Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2022 Cuma

METAVERSE [Söyleşi]

 


Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Muhammed Kızılgeçit ile Yapay Zeka ve Dindarlık üzerine yaptığı çalışmalardan yola çıkarak son zamanlarda sık gündeme gelen sanal bir yeni dünya: Metaverse'yi masaya yatırdık:


Digital dünya gelişiyor. Bu gelişimle birlikte işlerimiz iyice kolaylaştı. Ancak, bu gelişmenin yeni bir dünya oluşturma amaçlı olduğu iddiaları da konuşulmaya başlandı.

Siz, bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni bir dünya gelişimi sanayi devrimiyle başlayan bir süreç. Belirtilen tarihle, dijital dünyanın evre evre hızlı bir şekilde geliştirildiğini, bireysel ve toplumsal olarak hem gözlemlemekte hem de bu sürecin -maalesef- nesnesi olarak da tecrübe etmekteyiz: Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinde bir paradigma değişiminin yaşandığını; 1990’larda bilgisayar ile iletişim, 2000’lerde web (3.0, 4.0, 5.0), 2010’larda mobilin değişim geçirdiğini ve 2020’lerin paradigmasının belirleyici kavramının Metaverse olduğunu ifade edebiliriz. Sorunuza net bir cevap olarak, evet insanlık için yeni bir dünya indiriliyor. Bir ön yargının oluşmasını istemem fakat, dijital dünyaya evrilme ve özellikle Metaverse ile yaşanan bu durum bana; “Hz Âdem ve eşi Hz. Havva’nın cennetten, belirli bir müddet yaşamaları için yeryüzüne indirilmesiyle başlayan yeni süreç” gibi bir başlangıç olduğunu düşündürüyor.

 

Teknoloji alanında akıl almaz yenilikler var. Robotlar hayatımıza girdi, dünya hepimize yakınlaştı ve uzay yolculuğu için projeler var. Bunlar sizce insanlık hayrına olan gelişmeler mi?

Teknolojik gelişmelerin bizzat kendilerinin insanların hayrına veya şerrine olması, teknolojiyi üreten insanların/uygarlıkların, insanlık için hayır mı? şer mi? Niyetlediklerine göre değişir. Ben faydalı yönünün daha çok işletilebileceği düşüncesindeyim. Ayrıca Müslümanların dijital göçmen modundan olabildiğince hızla çıkarak; dijital yerli niteliğinde olabildiğince yine hızlı bir şekilde teknolojiyi üretmesinin de elzem olduğu kanaatindeyim. Bu noktada sorguladığımız problemli durum, yani teknolojinin getirdiği temel problemler, teknolojinin Batı uygarlığının eline geçmesiyle birlikte, Batı’nın teknolojiyi din ve değer odaklı bir şekilde inşa etmemesinden kaynaklanmaktadır.



Şimdi de Metaverse gündemde ve yer kapma yarışı başlamış durumda. Metaverse nedir, bununla ne amaçlanıyor?

Metaverse’ün tanımı “yeni bir gerçeklik, anlam dünyası ve iş birliği fırsatları sunan; kültürel, entelektüel ve ekonomik üretim için alt yapı ve etkileşim olanakları tanıyan; farklı gelişmiş teknolojilerin eş zamanlı ve entegre bir biçimde kullanıldığı; siber toplumsal bir düzlem” şeklinde yapılabilir. Yani, eğitimden ticarete, iş toplantılarından konserlere, aile ve arkadaş buluşmalarından oyunlara, mistik ve metafizik arayışlara kadar her şeyin yapılabileceği bir alan olarak sunuluyor. Metaverse’le evreninde ırk, cinsiyet ve fiziksel engellilik gibi konseptlerin zayıflaması beklenmektedir. Metaverse ile insanın gündelik hayatının tüm yönleriyle alternatif bir sanal anlam alanına taşınmanın hedeflendiği söylenebilir.

Metaverse dair en büyük endişeler ise: Güvenlik ve mahremiyet. Dijital şiddet ve siber zorbalık. Bilgi düzensizlikleri. Değersiz ve profan bir yaşam kurgusu

 

Biz müslümanlar bu tip teknolojik gelişmelerin neresindeyiz, bu alanlarda neler yapmalıyız?

Savunma sanayimizdeki gurur veren gelişmelere rağmen bu teknolojileri maalesef ya takipçi ya da bunlara entegre olma düzeyindeyiz. Yapay Zeka kapsamındaki çalışmalar vesilesiyle ısrarla şunu ifade ediyorum. İlk yapılması gereken, bu teknolojileri, ileriyi öngörerek daha hızlı ve aktif bir şekilde bizim üretmemiz gerekir ki kendi değerlerimize uygun bir dünya inşa edilebilsin. Yani Zuckerberg ifadesine göre ellerindeki dünyanın en güçlü 5. bilgisayarlarının yaz aylarında dünyanın en güçlü bilgisayarı olacak. Ben buna benzer pek çok bilgisayarın Müslüman kullanıcıların elinde olmasını çok arzu ederdim. Ya da kendi dijital dünyamızı kendimize göre inşa etmek ya da daha ötesini… İkinci olarak da var olan teknoloji alanlarında da değerlerimize uygun bir kurguya alan açmak. Yani faydalanmak.

 



Müslümanlar Metaverse’e karşı ne gibi filtreler geliştirebilirler, Metaverse üzerinden kendi inanç dünyasına nasıl ve hangi yolla kazanç sağlayabilirler?

Bu soru ile ifade edilen faydalanmak, benim için ikinci aşamada düşünülen bir durum. Fakat bireyin sürekli akmakta olan dijital hayatına da dâhil olmak gerekir. Bu noktada, AB alt komisyonlarında Yapay Zeka’nın hukuki kullanım şartlarını belirleme çalışmalarında olduğu üzere bizim de kurumsal olarak, dijital dünyada var olma kural ve kılavuzumuzu oluşturmamız gerekiyor. Özelde İslam’ın hem sembollerini hem de değer odaklı kurgusunu metaverse’e taşıyabiliriz. Buna “başkasının pazarında, ne kadar kendinize uygun var olabilirsiniz?” şeklinde itiraz edilebilir. Fakat bin yıl önce fütüvvet için Anadolu’ya ya da Rumeli’ye gidenler de böyle yapmadılar mı? ABD’de, Avrupa’da ya da internet dünyasında da İslam’ı anlatmıyor muyuz?

