Yeni Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2024 Cumartesi

ÇOK TARTIŞILAN BİR KONU: DİNİN GELECEĞİ

 


Semiha Kavak - Yeni Şafak Kitap Gazete

Yeryüzünde binlerle ifade edilen din var. Tarihin ilk yıllarından bu yana insanlar doğa üstü gördükleri olaylar karşısında bazı şeylere tapınmış, ortakça oluşturdukları bu inançlar bir şekilde günümüze kadar ulaşmıştır. Her ne kadar insanlığa doğru yolu göstermek için Allah, Nebi ve Resulleri görevlendirmiş olsa da, ilahi buyruklar sınırlı coğrafyalarda etkili olabilmiş, bunun dışında kalan coğrafyalarda ilkel inançlar varlığını sürdürmüş ve bir şekilde ileriye  taşınabilmişlerdir.

Din adı altında tanımlanan bu olgular zamanla değişime uğramış, her inanç ekolü kendi içinde ayrımlara uğrayarak değişimler yaşamıştır. Bu değişim bir tür yenilenme, reform olarak kendini kabul ettirmiş, eskiyle yeninin çatışmasına da yol açmış, sonuçta iç dinamizm sayesinde dinler ilerleyen çağla birlikte kendine yeni alanlar açmayı başarabilmiştir.

Günümüzde İslâm, Hıristiyanlık, Musevilik ve Budizm en bilinen dinler arasında yer almakta. Musevilik bir ırksal din niteliği taşısa da gerek Kur’an’da, gerekse İncil’de Hz. Musa’dan ve onun mücadelesinden bahsedilmesi Museviliğin, Hıristiyan ve İslam dünyasında bilinirliğini sürekli kılmış ve yaygınlaştırmıştır.

Dinlerin toplumlar üzerindeki etkisinin bugüne kadar gelebilmesi gelişmeler karşısında kendini yenileyebilme ve toplumsal gelişmeye uyumlu bir seyir izlemesiyle açıklanabilir. Aydınlanma çağı Batı’da kilise hakimiyetini sonlandırıp, Hıristiyanlığın toplum içindeki etkisini kırıp, dini etkisiz hale getiren ideolojilerin öne çıkmasına imkan sağlamış olsa da, zamanla din Batı’da yeniden kendine bir zemin bulabilmiştir.

İslam dünyasında Batı’da olduğu gibi dine karşı büyük çaplı tepkilerin oluşmaması ideolojilerin etkisini kaybettiği yarım asır öncesine yakın dönemlerde islâma olan ilgiyi artırmış, bu dönemde islam bir ideoloji olarak yükselmeye başlamıştır. Ancak, hızla yayılan küreselizm ve digital çağ kendi ideolojisini de beraberinde taşıyarak dinleri yeniden büyük bir tartışmanın içine sokmuştur. Baş döndürücü şekilde gelişen teknolojiler ve hızla dolaşıma giren bilgiler zamanla din ile toplum arasındaki bağın zayıflamasına yol açmıştır.

İşte bu nokta da birçok düşünür, dinlerin geleceği hakkında çeşitli yorumlar yapmakta. Bu doğrultudaki yazı ve kitaplarıyla tanıdığımız Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Ali Köse de son kitabında bu konuyu enine boyuna ele almış.

Ali Köse “Dinin Geleceği” adlı kitabının ilk sayfasında “ Bu kitap, 21. Yüzyıl din olgusunu Batı ülkeleri ekseninde incelemektedir. Batı’nın din serencamını sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamda değerlendirerek geleceğe yönelik projeksiyonlarda bulunmaktadır.” sözleriyle karşılaşıyoruz. Köse: “Bunun nedeni belli: Batı’nın yaşadığını dünyanın geri kalanı, zaman farkıyla yaşıyor.” sözleriyle bu konunun islâmı da içerdiğini anlatmak istemiş.

Kitap konuyu islam tartışmalarının dışına taşıyarak ele alsa da, aynı zamanda islamı da ilgilendiren bir konu olması nedeniyle kitabın bu çevrelerce bir tartışma oluşturması kaçınılmaz. Zira, kitabın içeriği, ele aldığı konular ve bıraktığı izlenimler bu tartışmalara yol açabilecek türden şeyler.

Köse’ye göre, dinin toplumsal etkisi gün geçtikçe azalmaktadır. Köse, bunun nedenlerine şöyle değinmekte;

“Sosyal refahın artması, bilim ve teknolojinin yaygınlaşması, bireyselliğin yükselmesi ve daha da önemlisi, internetle birlikte sekülerleşme ilerlemiş, din gerilemişti. Aslında Kuzey ülkeleri, özellikle de İskandinav ülkeleri bu gidişatın habercisiydi. Bu ülkeler sosyal güvenlik açısından dünyanın en üst sıralarında yer alan seküler refah ülkeleriydi. Buralarda önceleri Protestanlık hâkimdi. Ama sosyoekonomik refaha ulaşan güvenli toplum yapısı, dine olan ihtiyacı azalttı. Neticede doğal bir sekülerleşme gerçekleşti. Acaba diğer ülkeler de sosyoekonomik refahla birlikte sekülerleşecekler miydi? Inglehart'in 2007-2020 yıllarını kapsayan ve bu yılları daha önceki çeyrek yüzyılla (1981-2007) karşılaştıran Religion's Sudden Decline başlıklı araştırması, bu soruya "evet" cevabını veriyordu: Görüntü, küresel bir sekülerleşmeye işaret ediyordu.”

“18. yüzyılda kültürel elitler arasında başlayan sekülerleşme eğilimi, Andrew Wilson'in God's Funeral kitabında işaret ettiği gibi, sonraki yüzyıllarda sanata, akademiye ve diğer kurumlara sirayetle yoluna devam etti (Wilson 1999: 284). Sonuçta bugün 21. yüzyıl- da daha da yaygınlaşarak dinden uzaklaşmaya, inanç ve ibadetlerde gerilemeye neden oldu. Dahası din, binlerce yıla dayanan dokunulmazlık zırhını kaybetti. Oysa daha birkaç yüzyıl öncesine kadar Avrupa'da yerel yönetimler, kilisenin denetiminde bulunan idari birimlerdi. Charles Taylor'un tanımıyla Avrupa toplumlarında "herhangi bir kamusal faaliyeti Tanrı'yla karşılaşmadan yürütmeniz mümkün değildi. Günümüzde durum tamamen farklı hâle geldi. Modernlik öncesi tüm toplumların siyasi örgütlenmesi, Tanrı'ya ya da 'mutlak varlık' kavramına duyulan inançla ilişkiliyken modern Batı devleti, bu ilişkiyi kopardı. Kiliseler artık siyasi yapılardan ayrıldı. Din veya dinsizlik büyük ölçüde kişisel bir mesele hâline geldi. Politik toplum artık hem inançlılardan (her çeşidinden) hem de inançsızlardan oluştu" (Taylor 2014: 3).”

Ali Köse, “Dinin Geleceği” adlı eserinde Batı’da yapılmış olan birçok araştırmadan yola çıkarak dine ilginin azaldığını, bunun gelecekte daha büyük bir kırılmaya yol açacağını belirtirken, 2012 ‘de yazdığı bir yazıda dinin yükselişiyle ilgili verdiği Amerika örneğinin bugün nasıl olumsuz bir noktaya geldiğini anlama açısından oldukça önemli; “Aydınlanma teorisyenlerine göre insanoğlu Aydınlanma Çağı'nda sekülerleşme trenine binecek ve dinsizlik durağına doğru ilerleyecekti. Teknoloji ilerledikçe modernleşilecek, modernleştikçe din yok olacak ve sonuçta insanlar tabiatüstüne yönelik inançları terk edeceklerdi. Hatta bunun için tarih bile vermişlerdi. Verdikleri nihai tarih 20. yüzyılın sonuydu. Ama 21. yüzyıla girilirken hiç de öyle olmadığı görüldü. Bugün Amerika dünyanın teknolojiyi en üst düzeyde kullanan ülkesi, ama aynı zamanda dünyanın en dindar ülkelerinden. Haftalık kiliseye gitme oranı yüzde 40'lar düzeyinde. Ülkede 300 bine yakın kilise var. Amerikan başkanları göreve başlarken hâlâ İncil üzerine yemin ediyor. Halkın yüzde 70'i kendini dindar olarak tanımlıyor.”

Köse, bu kez henüz yazısının üzerinden on yıl gibi bir zaman geçmişken bu konuda yapılmış olan son araştırmalardaki verilerden yola çıkarak Amerika’daki değişimi gözler önüne seriyor: ” Deseret-Marist 2022 yılı araştırmasına göre Incil'de anlatıldığı şekliyle Tanrı'ya inanan Amerikalıların oranı %54'e düştü. Tanrı'ya değil ama manevi bir güce inananların oranı %15 oldu. Tanrı'nın varlığından şüphe duyanların, ahlaklı olmak için dine gerek olmadığını düşünenlerin oranı yükseldi. Çocuklarına din öğretenlerin ve ateistlere olumsuz bakanların oranı düştü. Her üç genç Amerikalıdan biri, “Dininiz nedir?" sorusuna, "dinim yok" cevabını verdi. Kilise üyeliği tarihte ilk kez %50'nin altına indi. 18-29 yaş aralığındaki genç yetişkinlerin %70'i İncil'de anlatılan Tanrı'ya inanmadıklarını söyledi. Araştırmanın şu tespiti belki de gelecek yansımasının özetiydi: "Gençler arasında inanç ve ibadetler düşüşte; ne kadar gençseniz, Tanrı'ya inanma veya düzenli olarak ibadet etme ihtimaliniz o kadar az. Ne kadar gençseniz kendinizi spiritüel olarak tanımlama ihtimaliniz o kadar az. Şimdiye kadar Amerika sekülerlik konusunda Avrupa kadar meşhur değildi ama artık Avrupa ile yarışmakta" (Dallas 2022; Graham 2022). Hatta bazı konularda Avrupa'dan daha seküler hâle geldi. Mesela evlenmeden çocuk sahibi olma oranı, Avrupa'dan daha yüksek (Eberstadt 2013: 175).”

