Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2021 Pazartesi

LUSTRA: BİR ANAFOR KİTAP

Ezra Pound, modern şiire yeni bir boyut kazandırmış olup, şiirde imgeyi temel birim gören ve bunu savunan, uygulayan, bir şairdir. Henüz ilk gençlik yıllarında, mevcut şiir kalıplarına itiraz ediyor ve yeni bir şiir türünün ortaya çıkması gerektiğini ileri sürüyordu.


Kitap okuma alışkanlığımızla ilgili birçok şey yazılıp çizilir. Avrupa ülkeleri ve diğer bazı ülkelerde kişi başına okunan kitap sayısı, gazete tirajları vs. çeşitli örneklerle ülkemiz karşılaştırması yapılır, kitap ve gazete satışlarından yola çıkılarak sonuçlar üretilir; “Okumuyoruz!” denir.

Her ay onlarca kitap yayımlanıyor. Bir o kadar da aylık, haftalık dergi var. Bunların okuyucuları var ki, yayınevleri sürekli kitap çıkarıyorlar. Çoğunluğu birinci baskıda kalsa da, sayısal yönden yeterli görülmese de süreklilik gösteren bir okuyucu kitlesi var.

Hangi kitapların daha çok satıldığına, okunduğuna gelince: roman türündekilerin (klasikler) daha çok okunduğu bilinen bir gerçek. Diğer tür kitapları ise meraklıları tercih ediyor.

Şiir kitaplarının ne kadar okunduğunu kestirmek ise oldukça zor. Her birimizin bir şairin birkaç dizesini bildiğini düşünürsek aslında şiire yabancı bir millet değiliz. Sözlü kültürle yoğrulmuş bir millet için elbette bu doğal bir sonuç.

Türk şairlerinin kitapları yabancı şairlere göre daha çok okunmakta. Bunun da çeşitli nedenleri var. Her şeyden önce şiir çevirisinin ne derece orijinaline yakın olduğunun bilinmemesi ve farklı çevirilerin olması, ilgiyi azaltan nedenlerden biri. Ancak, şiiri yakından takip edenler ve şairler için şiirin yıldızları bilinen yabancı şairler her zaman ilgi çekici olmuştur. Bu şairlerin kitapları onlarca yıldır okunup durmakta, onlar hakkında makaleler, kitaplar yazılmakta. İşte bu önemli şairlerden biri de Amerikalı şair Ezra Pound.

Ezra Pound, modern şiire yeni bir boyut kazandırmış olup, şiirde imgeyi temel birim gören ve bunu savunan, uygulayan, bir şairdir. Henüz ilk gençlik yıllarında, mevcut şiir kalıplarına itiraz ediyor ve yeni bir şiir türünün ortaya çıkmasını savunuyordu. Aradığı şiir türünü, “Yirminci yüzyıl şiiri ile önümüzdeki on yıl içerisinde yazılacağını umduğum şiir için konuşacak olursak şiirin saçmalık ve boş laftan uzaklaşacağını düşünüyorum; daha sert ve akla yatkın bir şiir çıkacak… En azından kendim için böyle olmasını istiyorum; katı, doğrudan ve duygusal dengesizlikten kurtulmuş bir şiir.” olarak tanımlıyordu.


Pound, Fransız Kübist ve İtalyan Fütüristlerin ideallerini kapsayan sanat anlayışına karşılık, İngiliz resminde soyut resme karşı ilk organize hareket olan vortisizmi şiire uygulamak ister. Oluşturduğu imgeci akımla etrafında kümelenen şairlerin şiirlerini bir antolojide toplayan Pound’un 1914’te yayınladığı 10 şairi kapsayan Des Imagistes (İmgeciler) adlı antolojisi William Carlos Williams, Hilda Doolittle ve Amy Lowell gibi önde gelen imgecilerin şiirlerinden örnekler içerir.

Ezra Pound’un başyapıtı olarak Kantolar gösterilir. Şairin Kantolar'ı 1906’da yazmaya başladığı belirtilir.

Pound sadece şiirle ilgilenen bir isim olmaz. Dünyanın gidişatına akıl yormaya başlar. Ekonomik alanlardaki çarpıklıklar, gelir dağılımındaki dengesizlikler onu yeni arayışlara iter. Faizin toplumları zengin-fakir olarak böldüğüne inanır ve çoğunluğu tefeci olan Yahudilere tepki koyar. Bu duruş onu anti-semitist yapar. Kendine en yakın gördüğü faşizme gönül verir ve faşist Mussolini’yle yakınlaşır. Pound için Mussolini, plütokrasiyi deviren bir devlet adamı olmanın da ötesinde, politikayı bir çeşit sanat haline getiren insandı: Pound, ”Mussolini, halkına, şiirin bir devlet davası olduğunu söyledi ve bu şekilde, Roma'da, Londra ve Washington'dan daha yüksek bir medeniyet seviyesini dile getirdi” diyordu.

 

Pound Mussolini’nin öldürülmesi, faşizmin yenilgisinin ardından Amerikan askerleri tarafından tutuklanır, daha sonra da hapse atılır, Pound, ABD'ye ihanetten suçlanır, ancak birçok sanatçı ona sahip çıkar, daha sonra ihanet suçu terk edilince 13 yıl hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur, yeniden İtalya’ya döner.

Pound’un yaşadığı süreçteki faşizme sahip çıkan düşünceleri birçok sanatçı tarafından kabul görmese de onun şairliği, sanatçılığı her zaman değer görür. Eserleri birçok dile çevrilir.

20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri kabul edilen Pound’un şiirlerini birçok önemli şairimiz Türkçeye çevirdi. Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Can Yücel, Bilge Karasu, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Cevat Çapan gibi isimler Pound’un şiirlerinden çeviri yapan isimlerin bazıları.

Pound’un 31 yaşında yayımlanan kitabı olan Lustra, çeşitlemelerden oluşan bir kitap. Kitaptaki şiirleri belli gruplara ayırmak mümkün. Örneğin, “Anlaşma”, Pound’un kendinden önceki dönemin önemli Amerikan şairi Walt Whitman’la bir tür hesaplaşmasıdır;


“Senle bir anlaşma yapıyorum Walt Whitman

Yeterince nefret ettim senden bunca zaman

Domuz kafalı bir babası olsa da

Büyümüş bir çocuğum karşında şimdi

Arkadaş edineceğim yaşa eldim.

Sendin yeni ağacı deviren

Artık onu oyma zamanı

Özümüz bir kökümüz bir

Ticaret başlasın ikimiz arasında.”


Elyasa Koytak tarafından çevrilen kitabın önsözünde şöyle denmekte;

"Lustra bir anafor-kitaptır. Pound'un 1913-16 yılları arasında Londra'da yazdığı bu şiirler imgeyle siyaseti, lirizmle konuşmayı, nükteyle hicvi, trubadur şarkılarıyla kübizmi, farklı kültür ve tarihleri birbirine katar, karıştırır; ancak bu anafora tek bir renk veya katman hakim olmadığı gibi, okuyanı dibine çekip boğmak yerine kendi döngüsüne katılmaya davet eder. Bu girdap modern şiirin kurucu kaynaklarından biridir."