Bu vesileyle şunu özellikle paylaşmak istiyorum: İlahiyat ve felsefe müktesebatımız yeni dijital dünya modunu anlama ve kurgulama açısından yeterli niteliğe sahiptir: Çünkü Sudûr (yaratılış) nazariyesini insanlığa daha ayrıntılı izah edenler Müslüman filozoflar. İsra’nın ve Miracın ruhla mı? bedenle mi? ya da hem ruh hem de bedenle olduğunu ifade edenler müfessirlerimizdir. Rüyada yaşanılan fakat bedende somut sonuçları olan durumların hükmünü bildiren fıkıhçılarımız. Âlemin sadece şehadet âlemi (reel âlem) olmadığını; vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd nazariyeleriyle alem-i misal ve diğer boyutlardan bahsedenler mutasavvıflarımız… Bu müktesebat artık yeni gelecek kurgusu için işe koşulmalı.



 

Suud hükümeti Metaverse destek vererek Kabe’yi ve diğer kutsal yerleri sisteme dâhil etme kararı almış. Bunun sonucu ve etkileri nasıl olur?

Din psikolojisi bağlamında biz, dini tecrübeyi çeşitlere ayırırız. Burada yaşanılan elbette bir ibadet tecrübesi değil; fakat metaverse kullanıcıları için dini ya da mistik/spiritüel bir tecrübeye kaynaklık edecek bir durum. Bu durumun Metaverse ve reel dünya bağlamında, mekânsal olarak herhangi bir batı başkentine bir mabed/mescid inşa etmeye tekabül ettiğini ifade edebiliriz. Yani tevhidin sembolünü semboller dünyasına taşımak… Bu kaçınılmaz süreç, görülen o ki tüm dini, kültürel ve ticari niteliğe sahip alanlar da bu dünyaya taşınacak. Fakat dikkat edilmesi gereken, bu mekânların sadece kapitalist bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi.

Dijital dünyanın Müslümanlar tarafından inşa edilmesi ve yeniden kurgulanmasının gerekçesini ise yaşanılan ve tekerrür etmesini arzulamadığım şu tecrübeyi anımsatarak bitirmek istiyorum: 

Misyonerler Afrika'ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı (Jomo Kenyata).

Zuckerberg, metaverse davet ettiğinde bizim elimizde hem gerçek dünyamız hem de dijital aygıtlarımız vardı; Sanal life girelim dediler. Bizler sanal gerçeklik gözlüklerini taktık. Açtığımızda ise bizim sadece dijital aygıtlarımız; onların da dünyaları vardı.


Semiha Kavak

Yeni Şafak



22 Kasım 2020 Pazar

DOĞAN CÜCELOĞLU İLE SÖYLEŞİ

 

Yeni Şafak Pazar'da bugün Profesör Dr. Doğan Cüceloğlu ile konuştuk. 

Niyetinin saflığını, hayatının anlamını keşfetmiş insan en sıkışık zor zamanlarda bile şükür duygusu içindedir. Onların aile hayatının doyumu içinde bulunduğu koşullardan ötesinde kendi aralarında kurdukları ilişkinin ahenginden kaynaklanır.

 

Günümüzde evlilikler eskiye göre ciddi değişimlerden geçti, gençler genelde birbirini tanıyarak evleniyor ancak yine de genç eşlerin çeşitli sorunları var.

Gençlere ideal bir evlilik için neler önerirsiniz?

İdeal evlilik ideal insanlar arasında olur. Ve böyle insan yok. İdeal evlilikten ziyade “sağlıklı ve keyifli bir evlilik” aramak daha anlamlı olur. Evlenmeden önce kendini ve ekibini tanımak önemlidir. Sağlıklı bir evliliğin yapı taşlarının önce kendi özümüzü ve değerlerimizi, daha sonra evlenmeyi düşündüğümüz kişinin özünü ve değerlerini tanımaktan geçtiğine inanıyorum. Evlilik sadece iki birey arasında yer almıyor, kız tarafı ve oğlan tarafı da yeni kurulan ekibin gizil parçası olarak ister istemez ilişkinin içinde oluyor. Bugün belki görücü usulü evlilikler kalktı ve gençler görünürde birbirini tanıyarak evleniyor ama tanıma sürecinde neye bakılıyor, hangi noktalar dikkate alınıyor? Kaç kere kendimizi “ben onu değiştiririm” diye düşünürken buluyoruz, ya da içinden geldiği aile kültürünün, değerlerinin, inançlarının ne kadar farkındayız; bu inanç ve değerler benimle ne kadar örtüşüyor? türünden sorular önemli.

 

Bu sorulara gereken önem veriliyor mu? 

Bu sorulara gerekli önem verilmiyor ki boşanmalar gün geçtikçe artıyor; üstelik bu boşanmaların büyük bir kısmı da evliliklerin ilk beş senesi içinde, duygu yoğunluğu geçip kişilerin iki yabancı olarak kalakaldığı dönemde, gerçekleşiyor. Evlenmeden önce bu soruların üzerinde durmanın evliliği sürdürebilmenin anahtarı olacağını düşünüyorum. “Evlenmeden Önce” isimli kitabımda bu konuları oldukça ayrıntılı irdeliyorum.

Çocuk Yetiştirmek Bir Ekip İşidir

 

Yaşam şartları eşleri çalışmaya zorluyor ve çocukların anneleriyle birlikte olduğu süreler azalıyor. Bu durum çocuklar üzerinde nasıl etki bırakıyor?

Bu konuda ailelere düşen görev nedir?

Çocukluk insanın anavatanıdır ve çocuk yetiştirmek bir ekip işidir. Çocuk doğmadan bilinçli hazırlanmak gerek. İlk üç yıl çok önemlidir. Mümkünse çocuğun ilk üç yılı anneyle ya da anneye en yakın duygusal sıcaklığı verecek biriyle geçirmesi sağlıklıdır. Yetişkin hayatta kendini gösteren birçok duygusal ve davranışsal sorunlar çocuğun bu dönemde duygusal bağlanma sorunları yaşamasından kaynaklanmaktadır. İlgilenen okurlar “Geliştiren Anne Baba” ve “İçimizdeki Çocuk” kitaplarımda bu konularla ilgili ayrıntılı bilgi bulabilirler.

