dönüp düşünce, edebiyat ve gelenekli sanatlarda belli bir bayındırlık seviyesine nasıl ulaşıldığı, yakın dönemlerde gözlemlenen duraksamanın da bu gelenekle olan irtibatın kimi nedenlerle kesintiye uğramasından kaynaklandığı derinliğine incelenmek durumundadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, tasavvuf yolunun intişarı için Doğu ya da Batı şeklinde bir sınır söz konusu olmamıştır. Her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahiptir tasavvuf. Bununla birlikte, Batı’daki ihtidâların kökeninde tasavvufun ana faktör olduğu konusunda çok sayıda çalışma yapılmış olup ihtidâ hikayeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, tasavvufta içkin olan kalbîliğin bir yansıması olarak da alınabilir.


 
SÛFİYANE BİR HAYATIN VARLIK SEBEBİ: TEVHİD


Semiha Kavak: Tasavvufun bir ruhban sınıfı ürettiği, bunun ise tevhid düşüncesiyle örtüşmediği konusunda neler söylemek istersiniz?

Nurullah Koltaş: Bilâkis, tasavvuf hem nazarî hem de amelî büyük bir vizyona sahip olduğu için ruhban bir sınıfın ortaya çıkışına karşıt bir eylem ve söylem barındırır. Eğer ruhbanlığı rahib kelimesiyle ilişkili bir kavram olan “rehbet”, yani dünyadan el etek çekme anlamında ele alıyorsanız, el etek çekme ya da “terk” adını verdiğimiz tavrın mahiyeti dikkatlice ele alınmak durumundadır. Sûfîler için dünyanın değersizliği ve Âhiret’in önceliği başlıca hareket noktasıdır. Yalnızca Hakk’ın hakikati mutlak olduğu için O’nun dışındaki her şey (mâsiva) izâfî bir hakikate sahiptir. Sûfîlerin bu hakikati tüm zerrelerinde tasdik etme tavırları, riyâzet ve nefs muhasebesi gibi çok çeşitli terbiye yöntemlerinde ifade bulur. Dünya kelimesi, etimolojisinden yola çıkılırsa “aşağılık, bayağılık” barındırır. Kutlu olana can atmak, bir anlamda bu kesret ya da çokluk dünyasında vahdet ya da birlik fikrinin özümsenmesiyle mümkün olabilir.  Dolayısıyla sûfîler bu aşağı âlemdeki nihai gayelerinin Allah’ın Birliği ve Biricikliğini tahakkuk ettirmek olduğunu düşünürler ki Tevhid de budur. Diğer bir deyişle, sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler. Gazzâlî, Kuşeyrî, Hucvîrî gibi klasik müelliflerinin eserlerine bakıldığında, apolojetik ya da savunma kabilinden bir tavrın öne çıktığını görürsünüz. Yani herhangi bir sapmanın teminatı bizzat tasavvuf ve sûfîlerdir.

 

KLASİKLER ÖNCELİK TAŞIYOR


Semiha Kavak: Tasavvufu daha iyi anlamak için gerek ülkemizde bilinen kaynaklardan, gerekse sonradan müslüman olmuş Batılıların kaynaklarından neleri önerirsiniz?

Nurullah Koltaş: Asıl âlemden uzakta, gurbette olan biz gariplerin kendimize özgü ihtiyaçları bulunmakta. Bu nedenle de herkes için standart listelerden ziyade genelden özele ilgi alanlarını belirleyerek okumalar yapılması büyük önem taşıyor. Bununla birlikte, tasavvufun kitaplardan öğrenilen bir husus olmadığını, zevkî ve hâlî bir bir hayat tarzını tazammun ettiğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Genel bir kaide olarak İmâm Gazzâlî, Hucvîri, Kuşeyri, Sülemî, ibnü’l-Arabî gibi müellifler tarafından kaleme alınmış olan klasikler öncelik taşıyor. Ayrıca bu eserlerin şerhleri de büyük birer kaynak niteliğinde. Yani ibnü’l-Arabî’yi Tilimsânî ya da Konevî üzerinden okumak farklı pencereler sağlayabilir. Önde gelen sûfilerce kaleme alınan ve sülûka giden yola dair tecrübe edilen hususları ihtiva eden eserler de ufuk açıcı nitelikte. Aklıma hemen Gazzâlî’nin “el-Münkız”ı geliyor. Tasavvufî şiir şerhleri de ayrı birer hazine ve yol azığı. Sorunuzun ikinci kısmıyla alakalı olarak çalışma saham nedeniyle René Guénon, Frithjof Schuon, Martin Lings, Seyyid Hüseyin Nasr, William Chittick, Michel Chodkiewicz gibi mümtaz şahsiyetlerin eserleri farklı bakış açıları sağlayabilir diye düşünüyorum. 