Pound, bu kitabında imge şiirlerden örnekler sunmakta. Ayrıca kitaptaki şiirlerin çoğu bir karşıtlık üzerine oturmakta;

“Gel acıyalım hali vakti bizden yerinde olanlara

Gel dostum unutma ki

Zenginlerin uşakları olur dostları olmaz…” derken Tavan Arası adlı şiirinde, Selamlama adlı şiirinde de şöyle seslenir;

“Ey tepeden tırnağa kendini beğenmiş

Tepeden tırnağa şükürsüz nesil...”


Bir asırdan uzun bir süre sonra yalın şiir diline uygun bir çeviriyle Türkçeye kazandırılan “Lustra- Yeryüzü Şiirleri” aynı zamanda şairin epik şiirlerini içeren “Kantolar”dan kısa bir süre önce yazdığı şiirlerden oluştuğu için bir tamamlama şiiri niteliğinde.


Semiha Kavak - YENİ ŞAFAK Kitap 

https://www.yenisafak.com/hayat/bir-anafor-kitap-lustra-3603693




15 Mart 2020 Pazar

Bir Uzun Serüvenin Şiirleşmiş Hali: "Eski Liman"



“tek başına şair değilken ben senle şiir kurulur
gül kokar bulutlar sen gülüp konuşurken
tatile girince bir okul bahçede zaman durur
ege’de bir değirmen düşü kalbimi vurur”

 “ Eski Liman”, bir öğretmen olan Orhan Tepebaş’ın ikinci kitabı.

Başta edebiyat dünyasının seçkin dergilerinden “Dergâh”ta uzun süre şiirleri yayınlanmış olan Tepebaş’ın, şiir serüveni öğrencilik yıllarına dayanıyor. Üniversite yıllarında kuruluşunda yer aldığı edebiyat dergisinde şiir’in yanı sıra, eleştiri, düz yazı ve günlük gibi çeşitlilikler içeren yazılar, çeşitli edebiyat dergilerinde de hat sanatı ve yazı kültürü konularında  makaleler yazdı. Bu nedenle Tepebaş, edebiyatın geniş alanlarına uzanan bir muhayyileye sahip.

Tepebaş’ın şiirlerinde, iç dünyamıza uzanışın yanı sıra, yalnızlık, özlem, ayrılık gibi duygular  yeni bir anlamla yoğrulmakta. 

Yaşanan zorlukları içselleştiren bir yaklaşımla dile getiren şairin dizelerinde , inanca dayalı sabrın çeşitli yansımaları öne çıkıyor.

Münacat adlı şiirinde geçen
“özleyeceğim sessizlikler bağışladın bana…”
“kalabalıklardaki yalnızlığı bağışladın bana…”
“kalemle yazmayı öğreten sendin”

“yazmayı üstüme alındım yetmedi gücüm
yine de kesmedin sözümü yazımı
sana şükürler olsun allah’ım”

dizeleri şairin hayata yaklaşımını özetlemekte. Farklı mecralarda gezinen, çeşitlilik içerisindeki şiirler hep bu minval üzere yol alıyor. Şiirlerinde geçen   “mesnevi, züleyha, yunus, tespih, cenaze, mevta, ölüm, şeyh, gâvur, melek, efendi” gibi sözcükler şairin düşünce dünyasının, iç dünyasının yansıması gibi. Bu sözcüklerle yoğrulan modern zamanların duygularına yönelen dizelerde bile bu dokuyu hissetmek mümkün;

“caddede yürürken
melekler ürkmüşken
soysuz bir uğultu
ve pörsümüş kokular arasında…”

Dizelerinde modern dünyanın yansıması olan caddeler ve melek, aynı düzlem içerisinde bir düşünceyi açığa çıkarıyor.

Tepebaş’ın “Eski Liman”adlı kitabında çeşitli kişilere ithaf edilmiş şiirlerin olması duygu yükünü öne çıkarmakta.

Anneye, çocuklara, arkadaşlara yazılmış şiirlerde farklı duygular hakim. Bu şiirler arasında İsmet Özel’e atfedilmiş bir şiirin de bulunması, Tepebaş’ın, İsmet   Özel şiirinden etkilendiği şeklinde yorumlanabilir hatta ona atfen yazdığı şu dizeler dahi böylesi bir çağrışım yapıyor;

“oysa biz biliriz
saint simon’un köpeğine
verdiği ismi
türkçeye tercüme edilmiş adamları
ruhlarını renklendirmek yerine
boya sürenleri”

Tepabaş’ın şiirlerinde divan şiirinden izler bulabildiğimiz gibi, akıp giden zamanın sürüklediği sona dair modern zaman anlatımları daha baskın.

“şimdi her şey beni sürüklüyor
kitapların arasında unutulmuş
eski bir para gibi
gülümsetiyorum kasiyerleri”

Semiha Kavak
Yeni Şafak Kitap - Gazete



Rilke'nin Gözünden İstanbul


Her tür edebiyat akımının öncüsü olan Batı edebiyatında anı eserleri de önemli bir yer tutar. Birçok Batılı düşünür, yazar, sanatçı yaşam hikayelerini, anılarını geleceğe taşımak istemiş ve onları kitaplaştırmıştır.

Bu isimlerden biri de Anna Grosser Rilke.

Alman edebiyatının önemli isimlerinden Rainer Maria Rilke’nin kuzeni olan, 19. Yüzyılın ünlü piyanistlerinden Anna Grosser Rilke’nin “Avrupa Saraylarından Yıldız’a, İstanbul’da Bir Hoş Sada” adlı eseri sanatçının anılarından oluşan bir eser.

1853 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, bugün Çek Cumhuriyeti’nde yer alan Melnik kentinde doğan Rilke, beş yaşında müziğe başladı, piyano dersleri aldı. Bir yıl sonra da ilk resitalini verdi. 15 yaşında Leipzig Konservatuvarı'na girerek dönemin büyük müzik otoriteleriyle çalıştı. Mezuniyetinden sonra hem konser hem de özel ders vererek geçimini sağlamaya başladı. Kısa sürede konser salonlarının yanı sıra saraylarda da sanatını icra eden bir isim olmuştu. Zamanla ünü yırt dışına yayılan ve aranan isimler arasında yer alan genç müzisyen evliliği nedeniyle önce Roma’ya taşındı. Daha sonra çeşitli Avrupa ülkelerinde bulundu.

Sonunda, eşinin görevi nedeniyle Rilke’nin yolu uzun süre kalacağı İstanbul’a düşer. O dönemlerde Osmanlı Devletindeki yaşam Avrupalılar tarafından oldukça kötü resmedildiği için Rilke İstanbul’a gidecek olmaktan oldukça endişelidir;
“Kocam bir gün… Köln gazetesinden bir teklif aldığını söyledi, İstanbul’a devamlı muhabir olarak gidecekti… Kafama tokmak yemiş gibi oldum… Bırakın konuştukları dili duymayı, hayatımda bir Türk bile görmemiştim.”

Çocuğu ve eşiyle birlikte İstanbul’a ayak bastıklarında gördükleri Rilke’ye oldukça garip gelir; “Tren, İstanbul garına girince, ellerimizdeki bavulları almak için itiş kakış trenin merdivenlerine saldıran hamalların kulakları sağır eden çığlıklarıyla karşılaştık. Sanki adamlar delirmiş gibiydiler, bavul taşıma karşılığında alacakları birkaç kuruş için itişip kakışıyorlardı.”