Köse, bu değişimleri başta sekülerliğin gelişmesi ve zamana uygunluk olarak değerlendirmekte. Ona göre, içinde bulunduğumuz zamanın oluşturduğu değişim atmosferi dine ilgiyi azaltmakta:

“Birkaç asır önce Tanrı'ya ya da dine inanmamak zordu ama sonra kolaylaştı. Birkaç asır önce insanlar; varoluşlarını, günlük hayatlarını doğaüstü inançlarla anlamlandırırken sonra ne oldu da bu eğilimlerden vazgeçme ihtimali ortaya çıktı? Ne oldu da eskiden inanç bir topluluk, bir cemaat işiyken şimdi daha çok, bireysel bir tercih olarak görülmeye başlandı. Cevap belki de basit: Zaman değişti, hayat değişti, kültür değişti, insan değişti. Birey için artık dinin ne istediği değil, kendisinin ne istediği önemli hâle geldi. Her değişim, bir sonrakini davet etti. Her değişim bir öncekini katlayarak ilerledi. 21. yüzyılla gelen internet çağı, değişimi deyim yerindeyse ışık hızına döndürdü. Sonuçta Charles Taylor'un tabiriyle inanç, mevzilerini kaybetmeye başladı ve Tanrı'ya inanmanın alternatifleri düşünülebilir hâle geldi. İnsanoğlu kendisinin insan merkezli bir dünya düzeni oluşturabilecek akıl ve bilim gücüne sahip olduğu kanaatine vardı. Dünya artık doğaüstü güçlerden sıyrılmış, sihirsiz bir mekândı. İnsan artık kendisine yönelik tehlikelere karşı korunaklıydı; sihirsizleştirilmiş bir dünyada tamponlu bir benlikti.” 

“Hülasa, 21. Yüzyılda zamanın ruhu, dinden ziyade sekülerleşmeyi hatta dine tümüyle lakayt kalan ortamları besleyen bir yönelim içermektedir.”

Öte yandan Köse, araştırmalardan yola çıkarak ülke zenginliğiyle dini inançlara bağlılığın ilişkili olduğuna dikkat çekmekte: “Dünya genelinde ülkelerin gelir düzeyleriyle dindarlık düzeylerini karşılaştıran araştırmalar, zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında önemli bir dindarlık farkı olduğunu göstermektedir. Kişi başı millî geliri 10 bin doların altında olan ülkelerde “dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu söyleyenlerin oranı %80-99 aralığındayken 30 bin doların üzerindeki ülkelerde bu oran %17-43 aralığındadır. Bu rakamları destekleyen bir başka veri de ülkelerin kendi içlerindeki zengin bölgelerle yoksul bölgeler arasındaki farktır. Yoksul bölgelerde daha çok mabet, daha çok cemaat bulunmaktadır. Dahası, radikal dinî gruplar bu fakir bölgelerden çıkmaktadır.”

Kitabın ilerleyen bölümünde yeni din arayışları, dinler arasındaki geçişkenliğin artması gibi konuların yanı sıra bilin, teknoloji ve din ilişkileri yapılan araştırmalar ışığında irdeleniyor. Değişimle birlikte ortaya çıkan yeni olguların geleneksel din anlayışına etkileri ele alınıyor. “Din teknoloji karşısında hep savunma pozisyonunda , ama söz sahibi olmak istiyor. Söylemler üretiyor ama karşılık bulmuyor, güne uymuyor”

Kitabın son bölümü ise Transhümanizm konusuna ayrılmış. İnsanların fiziksel ve bilişsel yeteneklerini artırmak, hastalıkları yok etmek, insanın ömrünü uzatmak ve hatta ölümsüzlüğünü sağlayabilmek için teknolojiden yararlanılması gerektiğini savunan bir düşünce ekolü olan transhümanizmin hedefi üstün insan oluşturmak. Kitabın bu bölümünde günümüz düşünürlerinin yanı sıra destopik öngörüler de ele alınmakta. Ayrıca, bu konu üzerinden gelecekte dinin nasıl şekilleneceği, var olup, olamayacağı konuları kitapta uzunca yer bulmakta..

 Ali Köse, “Dinin Geleceği” adlı eserinde Batılı düşünürler üzerinden dinin geleceğini ele alırken aynı zamanda yaptığı kişisel değerlendirmeler ve yorumlarla konuyu islâmı da içerecek şekle dönüştürüyor. O nedenle keşke bu alanda Türkiye’de yapılmış araştırmalar da kitapta yer alabilseydi. Böylece, bu konu daha canlı ve daha cesurca tartışmaların da önünü açardı.

  



 


11 Mart 2022 Cuma

METAVERSE [Söyleşi]

 


Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Muhammed Kızılgeçit ile Yapay Zeka ve Dindarlık üzerine yaptığı çalışmalardan yola çıkarak son zamanlarda sık gündeme gelen sanal bir yeni dünya: Metaverse'yi masaya yatırdık:


Digital dünya gelişiyor. Bu gelişimle birlikte işlerimiz iyice kolaylaştı. Ancak, bu gelişmenin yeni bir dünya oluşturma amaçlı olduğu iddiaları da konuşulmaya başlandı.

Siz, bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni bir dünya gelişimi sanayi devrimiyle başlayan bir süreç. Belirtilen tarihle, dijital dünyanın evre evre hızlı bir şekilde geliştirildiğini, bireysel ve toplumsal olarak hem gözlemlemekte hem de bu sürecin -maalesef- nesnesi olarak da tecrübe etmekteyiz: Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinde bir paradigma değişiminin yaşandığını; 1990’larda bilgisayar ile iletişim, 2000’lerde web (3.0, 4.0, 5.0), 2010’larda mobilin değişim geçirdiğini ve 2020’lerin paradigmasının belirleyici kavramının Metaverse olduğunu ifade edebiliriz. Sorunuza net bir cevap olarak, evet insanlık için yeni bir dünya indiriliyor. Bir ön yargının oluşmasını istemem fakat, dijital dünyaya evrilme ve özellikle Metaverse ile yaşanan bu durum bana; “Hz Âdem ve eşi Hz. Havva’nın cennetten, belirli bir müddet yaşamaları için yeryüzüne indirilmesiyle başlayan yeni süreç” gibi bir başlangıç olduğunu düşündürüyor.

 

Teknoloji alanında akıl almaz yenilikler var. Robotlar hayatımıza girdi, dünya hepimize yakınlaştı ve uzay yolculuğu için projeler var. Bunlar sizce insanlık hayrına olan gelişmeler mi?

Teknolojik gelişmelerin bizzat kendilerinin insanların hayrına veya şerrine olması, teknolojiyi üreten insanların/uygarlıkların, insanlık için hayır mı? şer mi? Niyetlediklerine göre değişir. Ben faydalı yönünün daha çok işletilebileceği düşüncesindeyim. Ayrıca Müslümanların dijital göçmen modundan olabildiğince hızla çıkarak; dijital yerli niteliğinde olabildiğince yine hızlı bir şekilde teknolojiyi üretmesinin de elzem olduğu kanaatindeyim. Bu noktada sorguladığımız problemli durum, yani teknolojinin getirdiği temel problemler, teknolojinin Batı uygarlığının eline geçmesiyle birlikte, Batı’nın teknolojiyi din ve değer odaklı bir şekilde inşa etmemesinden kaynaklanmaktadır.



Şimdi de Metaverse gündemde ve yer kapma yarışı başlamış durumda. Metaverse nedir, bununla ne amaçlanıyor?

Metaverse’ün tanımı “yeni bir gerçeklik, anlam dünyası ve iş birliği fırsatları sunan; kültürel, entelektüel ve ekonomik üretim için alt yapı ve etkileşim olanakları tanıyan; farklı gelişmiş teknolojilerin eş zamanlı ve entegre bir biçimde kullanıldığı; siber toplumsal bir düzlem” şeklinde yapılabilir. Yani, eğitimden ticarete, iş toplantılarından konserlere, aile ve arkadaş buluşmalarından oyunlara, mistik ve metafizik arayışlara kadar her şeyin yapılabileceği bir alan olarak sunuluyor. Metaverse’le evreninde ırk, cinsiyet ve fiziksel engellilik gibi konseptlerin zayıflaması beklenmektedir. Metaverse ile insanın gündelik hayatının tüm yönleriyle alternatif bir sanal anlam alanına taşınmanın hedeflendiği söylenebilir.

Metaverse dair en büyük endişeler ise: Güvenlik ve mahremiyet. Dijital şiddet ve siber zorbalık. Bilgi düzensizlikleri. Değersiz ve profan bir yaşam kurgusu

 

Biz müslümanlar bu tip teknolojik gelişmelerin neresindeyiz, bu alanlarda neler yapmalıyız?

Savunma sanayimizdeki gurur veren gelişmelere rağmen bu teknolojileri maalesef ya takipçi ya da bunlara entegre olma düzeyindeyiz. Yapay Zeka kapsamındaki çalışmalar vesilesiyle ısrarla şunu ifade ediyorum. İlk yapılması gereken, bu teknolojileri, ileriyi öngörerek daha hızlı ve aktif bir şekilde bizim üretmemiz gerekir ki kendi değerlerimize uygun bir dünya inşa edilebilsin. Yani Zuckerberg ifadesine göre ellerindeki dünyanın en güçlü 5. bilgisayarlarının yaz aylarında dünyanın en güçlü bilgisayarı olacak. Ben buna benzer pek çok bilgisayarın Müslüman kullanıcıların elinde olmasını çok arzu ederdim. Ya da kendi dijital dünyamızı kendimize göre inşa etmek ya da daha ötesini… İkinci olarak da var olan teknoloji alanlarında da değerlerimize uygun bir kurguya alan açmak. Yani faydalanmak.

 



Müslümanlar Metaverse’e karşı ne gibi filtreler geliştirebilirler, Metaverse üzerinden kendi inanç dünyasına nasıl ve hangi yolla kazanç sağlayabilirler?

Bu soru ile ifade edilen faydalanmak, benim için ikinci aşamada düşünülen bir durum. Fakat bireyin sürekli akmakta olan dijital hayatına da dâhil olmak gerekir. Bu noktada, AB alt komisyonlarında Yapay Zeka’nın hukuki kullanım şartlarını belirleme çalışmalarında olduğu üzere bizim de kurumsal olarak, dijital dünyada var olma kural ve kılavuzumuzu oluşturmamız gerekiyor. Özelde İslam’ın hem sembollerini hem de değer odaklı kurgusunu metaverse’e taşıyabiliriz. Buna “başkasının pazarında, ne kadar kendinize uygun var olabilirsiniz?” şeklinde itiraz edilebilir. Fakat bin yıl önce fütüvvet için Anadolu’ya ya da Rumeli’ye gidenler de böyle yapmadılar mı? ABD’de, Avrupa’da ya da internet dünyasında da İslam’ı anlatmıyor muyuz?