 

Duygu Yoğunluğunun Azalması En Temel Unsur

 

Ailelerde boşanmalar artıyor. Tespitlerinize göre boşanmaları tetikleyen, onlara yol açan nedenler neler?

Aslında birinci soruyu yanıtlarken boşanmaya yol açan nedenlere de biraz değindim. Bu soruya genellikle verilen yanıtlar; kadının iş yaşamına girmesi, hayat şartları, ülke ekonomisi, evlilikten beklentilerin farklılaşması, tek ebeveynli aile modelinin özendirilmesi. Şüphesiz, hepsinin belli dozlarda etkisi vardır, ki araştırmalarda var olduğunu gösteriyor. Ancak, boşanmaların çok büyük bir kısmının evlendikten sonra ilk beş sene içerisinde gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak bu sayılan nedenlerin her birinin büyük resimde küçük bir paydayı kapsadığını düşünüyorum. Boşanmaya yol açan nedenlerin en başında birey olarak kendimizi, değerlerimizi, duygularımızı ve beklentilerimizi tanımamamızın geldiğini düşünüyorum. Bir birey olarak ben kimim? Temel değerlerim ne? Bu hayatta kendim ve ailem için hayallerim, istediğim ne? Değerlerim benim değerlerim mi? Defolu yönlerimin farkında mıyım? Duygularımın farkında mıyım? Her şeyden önce benim kendim olarak bu sorulara anlamlı cevaplar verebiliyor, yaşamda kendim olarak varım, ben bir şahsiyetim diyebiliyor olmam lazım. İkinci olarak; evlenmeyi düşündüğüm, ilişki içerisinde olduğum kişiyi de gönlümde bu sorular rehberliğinde tanımaya açık olmam lazım. Yani hem kendime hem de karşımdakine karşı dürüst olabilmişsem; tanımak için emek vermişsem, karşımdaki insanın özünü görüp sevmiş ve güvenmişsem evliliğin çok daha temel taşlar üzerine kurulabileceğini düşünüyorum. Duygu yoğunluğu zaman içinde azalınca aynı evde iki yabancı olarak kalmalarının boşanmayı tetikleyen temel unsur olarak görüyorum.

 

“Niyetin Saflığı”

 

Huzurlu bir aile yaşamı için neleri önerirsiniz?

Huzurlu bir aile yaşamı için eşlerin bedenleriyle, duygularıyla, akıllarıyla, ilişkileriyle ve inançlarıyla sağlıklı bir uyum içinde olmasını öneririm. Kendi içinde kendiyle uyumlu olmayı başaramamış bir birey bir başkasıyla ilişkisinde nasıl uyum içinde olacak? Burada benim “Savaşçı” kitabımda önemle üzerinde durduğum “niyetin saflığı” kavramıyla tanışmak gerekiyor.

Biraz açar mısınız?

 

Niyetinin saflığını, hayatının anlamını keşfetmiş insan en sıkışık zor zamanlarda bile şükür duygusu içindedir. Onların aile hayatının doyumu içinde bulunduğu koşullardan ötesinde kendi aralarında kurdukları ilişkinin ahenginden kaynaklanır.

 

Nasihat Edilen Değil Yaşayan Değerler

Toplumsal sorunlarımızın giderilmesi ve sağlıklı bir toplum yapısı için eğitim ne derece önemli, iyi bir eğitim için işe nereden başlamalı ve ne gibi şeylere öncelik verilmeli?

Her çocuk muhteşem bir potansiyel olarak doğar. Her biri doğuştan potansiyel bir bilim insanı, filozof, sanatçı. Aile olarak, eğitimci olarak bu potansiyelin anlamını bilmemiz önemli; bu bir. İkinci önemli konu değerler konusu: Çocuğun içinde yetiştiği aile ve eğitildiği sınıf ortamında hangi değerleri yaşatıyoruz? Konuşulan, nasihat edilen değil, yaşayan değerlerden söz ediyorum. Mesela çocuğun gelişimine mi değer veriyoruz yoksa onun malumat öğrenip sınavda başarılı olmasına mı? Saygı, sevgi ve dürüstlük yaşayan değerler mi? Yoksa korkutma, tahakküm ve çocukları bir araç olarak kullanma mı hâkim? Farkında olsak da olmasak da toplum olarak geleceğimizi bu iki ortamda yaşattığımız değerler belirliyor. Bir çocuğun potansiyelinin gelişmesinde anne babadan sonra en büyük rol öğretmenin. Bugün belli alanlarda bir yerlere gelmiş insanlara sorsan her biri hayatında etkili olmuş bir öğretmen olduğunu söyler. Öğretmenin gücünü iki kitabımda anlattım: “Öğretmen Olmak Bir Cana Dokunmak” ve “Öğretmenim Bir Bakar mısın?” Öğretmenlerimizi güçlendirip geliştirmeye öncelik vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bana göre en etkili yol bu olur.

 

Sizce mutluluğun anahtarı nedir? Mutlu olmak için bireyin, ailelerin, toplumun üzerine düşen şeyler nelerdir?

Son elli yılda mutlulukla ilgili çalışmalar gösteriyor ki, hangi toplumdan olursa olsun insan mutluluğunu belirleyen 7 temel faktör var. Önem sırasına göre bunlar: 1- Sağlıklı bir yuva; 2- Geçimini sağlayacak güvenilir bir gelir; 3- İçine sinen, anlamlı bulduğu bir iş; 4- Kendine yakın hissettiği dostlar; 5- Sağlık; 6- Kendini özgür hissetme; ve 7- Kendine yol gösterecek manevi değerler. Artık okur kendisi karar versin, hangi etken üzerinde gücü var ve ne yapabilir? Bu konuları “Gerçek Özgürlük” kitabımda irdeliyorum.  


Semiha Kavak

Yeni Şafak Pazar Eki



15 Haziran 2020 Pazartesi

YENİ ŞAFAK Kitap Haziran 2020

Güven Adıgüzel’in Profil Yayınları arasından çıkan, “Kararsızlar Dağıtıldıktan Sonra” isimli son şiir kitabından yola çıkarak kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik.