Ancak Rilke kısa sürede İstanbul’a alışır ve Türkiye’yi sevmeye başlar. “…bu ülkeyi sevdim; mutlu olmaya ve diğer ülkelerle kıyasladığım zaman her defasında içime çöken vatan hasretini de unutmaya karar verdim.”

Rilke ailesinin İstanbul’a geldikleri 1888 yılı Osmanlı’nın zor dönemlerinin yaşandığı, 2. Abdülhamit’in tahttan indirildiği dönemlerin de içinde yer aldığı, Balkan savaşlarının ardından Cihan savaşına uzanan bir dönem olması nedeniyle oldukça tehlikeli ve gerginlikle geçen dönemlerdir.

Rilke, İstanbul’da müzik yaşamını sürdüremeyeceğini düşünmektedir. Ancak, kısa sürede kendine dostlar edinir ve çoğu yabancılardan oluşan bu dostlarının özel günlerinde, elçiliklerde konserler verir. Ününün yayılmasının ardından ise padişah Sultan 2. Abdülhamit tarafından konser için Yıldız Sarayı’na çağrılır.

İlk kez karşılaştığı Sultan 2. Abdülhamit Rilke üzerinde oldukça olumlu etki yapar;
“Avrupa’nın soluğunu kesen, dehşet saçan uygulamalarıyla tanınan zeki Sultan’ın karşısındaydım. Koca bir kanca burun üzerinden, kömür gibi simsiyah, melankolik ve uysal bakan iki muhteşem göz bana çevrilmişti. Bu yüzde boşuna sert, gaddar şeyler aradım.
Bana elini uzattı, pek çok güzel şeyler söyledi. Sultan beni son derece mültefit şekilde uğurlamıştı.”

Rilke, bundan sonra Padişaha müzik ziyafeti vermenin yanısıra padişahın müziğe meraklı oğlu şehzade Burhanettin’e de ders vermeye başlar.

Rilke’nin müzik dersleri verdiği bir önemli isim ise Latife Hanım’dı. Rilke anılarında Latife Hanım’dan övgüyle bahseder.
“Türkler arasında tanıdığım kayda değer olan bir kişi de, daha sonra Mustafa Kemal Paşa’yla evlenen Latife Muammer’di. Onu tanıdığımda on beş yaşında bir genç kızdı. İngiliz, Fransız ve Alman hocalardan eğitim almıştı. Bugüne kadar gördüğüm en yetenekli ve sahip olduğu özellikleriyle benim için en ilginç insan olarak anılarımda kalmıştır.”

İstanbul’da bulundukları esnada Rilke’nin eşi hastalanır ve vefat eder. Artık çocuğunun sorumluluğu da onun üzerindedir. İstanbul’a alışmıştır ve verdiği müzik dersleri sayesinde iyi bir gelir elde etmektedir. Burada kalıp çocuğunun okul masraflarını çıkarmak, ona iyi bir gelecek kazandırmak için para biriktirmeyi hesap etmektedir. O nedenle eşinin muhabirlik görevine talip olur. Bu talebinin kabul görmesiyle birlikte de artık müzisyenliğinin yanı sıra aktif muhabir olarak da görev yapmaya başlar.

Rilke’nin bu tarihten sonraki anıları daha bir derinlik kazanmaktadır. Zira, İstanbul’da bulunduğu süre zarfında birçok olay yaşanmıştır. Sultan 2. Abdülhamit’in tahtan indirilmesi için Jön Türklerin başlattığı olaylar esnasında yaşananlar, Padişahın tahttan indirilmesi, sürgün edilmesi, sonrasında başa geçirilen padişahların dönemlerinde yaşananlar, patlak veren 1. Cihan Harbi’nde Osmanlı’nın durumu, 30 yıllık İstanbul yaşamında Rilke’nin yakinen gözlemlediği olaylar içinde yer aldığı için anlattıkları bir çırpıda okunmakta.

Kitabın ilk bölümleri Anna Grosser Rilke’nin çocukluk yıllarından başlayarak İstanbul öncesi yaşadığı ülkelerdeki anılarından oluşmakta. O nedenle kitap her ne kadar anılardan oluşsa da adeta bir otobiyografi gibi.

Bu kitap bir ünlü müzisyenin yaşam öyküsünü anlatmanın yanısıra Osmanlının son dönemlerindeki İstanbul’u çok yönlü olarak anlatan bir eser.

Eser, 1888 yılından başlayarak 30 yıl içinde Osmanlıda, İstanbul’da yaşananları bir müzisyen gazeteci gözüyle okumak, İstanbul’un o günkü sosyal ve siyasal manzarasını görmek isteyenler için.

Semiha Kavak
Yeni Şafak Kitap - Gazete






13 Şubat 2020 Perşembe

DÜNYAYI DEĞİŞTİREN ÖNCÜ DEVRİM: 1905 RUS DEVRİMİ



1917 Bolşevik devrimin öncüsü bir hareket olan 1905 devrimi sadece Rusya'yı değil, çevresini ve bilhassa Osmanlı İmparatorluğu’nu da etkilemiş olan önemli bir harekettir. Bu kalkışma aslında ekonomik ve siyasal bir kalkışma olarak değerlendirilmektedir.

“Rusya'yı devrime sürükleyen süreç, toplumdaki derin sosyal ve politik kutuplaşmanın yoğunlaşmasından hız aldı. Bu çerçevede köylülerin topraksızlığı, dönemsel açlıklar, yüksek hastalık oranları ile erken ölümler, vergi ve kira yükleri ve askerlik hizmeti, fabrika işçileri ve sanatkarların çadır ve barınaklarda çok kötü şartlarda yaşaması ve tehlikeli ortamlarda uzun çalışma şartları gibi çeşitli faktörler gözden uzak tutulmamalıdır.
Çarlık rejiminin ülke kamuoyunun dikkatini dışarı yönelterek ülke içindeki liberal ve devrimci talepleri teskin etmek maksadıyla açtığı Japonya savaşı da uğranılan yenilgi sebebiyle devrimin tetikleyicisi olmuştur. Başka bir ifade ile bu savaş, 1905 Devrimi'nin hem nedeni hem de sonucu oldu.”

Georgy Apollonovich Gapon adında bir papazın önderliğinde 140 bin işçinin Çar’a dilekçe vermek için Kışlık Saray’a yaptığı yürüyüşte, askerlerin açtığı ateşle binden fazla işçinin ölmesiyle 1905 Devrimi’nin ilk adımı başlamıştı. İşçilerin istekleri iş gününün sekiz saate indirilmesini, asgari ücretin arttırılmasını ve fazla çalışmanın kaldırılmasını kapsıyordu. Binden fazla işçinin ölümüyle biten yürüyüş Pazar gününe rastladığı için, bu olay Rus tarihine “Kanlı Pazar” olarak geçti. Bu hareket sonucu Çarlık rejiminin yıkılması ve bazı bölgelerdeki bağımsızlık yönünde yapılan silahlı ayaklanma girişimleri başarısız olmuş ve bastırılmıştır. Ancak olaylar sonucunda anayasal monarşiye geçiş yapılmış ve Çarlık Duması kurulmuş, çok partili seçimler yapılmış, 1906 Anayasası meydana getirilmiştir.
1917 devrimin ayak sesleri olarak kabul edilen bu kitlesel hareketi dönemin Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid tarafından yakından takip edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemleri olan bu dönemde bir kısım isyanların yanısıra Saraya karşı Jontürkler’in örgütlemelerini yaygınlaştırmış olması Abdülhamid'in Rusya'da olup bitenleri yakın takibe alması zaruretini doğurmuştur. “Sovyet resmi görüşüne göre 1905 Rus devrimi, bütün Asya'yı, bu çerçevede Osmanlı ülkesini de kesin bir şekilde etkilemiştir. Rus Devrimi'nin önemli kişilerinden Troçki, 1908 yılı sonunda “Türk Devrimi ve Proleteryanın Görevleri” adlı yazıda 1908 Jöntürk Devrimi'ni  ‘Rus Devrimi’nin uyandırdığı en son yankı' olarak ifade etmiştir.”