Bu vesileyle şunu özellikle paylaşmak istiyorum: İlahiyat ve felsefe müktesebatımız yeni dijital dünya modunu anlama ve kurgulama açısından yeterli niteliğe sahiptir: Çünkü Sudûr (yaratılış) nazariyesini insanlığa daha ayrıntılı izah edenler Müslüman filozoflar. İsra’nın ve Miracın ruhla mı? bedenle mi? ya da hem ruh hem de bedenle olduğunu ifade edenler müfessirlerimizdir. Rüyada yaşanılan fakat bedende somut sonuçları olan durumların hükmünü bildiren fıkıhçılarımız. Âlemin sadece şehadet âlemi (reel âlem) olmadığını; vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd nazariyeleriyle alem-i misal ve diğer boyutlardan bahsedenler mutasavvıflarımız… Bu müktesebat artık yeni gelecek kurgusu için işe koşulmalı.



 

Suud hükümeti Metaverse destek vererek Kabe’yi ve diğer kutsal yerleri sisteme dâhil etme kararı almış. Bunun sonucu ve etkileri nasıl olur?

Din psikolojisi bağlamında biz, dini tecrübeyi çeşitlere ayırırız. Burada yaşanılan elbette bir ibadet tecrübesi değil; fakat metaverse kullanıcıları için dini ya da mistik/spiritüel bir tecrübeye kaynaklık edecek bir durum. Bu durumun Metaverse ve reel dünya bağlamında, mekânsal olarak herhangi bir batı başkentine bir mabed/mescid inşa etmeye tekabül ettiğini ifade edebiliriz. Yani tevhidin sembolünü semboller dünyasına taşımak… Bu kaçınılmaz süreç, görülen o ki tüm dini, kültürel ve ticari niteliğe sahip alanlar da bu dünyaya taşınacak. Fakat dikkat edilmesi gereken, bu mekânların sadece kapitalist bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi.

Dijital dünyanın Müslümanlar tarafından inşa edilmesi ve yeniden kurgulanmasının gerekçesini ise yaşanılan ve tekerrür etmesini arzulamadığım şu tecrübeyi anımsatarak bitirmek istiyorum: 

Misyonerler Afrika'ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı (Jomo Kenyata).

Zuckerberg, metaverse davet ettiğinde bizim elimizde hem gerçek dünyamız hem de dijital aygıtlarımız vardı; Sanal life girelim dediler. Bizler sanal gerçeklik gözlüklerini taktık. Açtığımızda ise bizim sadece dijital aygıtlarımız; onların da dünyaları vardı.


Semiha Kavak

Yeni Şafak



15 Mart 2021 Pazartesi

LUSTRA: BİR ANAFOR KİTAP

Ezra Pound, modern şiire yeni bir boyut kazandırmış olup, şiirde imgeyi temel birim gören ve bunu savunan, uygulayan, bir şairdir. Henüz ilk gençlik yıllarında, mevcut şiir kalıplarına itiraz ediyor ve yeni bir şiir türünün ortaya çıkması gerektiğini ileri sürüyordu.


Kitap okuma alışkanlığımızla ilgili birçok şey yazılıp çizilir. Avrupa ülkeleri ve diğer bazı ülkelerde kişi başına okunan kitap sayısı, gazete tirajları vs. çeşitli örneklerle ülkemiz karşılaştırması yapılır, kitap ve gazete satışlarından yola çıkılarak sonuçlar üretilir; “Okumuyoruz!” denir.

Her ay onlarca kitap yayımlanıyor. Bir o kadar da aylık, haftalık dergi var. Bunların okuyucuları var ki, yayınevleri sürekli kitap çıkarıyorlar. Çoğunluğu birinci baskıda kalsa da, sayısal yönden yeterli görülmese de süreklilik gösteren bir okuyucu kitlesi var.

Hangi kitapların daha çok satıldığına, okunduğuna gelince: roman türündekilerin (klasikler) daha çok okunduğu bilinen bir gerçek. Diğer tür kitapları ise meraklıları tercih ediyor.

Şiir kitaplarının ne kadar okunduğunu kestirmek ise oldukça zor. Her birimizin bir şairin birkaç dizesini bildiğini düşünürsek aslında şiire yabancı bir millet değiliz. Sözlü kültürle yoğrulmuş bir millet için elbette bu doğal bir sonuç.

Türk şairlerinin kitapları yabancı şairlere göre daha çok okunmakta. Bunun da çeşitli nedenleri var. Her şeyden önce şiir çevirisinin ne derece orijinaline yakın olduğunun bilinmemesi ve farklı çevirilerin olması, ilgiyi azaltan nedenlerden biri. Ancak, şiiri yakından takip edenler ve şairler için şiirin yıldızları bilinen yabancı şairler her zaman ilgi çekici olmuştur. Bu şairlerin kitapları onlarca yıldır okunup durmakta, onlar hakkında makaleler, kitaplar yazılmakta. İşte bu önemli şairlerden biri de Amerikalı şair Ezra Pound.

Ezra Pound, modern şiire yeni bir boyut kazandırmış olup, şiirde imgeyi temel birim gören ve bunu savunan, uygulayan, bir şairdir. Henüz ilk gençlik yıllarında, mevcut şiir kalıplarına itiraz ediyor ve yeni bir şiir türünün ortaya çıkmasını savunuyordu. Aradığı şiir türünü, “Yirminci yüzyıl şiiri ile önümüzdeki on yıl içerisinde yazılacağını umduğum şiir için konuşacak olursak şiirin saçmalık ve boş laftan uzaklaşacağını düşünüyorum; daha sert ve akla yatkın bir şiir çıkacak… En azından kendim için böyle olmasını istiyorum; katı, doğrudan ve duygusal dengesizlikten kurtulmuş bir şiir.” olarak tanımlıyordu.


Pound, Fransız Kübist ve İtalyan Fütüristlerin ideallerini kapsayan sanat anlayışına karşılık, İngiliz resminde soyut resme karşı ilk organize hareket olan vortisizmi şiire uygulamak ister. Oluşturduğu imgeci akımla etrafında kümelenen şairlerin şiirlerini bir antolojide toplayan Pound’un 1914’te yayınladığı 10 şairi kapsayan Des Imagistes (İmgeciler) adlı antolojisi William Carlos Williams, Hilda Doolittle ve Amy Lowell gibi önde gelen imgecilerin şiirlerinden örnekler içerir.

Ezra Pound’un başyapıtı olarak Kantolar gösterilir. Şairin Kantolar'ı 1906’da yazmaya başladığı belirtilir.

Pound sadece şiirle ilgilenen bir isim olmaz. Dünyanın gidişatına akıl yormaya başlar. Ekonomik alanlardaki çarpıklıklar, gelir dağılımındaki dengesizlikler onu yeni arayışlara iter. Faizin toplumları zengin-fakir olarak böldüğüne inanır ve çoğunluğu tefeci olan Yahudilere tepki koyar. Bu duruş onu anti-semitist yapar. Kendine en yakın gördüğü faşizme gönül verir ve faşist Mussolini’yle yakınlaşır. Pound için Mussolini, plütokrasiyi deviren bir devlet adamı olmanın da ötesinde, politikayı bir çeşit sanat haline getiren insandı: Pound, ”Mussolini, halkına, şiirin bir devlet davası olduğunu söyledi ve bu şekilde, Roma'da, Londra ve Washington'dan daha yüksek bir medeniyet seviyesini dile getirdi” diyordu.

 

Pound Mussolini’nin öldürülmesi, faşizmin yenilgisinin ardından Amerikan askerleri tarafından tutuklanır, daha sonra da hapse atılır, Pound, ABD'ye ihanetten suçlanır, ancak birçok sanatçı ona sahip çıkar, daha sonra ihanet suçu terk edilince 13 yıl hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur, yeniden İtalya’ya döner.

Pound’un yaşadığı süreçteki faşizme sahip çıkan düşünceleri birçok sanatçı tarafından kabul görmese de onun şairliği, sanatçılığı her zaman değer görür. Eserleri birçok dile çevrilir.

20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri kabul edilen Pound’un şiirlerini birçok önemli şairimiz Türkçeye çevirdi. Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Can Yücel, Bilge Karasu, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Cevat Çapan gibi isimler Pound’un şiirlerinden çeviri yapan isimlerin bazıları.

Pound’un 31 yaşında yayımlanan kitabı olan Lustra, çeşitlemelerden oluşan bir kitap. Kitaptaki şiirleri belli gruplara ayırmak mümkün. Örneğin, “Anlaşma”, Pound’un kendinden önceki dönemin önemli Amerikan şairi Walt Whitman’la bir tür hesaplaşmasıdır;


“Senle bir anlaşma yapıyorum Walt Whitman

Yeterince nefret ettim senden bunca zaman

Domuz kafalı bir babası olsa da

Büyümüş bir çocuğum karşında şimdi

Arkadaş edineceğim yaşa eldim.

Sendin yeni ağacı deviren

Artık onu oyma zamanı

Özümüz bir kökümüz bir

Ticaret başlasın ikimiz arasında.”


Elyasa Koytak tarafından çevrilen kitabın önsözünde şöyle denmekte;

"Lustra bir anafor-kitaptır. Pound'un 1913-16 yılları arasında Londra'da yazdığı bu şiirler imgeyle siyaseti, lirizmle konuşmayı, nükteyle hicvi, trubadur şarkılarıyla kübizmi, farklı kültür ve tarihleri birbirine katar, karıştırır; ancak bu anafora tek bir renk veya katman hakim olmadığı gibi, okuyanı dibine çekip boğmak yerine kendi döngüsüne katılmaya davet eder. Bu girdap modern şiirin kurucu kaynaklarından biridir."

Pound, bu kitabında imge şiirlerden örnekler sunmakta. Ayrıca kitaptaki şiirlerin çoğu bir karşıtlık üzerine oturmakta;

“Gel acıyalım hali vakti bizden yerinde olanlara

Gel dostum unutma ki

Zenginlerin uşakları olur dostları olmaz…” derken Tavan Arası adlı şiirinde, Selamlama adlı şiirinde de şöyle seslenir;

“Ey tepeden tırnağa kendini beğenmiş

Tepeden tırnağa şükürsüz nesil...”