YENİ ŞAFAK PAZAR

 

https://www.yenisafak.com/amphtml/hayat/tasavvufun-temeli-islam-ahlakidir-3566893?__twitter_impression=true

 


14 Haziran 2020 Pazar

Erol Göka İle Söyleşi




“İnsanlar akın akın bir “solo yaşam”a doğru koşuyorlar…”

Hız çağında insan, gelişme ve ilerleme adına nereye doğru gidiyor? Dünyanın gidişatıyla ilgili önümüzdeki süreçte küresel salgının psikolojilerimizde oluşturduğu hasarları nasıl tedavi edebileceğiz? Kaygılardan kurtulmanın yolları neler? “Protez Psikoloji” kavramı nedir? Bu ve benzeri sorulara hangi düzlemden daha doğru cevaplar bulabilmemiz mümkün? Doçent Doktor Erol Göka, bu konulara yönelik sorularımızı cevaplandırdı.

Semiha Kavak: Dünya, yaşanmakta olan salgın nedeniyle modern dünyanın kendi yaşlılarını nasıl ölüme terkettiğini gördü. Oysa insanlık için modern dünya, Avrupa bir modeldi. Buna karşın, ülkemizde ise yaşlıların korunması için azami tedbirler alındı. Siz yazılarınızda merhamet konusunu çokça ele almıştınız. Bu tabloyu merhamet üzerinden okuduğunuzda neler söylersiniz?

Erol Göka: Çok güzel ama cevaplaması benim için zor bir soru. Batı’nın merhametle bir derdi olduğu, tam da bilmediği, onu çoğu zaman acımak ile karıştırdığı doğru.  Şüphesiz merhameti önemseyen, onun acıma hissinden farkını idrak edebilen, önemli bir erdem olarak gören Batılı düşünürler de var ama Eski Yunan’dan beri bırakın merhameti, acıma hissi konusunda bile olumsuz sözler ederler. Mesela Aristo, “Acıma, bencillikten başka bir şey değildir. Başkalarının maruz kaldıkları duruma acıma duymamıza yol açan şey, kendimiz için duyduğumuz endişedir” diye söylerken Stoacılar, “Bilge kişi acıma duymaz çünkü onun üzüntüsü yoktur. Elbette hemcinslerini kurtarmak ister ama bunun için acıma duymaya ihtiyacı olmaz. İnsanlara iyilik yapmak için onların acılarını kendi üzerimize almak zorunda değiliz” diyordu. Mesela Spinoza’ya göre “acıma, akıl düsturuna göre yaşayan bir insanda kendi başına kötü ve faydasız”dı. En insancıl ve özgürlükçü Aydınlanma filozofları dahi, Batı-dışında yaşayan insanları sözlerine dahil etmediler. Mesela “Aydınlanma düşüncesinin gerçek kurucusu”, “modern düşüncenin ortak atası” diye anılan Locke, aynı zamanda köleciliği ve sömürgeciliği savunabiliyor. Aynı şekilde Aydınlanma’nın ve liberalizmin büyük ismi David Hume, adaletsizliği mazur görebileceği hallerden biri olarak “uygar Avrupalıların barbar yerliler üzerinde büyük üstünlüğü”nü sayabiliyor. Amerikan demokrasisinin kahramanı Tocqueville, Hindistan’ın yerlilerine karşı hiç sevmediği halde İngilizlerin zafer kazanmasını isteyebiliyor.
Musevi düşünce insanlarında da bu açıdan pek fark bulunmuyor. Mesela “ahlakın insanın varoluşundan bile önce geldiğini ve ‘öteki’nin bizim kendimizi inşa etmemizin vazgeçilmez unsuru olduğunu söyleyen büyük Yahudi düşünür Emanuel Levinas, söz konusu olan Filistin sorunu olduğunda zalimane bir tavır almaktan çekinmiyor... Velhasıl, Batı düşüncesinde merhamet fikri genel olarak olumsuzdur; kendi farklılıklarını, üstünlüklerini meşrulaştırma arzularını hep hissettirirler. Bu durum onların siyaset ve ahlakla ilgili düşüncelerine de yansır; “siyasi iyi” ve “ahlaki iyi” farkı konusunda bitmeyen tartışmalara tutuşurlar.
Hal böyle olunca, olağan bir Batılı düşünce sahibi, COVİD-19 salgınında yaşlıların ve yabancıların asıl zararı görmesini kolayca meşrulaştırabilir.  Biz ise merhamet ve adalet merkezli bir anlayışa sahibiz. Yaşlıların kültürümüzde tuttuğu yer de hakeza çok önemli. Yaradan’dan ötürü yaratılana kıyamayız, merhameti acımaktan ve şefkatten biraz ayırt ederiz; bir üstünlük vesilesi değil eşitlik olarak algılarız. Bugün başkasının başına gelenin yarın pekala bize de olabileceğini düşünürüz.