Hasip Saygılı tarafından kaleme alınan “1905 Rus Devrimi ve Sultan Abdülhamid “konulu eser bu konuda önemli bilgiler vermekte. Zira önsözde de belirtildiği gibi “Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine ilişkin ilgi ve araştırmalar artmasına rağmen 1905 yılında Rusya'da meydana gelen olayların Sultan Abdülhamid Türkiye'sindeki sosyal, kültürel, siyasi çerçevede etki ve yansımalarına ilişkin yeterli seviyede çalışma yapılmadığı gözlenmektedir. Yapılan çalışmaların Uluslar arası ölçekte sınırlı sayıda kaldığı dikkati çekmektedir.”

RUSYA'DAKİ GELİŞMELERİN OSMANLI'YA ETKİLERİ

Tarih boyunca Rusya'nın izlediği stratejileri yakından takip eden ve politikalarını belirlerken Rusya'nın durumunu önemle dikkate alan Osmanlı padişahları buradaki halk hareketlerini de yakından takip etmişlerdir. Gerek Kafkaslardaki müslüman unsurlar gerekse Osmanlı içerisindeki etnik toplulukların Rusya'yla ilintili olması bu ülkeyi yakından takip etmeyi her zaman önemli hale getirmiştir.
1800'lü yılların ortasından itibaren Rusya'da artan yoksulluk, işçilerin çalışma şartlarının gittikçe kötüleşmesi, ayrımcılık her an bir kıvılcımla halk hareketine dönüşecek durumda olduğu için çözülme dönemine girmiş olan Osmanlı da buralarda olup bitenlerin ülkesine sirayet etme ihtimalini hep göz önünde tuttu. İmparatorluğun son döneminde iyice belirginleşen saraya karşı hareketlerin güç aldığı Rus Devrimi o nedenle Padişah Abdülhamid tarafından mercek altına alınmıştır. “Sultan Abdülhamid, dönem boyunca olayları neredeyse anlık diyebileceğimiz tarzda, resmi ve gayri resmi kaynaklardan takip etmiştir. Bütün olayları “devletin bekası” ve “kamu düzenliği” açısından görmeye ve kısıtlı şartlarda yönlendirmeye çalışmıştır.” O nedenle Rus- Japon savaşını yakından takip ederek bu savaştan ülkesinin zarar görmemesi için çeşitli stratejilere başvururken, 1905 Devrimi esnasında da o akımın Jöntürkler eliyle ülkeyi etkilememesi için sıkı tedbirler almıştır. Gerek yurt dışından gelecek olan yayınların yurda girişini engellemek, gerekse içerideki basını sıkı kontrol suretiyle 1905 Rus Devrimiyle ilgili haberlerin halka ulaşmasını engellemiş, sıkı bir sansür uygulamıştır.

Abdülhamid'in 1905 Rus Devrimi’ni hızlandıran Rus-Japon savaşını yakın takibe alması da taht korkusuyla alınan bir tedbir değildi. "Sultan Abdülhamid savaşı, Rusya'da otokrasinin devrilmesi ihtimalinin, sıranın kendisine geleceği endişesiyle değil, Çarlığın Uzak Doğu'dan dönerek Osmanlı Devleti'ne musallat olacağı endişesiyle izlemiş, dönem boyunca takip ettiği siyaset, bu endişenin ağırlığını taşımıştır.

Jöntürk muhalefeti, savaşı Sultan ile Çar arasında özellikle mutlakiyetçilik, zalimlik ve yolsuzluk konularında paralellikler kurarak izlemiştir. Uzakdoğu'daki savaş Abdülhamid istibdatının yıkılması ümidiyle, sanki Japonların mağup ettiği Sultan'ın rejimiymiş gibi, gerçeküstü beklentilerle değerlendirilmiştir. Jöntürkler dönem boyunca, bu beklentileri gerçekleştirmek için dini referanslar dahil hemen her şeyi kullanmışlardır." (s.94)
Abdülhamid'in Rusya'yı yakın takibe almasının en önemli nedenlerinden biri burada bulunan müslümanlar nedeniyleydi. "Rus Devrimi'nin Osmanlı Devleti'nce yakından izlenmesini gerektiren sebeplerin başında, Kafkaslar’daki Müslümanlarla Ermenilerin çatışmaları gelmektedir. Müslümanların bölgede katledildikleri, sahipsiz kaldıkları algısı, Osmanlı ülkesinde Sultan'dan sıradan müslüman halka kadar, geniş bir kesimin duyarsız kalamayacakları bir konu olmuştur."

POTEMKİN İSYANI
Sultan Abdülhamid Rusya'da meydana gelen hadiselerden ülkesinin etkilenmemesi için çeşitli denge politikaları izleyerek muhtemel tehlikeleri önlerken en zor anları Devrim esnasında meydana gelen Potemkin İsyanı’nda yaşadı.
Rus-Japon savaşında yenilgiye uğrayıp zayıf düşen Çarlık ordusu, köylü ayaklanmalarını bastırması sırasında daha da güçsüz duruma gelir. Askerler arasında da hoşnutsuzluklar artmaya başlar. Bunun yanında çarlık subayları, gemi mürettebatına sürekli baskı yapar, mürettebatın yatma yerleri, yedikleri, içtikleri ve çalışma koşullarının dayanılmazlığının yanında subayların bu davranışları da işi katlanılmaz boyutlara taşır. 27 Haziran 1905'te Potemkin Zırhlısı'nda bir isyan patlak verir. İsyanla birlikte mürettebat Potemkin Zırhlısı’na kızıl bayrak çeker ve ardından işçi grevlerinin yoğun olduğu Odessa'da demirler.
Daha sonra ayaklanmayı bastırmak üzere gönderilen savaş gemilerindeki denizciler de ayaklananların üzerine ateş açmayı reddeder ve böylece Potemkin Zırhlısı'nın ayaklanması daha da güçlenir. Fakat Potemkin Zırhlısı'nın ayaklanmasına Karadeniz donanmasının diğer gemileri katılmaz. Erzak ve yakıtı azalan Potemkin Zırhlısı Romanya kıyılarına yanaşarak, Romanya hükümetine teslim olur. Böylece zırhlıdaki ayaklanma yenilgiyle sonuçlanır.
"Potemkin Zırhlısı'ndaki isyan, doğal olarak İstanbul'da ilgiyle takip edilmiştir. Bir İngiliz kaynağa göre ise, Potemkin isyan edip Köstence'ye gelince, Türk hükümeti alarma geçerek Boğaz girişini mayınlanmış ve zırhlının Boğaz'ı geçmeye teşebbüs etmesi halinde kıyı bataryalanınca ateş açılması emrini vermiştir.