Bir asırdan uzun bir süre sonra yalın şiir diline uygun bir çeviriyle Türkçeye kazandırılan “Lustra- Yeryüzü Şiirleri” aynı zamanda şairin epik şiirlerini içeren “Kantolar”dan kısa bir süre önce yazdığı şiirlerden oluştuğu için bir tamamlama şiiri niteliğinde.


Semiha Kavak - YENİ ŞAFAK Kitap 

https://www.yenisafak.com/hayat/bir-anafor-kitap-lustra-3603693




7 Şubat 2021 Pazar

SÖYLEŞİ


 

YENİ ŞAFAK - MUSTAFA ÖZÇELİK İLE SÖYLEŞİ

Semiha Kavak

Yunus Emre üzerine çeşitli eserleriniz ve bunlarla ilgili aldığınız birçok ödülünüz var. Son olarak Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği Edebiyat Mevsimi Festivali’nde “Gönül Dili Yunus” adlı eserinizde Deneme Dalında ödül aldınız. Kitabınızdan yola çıkarak sormak istiyorum; Yunus’un, gönül diliyle anlattığı şey nedir?

Yunus Emre’yi “âşık, miskin, derviş” gibi sıfatlarla da anlatabiliriz ama Anadolu’da meydana getirdiği etkiyi anlamada en uygun sıfat “gönül şairi” ifadesidir. Zira kendisinin dünyaya gelme gayesini “Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim” şeklinde açıklar. Gönül, genel manada tasavvufta, özel manada ise Yunus Emre’de “Hakk’ın tecellgahı” olarak görülür. Buna göre gönül, mecazen “beytullah”tır. Allah’ın nazarı orayadır. İnsan, gönlünü masivadan arındırarak onu Hakk’ın tecellilerinin mekânı haline getirdiğinde hakikat ve marifet bilgisinin de muhatabı olur. Bu bilgiyle nasiplenir. İşte Yunus Emre, bunu başarabilmiş bahtlı kullardandır. O, bu gönül arınmasıyla çağının gönlü kırık insanlarını irşad ve ihya ederek bir gönül inkılabı gerçekleştirmiş, Anadolu onun birliğe dayalı, farklılıkları hoş gören, muhabbeti ve bütün varlıklara saygıyı esas alan bu tavrıyla Moğol travmasını, Selçuklu devletinin çöküşün getirdiği sorunları aşarak Osmanlı devletini kurmayı başarmıştır.

HAKKA YÖNELİK BİR ŞAİR 

Yunus, çeşitli yönleriyle sadece edebiyatımızda değil, Türkçe’nin kullanımından, tasavvufa kadar çeşitli alanlarda örnek gösterilen bir isim. Önemli görüldüğü kadar eleştireni de var. Sizce öven ve eleştirenleri dikkate aldığımızda Yunus nereye oturuyor?

Yunus Emre, bir tasavvuf şairidir. Bu anlayış, dıştan bir bakışla anlaşılamaz. Çünkü kendine mahsus özel bir anlam dünyası vardır. Bu dünyaya girebilmek için kavramlarına aşina olmak gerekir. İşte hem bu konudaki bilgi yetersizliğinden hem de tasavvufa muhalif olma gibi bir tutumdan dolayı  eleştiri okları zaman zaman Yunus Emre’ye de yöneltilmiştir. Bunlara bir de Yunus Emre’yi kendi ideolojik anlayışlarına dayanak yapmak isteyenlerin onu asli kimliğinden uzak bir yerde göstererek yine bu eleştirilere zemin hazırladıkları meselesini de eklemek lazımdır. Yine Yunus’a batılı bir gözle bakmak da başka bir sebep olarak söylenebilir. Bu tür eleştiri sahiplerine göre; Yunus Emre bir Batıni, kalenderi dervişidir. O yüzden merkezi İslam anlayışından uzak bir heteredoks anlayışı yansıtır. Hayatın ve soysal hadislerin dışında pasif bir karakterdir. Olumsuz yaklaşım gösterenlerin eleştirileri bu şekilde özetlenebilir. Tasavvufu ve dolayısıyla Yunus’u kendi gerçekliği içerisinde anlayanlar ise onu hem din hem dil tutumuyla Anadolu’da Kur’an ve sünnet temelli bir din ve tasavvuf anlayışını inşa etmiş bir şahsiyet olarak görürüler. Yunus’un duygu ve düşüncelerini anlatırken kullandığı dil de ona olumlu yaklaşımın bir başka haklı sebebidir. Zira o, Türkçe’yi bir edebiyat ve din dili haline getirmiş, böyle bir dille çok zor anlaşılabilecek vahdet-i vücud anlayışını hemen herkesin anlayacağı bir sadelikte anlatarak hem din hem dil anlamında çok önemli bir iş yapmıştır. Fakat sadeliği basit ifade olarak anlamamak lazımdır. Yunus’un Türkçeye kazandırdığı en önemli değer, basitlik değil sadelik, yüzeysellik değil derinliktir. Bundan dolayı edebiyatımızın en zengin damarı olan şiirimiz tarih boyunca hep Yunus Emre üzerinde yürüyüşünü sürdürerek bugünlere ulaşmıştır.   

MİLLİLİKTEN EVRENSELLİĞE YÜKSELTEN BİR ANLAYIŞ

Sabahattin Eyüpoğlu “Yunus Emre” adlı eserinde Yunus için; “O Bütün dindarlığına ve müslüman görünüşüne rağmen hiçbir dinin adamı değil, tersine, bütün dinlerin ötesinde, camilerin, kiliselerin dışında, kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adımıdır. Bu inancın tek kuralı, yasası sevgidir.” diyerek Yunus’u hümanist bir yaklaşımla her şeyin üzerinde “sevgi” ile donanmış bir isim olarak tanımlar. Yunus’a bu şekilde yaklaşanlar için neler söylenebilir?

Evet, o dönemin hakim paradigması biraz da Yunus’u hem İslam gerçeğinden uzak yerde konumlandırmak hem de batılların kabul edeceği bir çerçeveye sokmak gibi gayelerle Yunus’u hümanist olarak görmek ve göstermek istemiştir. Bu değerlendirme, önyargı ile birlikte aynı zamanda bir cehaletin ürünüdür. Zira batıda Hümanizm çağı Yunus’tan çok sonra başlamıştır. Hümanizmle tasavvuf arasında insanı sevme meselesi müşterek bir kavram gibi görünse bile  bu sevginin temeli, anlamı aynı değildir. Hümanizmde insan Tanrı’dan bağımsız hatta kopuk bir şekilde ele alınır. Hatta Tanrı yerine ikame edilir. Yunus Emre de ise insan sevgisinin kaynağında Kur’anın öğrettiği sevgi anlayışı esastır. Bu anlayışın temelinde Allah’a yani Yaradan’a ilişkin sevgi ve ona bağlı olarak insan sevgisi vardır. Hatta bu yaratılmışa olan sevgi, insanla da sınırlı kalmaz ve yaratılmış bütün varlıkları  sevmeyi kapsar. Zaten Yunus Emre, bu tür iddiaların önünü daha yaşadığı zamanda “Yaradılmışı severiz Yaradan’dan ötürü” diyerek kesmiş ve sevgi konusundaki duruşunu çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Onun yetmiş iki millete bir gözle bakma, Tanrı inancını mabede ve belli ritüellere has kılmama konusundaki tavrı ise onu din, mabed, İslam ve millet anlayışından uzaklaştırmaz. Yunus, dinin özünü, ahlakını esas aldığı için onun anlamını ritüellerle, mekanlarla sınırlamak isteyen bir anlayışa karşı çıkar. Onun için dar anlamda mabed cami,  geniş anlamda bütün kainattır. Yine sevilmesi gerekenler ise özelde aynı değerleri taşıdığı insanlar yahut kendi milleti olmakla birlikte geniş anlamada bütün insanlardır. Zira onlar fıtratta kardeşidir. Yunus’u millilikten evrenselliğe yükselten de bu kuşatıcı anlayışıdır. Tabi bunun temelinde Allah inancımızın O’nu “Bütün alemlerin Rabbi” olarak görmek şeklinde olması, Hz. Peygamberin “alemlere rahmet olarak gönderilmesi” ve Kur’an’ın son kitap olarak yine bütün bir insanlığı muhatap alması anlayışı ile ilgilidir.

Yunus Emre’nin eserleri, yaşadığı dönem ve mezarı hakkında çeşitli rivayetler var. Hatta yurdumuzun çeşitli yerlerinde Yunus Emre Türbesi var. İşin içine menkıbeleri de katarsak gerçek Yunus kim, nasıl biri, ona biçebileceğimiz müşahhas bir yer var mı?

İinsan fani, Hak bakidir. Yunus, bundan dolayı maddesiyle değil manasıyla, şahsi hikayesiyle değil şiirleriyle var olmayı istemiştir. Çünkü onlar Hak ilhamlı mana sözleridir. Kalıcı olması ve bilinmesi gerekenler onlar olmalıdır. Bu yüzden o manasıyla olduğu gibi kabri ile de pek çok yerdedir. Diğer yandan onun yaygın şöhreti, her yerde şiir söyleyen diğer Yunus’ların  “bizim Yunus” dediğimiz asıl Yunus’la var olmak istemeleri de Yunus kabirleri meselesinin başka bir sebebidir. Bir başka önemli sebep ise Yunus Emre, tasavvuf eğitimini tamamladıktan sonra mürşidi Tapduk Emre tarafından Anadolu’ya irşad gezilerine gönderilmiş, o da Anadolu’nun pek çok yerine seyahatler yapmıştır. Vefatından sonra ise onun hatırasını taşıyan bu yerler ona hürmeten makamlar inşa etmişlerdir. Bu yüzden B. Vahapzade’nin de dediği gibi “ bir yerde ölüp bin yerde kendisine mezar/makam yapılan” bir isim olmuştur. Bu konuda müşahhas bilgi olarak ise şunu söyleyebiliriz. Yunus, en eski kaynaklara göre Eskişehir’den geçen Porsuk çayının Sakarya ırmağına karıştığı yer olan Sarıköy’de doğmuş, Konya’da medrese, Nallaıhan’ın Emre Sultan köyünde tasavvuf eğitimi almış, ardından Anadoludaki irşad gezilerinden sonra tekrar doğduğu köy olan Sarıköy’e dönerek orada vefat etmiştir. Dolaysıyla kabri oradadır. Kabrinin olduğu ileri sürülen ama bizim makamı demeyi tercih ettiğimiz yerler ise Aksaray, Manisa, Erzurum, Isparta, Ordu/Ünye gibi sayısı on sekiz bulan yerlerdir. Buradaki kabirler, başta dediğimiz gibi ya makamdır ya da başak Yunuslara aittir. Ama Anadoludaki seyahatleri ve o dönemdeki tekkelerin dini-tasavvufi ve sosyal misyonlarından dolayı Yunus’un bu sayılan şehirlerle de bir irtibatı olduğu düşünülebilir.