Çok güzel ama cevaplaması benim için zor bir soru dediniz, zorluğu ne peki?

Merhamete yönelik Batı kültüründe ve düşüncesinde olumsuz bir durum var ama en nihayetinde merhamet kalbin eylem sahasında ortaya çıkan bir erdem. Ve Batılıların da kalpleri var. Onların hepsini buradan yola çıkarak erdemsiz ve kalpsiz olmakla niteleyemeyiz. Aynı şekilde merhamete uygun bir kavrayışımızın olması bizim toplumumuzu da pür pak yapmıyor. Söylediklerim katı genellemeler olarak anlaşılmamalı.

PROTEZ PSİKOLOJİ

Semiha Kavak: Yaşadığımız süreçle ilgili "Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" deniyor. Sizce, bu derece köklü değişim söz konusu mu? Yaşanacak değişimin bireye yansıması nasıl olacak, bizi nasıl bir toplumsal değişim bekliyor?

Erol Göka: Çok şey değişecek doğru hatta bu dönemde psikolojimiz öylesine hasarlandı ve yine öylesine yeni savunma mekanizmaları geliştirdik ki, artık bundan sonra uzunca bir süre adeta “protez bir psikoloji” ile yaşayacağız. “Protez psikoloji” derken şunu kast ediyorum: Salgın sırasında ortaya çıkan ve çığ gibi üstümüze gelen kaygılarla baş edebilmek için onun hafif ve orta şiddetteki şekillerini “normal” olarak görmek, onunla yaşamaya alışmak gerektiğini anlatabilmek için bu kavramı kullanıyorum. Bu durumu dişimizde geçici bir sorun olduğunda, yeme-içme faaliyetlerimizi bu gerçeği bilerek sürdürmemize benzetebiliriz. Bugün de küresel salgının psikolojilerimizde oluşturduğu etkinin, tarihin diğer zamanlarında bilinmeyen adeta yeni bir protez bölüm açtığını söylemek mümkün hale geldi.

Bu durumda yeni bir hayat mı bekliyor bizleri?

Psikolojilerimiz, küresel salgın sırasında ortaya çıkan tabloya uyum sağlayabilmek için birçok mekanizmanın aynı anda işlemesiyle, kendi içinde açılan bu protez bölümü, salgın sonrasında da uzun süre muhafaza edecek, sanki salgın veya bir salgın ihtimali varmış gibi yaşamayı ve davranmayı sürdürecektir.
Psikolojimizde protez bir bölüm açacak kadar psikolojimiz ve gündelik hayatlarımız etkilenecek artık hayatın her alanında fiziki mesafe, maske ve temizlik tedbirlerine odaklanan bir yeni normal oluşacak ama ben değişimin bunlarla sınırlı kalacağını düşünüyorum. Kimisi, muhtemel değişimi alabildiğine abartıyor, insanlığın büyük bir manevi değişim yaşayacağını, komünizme geçmekten başka şans kalmadığını ya da görülmemiş bir teknofaşizmin bizi beklediğini sananlar var. Asla onlara katılmıyorum. İnsanın tabiatı, fıtratı aynı kalacak, kapitalizme ve tüketim toplumuna bir şey olmayacak.

MODERNLİĞİN YARATTIĞI İNSAN TİPOLOJİSİ

Semiha Kavak: Küreselleşmeyle birlikte daha iyiye daha lükse ulaşmak kolaylaştı. Ancak bunları elde etmek için büyük bir çaba gerekiyor. Sizce bu durum, daha iyi yaşama adına sürdürülen bu yarış toplum sağlığını ne derece etkiliyor?

Erol Göka: Siz pırıl pırıl bir kalb ve iyi niyetle, modernlikle birlikte daha iyiye ulaşmak kolaylaştı diyor, içimde yaşadığımız acımasız dünyada daha iyi yaşama adına sürdürülen bir savaş olduğunu söylüyorsunuz. Keşke dediğiniz gibi olsaydı kardeşim! Modernlik, felsefesiz, düşünmeyi bilmeyen bir insan tipolojisine neden oldu. Kimse artık “İyi hayat nedir?” diye sormuyor. Tüketim toplumunda kendisine reklamlarla “iyi” diye sunulanlara rıza gösteriyor, yetmiyor, onlara sahip olmak için canhıraş biçimde çabalıyor. Böyle bir toplumun ancak hırsı ve tamahı her şey olarak gören insanlar ve aşırı tüketim yüzünden insan ve tabiat ilişkilerinin alabildiğine bozulması nedeniyle ortaya çıkmış olduğunu idrak dahi edemiyor. 