Rusya'nın İstanbul Büyükelçisi Zinovyev, Potemkin Zırhlısı'nın Romanya makamlarına tesliminden hemen sonra, 12 Temmuz 1905 tarihinde Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği raporunda; Potemkin Zırhlısı'nın isyanı kadar Rusya'da son dönemdeki hiçbir olayın İstanbul'da ilgiyle takip edilmediğini yazmıştır."

Sultan Abdülhamid Potemkin isyanını fırsat bilerek boğazlarda tahkimat yapmış ve böylece Rusya'nın Osmanlı'ya karşı herhangi bir kötü emeline karşı tedbir almıştır. Bunu yaparken de Rusya'yı darıltmamış, bu tedbirleri Bulgaristan ve Romanya tehlikesine karşı aldığını öne sürmüştür. 

Buna karşılık "Jöntürk muhalefeti ise Potemkin İsyanı'nı çürüyen Abdülhamid rejimi ile Çarlık otokrasisi arasında paralellikler kurmak için, bir fırsat olarak karşılamış görünmektedir."
"1905 Rus Devrimi ve Sultan Abdülhamid" adlı eser incelendiğinde bu hareketin sadece Osmanlı'ya değil Çin'den İran'a kadar anayasal yenileşmelerin ve yeni hakların, kimi rejim değişikliklerinin öncüsü olduğu görülmektedir.
Yakın tarihin tozlu raflar arasında kalmış gerçeklerini öğrenmek isteyenler için bu kitap okunması gereken bir kitap.

Semiha Kavak 
Keşke Düşünce ve Edebiyat Dergisi





9 Şubat 2020 Pazar

RÜYET



DERVİŞ ZAİM’DEN BİR RÜYA “RÜYET”


Türk kültürü, çeşitli kaynaklardan beslenmiş, asırlarca çeşitli buluşmalarla, çeşitli etkileşimlerle oluşmuş bir kültür.
Doğu kültürü içerisinde değerlendirilen Türk kültürü  bu kültürün zenginliğinden yararlandığı gibi, kendi kültür geleneğiyle yeni bir sayfa açacak düzeyde zenginliğe sahip.

Türk kültürü denince, İslamlaşmayla birlikte süzüle gelmiş bir kültürü anlarız. Geleneğin İslâmla bütünleştiği bu düşünce yapısı içerisinde tasavvuf önemli bir yer tutar. Tasavvuf, kültürümüzün her alanını son derece etkilemiş olup, her sanat dalında kendinden bir şeyler bulunduran kültürel anlamda varlıksal öz.

Cumhuriyetle birlikte başlayan Batılılaşma hareketleri kültürümüzü bir dönem tamamen Batı etkisinde bıraksa da, bu durum belirli bir dönem sonra yeniden geleneği keşfe dönüştü.

Kaotik dönem içerisinde ortaya çıkan tüm sanat eserlerinde yıkımların, savaşların, kaostan çıkış arayışlarının izleri görülür. Elbette, Türk kültür yapısı da bu dönemlerden etkilenmiştir. Ancak, zamanla bu etkinin azaldığı görülür.

Süreç içerisinde her şey kendine kalıcı bir yer arar ve bu süreçte gelenek yeniden keşfedilir. Böylece tasavvuf düşüncesi de gelenekle birlikte tüm sanat dallarında yeniden yer almaya başlar.

Günümüzde neredeyse her sanat eserinde gelenekten izler bulmak mümkün. Gelenek içerisinde önemli bir yere sahip olan tasavvuf da bu eserler içerisinde kendisine önemli bir yer edinmekte.

Geleneğin en yoğun olduğu sanat dalı kuşkusuz edebiyat. Edebiyat denince de akla ilk gelen şey şiir, hikaye, roman türünde yazılmış eserler. Her ne kadar şiirimiz hala divan şiirinin atmosferini günümüze taşıyacak zenginlikte olmasa da, gelenek hikaye ve romanlarımızda hayatın akışıyla harmanlanmış olarak karşımıza çıkmakta.

Bilhassa son dönemin popüler romanlarında gelenek olmazsa olmaz şekilde önemli bir yere sahip.
Kitap dünyamızdaki bu durum en çok diğer sanat dallarından olan sinemayı, buna bağlı olarak da televizyon dizilerini etkilemekte. Son dönemde çevrilen birçok Türk filmi ve dizisinde gelenek önemli bir yer  teşkil etmekte.
Böylece bu durum sanatın faklı dallarında karşılıklı beslenmeye yol açmakta. Artık neredeyse birçok roman, hikaye bir dizi, bir film olacakmışçasına yeni anlatım tarzları ve yeni alanlar oluşturma gayreti taşımakta.

Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden Derviş Zaim, ikinci kitabı olan Rüyet’le roman severlerin karşısına çıktı. Derviş Zaim’i sinema seyircisi Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Cenneti Beklerken, Nokta, Gölgeler ve Suretler, Rüya gibi filmleriyle tanıyor. Ancak onun ilk sanatsal yapıtı film değil, Ares Harikalar Diyarında adlı romanı. Bu eserle 1992 yılında Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazanan yönetmen/yazar Derviş Zaim ikinci romanı Rüyet’i 2016 yılında yazmaya başlamış ve 2,5 yılda bitirmiş.

Kitaba ismini veren “Rüyet” sözcüğünün sözlük anlamı “görmek”, ancak, tasavvufta “görmek” sadece gözün görme alanında olan şeyin görülmesi değildir. Bu aynı zamanda kişiyi görünen alemlerin ötesine taşıyan kalp gözü ile görmek olarak tanımlanmakta.

Kendisiyle yapılan kimi söyleşilerde de Zaim, açıkça bunu “kalpten görmek” anlamında aldığını belirtmekte.
Buradan yola çıkarak kitabın geleneğin derin kaynağı tasavvufla bağ kurduğunu anlamak mümkün.

Derviş Zaim, ilk kitabı “Ares Harikalar Diyarında” romanından önce hikayeler, senaryolar yazmış bir isim olarak yazdıklarında geçmişe yolculuk ederek buradan bireyin derinliklerine inerek onu yeni bir dünyayla buluşturmaya özen gösteren bir yazar.

Belki de bu arayışlar onu sinema sanatıyla ilgilenmeye itmiş. İlk önceleri kısa film denemelerinin ardından uzun metrajlı filmlerle izleyicinin karşısına çıkan Derviş Zaim, Türk sinemasına yeni bir soluk getiren isimlerden. Sinemaya Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Çamur, Balık ve Rüya gibi eserler kazandırmış olan Zaim, aynı zamanda yönetmenliğini yaptığı filmlerinin  senaryolarını yazan bir isim. O nedenle Zaim’i ilk kitabından, ikinci kitabına kadar yazmaya ara vermemiş olarak kabul etmeli.

Zaim, her ne kadar roman ile sinema arasında bir bağ kurmaktan yana değilse de, ikinci romanı ile  sinema diliyle anlatmak istedikleri iç içe geçmiş durumda. Buradan bakıldığında “Rüyet” , Rüya filminin bir devamı, içten içe yansıması gibi. “Rüyet” adeta bir rüya yolculuğu gibi.