YUNUS'U EN İYİ ANLATAN ESERLER

Bugüne kadar  Yunus Emre ile ilgili birçok eser yazıldı. Sizin eserlerinizi dışında tutarsak; sizce Yunus’u en gerçekçi anlatan eserler hangisi?

Yunus, Meşrutiyet yıllarına kadar halk ve tekke muhitlerinde bilinen bir isimdi. Kadim Osmanlı kaynaklarında ise ona dair kısa bilgiler yer alıyordu. Bizi onu M. Fuat Köprülü’nün 1918’de yazdığı “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eseriyle tanıdık. Bu kitap, Yunus kitaplarının başlangıcını teşkil eder. Ondan sonra ne söylenmiş ve yazılmışsa kaynağı bu kitaptır. Ama bu eser, çok değerli olmakla birlikte Yunus’a ilişkin yorumlarında bazı problemler de taşımaktadır. Köprülüden sonra Burhan Toprak ise 1933’te yeni alfabe ile Yunus Divanını bize kazandıran ilk isimdir. Daha sonra bu konuda ağırlıklı olarak Abdülbaki Gölpınarlı çalışmış Yunus’un hem biyografisini hem şiirlerini  daha geniş kapsamda incelemiştir. Daha önemlisi ise hem Divanını hem de Risaletün Nushiyye adlı eserini neşrederek büyük bir hizmet yapmıştır. Dolayısıyla bu üç ismi/eseri önemsemek gerekir. Ama Yunus’u bir mutasavvıf şair olarak ele alma anlamında en doğru değerlendirmeleri Sezai Karakoç yapmıştır. Bu yüzden sahih bir Yunus portresi anlamında onun Yunus Emre kitabı çok önemlidir. Sonradan bu eserlere pek çok yeni eser daha katılmışsa da söylenenler/yazılanlar bu temel eserler çerçevesindendir. Sonuç olarak Temel kaynak eser olarak Köprülü’nün, Divan olarak Gölpınarlı’nın yorum olarak Karakoç’un eserleri önemlidir. Bu ifade diğerlerini önemsizleştirmez elbette. Onlar da Yunus’un tanıması,anlaşılması konusunda elbette katkı sunan eserler olmuştur. Ama bu katkı diğerlerine göre sınırlıdır.

Günümüz dünyası insanına Yunus’tan neler taşınabilir? Yunus bize nelerin önderliğini yapabilir?

Yunus, bir beytinde “Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” diyerek sözlerinin  hiçbir zaman önemini, etkisini yitirmeyeceğini ifade etmiştir. Bu durumu başka bir beytinde de “Yunus senin sözlerin, manadır bilenlere/Söyleniser sözlerin devr ü zaman içinde.” Şeklinde söyler. Ona böyle söyleten şey, sözlerinin kaynağının Kur’an ve Hadis kaynaklı olmasıdır. Bunu da yine “Yunus'un sözü şiirden amma aslı Kitap'tan /Hadîs ile dinene key bil sâdık olmak gerek” beytinden anlıyoruz. Yunus, bundan dolayı samimi inancın, birliğin, kardeşliğin, dostluğun, yardımlaşmanın, kötülüğü, çirkinliği ortadan kaldırmanın, tabiat ve çevreyi korumanın, adaletin, hakkaniyetli paylaşımın sözcüsüdür, tebliğcisi ve temsilcisidir. Başka bir boyuttan baktığımızda ise yaratılışa, hayata, aşka, ölüme, bilgiye vb. vahiy perspektifli bir anlam yükleyen ve bu anlamı insanlara kazandırmak isteyen biri olduğu görülür. İşte bu değerler, adaletsizliğin, savaşların, cinayetlerin, nefretin, ötekileştirmenin hüküm sürdüğü bir dünyada hepimizin ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Yunus, buna göre yeryüzünde bir anlam çerçevesinde insanca barış ve sevgi içinde yaşamamızı sağlayacak bir yol rehberidir. İnancı, milliyeti ne olursa olsun bu değerler aklı başında hiç bir insanın karşı çıkacağı değerler değildir. Bizim bütün sorunumuz, Yunus’un bu anlamda ve bağlamda anlama zorluğu çekmemiz hem de gerek kendi coğrafyamızda gerekse dünyada tanıtamayışımızdır. İnşallah, 2021 Yunus Emre yılında bunlar gerçekleşir. Biz de bütün insanlık da dünya da onun tanır, anlar ve onun felsefesi ışığında yeni bir dünya kurarız.

 

Yunus Emre’nin çağı zaman dilimi olarak, Anadolu Selçuklularının sonu ile Osman Gazi devirlerini içine alan bir devir. Devrin olaylarının Yunus’un düşünce dünyasına sizce nasıl bir etkisi olmuş?

Her insan gibi büyük kabul edilen insanlar da yaşadıkları çağdan etkilenirler ama diğer insanlara göre etkilendikleri o çağı da etkilerler. Denidiğinzi gibi Yunus 13. Asrın son çeyreği ile 14. Asrın ilk çeyreğinde yaşadı. Bu dönem hem bir çöküntü hem de ayağa kalkış dönemdir. Selçuklu yıkılmıştır ama Osmanlı kurulmuştur. Bu sürecin en önemli sıkıntısı Moğol işgalidir. Selçukludaki çözülmenin ardından ayrı ayrı beyliklerin kurulmasıdır. B,ir diğer problem ise bu karmaşık süreçte orta çıkan ve sapkınlık olarak niteleyebileceğimiz bazı dini-tasavvufi akımlar ve mensuplarıdır. İşte hem maddi hem manevi planda gerçekleşen bu travmanın yaralarını Yunus Emre ve devrin Mevşana, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Nasreddin Hoca, Şeyh Ede Balı gibi isimler sarmış, insanın ayağa kalıp birliğini, dirliğini Osman Beyin önderliğinde tekrar sağlayarak bir cihan devlerini kurmuştur. İşte hem yıkılış hem fetret hem de tekrar ayağa kalkış sürecinde Yunus,  en etkili isimlerin başında gelir. Kan, kin, düşmanlık, fitne çağı olduğu için de onun  söylemi bu zehirlere şifa olabilecek sevgi, kardeşlik, birlik, dayanışma gibi konular etrafında olmuştur.


20 Aralık 2020 Pazar

SİNAN CANAN'LA SÖYLEŞİ

 

Yeni Şafak Pazar'da bu hafta;

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan'la bir söyleşi yaptık.

İyi okumalar... İyi Pazarlar


Oldukça farklı yayınlar ve eğitimler geliştirerek tüm dünya insanlarının dikkatini “gerçek sorunlarımıza” ve “kalıcı çözümlere” çekmeyi merkeze alan  "Açık Beyin" adlı bir merkeziniz var. Öncelikle şunu sormak istiyorum; Bu merkez neyi amaçlıyor, neler yapıyorsunuz?

Böyle bir şeyi kurmaya neden ihtiyaç duydunuz ?

2013 yılından beri neredeyse tüm Türkiye’yi gezerek bilim anlatmaya, insanların meraklarını bilime ve bilmeye yönlendirmeye çalışıyorum. Ülkemizin kurtuluşunun burada olduğuna dair sarsılmaz bir inancım var. Özellikle günümüzde, bilim ve teknolojinin, zihinsel teknolojilerin dünyaya hükmetmeye başladığı bir zamanda, artık başka şeylerle vakit öldürme lüksümüz kalmadığını düşünüyorum. Bu amaçla ne yapabilirim diye düşünüp bu yolu buldum: Her fırsatta insanlara bilimin “kendini bilme ve kendini gerçekleştirme” konusunda bize neler anlatabileceğini açıkça anlatmaya gayret ediyorum. İstanbul’a taşındığım 2016 yılından beri de bu işimi AçıkBeyin altında sürdürüyorum. AçıkBeyin aslında bir eğitim ve danışmanlık şirketi olarak Müge Doğan ile birlikte kurduğumuz bir kurum. Başlangıcından beri her zaman esas gündem olarak, Türkiye ve dünya insanlarına en son bilimsel ve işe yarar bilgileri “açık” bir şekilde aktarmak amacıyla faaliyetlerimizi sürdürdük. Bilimsel terminoloji arasında anlaşılması çok zor olan konuları en anlaşılır ve açık bir şekilde anlatmak her zaman temel hedefimiz oldu. AçıkBeyin’in belki de en önemli farkı, “kişisel gelişim” (soft-skill) veya “teknik beceri” (hard-skill) eğitimleriyle değil, şimdilik sadece bizim temsil ettiğimizi zannettiğim “öz-beceri” (Core-skill) kategorisinde değerlendirilebilecek konularla ilgilenmemiz ve sadece bu alana giren konularda eğitimler geliştirmemizdir aslında. Öz-beceri eğitimleri, insan olmanın maalesef günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş esas anlamını hatırlamayı ve muhataplarımızın mesleği, yaşı veya cinsiyeti, düşüncesi, inançları ve siyasi görüşleri ne olursa olsun, yaşantılarımızı bu bilgilerle daha iyi bir yola doğru yönlendirmeye yardımcı olmayı amaçlayan konuları kapsıyor. Hedeflediğimiz en önemli çıktılardan birisi de insanların kendilerini daha önce belki de hiç tanışmadıkları yönleriyle tekrar tanımalarına ve hayatlarındaki kararları daha farklı bakış açılarıyla verebilmelerine yardımcı olabilmek. Tüm anlatılarımız da temelde İnsanın Fabrika Ayarları (İFA) adlı kuramsal açıklamanın üzerine inşa ediliyor.