Semiha Kavak: Günümüz dünyasında insanlar daha çok yalnızlaşıyor ve bu durum bir tercih olarak yaygınlaşıyor. Ancak yalnızlık duygusu aynı zamanda bireyi sığınacak bir yer arayışına da itiyor. Bu konuda din insanlık için bir liman olabilir mi, dinin bireyin içsel sorunlarına çözüm üretmesine ilişkin sunabileceği neler var?

Erol Göka: Evet, insanlar akın akın yalnızlığa “solo yaşam”a doğru koşuyorlar ama bir yandan da sanki kendileri tercih etmemiş gibi yalnızlıktan mızmızlanıyor, kendilerini kalabalıkların kollarına atıyorlar. İnsan insanın yurdu, derdinin devası olduğunu bilmeden; insanın yaratılış amaçlarından uzakta bir hayat sürüyorlar. Sizce böyle bir yaşama tarzı ve dünya görüşünden “emanete sahip çıkan” bir insan çıkabilir mi? Ben, kendi adıma ne insandan umudu keserim ne de dinin hepimizin çekinmeden sığınabileceğimiz büyük bir kurtuluş limanı olduğunu reddederim. Ama kısa sürede bu limanın yalnız insanların sandallarıyla dolup taşmayacağını görüyorum. İnşallah yanılan ben olurum.

ÖRNEK İNSANLARA İHTİYAÇ VAR

Semiha Kavak: Teknoloji hızla gelişiyor, digital çağ en çok da gençliği etkiliyor. Artık gençler kendi dünyalarında, ailelerinden bağımsız yaşamak istiyorlar. Bu tür yaşam biçimi ise toplumsal kopmalara yol açıyor. Bu gidişatı engellemek için neler yapılabilir? Aileler çocuklarını yetiştirirken nelere dikkat etmeli. Ayrıca eğitim sistemimizin bu gerçekliğe uygun hale getirilmesi için neler yapılabilir?

Erol Göka:  Yine çok zor ve üstelik çok büyük bir soru. Bu soruyla hem Milli Eğitim hem Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı uzmanlarımız günlerce ilgilenseler, yeridir. Ben böyle büyük soruların cevaplarını bilemem. Daha basit ve kolay olan önerileri tercih ederim. Önerim şu: Gençlerle didişmeyi bırakalım, biz gençlere iyi örnekler olalım. Biz iyi ebeveyn, iyi insan olduğumuzda gençlerimiz ve siyasetçilerimiz için en güzel modeli de inşa etmiş oluruz. Dünyanın da, insanlığın da, gençlerimizin de örnek insanlara ihtiyaçları var. 

FARKINDALIĞI GELİŞTİREBİLMEK

Semiha Kavak: Bireysel desteklere ihtiyaç arttıkça onlara çare olma adına ortaya çıkan kesimler de çoğaldı, neredeyse her köşe başında çare sunucular var! Bir kısım diplomalılar da bunlar arasında sayılabilir. Ve çoğu kez, desteğe ihtiyaç duyanlar yetkin olmayan bu insanlardan destek alıyorlar. Bu durum kimi yetkin insanlara göre daha ciddi sorunlara yol açmakta. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz, bu çerçevede yaşanan olumsuzlukları önlemek için neler önerilebilir, neler yapılabilir?

Erol Göka: Mükemmel bir bakış, tebrik ediyorum. Siz de günümüzün şarlatanlarının, bazı sertifikalı cahillerinin aslında bizi çareden daha da uzaklaştırmaya yaradıklarını gören böyle bir vukufiyetin nasıl oluştuğunun kaynaklarını gerçekten öğrenmek isterim. Lütfen sözlerimi istihza gibi değerlendirmeyin. Samimiyetle söylüyorum. Tüketim toplumunun başımıza ördüğü çorapları, psikolojimize giydirilmeye çalışılan alerjik esvapları çok iyi fark etmişsiniz. Benim umudum da zaten bu fark edişte... Büyük ihtimal çevrenizdeki sahih, halis insanlar sayesinde bu fark edişi geliştirebildiniz.  Öncelikle nasıl bir dünyada yaşadığımızı sorgulamalı, gidişin nereye doğru olduğunu görmeli, “emlerin gidilen yolun yol olmadığını bir biçimde insanlara söyleyeceğine inanıyorum.
  
Yeni Şafak