Divan edebiyatının en önemli ve son mesnevisi olan Şeyh Galip'in yazdığı Hüsn-ü Aşk mesnevisiyle bağ kuran ve bu bağı roman boyu diri tutan Zaim, romandaki hikâyeyle geçmişle, gelecek, özgürlük ve yaşamsal sıkışmışlıkları kimlikler içinde bir araya getiriyor ve zaman zaman birini diğerinin önüne geçiriyor. Kişisel arzuların, yaşam gerçekleri karşısında nasıl şekilden şekile girdiğini gözler önüne seren Zaim, romanda uçsuz bütünlükle okuyucuyu anlam aramada serbest bir alanda gezindiriyor. Bu nedenle bu romana her okuyucu başka başka anlamlar yükleyebilir.

Romanda geçen hikaye, amcasının inşaat şirketinde çalışan Sine adlı bir mimarın gözünden anlatılıyor ve günümüz İstanbul’unda geçiyor. Sine, mesleğinin günümüzde büründüğü biçimden oldukça rahatsızdır. Asıl istediği, insanların rüya anlatımlarını temel alan çağdaş bir sanatla iç içe olmaktır. Ancak şartlar onu amcasının şirketinde çalışmayla buluşturmuştur. Süreç içinde şirketin borçları, mimarlık ve inşaat faaliyetlerinin işleyiş biçiminden memnuniyetsizliği onu gittikçe daha fazla rahatsız eder.

Yaşamın labirentinden bir çıkış yolu ararken eline hiç yayımlanmamış, yarım kalmış bir Birinci Dünya Savaşı hatıratı geçer. Amcası ondan bu Osmanlıca hatıratı, günümüz Türkçesine çevirmesini ister. Hatıratta, ‘Hüsn-ü Aşk’ mesnevisine yapılan göndermeler ve bu iki metin arasındaki benzerlikler ilgisini çeker.

Seksen sayfalık hatıratın ikinci sayfasında “Bu hatırat Muhip ile Rana’nın muhabbetlerini, ayrı düşmelerini,  Muhip’in Ziligurti Navgati mıntıkasındaki esaretini, firarını, Rana ile vuslat ve izdivaçlarını hikâye eder.” yazmaktadır.
Sine, hatıratta yazılanlarla kendi hayatı arasında paralellikler kurar ve bu hatırat iç dünyasını derinden etkiler ve buradan iç dünyasına yansıyanlardan ruhunu huzura erdirecek bir ipucu bulabileceğini düşünmeye başlar.

Zaim’in romanı geçmişle kurduğu ilişkiyi sürekli kılan bir roman olsa da okuyucuyu sıkmıyor. Oldukça kolay okunabilecek bir anlatıma sahip. Batı kültür kaynaklarıyla kurulan bağın, gelenekle birlikte bütünleştiği roman böylece farklı kültürel yaklaşıma sahip olan okuyucuyu aynı nokta üzerinde buluşturuyor.

Romanında Doğu – Batı gerilimini aşmaya çalışarak trajedi ve ironi arasında yeni bir dil oluşturmaya çalışan  Zaim, bu uçları yumuşatarak ara yolları keşfetmeye çalışıyor. 

Roman bir tür modern mesnevi denemesi gibi. Ne kadar başarılı? Okuyucu karar vermeli...

Semiha Kavak
HECE Şubat 2020




1 Aralık 2019 Pazar

Zamana Basılan Parmak İzi



Tarihimiz, geçmişimiz çeşitli hikayelerle yoğrulmuş olmasına rağmen bu hikayelerin çok azı günümüze yazılı olarak gelmiştir. Oysa belki de bunların kat kat fazlası dilden dile dolaşır durur.  Bu hikayelerin birçoğu gerçek hayattan  aktarmadır. Zira sözlü kültürü zengin olan ulusların insanların hayatları, düşünceleri, söyledikleri binlerce hikayeyi  besleyecek zenginliktedir. Bu kültürel zenginliğin süre gideceği düşüncesi onların yazılı olarak kalıcı hale getirilmesine bir engel teşkil eder adeta. Belki de bu yüzden anı, portre kitapları bu manadaki zenginliğimize göre oldukça azdır.

Felsefe, din, sosyoloji ve diğer birçok konuda çeşitli kitaplar yazmış olan Prof. Dr. İsmail Yakıt, milliyetçi-muhafazakar çevrelerin yakından tanıdığı isimlerin de yer aldığı hatıralarını, onlar hakkında edindiği izlenimleri kitaplaştırdı bu kez.
Prof. Yakıt’ın, “Çocukluk yıllarımdan beri hatıralarıyla zihnimde yer etmiş, ruhumda, gönül dünyamda iz bırakmış kişileri ve onların anılarını bu kitapta anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla bunu bir nevi hatıra-portre  denemesi olarak görebileceğimiz gibi, aynı zamanda da  benim “ömrümün aynası”  diyebileceğim bir kitaptır.” dediği kitapta 35 şahsiyetin portresine yer verilmiş.

Kitapta yer alan isimlerin birçoğuyla  gençlik yıllarında karşılaşmış olan Prof. Yakıt, sık sık bunların tavsiyesi ve öğütleriyle hayatını yönlendirmeye çalışmış, onlardan feyz almış. Milliyetçi camianın önde gelen isimlerinden biri Dündar Taşer. “Dündar Ağabey’in bir ülkücünün nasıl davranması gerektiğine dair bize söyledikleri hala kulaklarımdadır. Dündar Taşer, “Ülkücü, mevcut düzene göre değil, mevcut düzenin aleyhine göre de değil, kuracağı düzene göre hareket eder. Kuracağı düzende adalet vardır, milletin hukukunu korumak vardır. Öyleyse ülkücü adil, ahlaklı, dürüst, saygılı ve milletin hukukunu koruyan insandır.” demişti. Ayrıca bizlere “Fikren mağlup edemediğiniz birini, ahlakınızla, efendi davranışlarınızla mağlup ediniz. Sizinle tartışanlar, ülkücülerin fikirlerini beğenmiyorum ama kendileri çok dürüst, çok efendi insanlar diyebilmeli.” diye öğütler vermişti.”

Hocaların hocası olarak bilinen, Türkiye’de felsefe geleneğinin oluşmasında büyük katkıları olan Hilmi Ziya Ülken’le ilgili bölümde ilginç bilgiler yer almakta. “Hilmi Hoca, evinde ayrı bir kitap, fakültedeki odasında ayrı bir kitap ve çantasında taşıdığı başka bir kitap üzerinde çalışırmış. Çantasındaki kitabı yolda okurmuş. Nitekim Nihat Keklik Hoca’nın verdiği bilgiye göre, Spinoza’nın Etika’sını her gün Şişli’den Eminönü’ne gidiş gelişlerde vapurun güvertesinde bir masa üzerinde çalışarak tercüme etmiştir.
Hilmi Ziya Hoca’nın, papaz kıyafeti diye akademik cübbeyi hiç giymediği söylenir. Hatta doçentlik sınavlarında yönetmelikte yer almasına rağmen giymemiştir.”

Şiirleri dilden dile dolaşan, bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın ise, kendi şiirlerini okumaktan haz duyan bir şair olduğunu, birçok yerde topluluklara şiirlerini okuyup, onların beğenisini aldığını söyleyen yazar, onu öğrencilik yıllarında tanımış.