AçıkBeyin artık Türkiye’nin en büyük bilimsel referans merkezi ve fikri yayın kuruluşu olmak üzere çalışmalarını sürdürüyor. www.acikbeyin.com adresindeki internet sayfamız ve AçıkBeyin YouTube kanalımız başta olmak üzere, ulaşabildiğimiz tüm mecralarda yeni medyanın gereklerine uygun ve bilgilendirici içerikler üretmekle uğraşıyoruz. Devam ettiğimiz kurumsal eğitimlerimizin yanı sıra, özellikle Türkiye’de iyi bir şeyler yapan ve yapmak isteyen herkesin ortak iletişim, irtibat ve referans noktası olabilmek için çalışıyoruz. Şimdilik küçük ama adanmış bir ekibimiz var; yakın bir gelecekte bu ekibin çok daha genişleyeceğinden ve çok daha etkili işler üreteceğinden şüphem yok.


İDDİALI DEĞİL ISRARCIYIZ 

İnsanlık var olandan bu yana benzer sorunlarla karşı karşıya ve bu sorunlar sürekli tekrarlanıyor. Sizler, anladığım kadarıyla insanlığın önündeki ontolojik sorunları aşma yollarını gösterme gibi önemli bir iddiayla yola çıktınız? 

Sizi bu derece iddialı yapan şey nedir?

Aslında iddialı değil ısrarcıyız belki de. Anlattığımız şeylerin önemli ve gündem olması gerektiğinde ısrarcıyız; çünkü günlük çözümler yahut yeni sorunlarla ilgili gibi gözükse de aslında insanlığın kadim dertlerine ilişkin bir dizi çözüm önerimiz var. Bu çözümler sadece bize de ait değil. Dediğiniz gibi, insanlık hemen her döneminde “unutkanlık”tan muzdarip olduğundan hep benzer hataları tekrarlamış. Bunu kadim kültürlerin anlatılarına, dini metinlere, geleneklere, kıssalara, masallara ve benzer anlatılara bakınca rahatlıkla görüyoruz. Günümüzün sorunlarına getirilmeye çalışılan muhtelif bilimsel ve teknolojik çözümler, bu kadim deneyimi görmezden geldiğinde veya oradan faydalanmayı ihmal ettiğinde, sunabildiği çözümler de sınırlı veya daha fazla problem yaratacak kadar yan etkili olabiliyor. Biz farklı bir yaklaşım olarak bilimsel bulgularla kadim deneyimlerimizi yan yana getirmeye çalıştık ve biyolojinin temelini oluşturan evrimsel anlayışla da birlikte, yeni ve kapsayıcı bir açıklama çerçevesi ürettik. Bu çerçeve herkesin hem anlayabileceği hem de uygulayabileceği öneriler sunuyor ve bu öneriler, birey ve toplum sağlığı açısından çok faydalı olabilecek sonuçlar vaadediyor. O nedenle bunları herkese duyurmamız gerektiğini düşünüyoruz. Aslında insana dair tüm sorunlarımızın çözümünün sadece bir bakış açısı değişimiyle mümkün hale gelebileceğini görüyor ve bu bakış açısını da ısrarla anlatmaya devam ediyoruz. Orijinal yahut bizden başka kimsenin bilmediği bir bakış açısı değil bu; belki çok insan biliyor; ama modern yaşamın ezberleri izin vermediğinden hatırlayamıyor ve bu nedenle de hem kendine hem de doğaya ve diğer insanlara zara vermekten kendini alıkoyamıyor.

Yıllar boyunca belli bir konunun detaylarına yeterince kafa yorarsanız, bir aşamadan sonra konu ne kadar çetrefilli olursa olsun, “karmaşıklığın içindeki sadeliği” fark etmeye başlarsınız. Söz konusu olan insan ve insan toplulukları gibi en üst düzeyde karmaşık bir sorun olsa dahi, insan zihninin böyle “çözüm örüntüleri” görebilme kabiliyeti hemen her zaman bunu başarır. Sorunlarımız çok ve çeşitli gözükse de aslında hepsinin bir kaç temel “yanlıştan” kaynaklandığını fark edebiliyorsunuz. Sanırım İFA kuramını yazmama neden olan da böyle bir şey. Tabii ki ben bir fizyolog, bir sinirbilim araştırmacısı ve bir biyolog olarak bakıyor ve cevapları bu alanlardaki deneyimimle bulmaya gayret ediyorum. İşte dışarıdan böyle “iddialı” gözükmem belki de yıllar boyunca benzer sorunlara zaman harcayıp görece sade ve anlaşılır bir çözüm yolu olduğunu fark edince bunu herkesle paylaşma isteğimden kaynaklanıyor. Bu çözümlerin temellerini 3 ciltlik İFA serisinde detaylarıyla ve anlaşılır bir şekilde aktarmaya gayret ettim. Şimdiye kadar okuyan ve bana geri bildirim veren neredeyse herkes, “bunu herkes okumalı, duymalı” mealinde cümlelerle dönüş yapıyor. Aynı fikirdeyim.


EĞİTİM İÇİN TASARLANMAMIŞ 

Dünyada mevcut olan  birçok eğitim sistemi insanların geleceğini teminat altına almaya çalışıyor, ancak görüyoruz ki en iyi denilen eğitim sistemleri dahi insan içindeki boşluğu gideremiyor.

Sizce burada eksik olan ne?

Eğitim, sanayi devrimi ile eş zamanlı olarak belli konularda bilgili veya uzman çalışanlar yetiştirme amacına yönelik kurgulanmış ve bugün gittikçe çağ dışı kalmaya mahkum bir sisteme dayanıyor. Maalesef başka bir alternatif de kolay kolay düşünemediğimiz için aynı sistemi yenilemeye çalışmakla, restorasyon ve reformlarla vakit kaybediyoruz. Eğitimin temel sorunu “insan için tasarlanmış olmaması”dır aslında. Eğitim, güdülenmiş davranışlar, ezber bilgi kalıpları ve edinilmiş refleks davranışlar yüklemeyi hedefleyen bir insan şekillendirme sürecidir. Bir yapay zeka yazılımını böyle bir sistemle çok iyi geliştirebilir ve ustalaştırabilirsiniz; ama insanın bilgi öğrenmek ve öğrendiklerini belirli durumlarda uygulamak dışında çok farklı yetenekleri ve ihtiyaçları vardır. Her insan farklı ve insan yaratıcılığı bireyler adedince çeşitlidir. Merkezi eğitim sistemleri ise tüm öğrencilerin özünde “aynı şey” olduğuna dayanmak zorundadır. Onları yaşlara, cinsiyetlere, ilgi alanlarına ve temel bilgi alanlarına göre gruplandırarak belli bir yöne yönlendirmeye çalışır. Özellikle de günümüzün çılgın bir hızda değişen dünyasında, gelecek 5-10 yıl içinde neler olacağını bile öngöremezken, böyle bir yöntemle “geleceğe insan yetiştirdiğini” zannetmek büyük bir yanılgıdır. Örgün eğitim, hayatın içindeki hacmi hızla küçültülmesi gereken ve ağırlıklı olarak da deneyim ve sosyalleşmeye bağlı bir öğrenme ortamına dönüşmesi gereken bir yapıdır. Covid-19 salgını sonrasında yaşadığımız küresel eğitim krizinin böyle bir dönüşümü, ezber bozacak yeni denemeleri eski duruma göre daha kolay hale getirebileceğini düşünüyorum. Yani eğitim açısından bu dönem bence handikaptan çok fırsat barındırıyor; tabii eğer bunu değerlendirmeye niyetimiz varsa…

 

Dünya teknolojik olarak bir hayli mesafe kat etti ancak bunun aynı oranda insanların mutluluğuna, huzuruna olumlu etkisinin olduğunu söylemek zor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Az önce eğitim için söylediklerimi teknoloji için de tekrarlayabilirim: Teknoloji aslında “insan için” tasarlanmıyor. İddiası belki öyle ama insan için bir şey tasarlayacaksanız, insanın ne olduğunu bilmeniz gerekir. Maalesef insanlık bir bütün olarak ne olduğunu büyük oranda unutmuş durumda. O nedenle mesela, daha rahat ve konforlu, daha hızlı, daha ucuz, daha marifetli teknolojilerin bize iyi geleceğini düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Rahat, konfor, ulaşım kolaylığı ve hareketsizleşme, bizi hasta ediyor, yalnızlaştırıyor. Seçenek çokluğu zihnimizi felç ediyor ama biz sürekli yeni seçenekler üretmeden duramıyoruz. Bunların bize neler yaptığı da malum zaten. Eğer insanı doğru bir biçimde anlamaya, ihtiyaçlarını ve sınırlarını gerçekten fark etmeye başlarsak, işte o zaman bilim ve teknoloji politikalarımızı baştan sonra gözden geçirmemiz gerekecek. Bugünün teknolojisi temel amaç olarak insanın hayatını kolaylaştırmak için değil, kar için üretilir. Amaç kar olunca insan ikinci plandadır ve maalesef böyle bir sistem, insanın ihtiyaçlarından önce “zaaflarını” dikkate alır ve kitleleri oradan avlayarak karını artırma yolunu kolaylıkla bulur. Bugün aynen böyle bir döngü içinde bir uçuruma doğru yuvarlanıp gidiyoruz adeta. İFA işte burada da bence çok önemli: Teknoloji geliştiren ve teknoloji politikalarına yön verenlerin bence insanı bir de bu açıdan anlamaya gayret etmeleri, geleceğimizi kurtarmak için çok önemli bir başlangıç noktası olabilir.

Yalnızca zihinlere yönelik değil, sağlık, yaşam, yönetim gibi çeşitli konularda da eğitimler veriyorsunuz. Bu bir ticari kaygı mı yoksa insana yönelik bir bütünsel eğitim faaliyeti mi? Neden eğitim alanlarını bu şekilde çeşitlendirdiniz?