Semiha Kavak: “Bir kelebeğin yükü büyüyor sırtımda, kozamda silinmez kan lekesi” dizesiyle biten “kararsızlar dağıtıldıktan sonra” adlı  şiiriniz aynı zamanda kitabınızın da ismi. Dikkat çeken bir şey var, hem şiirlerinizin başlıkları hem de, ”kadraj hataları, papağanın vaazı, kimse kıpırdamasın” gibi kitaplarınızın her birinin ismi okuyucuyu farklı atmosfere taşıyan türden. Meselâ, üç bölümden oluşan bu kitabınızın adının bir şiir kitabı adı olduğunu bilmeyenler onu bir seçim anketi sanabilir. Şiirlerinize başlık koyarken, kitaplarınızın isimlerini seçerken neye dikkat ediyorsunuz, kitabınıza bu ismi neden verdiniz?

Güven Adıgüzel: İşimiz mazrufla, ama zarfı da yıkıcı etkisi sebebiyle önemserim. Başlık, isim, kapı ya da köprü. Ünsiyet böyle başlar genelde. Başlığın zihni kışkırtması, etkileyici olması mühim ama son tahlilde bütün’ü işaret etmesine ve toplam duyguyu içermesine de dikkat ediyorum. Kitabın ismine gelince, ‘’kararsızlar dağıtıldığında’’ malum, seçim anketleriyle aşina olduğumuz klişe bir ifade şekli. Aslında benim yaptığım da klişeyi bozarak şiire dahil etmek. Karar vermek ünlemi, nihai bir zaferi çağrıştırıyor. Ama kararsızlık daha insanî bir hal sanki. ‘’Kararsızlar’’ bütün seçim anketlerinde, herkesin iştahını kabartan bir topluluk, ama yekpare değiller, ortak amaçlara-ideallere matuf bir gayretleri de yok. Tek ortak noktaları kararsızlık. Destekliyorum bu kararsızlığı, o kadar da soğukkanlı olmamayı ve bir türlü işin içinden çıkamamayı (çıkamayanları) seviyorum. Anketler dahil olmak üzere hiçbir yerde dağıtılmalarına razı değilim.

Semiha Kavak: Sanırım bir konuşmanızda veya bir söyleşinizde “Ben yazdıklarıma şiir demiyorum. Bol imgeli sözler yazıyorum. " demiştiniz. Oysa, şiir hiç vazgeçtiğiniz bir tür değil. 6 yıl aradan sonra da yeni şiir kitabınız olan “kararsızlar dağıtıldıktan sonra “adlı şiir kitabınızı çıkardınız. Geldiğiniz noktadan baktığınızda kendi şiirlerinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Güven Adıgüzel: Bazı yerlerde böyle söylediğim yazılmışsa da tam olarak öyle demedim. Zaten bağlamı da sesimi bulamamakla, bundan emin olamamakla ilgili bir şeydi galiba. Kastım ses sahibi kılınmakla ilgili duama ilişkindir. Şiir yazıyorum, yazdıklarımın ne kertede bir karşılığı var, bunu en adil hâkim yani zaman gösterecek. Elbette zamanın sözünü kuşandığı gibi, zamana karşı yazılır şiir. Kadraj Hataları’nın üstünden 6 yıl geçti, yolumu/sesimi aramaya ve şiirle boğuşmaya devam ediyorum. Şiirimi tanımlamak fazladan bir içeri bakış denemesi olur ama daha ritmik bir müziğin duyulduğu ve tarihin, sosyolojinin ve hayatın içinden konuşmaya azmetmiş bir toplama doğru yol aldığımı düşünüyorum bu kitapla birlikte.


Semiha Kavak: Şiirlerinizde toplumcu bir başkaldırı, bir post modern çıkış göze batmakta. Şiirinizi her alana yayılan bir protesto gibi kullanmayı seviyor, olumluluk içinde dahi sert dizeler kullanmayı yeğliyorsunuz. Oysa, yine bir yerde “Otuzu geçtim. Artık daha sessiz, daha derin ve sızan şiirler yazmayı düşünüyorum. Bağırmaktan vazgeçtim.” demiştiniz. Ama görüyoruz ki yaşınız kırka yaklaşmış olsa da şiir dilinizde açığa çıkan bir değişim yok. Güncel olanla sıkı sıkıya bağlılığınız var. Meselâ; “Dünya bir akrebin çekik gözlü kıskacında!” diyorsunuz bu kitabınızdaki bir dizede. Ömer Halisdemir için yazdığınız şiirde de, “Allah dedin Ömer, orası tamam, merdivenleri çıkarken general orda dur! Orda vur alnından, gönlünde hiç Türkiye yok, apoletinde hiç onur!” diyor, sözcükleri adeta bir dinamit, hainlerin yüzüne çarpan bir tokat gibi kullanıyorsunuz. Yine çok sayıda benzer dizeniz yer almakta bu kitapta. Güncel olana bağlılığınız mı şiirinizi dinginleştirmiyor acaba?

Güven Adıgüzel: O bir temenniydi, kendi adıma o değişimi yaşadığımı düşünüyorum, kitapta o temenniye dahil şiirler de mevcut. Yaşadığı dönemin ruhundan bağımsız, gözleri olup-bitene sıkı sıkıya kapalı bir şiire inanmıyorum. Şair öyle biri değil. Ömer Halisdemir’e yazılmayacak da kime yazılacak ki zaten şiir? Elimizdeki kalemle yaşadığımız bir hayatın içinden geçiyoruz. Son 6 yılda olup-bitenler, bu yarı dingin-yarı cevval hali açıklıyor zannımca. Hayat, dilimi harlıyor. Bununla birlikte politik güncele kalbimle bağlı değilim, gündelik hayatın görünmeyen iktidarlarına, tüm karşılıksızlık ve kararsızlıklara, ölüm duygusuna, sokağın diline ve hatta Çin Seddi’ne doğru bir şeyler söylüyorum aslında. Duyulmasını murad ederim.


Semiha Kavak: Bilhassa yeni kuşak şairler şiiri bir ideolojik silah gibi kullanmayı seviyorlar. İdeoloji ve şiir birleşince aynı zamanda birbirinin tekrarı şiirler de kaçınılmaz oluyor. Şiir size göre ideolojiyle nerede buluşup nerede ayrılmalıdır? Şiirin içinde bulunduğu durum sizi şiir adına ümitvar kılıyor mu? Yoksa hala kutsadığımız şairlerin dilimizden düşmeyen şiirleri mi yolumuzu aydınlatacak?