“Arif Nihat Hoca’yı Ankara Üniversitesi’nde okurken tanımıştım. Ankara Site Yurdu’nda kalırken, bazı geceler etkinlikler yapardık. O zaman, kendisini çağırıp nefis şiirlerinden okuturduk. Şiirleri şairlerinin ağzından dinlemek gerçekten büyük heyecan verici bir olaydır. Eğer şair günündeyse ve şiiri yazdığı atmosferi yakalayıp okumaya başlarsa, cidden doyum olmuyor. Arif hocamız, benim tespit edebildiğim kadarıyla, okuduğu şiirleri yazdığı atmosferlerde okuyan bir şairdi.”

Genç yaşta kaybettiğimiz milliyetçi/muhafazakar cephenin önemli düşünürlerinden Erol Güngör etkilendiği isimler arasında Yakıt’ın; “Rahmetli Erol Güngör Bey, kendisine sağlığında abi, ağabey olarak hitap ettiğim değerli büyüğümüz, ilim ve fikir adamımız idi. Pek sık bir araya gelip konuşamadığımızdan, yazılarına kendisine olduğundan daha yakındık. Ankara’da talebeyken arkadaşlarla onun düşüncelerini, fikirlerini, görüşlerini okuyup aramızda hep tartışırdık. Bana öyle geliyor ki o, Ziya Gökalp, Peyami Safa ve Alparslan Türkeş’ten sonra günümüzdeki  Türk milliyetçiliği idealinin temel direklerinden biridir.”

Milliyetçilerin önemli isimlerinden olan  Osman Yüksel Serdengeçti ile ilgili birçok hikaye de yer almakta kitapta. Serdengeçti’nin hapishane hatıralarını kendisinden dinler Yakıt: “ Osman Ağabey İstanbul’da iken kaldığı 13 numaralı  hücrenin tek yatağı olduğunu, hava alacak bir yerinin olmadığını, İstanbul’un lağım borularının üstten geçtiğini, suların damladığını, peynir ekmeğin küflendiğini anlatmıştı. Burada aylarca kaldığını, kendisinin yanına garip insanlar verdiklerini, bir yatağa sığmak için ters yattıklarını, adamın ayaklarının Osman ağabeyin başının yanına geldiğini, çok kötü koktuğuna varana kadar tasvir etmişti.”

Türk milliyetçiliğinin bayrak ismi, siyasi tarihimizin  önemli şahsiyetlerinden biri olan Alparslan Türkeş ile ilgili anılara da yer ayrılan kitapta sadece bildik isimler değil, kenarda, köşede kalmış, milli ve manevi şahsiyetlerden bazılarıyla ilgili hatıralar da bulunuyor.

Kitap, bilhassa milli ve manevi değerler alanında önemli etkiler oluşturmuş şahsiyetleri daha yakından tanımak, onların neler yaşadıklarını öğrenmek için önemli bir eser. Umarız okuyuculardan gerekli ilgiyi görür ve bu tip eserlerin yenileri gelir.


Semiha Kavak
Hece Dergisi



17 Kasım 2019 Pazar

HEGEL’İN, BATIDA DİNİN YENİDEN KEŞFİNE TEMEL OLUŞTURAN DÜŞÜNCELERİ



Din olgusu insanlık tarihine kadar uzanan bir olgu. İnsanoğlu var oldukça da din olgusu var olmaya devam edecek.

İnsanoğlu, her dönem bir üstün güce, yaratıcı bir güce ihtiyaç duymuş, o gücün gazabına uğramamak, onu memnun etmek için kendine kimi görevler yüklemiştir. Kuşkusuz, bundan böyle de bu durum gerçekliğini koruyacak. Kendilerini bir dine ait görenler, o dinin yücelttiklerini yüceltecek, önerdiklerini yerine getirmeye çalışacak, yasakladıklarından kaçınmaya özen gösterecekler.

Tarihi süreç içerisinde din olgusu çeşitli evrelerden geçti. Çok Tanrılı dinlerden, tek Tanrılı dinlere geçilmesi uzun bir döneme uzanmış olup, bu dönemlerle ilgili net bilgilere sahip değiliz. Ancak, ilk çağlardan kalan bulgulara baktığımızda insanoğlunun o dönemlerde de bir üst varlığa inandığını görmekteyiz. Elbet o günün inanç sistemleriyle ilerleyen dönemlerin inanç sistemlerini bir değerlendiremeyiz. Her ne kadar Tevhidî dinlerin varlığı ilk insana kadar götürülse de, dinlerin toplumsal olarak ilahiliği Hz. İsa dönemiyle açıklanmaktadır.

Hz. İsa’nın peygamberliğiyle birlikte din hayatın her alanında hakim olmaya başladı ve gitgide güçlenerek kimi toplumları yönetir hale geldi. Buradan bakıldığında dinin hayata hakim olduğu, en uzun bir alanı kapsamaya başladığı dönem Hıristiyanlık dönemi olarak görülmektedir.

Gerek, Tek Tanrılı dinlerin dönemlerinde, gerekse önceki dönemlerde din, hep filozofların tartıştığı ana konular arasındaydı. Tanrı’nın varlığı-yokluğu, hayata ne derece müdahil olduğu-olması gerektiği gibi konular dönemin filozoflarının temel konuları içinde yer aldılar.

Tek Tanrılı dinlerle birlikte ise tartışmalar özgün olarak devam etmenin yanı sıra dinin sınırları içerisinde şekillenen bir din düşüncesi de belirgin hale geldi.
Aydınlanmayla birlikte kilise önemini kaybedip, dinin toplumsal etkisi hızla düşüşe geçince, din konusunda çağa uygun düşüncelerin ortaya çıkmasının gereği hissedildi. Dini felsefi açıdan ele alıp, savunan filozoflar, düşünürler ortaya çıktı. Bunlar, dine karşı gelişen akımları gerilettiler. Böylece din konusu modern düşünürlerin de kafa yorduğu önemli konulardan biri olarak yerini korudu.

İşte bütün bu tartışma süreçlerinin oluşturduğu düşünceler bir düşünce sistematiğine, bir felsefeye dayanmakta. Diğer düşünce konularında olduğu gibi dini konularda bir temele dayandığı için felsefenin alanı içinde yer almış oldu. Din düşüncesinin bir sistematiğe, bir disipline kavuşması Rönesans sonrasında söz konusu olabildi. Tek Tanrılı dinler sonrasında o dine bağlı olan düşünürlerin dinin sınırları içerisinde yürüttüğü bu düşünceler, din felsefesi kavramı içinde yer aldı.
Bu çerçeveden bakıldığında; Din felsefesi, dinin temel unsurları hakkında rasyonel, kapsamlı ve tutarlı bir şekilde düşünmek ve dinin önerdiklerini akla uygun temellendirmek, dinin doğası, özü, değeri hakkında akıl yürütmektir.
Özetle; Din felsefesi felsefenin yöntemini kullanarak dini değerlendiren bir disiplindir.

Din felsefesi denince akla ilk gelen isim Hegel’dir. Bu kavramı ilk kullanan isim olan Hegel, Rönesans ve reform hareketleriyle dinin toplumsal etki alanını kaybetmeye başlaması üzerine din ile bilim arasında köprüler kurmaya çalışan bir çabayla ortaya çıktı. Kendinden önceki filozofların parça parça dile getirdiği din olgusunu felsefi bir ekol haline getirdi.

Hegel’in din felsefesi hakkındaki görüşlerinin derlendiği “Din Felsefesi Dersleri” adlı eser, onun Berlin Üniversitesinde 1821, 1824, 1827 ve 1831 yıllarında din konusunda verdiği dersleri kapsıyor.