Ticari “kaygı” ifadesini tam anlayamadım ama insanların büyük işler yapabilmeleri için para kazanmaları lazım; AçıkBeyin de zaten bir tarafıyla bir eğitim şirketi. Bu nedenle diğer şirketler gibi ücretli eğitimler de veriyor. Fakat AçıkBeyin’in farkı şu: Neredeyse tüm karını içerik üretmeye ve çeşitli sivil toplum girişimlerini desteklemeye harcıyor. Bu nedenle bütünsel bir eğitim faaliyetini ticari olarak da değerlendiriyoruz. Yapılan tüm yazılı ve görsel yayın içerikleri de bu sayede ücretsiz mecralardan milyonlarca insana ulaştırılabiliyor. Eğitim konularımızın çeşitliliği ise insanın çeşitliliği ile ilgili. AçıkBeyin’de diğer eğitim kurumlarının verdiği eğitimleri pek bulamazsınız. Bizim eğitimlerimiz İFA tabanlı yaşam eğitimleridir. Mesela “liderlik” başlığı bir çok eğitim firmasının kataloğunda yer alır; ama AçıkBeyin’de aynı adlı bir kitaba da konu olan “İnsan Odaklı Liderlik” uluslararası onaylı ve İFA tabanlı bir liderlik modelidir ve temel insanı öz-becerileri geliştirme sürecine odaklanır. Yani eğitimlerimizin aslında her biri, adına İFA dediğimiz kuramsal çerçevenin farklı uygulamaları olarak nitelenebilir.



Çeşitlilik Varsa Yozlaşma Kaçınılmaz 

Bilhassa son yıllarda farklı eğitim metotları, kişisel metotlar, eğitim koçlukları ve benzeri şeyler iyice artmış durumda. Bu ilgi geleneksel bilimin dışına da kayabiliyor. Özetle;  ortada bir eğitim kaosu var. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

İnsanın olduğu yerde çeşitlilik ve buna eşlik eden yozlaşma da kaçınılmazdır. Burada önemli olan, iyi niyetli insanların bir araya gelerek doğruyu temsil etmekten vaz geçmemeleridir. Dediğiniz gibi eğitim piyasası bir çok kötüye kullanım örneğiyle dolu. Mesela koçluk dediğimiz meslek, bazı kötü uygulamaları nedeniyle ismine şüpheyle yaklaşılan alanlardan birisi. Ben bu konuyu ilk duyduğumda formel bir koçluk eğitimine sahip değildim fakat incelediğim zaman koçluk (coaching) olarak bildiğimiz mesleğin sınırları son derece iyi çizilmiş ve son derece faydalı bir uygulama olduğunu anladım. Kötü örneklerle bir konuyu değerlendirip göz ardı etmek yerine doğrusunu öğrenmenin önemine inananan birisi olarak bu konuyu da AçıkBeyin’in ana konularından birisi yapmaya karar verdim. Mesela önümüzdeki dönemlerde sinirbilimsel yaklaşımla uluslararası akreditasyonlu yeni bir koçluk okulu tasarlama yönünde çalışmalarımız bile var; yani bu konuyu geliştirerek istifadeye sunmak istiyoruz. Faydalı bir modelin sırf imajı kötü diye yitirilmesi benim içime pek sinmiyor.

Son olarak, bazı ilgi veya eğitim alanlarının geleneksel bilim anlayışının dışına kaymasında bence bir sorun yok. Esas sorun, bilimi bağlamından çıkartarak, insanlara bilim adı altında temelsiz fikir ve ideolojilerin dayatılmasıdır. Bilim tek başına dönüştürücü ve aydınlatıcı bilgi vermekten uzaktır; zira işi bu değildir. Bilimsel bilgi ancak “yorumlanırsa” işe yarar ve yaşamda uygulanabilir bir deneyime dönüşebilir. Ama bu yorumların makul olabilmesi için o yorumları yapan insanların sadece bilimsel yeterliliğe değil, bir yaşamsal deneyime de sahip olması gerekir. Bilimsel bir kaç terimi dini yahut yeni dalga bir takım havalı terimlerle birleştirmek, gizemli bir hava vermek, maalesef tasavvuf gibi, kuantum fiziği gibi alanları bağlamlarının çok dışında mesajlar için araçsallaştırmak, geçici bir süre insanlara ün sağlayabiliyor. Bizim işimiz, bu bilgi ve yorum kirlenmesinin arasında temiz ve güvenilir bir referans olabilmek. Bunun kitabi bir ölçüsünü bulabileceğimizi düşünmüyorum. Zaman, kimin daha faydalı ve dönüştürücü anlatılar üretebildiğini gösterecek en iyi hakem olacaktır kanaatimce.


BEYİN VE ZİHİN EVRİMİ 

Kısaca İFA‘ olan “İnsanın Fabrika Ayarları’ dediğiniz eserleriniz özü itibarıyla  neyi anlatıyor? Bu eserleri okuyan okuyucunun zihninde, iç dünyasında nasıl bir değişim söz konusu olabilir?

İFA, insanı, 3.5 milyar yıllık canlılık tarihinin özel bir meyvesi olarak, beyin ve zihin evrimini merkeze alan bir tanımlama çabasıdır. Bu tanımlama, binlerce bilimsel yayınla desteklenen ve artık bilimsel ve mantıki anlamda neredeyse kesin olarak emin olduğumuz bir takım gerçeklerin tek bir açıklayıcı çerçeve halinde birleştirilmesinden oluşuyor. Bilim dünyasının yüz yılı aşkın süredir biriktirdiği ve özellikle son bir kaç on yılda katlanarak artan çok sayıda deney, gözlem, araştırma ve analiz sonuçlarının bir özeti olan İFA, aynı zamanda bilimsel bilgilerimizi destekleyen kadim bilgeliğimizin ipuçları ile de sınanarak seçilmiş iddialardan ve çözümlerden oluşuyor. Bu anlamda İFA, aslında insanın ne olduğunu bütüncül olarak yeniden tanımlamayı ve tarif etmeyi amaçlayan bir teorik çerçeve, yani teoridir. Modern medeniyetin içine doğmuş ve neredeyse tamamen insan yapısı bir çevre ve kurallarla çevrelenmiş insanın unuttuğu yahut unutmaya yüz tuttuğu beden ve zihin özelliklerini tekrar hatırlatma ve bu sayede de hayatımızda yaşadığımız hemen hemen tüm temel sorunların çözümlerine dair öneriler getirmeyi amaçlayan kapsayıcı bir izah çabasıdır. Canlıların yapısı nesiller boyunca belirgin değişimlere uğrar; evrimsel biyoloji bize bu değişimlerin mekanizmalarını açıklamaya yönelik olarak çalışır. Bu alanın bize gösterdiği temel kurallardan birisi, canlıların nesiller boyunca gösterdikleri değişimin çok yavaş bir süreç olduğu ve çoğu zaman “milyon yıl” mertebelerinde ancak belirgin bazı değişimlerin ortaya çıkabildiğidir. İnsan ise ilk halinden bu güne kadar en fazla 300 bin yıl gibi bir süredir burada gibi görünüyor. Yani bedenen ve zihnen bize benzeyen atalarımız, sadece 300 bin yıldır dünya üzerindeler. Fakat modern insanın bir kaç yüzyıllık tarihi de düşünülünce, insan neslinin yaşadığı değişimler, kendi çevresini değiştirme düzeyi inanılmaz bir hız ve değişkenlikle devam ediyor. Yaşadığımız çevreyi inanılmaz bir hızda değiştiriyoruz ama temel biyolojik ve psikolojik özelliklerimiz neredeyse yüzbinlerce yıldır aynı. İşte yeni çevremizle bu kadim “ayarlarımız” arasındaki uyumsuzluklar, bugün neredeyse bildiğimiz tüm sorun ve hastalıklarımızın temel kaynağı. Bu uyumsuzluğu anladığımız zaman, kendimiz için “ayarlarımıza daha uygun” bir yaşam kurmanın yollarını da kolaylıkla keşfetmeye başlıyacağız diye inanıyorum.

Dolayısıyla İFA öğretisini inceleyen bir çok okurumda gördüğüm üzere, İFA teorisi kapsamındaki bilgiler, gayet ikna edici bir şekilde yaşamımızda çeşitli değişiklikler yapmamız gerektiğini bize gösteriyor. Bence en özel tarafı da şu: İFA’da öyle genel geçer formül ve tarifler yok. Bunun yerine İFA bizi, kendimizi anlamak için bir zihinsel mesaiye davet ediyor ve çözüm yollarını kendimiz keşfedelim diye cesaret vermeyi amaçlıyor.

Son sorumu da koronavirüs ile ilgili sormak isterim: Virüslerle insanın düşüncesi,  daha doğrusu yaşam biçimi arasında bağ kurulmakta ve virüsleri kendi elimizle var ediyoruz denmekte. Siz bu yaşanan pandemiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Yaşadığımız bu pandemi süreci kesinlikle çok özel bir dönem. Benim açımdan İFA’da anlatmaya çalıştığım hemen her şeyin bire bir uygulamalı olarak gözlemlenebileceği ve oradan alacağımız ipuçlarını hayatlarımıza çok daha belirgin bir şekilde uygulayabilmemize imkan veren bir dönemdeyiz. Öncelikle aslında oldukça basit bir virüs enfeksiyonu nedeniyle tüm dünyada insanlığın durma noktasına gelmesi gerçekten çok garip. Böyle bir durumu hiç kimse ön görememişti. Bunun nedenlerine baktığımızda ve neden tabiattaki diğer canlıların böyle bir kriz yaşamadığı gerçeğiyle bir karşılaştırma yaptığımızda, Covid-19’un insanlık üzerine bu derece derin etkiler yapmasının büyük oranda insanlığın seçtiği yaşam tarzıyla ilgili olduğunu fark ediyoruz. Sıkışık şehirlerde milyonlarca bireyin birlikte yaşamaya çalıştığı, en temel ihtiyaçlarımız için bile hiç tanımadığımız bambaşka insanlara pek uzun ve masraflı tedarik zincirleriyle bağımlı olduğumuz, sağlığımızı hastanelere ve ilaçlara endekslediğimiz, en temel üretim ve hayatı idame becerileri açısından derinlemesine cahilleştiğimiz, günlük rutinlerimize neredeyse komada bir hasta gibi bilinçsizce gömülüp bilinç dışı bir yaşama kapıldığımız bir vasatta, Covid-19 bizi tabiri caizse darmadağın etti. Bu enfeksiyon aslında insanın bağışıklık sisteminden çok tercih ettiği medeniyet sistemini çökertti. Eğitim, sanayi, ekonomi, beslenme, sağlık ve diğer tüm alanlar son derece beklenmedik bir derinlikte etkilendi. O kadar ki, bugün bu enfeksiyon yeryüzünden silinse bile bizde köklü bir değişime ve ayılmaya sebep oldu diye düşünüyorum. Elbette bundan sonra bir ütopya veya aydınlanma bekliyor değilim; ama böyle bir deneyim, umuyorum hem bireysel hem de toplumsal olarak insanların yaşam tarzlarını bir kez daha gözden geçirmesine vesile olsun.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK PAZAR

 https://www.yenisafak.com/hayat/egitimdeki-handikapi-firsata-cevirmeliyiz-3590347


18 Ekim 2020 Pazar

MİM KEMAL ÖKE İLE SÖYLEŞİ

 


Önemli bir hayat tecrübesine sahip olan ve çok yönlü kişiliği ile tanınan tarih ve siyaset bilimcimiz Profesör Dr. Mim Kemal Öke ile korona öncesi ve sonrasını, filmlerini, tasavvufu konuştuk. Bir eğitmen olan Öke, sürecin eğitime etkisini değerlendirdi. 