Güven Adıgüzel: Ben o bahsettiğiniz durumun, modern hayatın arızalarına/dayatmalarına karşı eleştirel bir duruş olarak anlıyorum daha çok. Güncel şiir ortamındaki ideolojik silah tabiri, en azından 50’ler-60’lar Türkiye’sinin atmosferinde yeşeren politik şiir gibi anlaşılamaz zaten. Meseleye bugünden baktığımızda, şiiri, düşünceden, fikirden ve dünya görüşünden ayrı bir yerde konumlandırmanın mümkün olmadığıyla başlayabiliriz. Bir ideolojiyi şiire bayrak yapıp coşkuyla sallamanın, kitlesel ilgiyi kışkırtan bir tarafının olduğu muhakkak. Ancak şiir reklam ajansı, siyasi parti, miting meydanı, PR çalışması değil, insanın varoluşu, ruhun yücelişi, kalbin direnişi ve dünyaya cephe hattından yapılan kutlu bir saldırıdır nihayetinde. Şair de kendi marşını kendi meşrebince söyler. Meselesi olmayan bir şiir-şair hayatta kalamaz, burası kesin.
Şiir ve ideoloji bahsinde, nişan taşı olarak; şiirin görkemli omuzlarına yüklenen çiğ ideolojik anlamın şiiri yoracağını ve gücünü azaltacağını söylemek mümkün. Zaten şair, şiirin kendi berrak anlamının içinde sürekli genişleyen ve derinleşen bir ‘’mesajı’’ kuşatabilirse eğer, -Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler’i gibi- söylediğini estetik bir bütünlük üzerinden görüp anlayabiliriz. Yani şiir her durumda kendi varoluşuna aittir. Mevcut şiir ortamını, canlı, hareketli, 2020 yılına ait ve savaşçı buluyorum. Hayatta olmayan şairlerimizin şiirlerini ise, salt bir tarihsel birikim olarak değil, sürekli genişleyen anlamlarıyla bir keşif deryası, sürprizler hazinesi ve yoldaki işaretler olarak anlıyorum. Geçmiş ve şimdi, aynı denizin fenerleri.


Semiha Kavak: Digital ortamlar geliştikçe, birçok şey gibi şiir de sanal dünyanın metası haline gelerek yozlaşıyor. Şiir kitaplarına, dergilere olan ilgi azalmış durumda. Oysa, şiir daha çok buralarda aranan buralarda bulunan, sıcak mekanlarda okunan, oraların müdavimi bir sanat türü. Dijital dil şiiri gelecekte de değiştirmeye devam edecek mi? Sizce şiire nasıl bir ivme kazandıracak?

Güven Adıgüzel: Şiir para etsin, dünyayı kurtarsın, şöhret getirsin, ömrü uzatsın diye iştigal edilen bir alan değil. Kariyer planları, kalkınma raporları, yükselme sınavları, şiirle ilgili şeyler değildir. Şiir cv’ni güzelleştirmez, sana bir şey vadetmez. Bu sebeple -her seferinde- kendi ruhundan taşan varoluşuyla, cenazesini kaldırmaya gelenleri şaşırtmaya devam ediyor.  Edecek de. Şiir kitaplarına ve dergilere olan ilginin azaldığı kanaatini paylaşmıyorum, her devirde ilgi nasılsa, bugün de yaklaşık olarak aynı. Kitlesel ilgisizlik ve nefes alacak kadar gönüllü, bu ikisi aynı anda mevcuttur her zaman ve şiir yoluna devam eder. Söz-mecra ilişkisi, tartışmalı ve fırtınalı bir seyir izledi tarih boyunca, bugün de aynı kıyamet, farklı bir biçimiyle önümüzde duruyor. Evet sosyal medya yokmuş gibi yapamayız, orda sıkışan ya da patlayan şeyin içinde yaşıyoruz çünkü. Buna dil de dahil. Dijital çağ, dönüştürücü etkisiyle sözü kuşattı. Ama şair bu kuşatmayı yarmak için var. Şiir de -yüzyıllardır yaptığı gibi- nihayetinde yatağını bulur.

Semiha Kavak
Yeni Şafak Kitap Gazete




31 Mayıs 2020 Pazar

YENİ ŞAFAK Pazar - Söyleşi


Dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs salgını insanlığın geleceğini yeni değerler üzerinde kurmayı gündeme getireceğe benziyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu durum hem geçmiş ve günü gözden geçirmeyi, hem de geleceği sağlam zeminler üzerinde kurmayı zorunlu kılacak. AÜ İlâhiyat Fakültesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. İlhami Güler içinde bulunduğumuz süreçten yola çıkarak, yaşadıklarımızdan çıkaracağımız dersler ve üzerimize düşen görevler, dünya nereye gidiyor, gelecek tasavvurumuz ne olmalı? gibi çeşitli sorularımızı cevaplandırdı.

Semiha Kavak: Bir cümleniz şöyle başlıyor; “Dindarların Rüşd ve Hikmet sorunu, dinsizlerin ve diğerlerinin de İstikamet ve Hidayet sorunu vardır. Her iki kesim de genellikle sorunlarını göremezler.” Yaşadığımız koronavirüs salgınını dikkate alırsak sizce bu iki grubun bu pandemide göremedikleri nelerdir?

İlhami Güler: Türkçede güzel bir söz vardır:  “El (yabancı) ile gelen kara gün, düğün-bayramdır.” Bu söz, insanların felaket günlerinde dayanışmasını, zorluğu aşmak için işbirliğini, birbirine yardımını, düşmanlıkları, kırgınlıkları atmayı, affetmeyi, yeniden başlamayı, el ele vermeyi… ima eder. İnsan olmanın zayıflığının doğurduğu insiyaki bir birleşme duygusudur. Ülkemizde oluşan kimlik ayrışmasını Corona pandemisi ortadan kaldıramadı. İnsan olma kapasitemiz(medenilik) açısından çok hayal kırıcı bir durum.

Semiha Kavak: Küresel bir etki oluşturan bulaşıcı hastalıkların, öldürücü virüslerin nedenleriyle ilgili teolojik bir bağ kurulabilir mi? Bu konuda insani ve İslami yaklaşım nasıl olmalı?