Hegel, din olgusunu felsefenin de ana öğesi olan düşünceye bağlar. Düşünce ile felsefe arasında nasıl bir bağ var ise, düşünce ile din arasında da öylesine bir bağın olduğunu öne sürer. İnsanı diğer varlıklardan ayıran şeyin duyuların yanı sıra düşünebilme yeteneği olduğuna dikkat çekerek, hayvanların o nedenle dinlerinin olmadığını, dinin ancak insana ait olduğunu belirtir. “İnsanın düşünen bir varlık olduğu ve hayvandan bu sayede ve yalnız bu sayede ayrıldığı, evrensel ve kadim bir ön-yargıdır. Hayvan duygulara, ama sadece duygulara sahiptir. İnsan düşünen varlıktır ve dine sahip olan yalnızca insandır. Dinin ikametgâhının düşünce olduğu bundan çıkarılabilir.”

“İnsan, bilinç sayesinde, düşünmesi sayesinde ve ruh olması sayesinde insandır. Felsefe daha önce adlandırıldığı gibi dünyevi bilgelik değildir; imanla karşıtlık içinde olduğundan böyle adlandırılmıştır. Ama felsefe gerçekte dünyanın bilgeliği değildir; dünyevi olmayanın bilişsel bilgisidir, dışsal varoluşun, ampirik hayatın ya da yapısal evrenin bilgisi olmayıp sonsuz diye adlandırdığımız ne varsa hepsinin bilgisidir- Tanrının olduğu şeyin ve kendini ortaya koyduğu ve geliştirdiği haliyle Tanrının doğasının bilgisidir.”

Burada şunu açıklamakta yarar var; Hegel’in din ile felsefe arasında kurmaya çalıştığı köprü aslında Hıristiyanlıkla, felsefe arasında bir köprüydü. Hegel için Hıristiyanlık, din olgusunu tümüyle karşılayan, tamamlanmış bir din hükmündeydi. “Hıristiyanlık dini zamanı gelince ortaya çıkmıştır. Bu, olumsal bir zaman, isteğe bağlı ya da keyfi bir seçim olmayıp asli, ebedi takdiri ilahiye dayanır.”

Bu nedenle; Hegel, Hıristiyanlık öncesi semavi bir din olan Museviliği soyut, tamamlanmamış, inanç olgusunu tam olarak karşılamayan bir din olarak görür. Museviliğin Tanrı anlayışını semavi olmayan dinlerin Tanrısının seviyesine indirir, onu Hıristiyanlığın Tanrısından çok aşağılarda tanımlar. “Yahudi Tanrısı kıskanç bir Tanrıdır. O bir belirlenim, bir soyutlamadır; ruh içinde Tanrıdır ama henüz ruh olarak Tanrı değildir. Yahudi Tanrısı tıpkı Brahma gibidir, suretsiz ve duygusaldır.”

Hegel, din ile bilim çatışmalarının temelsizliğini ortaya koyarken kilise ile bilim arasındaki karşıtlıkları ele alır ve buradan İsevi bir doğruluk üretmeye çalışır. Vaktiyle kilisenin dine karşı oluşunu, kilisenin felsefi bir din savunusu üretememesinden kaynaklı endişelere bağlar.
“Akıl ve inanç arasındaki karşıtlık, bir zamanlar adlandırıldığı gibi, Hıristiyan kilisesinde üretilen eski bir karşıtlıktır. Kilise, felsefenin kendi doktrinini yıkmasından korkmuş ve bu yüzden ona düşman olmuştur.”

Hegel, felsefesiyle adeta bu eksikliği gidermeye çalışır ve teorisini Hıristiyanlığın üç ana teması olan; Baba(Tanrı), Oğul (İsa/Mesih) ve Tanrının Ruhu (Kutsal Ruh) yani teslis üzerine kurar. Tanrı, Hegel’e göre ruh’tur. Her şey o ruhtan var olmuştur, bizler de Tanrıyı ruhla kavrarız.“Tanrının kendi içinde Ruh olduğunu belirtmek gerekir; yani o öncelikli bizim için Ruhtu ona ilişkin kavramamız budur. Diğer şey, onun Ruh olarak varsayılması gerektiğidir.”
“Tanrı konuştuğunda onun söylediği şey ruhanidir, zira ruh kendisini sadece ruha ifşa eder.” “Din mutlak ruhun öz-bilincidir.”

Hegel, bu yaklaşımıyla panteizme yakın düşse de düşüncesinin panteizme karşılık içerdiğini öne sürer. “Bu tür bir görüşte, söz konusu felsefi spekülatif görüşün panteist doğaya sahip olduğu suçlaması akla gelebilir. Son zamanlarda, bu tür bir felsefi özdeşliğin panteizm olduğu yönünde ortak bir kanaat mevcuttur.”
“Panteizm ‘her şey ilahidir’ demektir ve bu da her şeyi tikel olarak Tanrı yapmakla eştir.  Biz varlığı ve Tanrıyı karşı karşıya koyduk.”

Hegel, din felsefesinde din ile devlet arasında da bir bağ kurar. Devleti, Tanrının yeryüzündeki yansıması olarak görür, devleti son derece önemser ve tarihin başlangıcını da devletle başlatır.
Hegel’e göre “din ve devletin temeli birdir, aynı şeydir. İnsan yasalara ve devlet otoritesine yani devleti bir arada tutan iktidarlara riayet ederek Tanrıya itaat eder.” der. Ancak, buna rağmen din devletini savunmaz, özgürlüğün öne çıktığı bir devlet yapısını savunur.

Din, devlet ve özgürlük Hegel’de iç içe bir bütünlük oluşturur. Ona göre Tanrıyı bilen, onun yüceliğine uygun düşünen insanların oluşturduğu devlet ideal devlettir.
“Dinde insan Tanrının huzurunda özgürdür. İnsan kendi iradesini ilahi iradeye uyumlu hale getirirse, o zaman o en yüce iradeye karşı olmaz; tam aksine kendine o irade içinde sahip olur. O bölünmenin ortadan kalkmasına külte ulaştığı için özgürdür. Devlet sadece dünyada, fiiliyatta özgürdür. Burada asıl mesele, bir halkın kendi öz bilincinde taşıdığı özgürlük kavramıdır; zira özgürlük kavramı devletle gerçekleşir.”

Kilise üzerinden dini sorgulayan Rönesans ve reform dönemi filozoflarının ve ardından gelen aydınlanma çağı düşünürlerinin din karşıtı düşüncelerine karşı önemli bir savunu geliştiren Hegel, Batı düşünce dünyasında, din felsefesiyle önemli bir çığır açmıştır. Bu nedenle, onun düşünceleri daha çok Batı düşüncesini oluşturan din dışı düşüncelere karşı önemli bir reddiye olarak değerlendirilmeli.

Doğan Naci Kadıoğlu tarafından çevirisi yapılan kitap, tekrarları nedeniyle yer yer okuyucuya sıkıcı gelebilir. Ancak Hegel’in ders notlarından derlendiği için her bölümde bir önceki bölümlerle benzer konulara değinilmiş olması ve anlatıların birbirine yakın olması kaçınılmaz bir durum.

Semiha Kavak
HECE Kasım 2019



Din Felsefesi Dersleri
G.W.E. HEGEL
PİNHAN YAYINLARI
222 SAYFA