 

Yıllardır ekranlardan uzaktınız ancak güzel bir filmle, "Dilsiz"le yeniden izleyicilerle buluştunuz. Bununla ilgili nasıl tepkiler aldınız,  ne gibi duygular yaşadınız?

 Ekranlardan uzaktım, evet. Dinlendim. Dem’lendim herhalde. Aslında ‘drama’yı severim. Tiyatro tutkumdur. Lise, üniversite yıllarımda çok oynadım. Hatta İngiltere’de drama okumayı bile düşlemiştim. Sonra nereden çıktıysa (gülüyor) şu siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler okumak?! Hoş koronadan önce tek kişilik piyesle sahnedeydim: “Baba, sana bir masal anlatayım mı?” Nazlı’nın dilinden bir engelli bireyin öyküsünü, kızımla yaşadıklarımı aktarıyorduk.

Malum, durduk.

Sinema filminde oynamak… Hayal bile edemezdim. Mevlevi bir hattatı oynadım, “Dilsiz”de. Maceraperest ruhlu olduğum için, yönetmenimizin teklifine hemen evet dedim. Sonra panikledim; nasıl altından kalkarım diye. Ama, ‘asıldım’ işe. Ciddiyimdir. Disiplinli. Sonunda şükür herkes hoşnut kaldı rolümden. Semih Kaplanoğlu beyden bile ‘Aferin’ aldık hani.

 

Bu tür şeylerin devamı gelecek mi?

 

Tabii ki devam ettirmek isterim. Zaten iki film teklifi geldi. “Pause 2020”yi çektik. Tekliflere açığım (gülüyor)  Ama gönlüm tarihi dizilerde. Tarihçiyim, ezelden, meslekten. Ee, bir de çocukluk var serde. Oynatın gayrı beni bir menkıbede. At da binerim, kılıç da savururum yani…



 TASAVVUF MUHABBETİ SUNAR

Tasavvufa ilginiz var. İnsana manevi olgunluk kazandırmayı amaçlayan tasavvuf ve mevlevilik bu dönemde insanı nasıl bir içsel yolculuğa çıkarıyor? Sizce tasavvuf günümüz toplumuna neler kazandırabilir?

 

Tasavvuf… 30 yıldır bu ummanın içindeyim. Ne var ki, günümüzde maalesef cemaatler, tarikatlar, hatta dinin ta kendisi bazı mensuplarının yanlışları nedeniyle eleştirilmeye başlandı. Hatta, soğudu insanlar… O nedenle tebliğ değil, önce temsil devri diyorum. Tasavvuf kâmil insan yetiştirmeye taliptir. Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim insanı. Günümüzün giderek koflaşan, kabalaşan, hatta nefretle dolan beşer’ini “medenî” kılmak için tasavvuf biçilmiş kaftandır diyeceğim, demek istiyorum.

İnsanlığın cinnet geçirdiği, kötülüğün arttığı, bencilliğin azdığı, sapıklığın nerede ise norm haline geldiği şu çağda şifadır tasavvuf. Safadır ruha…

Sevginin cemresini atar yüreklere.

Süfli’den Latif’e taşır bizleri.

Ancak, bu kadar çok postmodern mürşidin olduğu bir zamanda halvet farz oldu diyesi geliyor insanın içine.

Korona bir eşik sunuyor. İnsanlar “sonlama” mantalitesi ile, ya ne yaparsam kârdır diye her günahı meşru hale getirecekler, ya da ibret alıp, haydi nefsimizi tezkiye etme zamanıdır diye kendilerini murakabeye sokacaklar.

İşte, tasavvuf, muhabbeti sunar.

Lakin, şu ‘muhabbetizm’in tadı kaçırılmamalı. Sulandırılmamalı. İçi boşaltılmamalı. O nedenle, tasavvuf ehil olmayanlara sorulmamalı. Devir, sadece iyiliğe çağrı olsun.


BİLİMİ TELAFİ ETMEK ZORDUR

Dünya koronavirüs salgınının kıskacı içinde. Salgın her şeyi olumsuz etkiledi. Belki de en olumsuz etkisi eğitim alanında. Siz bir hoca, bir eğitmen olarak bu sürecin eğitime etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Koronavirüs, yaptı yapacağını. Eğitim-öğretim kepenkleri kısmen indirdi. Evet, ama her zaman derim, bu iş sadece okulla sınırlı görülmemeli. Aileler zaten bu süreçte olmalıydılar hep. Uzaktan yapılıyor. Buna da şükür. Ama, yine arz ediyorum, öğrenci de okuma heveslisi olmalı. ‘Okula bağımlılık’ ne veliler ne de evlatları nezdinde bir husus olmamalıydı.

Uzaktan eğitim, tabii ki arzulananı vermez. Donuktur, soğuktur. Hele üniversite koşullarında. Üniversite dersane değildir. Spordur, sanattır, kulüplerdir. Bir özel sosyalleştirici, kültürleştirici havzadır. Ve bence de asıl önemli olan budur.

Bu kesildi, alındı hayatlarımızdan. Öğrenci ne kadar hocasına muhtaçsa, hoca da öğrencisine muhtaçtır.

Salgın biter. Devam edersiniz. Ama bilim öyle değil. Onu telafi etmek zordur. Ye’is yok, yine de. Vallahi ben derslerimi iyi hazırlardım. Uzaktan’ı da cazip kılmak için videoları, vd malzemeleri de devreye soktum. Moralimi de sağlam tutup, Bismillah dedik.

Hoş, koronaya gelene kadar, eğitim sisteminden çok daha başka şikayetlerimiz olabilirdi; (gülüyor) ama onu açmayalım şimdi.

Bilim-bilgelik farkı gibi dertlerimiz var, ama üniversitelerde


KORONA BENCİL KILDI. DİĞERGAMLIK UNUTULDU.

Down sendromlu bir çocuğunuz var ve onun eğitimi sizin için son derece önemli. Ancak şartlar onu okuldan, arkadaşlarından uzaklaştırdı. Bu durum çocuğunuza ve aile bireyleri olarak sizlere nasıl yansıdı? Bu salgın çocukların, gençlerin geleceklerini nasıl etkileyecek?

Nazlı 30 yaşında ablası. Ama 15 yıldır aynı görüntüde. Eskiden birlikte yürürken, “baba-kız” derlerdi. Şimdi “dede-torun” diyorlar. (Gülüyor)

İlköğretimini bitirdi. Bir özel okuldan musiki eğitimi aldı. Şimdi enstrüman eğitimimiz ve korolarımız vardı gittiğimiz. Durdu, üzüntüyle kaydedeyim. Ancak, evde eşlik ediyoruz. Her gece…

Ne var ki haklısınız, rehabilitasyon merkezleri -korona dolayısıyla- bir şekilde kapatıldı.

Özel çocuklar için şarttır bu!

Telafisi imkansız. Aileler çocukları zaptedemiyor evlerde. “Mimterapi” videolarımızla Youtube üzerinden,  bilabedel evlere hizmet yaptık. Müzik terapi açısından.

Koronayı affedemiyorum. Bize iyilik yapma sürecimizi durdurdu. Devlet koruması altında öksüz-yetim-engelli çocuklara müzik terapi veriyorduk. Yararlı Ceylanlar Kulübü olarak. Onlarla coşuyor, onlarla onların sayesinde rehabilite oluyorduk. Onlarla konserler verip, insanoğluna aslını hatırlatıyorduk. Durdu. İnsanlar içine kapandı. Şimdi kurallar dahilinde tekrar başladık. Ama, işte sorun bu. Korona bencil kıldı… Diğergamlık unutuldu. İyilik yapmak devre dışı kaldı. Çocuklara, gençlere bu hatırlatılmalı…

 


KİTAPLAR MÜRŞİDİM OLDU 

Siz, çocukluğunuzdan itibaren fırtınalı bir hayat yaşadınız. Aile büyüklerinizin tanınan  simalar oluşu, aile yapınız sizin hayatınıza yön verirken aldığınız kararları ne yönde etkiledi?

Bu Mim Kemal Öke’nin mim’i farklı! Hani derim ya ben, sorunca bana tasavvuf nedir diye: “tasavvuf; “mim”dir. Muhabbet ilmini marifete dönüştürme kemalatı…”

Dedem ayrı bir vakıa. O kadar çok dedelerim meraklı ki, bir de öbür dedem var. Ekrem Hayri Üstündağ. Demokrat Parti’nin kurucusu. Fikren, mizacen ona daha yakınımdır ben. Tanıyamadım onları. Zaten aileden de sıkıntım vardı. Anne baba, hayat tarzları itibariyle benim beklentilerimin dışındaydı. Modellerim olmadı. Kitaplar mürşidim oldu. Ben masal, menkıbe, mesnevilerle büyüdüm. Onlardan edindim karakterimi. Kahramanım vardı; Turgut Reis. Onun güvertesinde çıktım hayata. Açıldım ummana. Tasavvufi alem de buna dahildir. Kaldı ki 18’imde yurt dışına gittim. Gidiş o gidiş!..

Bu arada bana sorarlardı: “En sevdiğiniz kitabınız?”

“Daha yazamadım” derdim.

Yazdım!

“Biat”

İşte, orada saklı bir biyografim, insan telakkim, medeniyet tasavvurum saklıdır.

“Zamane Dervişi”ni tanımak isteyenler, buyursunlar güverteye.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK PAZAR

  https://www.yenisafak.com/hayat/kitaplarim-mursidim-oldu-3571227