İlhami Güler: Bu tip pandemiler, insanlık tarihi kadar eskidir. Bunları Tanrı’nın “tetiklemesi” veya insanların günahkârlığından mütevellit Tanrı’nın insanlara “saldığı” bir ceza olarak görmek İslam(Kur’an) açısından anlamsızdır. Bunlar(virüsler) deprem, sakat doğumlar, kuraklık, kıtlık, gibi Ekosistemin “yapısal” unsurları. Yani Dünya/hayat dizayn edilirken insanın “deneneceği” düşünülerek/öngörülerek (Fitne-Bela-İmtihan) acı, ızdırap, zorluk, sıkıntı, zarar, mihnet, meşakkat (şerr/kötülük) ve nimetler, mal, enginlik, refah, haz, mutluluk, neşe… birlikte yaratılmıştır.(90/4,21/35, 2/155-56) Denenmede insandan beklenen sorumluluk, nimetlere şükretmesi; zorluklar karşısında da onları azaltmaya-aşmaya çalışırken isyan etmeyip sabretmesidir (direnç/direniş). Zorluklar ile kolaylıklar birlikte ve iç içedir (95/5-6). İnsanların, ahlaken yanlış icraatlar yaparak (kubuh) Allah’ın kurmuş olduğu ekolojik dengeyi bozmaları (fesat=İklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma, temiz su kaynaklarının kirletilmesi, GDO…vs) ayrı bir kötülük kaynağıdır(30/41,2/205). Allah, bu dengenin bozulmamasını tavsiye etmiştir(55/7). Virüslerin yaşam dünyası, hayvanlar alemi olduğu halde; onların insanlığa bulaşması, insanlar aracılığı ile olmaktadır.

HALKA HİZMET, HAKKA HİZMETTİR

Semiha Kavak: Koronavirüs salgını her şeye hazırlıklı olduğunu sandığımız ABD ve Avrupa'yı perişan etti. Bundan çok büyük yaralar alacağı düşünülen Türkiye'de ise başarılı bir mücadele var ve üstelik bu ülkelerin yanısıra dünyanın birçok ülkesine yardım ediyoruz. Buradan baktığımızda Türkiye'yi gelecek adına, insanlık adına ümitvar görebilir miyiz?

İlhami Güler: Anadolu’nun bin yıldan fazla olan Müslüman kimliği, sağlığı “ticari” bir unsur görme yerine; onu halka” hizmet” olarak görmüştür. (Halka hizmet, Hakka hizmettir.) Dünyaya yaptığı yardımlar da, yine bu merhametin/rahmetin neticesidir. Medeniyet, salt teknoloji ve maharet değil; vicdan ve merhamettir. Birinci tür uygarlık anlayışı, bu pandemi günlerinde görüldüğü gibi, sınıfta kalmıştır.

Semiha Kavak: Devletlerin yetkililerinden sıkça duyduğumuz bir söz var: "Koronavirüs sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" Bu söz size neyi çağrıştırıyor, yeni dönemde sizce neler değişecek?

İlhami Güler: Çok güzel bir ata sözü vardır: “Her musibet, bir nasihattir; ne musibet tükenir, ne de nasihat.” Ben, fazla bir şeylerin değişebileceğine inanmıyorum. Tanrı’nın ölümünden (Nietzsche), tutulmasından (M:Buber), göçüp gitmesinden (Hölderlin), unutulmasından (Kur’an) sonra Avrupa’nın öncülüğünde gezegenimizin topoğrafyası yani altyapı/endüstri devrimi ve üstyapı/aydınlanma-pozitivizm olarak oldukça değişti.  Tanrı’nın evinden(Tabiat-Ekosistem) kendi ellerimizle icat ettiğimiz yeni bir eve taşındık(Teknoloji): “Tanrı, merkebi yaratmıştı; Almanlar Mercedes’i.” Buna uygun ekonomik sistem(Kapitalizm) ve siyasal sistem(Ulus-Devlet) geliştirildi. Tanrı’nın rahmeti-inayeti, lütfu, rızkı, inamı, ihsanı… olan(Ayât) bir dünyadan ipekböceği kozasının aynısı (Heidegger’in kavramsallaştırması ile “Ge-stell”=çepeçevre kuşatan) olan kendi ellerimizle icat ettiğimiz evlere(Tecno-city) taşındık. Doğaya dönemediğimiz sürece de Tanrı’ya(dine) dönemeyeceğiz. Hıristıyanlığın Tanrı’yı ve  Ruhu yanlış kavramsallaştırmasının bedelini, Tanrı’yı ve Ruhumuzu kaybederek ödüyoruz (Modernite-Postmodernite).

Semiha Kavak: Dünya din adına ortaya çıkan birçok Batıl inançların işgali altında. Bu tablo karşısında kimi felsefeciler dinin öneminin tamamen azalacağını iddia ediyorlar. Sizce gelecekte dinin toplumda etkisi ne olacak? Din adına şanslı olabilecek şey var mı, varsa nedir?

İlhami Güler: Din(iman-ahlak), doğanın/ayetlerin içinde yaşarken insanın tedebbür, tefekkür, tezekkür, taakkul, tafakkuh etmesi ve ibret alması ile mümkün olmuştur. Hak dinin(İbrahimi Monoteizm=Yahudilik-Hıristıyanlık ve İslam) ve batıl/insani dinilerin(Hinduizm-Budizm) doğuş zemini buydu. Şimdi bu zemin “Teknoloji” tarafından örtüldü. Gelecekte sahici anlamda bir imanın ve ahlakın(dinin) doğabilmesinin koşulu, insanın tekrar doğaya dönebilmesine ve bahsetmiş olduğumuz “düşünme”yi başlatmasına bağlıdır. İnsan, Kur’an’ın vurguladığı gibi elleri ile kazandığının “rehin”i olmuştur. Yani tutuklanmıştır(74/38,52/21).

ŞÜKREDEN AHLAKİ DÜŞÜNMEYİ BAŞLATMA

Semiha Kavak: Müslümanlar, günümüz penceresinden dünyanın gidişatını nasıl okumalı, üzerlerine düşen görevler nelerdir?

İlhami Güler: Müslümanlar, ilahi dinin tahrif edilmemiş kaynağına(Kur’an’a) sahipler. Bu, insanlık için büyük bir şans. Ancak Müslümanların içinde bulunduğu ahlaki teolojik durum, şu ayetin tasvir ettiği Kitap Ehli(Yahudiler ve Hıristiyanlar) ile aynı durumdadır: “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve kendilerine inen haktan/hakikatten dolayı kalplerinin ürpermesi zamanı gelmedi mi? Onlar, kendilerinden önce kitap verilenler(Yahudiler ve Hıristiyanlar) gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaştı ve çoğu da fasık kimselerdir.”(57/16) Yani Müslümanların üzerinden de uzun zaman(1400 sene) geçince, onlar da, kendilerinden öncekiler ile aynı duruma düştüler. Doğaya dönmeyi ve Kur’an’ın tavsiyelerine (başta şükreden ahlaki düşünmeyi başlatma) uymayı kabul ederlerse, insanlığa hidayet rehberi olabilirler. Kastettiğim düşünme, meraktan doğan Felsefi ve Bilimsel düşünme değil. Onun sayesinde bu duruma geldik.(“Bilim düşünmez; bilim hesap eder.” Heidegger). Kastettiğim düşünme Kur’an’ın öğütlediği hayretten doğan şükreden düşünme.

Semiha Kavak: İlk kez bir Ramazan’ı, camisiz, teravisiz, bayram namazsız geçirdik. Geçmişte namazla birlikte akrabalarla, büyüklerimizle bayramlaşmalarımız başlardı. Bu ramazan bayramını bambaşka bir  atmosfer içerisinde idrak ettik, önümüzde kurban bayramı var. İçinde bulunulan durum dikkate alınarak dini bayramlarımızda, bayramın ruhuna uygun neler yapabiliriz?

İlhami Güler: İslam dini(Kur’an), insanlık tarihinde ilk defa mabet ve din adamı zorunlu olmadan Tanrı’ya ibadet edilebileceği devrimini yapmıştır. Din adamı zorunlu değildir. Mabetsiz de ibadet yapılabilir (“Yeryüzü mescittir.” Hadis). “Onlar, ayaktayken, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler ve : “Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın, seni tenzih ederiz, bizi azaptan koru.” diye dua ederler.”(3/191). Alın size Corona günleri için bir ibadet biçimi.

HER ŞEY KENDİ DÜZLEMİNDE GERÇEK ANLAMINI BULUR

Semiha Kavak: İlahi ve batıl dinlerin toplamı üzerinden baktığımızda yeryüzünde din denilen çok sayıda olgu var. Bunların ağına takılmamak ve tevhidî dine ulaşmak için üzerimize düşen görevler nedir?

İlhami Güler: Mevcut kutsal kitapları tek tek incelediğimizde veya Kur’an’dan Peygamberlerin tümünün çağrısının ortak paydasına baktığımızda gördüğümüz şey, insanların içinde doğmuş oldukları tarih-toplum ve kültüre taklit(dogmatik) yolu ile teslim olmadan, vicdanları ile bu yapıları sorgulayarak, başkalarının sözlerini dinleyerek bir hakikate varma çabası göstermeleridir. Evrensel kurtuluşun iki koşulu olduğuna inanıyorum: “-Hasbi(samimi) olmak. 2-Muhasibi(eleştirel-critical olmak). Bu iki koşulu gerçekleştirdikten sonra velev ki hakikat bulunmamış olsun, Tanrı’nın, insana bir şey diyemeyeceğine inanıyorum: “Onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.” (7/156,40/7)

Semiha Kavak: Genel tabloya bakıldığında deizm dinlere tepkiselliğin odağı gözüküyor. Bu sizce çağın kaderi mi? “Ateizm olacağına deizm olsun” diyenlerle ilgili neler demek istersiniz?

İlhami Güler: Deizm, vaktiyle Hıristıyanlığın/Kilisenin çürümüşlüğüne bir tepki olarak doğmuştu. Şimdi de Türkiye’de ve İslam dünyasında mevcut Şii-Sünni-Selefi-Tasavvufi mezhepsel/teolojik çürümüşlüğe bir tepki olarak gelişmektedir. “Allah’ı gereği gibi takdir edememek” (6/91,22/74) ten doğmuş bir sonuçtur. Allah’ın insanlıkla olan ahlaki ilişkisini ikna edici bir dil ile insanlığa anlatacak bir yeni yoruma ihtiyaç vardır. Eş’ariliğin tasvir ettiği “Hikmetinden sual olunmayan”  Kadir-i mutlak, Alim-i mutlak ve Mürid-i mutlak(Kaderci) Sünni tasavvur  artık kitleleri tatmin etmemektedir.

Semiha Kavak: Dünyanın bugünkü durumuna baktığımızda dinin geleceği açısından  güzele yönelik neler söylenebilir?

İlhami Güler: Sünnetullah” dediğimiz ve Allah ile insanlığın arasındaki ahlaki ilişkiyi değişmez(35/43,48/23) ahlaki yasalara bağlayan ve ilk adımı da insana bırakan (Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da, köre öyle bakar.) sisteme göre, insan Allah’a dönmedikçe, Allah da kendini insanın gözüne sokmayacaktır. Tanrı hakkında “Tutulma”, “Göçüp-gitme” “Öldürme”, “Unutma”… insanın tutumlarıdır. İnsan, bu nankörlükten vazgeçip ona yöneldiğinde, “O, şahdamarımızdan bize daha yakındır.” (50/16)

Semiha Kavak: Son olarak: İnsanlığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

İlhami Güler: Hiç iyi görmüyorum. Batı’nın son üç yüz yıldır gezegenimizi ve insanlığı içine soktuğu cendere (sekülerizm/nerden gelip nere gittiğini bilememe, sınırsız üretim-sınırsız tüketim/kapitalizm, güç istenci, teknolojik kapatılma, pozitivizm, Ruh’un Zekâya dönüşmesi, Post-insan veya robotlar çağı(Homo Deus), postmodernizm/nihilizm…) devam ediyor ve bir yere toslamadan da durma(vukufiyet) ve geri dönme(tövbe) pek mümkün görünmüyor. Yine de klasik duayı tekrar edelim: “Allah, sonumuzu hayreylesin.”

13 Kasım 2014 Perşembe

BİLİNCİN KAPISINI ARALARKEN


Hannah Arendth zihnin hayatını tasavvur etmemizi sağlayabilecek tek metaforun yaşadığını hissetmek olduğunu yazar. Hayatın nefesi olmaksızın insan vücudu cesetten farksız, düşünce olmaksızın zihin ölüdür. Onunla aynı fikirde olan Susan Sontag da Günlüklerinin ve not defterinin ikinci cildinde şöyle demiş: "Zeki olmak benim için 'daha iyi' bir şey yapmak değil. Bildiğim yegâne varoluş bu... Pasif (ve bağımlı) olmaktan korktuğumun bilincindeyim. Aklımı kullanmak aktif (bağımsız) hissetmemi sağlıyor. İyi bir şey bu."

Susan Sontag'ın "Bilincin Kapısını Aralamak" isimli kitabını okurken altını çizdiğim yerlerde zaman zaman durakladığım oldu. Sohbetten ve diyalogdan hoşlanan -en çok da kendimle- biri olduğum için söyleşi yazıları ve kitapları her daim ilgi alanım içerisinde olmuştur. Kitapla tanışmadan bir iki yıl önce yazdığım ve Sontag'ın bazı düşünceleriyle birebir örtüşen notlarımı anımsadım. Aynı duygularla karşılaşınca kısa bir tereddüt ve şaşkınlık yaşadım. "En cüz'î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur" sözü doğruluğunu her zaman kanıtlıyor.

Sontag, günde bir kitap okuduğunu yazmış bir yerde. İnsan kendi doğasına aykırı davranır çoğu kez, bilerek ya da bilmeyerek. Zaten, söyleşide böyle zamanlarda dikkat etmeden okuduğunu belirtmiş, yani bunu bir eğlence olarak gördüğünü. Dünyaya katlanamayan insanların böyle tesellileri olur. Bir tür kafa dağıtma metodu da olabilir bazen okumak. Fakat bu onun görüş açısının yalnızca küçük bir parçası.

Okuru kendi sınırlarıyla yüzleştiren bu eser Sontag'ın Rolling Stone Dergisi'nin editörü Jonathan Cott'la 1978'de gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşilerinden oluşuyor. 

***

"Bana kendimi güçlü hissettiren nedir?" diye sorar, günlüğüne düştüğü notlardan birinde Sontag. "Aşık olmak ve çalışmak" diye yanıtlar ve hemen ardından "zihnin hararetli coşkunluklarına" duyduğu sadakati yeniden hatırlatır. Sontag için sevmenin, arzulamanın ve düşünmenin aynı özden beslenen eylemler olduğu açıktır.

"Aşka dair yazmayı çok isterdim! Ancak aşk konusu büyük cesaret gerektiriyor, çünkü kendin hakkında yazar gibi oluyorsun ve insanlar senin hakkında bilmelerini istemediğin şeyler öğrenebilirmiş gibi utanıyorsun. Biraz da gizli kalmak, mahremini korumak istiyorsun. Kendim hakkında yazmasam da insanlar öyle olduğunu düşünecekler, dolayısıyla biraz çekiniyorum. Gerçi yıllardır, aşk hakkında bir deneme yazmak için notlar alıyorum. Bu bende çok eski bir tutku."

"Yeni duyguların bilincine varmayı sağlayan bir olay her zaman için bir insanın hayatındaki en önemli deneyimdir."

"Sakince sevebilmek, tereddütsüz güvenebilmek, kendinle dalga geçmeden umut edebilmek, cesur davranabilmek ve enerjin tükenmeksizin zor işler başarabilmek kolay değildir."

"Vücut insanın her zaman başvurabileceği bir kaynak. Duyusal deneyimini hatırlamak veya cinsel fantezi kurmak için gidip biriyle sevişmen gerekmiyor, beyninde bu zaten kayıtlı. Bu demektir ki vücudun da beyninde kayıtlı. Şimdi yazarken fiziksel açıdan çok rahat olacağım koşulları düşünüyorum. Örneğin soyunup kadifelere sarındığını hayal etsene! Yazdıkların değişmez miydi? Bence değişirdi."

                                                               

"Yazım tarzımı tasvir edebilecek sıfatlardan en rahat sahiplenebileceğim "yalın". Yazıyı süslerden arındırmanın iyi bir eğilim olduğunu düşünmüşümdür. Fikrimce okuduklarımın arasında da unutulup gidecek olan bölümler yazının süslemeleridir. Sonsuzu hedefleyen edebiyatın sade bir tarzı olmalı."

"Yazmak cinsel isteği bile öldürüyor. Birine yönelik cinsel bir çekim duyuyorum, sonra bir yazı hazırlamaya kendimi kaptırdığımda bir tür oruca giriyorum. Ben böyle bir yazarım tamamen disiplinsizim ve yazma eylemini uzun, yoğun, takıntılı dönemler halinde gerçekleştiriyorum."

"Evet, başka türlü yazmak istiyorum. Şu anki özgürlüğümden farklı bir özgürlük bulmak istiyorum. Yazar olarak elbette özgürlüklerim var ve başka, sahip olmadığım tür özgürlüklere ancak pratikte ulaşabilirim. Kafka, "Hiçbir zaman yazacak kadar yalnız olamazsın" demişti, ve haklıydı da."



Shakespeare'in dediği gibi: "Dişsiz, gözsüz, tatsız, hiçbir şeysiz."

"Yaşlılar aşağılık duygusunu çok derinden hissederler. Yaşlı olmaktan utanırlar. Gençken neler yapabileceğin ve yaşlandığında neler yapabileceğin de keyfi tanımlamalardır; kadınsan neler yapabileceğin ve erkeksen neler yapabileceğin ayrımı kadar temelsizdirler. İnsanlar sürekli şunu söylerler: "Bilmem neyi yapamam! Altmış yaşındayım, benden geçmiş artık," veya "Bilmem neyi yapamam. Yirmi yaşındayım, çok gencim." Niçin? Kim demiş? Oysa kendini bütün seçeneklere açık tutmalısın. Elbette gerçek seçimler yapabilmek için özgür olabilmen de gerekir. Demek istediğim, insanın her şeye sahip olabileceğine inanmıyorum; bu yüzden de seçimler yapmak gerek. Ve herkesin hayatında bir şeyleri daha fazla ertelemediğini ve bir seçim yapmış olduğunu kabullendiği bir an vardır."

S.Kavak