Kitap Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2015 Pazar

AVRUPA'YA AYAR VERMEK VEYA "AVRUPA'YI ONARMAK"


Avrupa Birliği, son krizin etkilerini uzun süre daha yaşayacağa benziyor. Her ne kadar Avrupa projesi bir kriz sonrası birliktelik olarak değerlendirilse de, şimdilerde bu birliğin ekonomik krizlerle çatırdaması söz konusu. "Mali kriz üye ülkelerdeki Avrupa'ya karşı kuşkuculuğu yakın zamanlarda daha da derinleştirdi, aynı zamanda Avrupa milletleri arasında karşılıklı olarak yeni bir saldırganlığın da oluşmasına neden oldu." Avrupa krizi Avrupa'nın sonunu mu getirecek, veya Avrupa bu krizden nasıl ve neyle kurtulacak? Avrupa'nın bundan böyle yekpare politikalar uygulaması mümkün mü?  Avrupa kendi içindeki barışık dönemden çatışmacı bir döneme mi giriyor? gibi sorular "Avrupa'nın birliği" üzerinde düşünmeyi zorunlu hale getiriyor.

"Jürgen Habermas ile Avrupa'yı Onarmak" kitabında, birçok Avrupalı önemli düşünür Habermas'ın görüşleri üzerinden Avrupa'nın geleceğini masaya yatırıyor. Yeni marksistlerden sayılan ve dünyanın ilk 100 entelektüeli arasında kabul edilen, Frankfurt Okulu'nun en önemli son kuşak felsefecisi Alman düşünür Habermas, Avrupa'nın yaşanmış ve yaşanabilecek krizlerden kurtulmasını demokrasinin kurumsal olarak genişletilmesinde ve kamusal alanın demokratikleştirilmesinde arayan bir isim. Demokrasi ve kamusal alan üzerinde yoğunlaştırdığı düşünce zenginliğini Avrupa projesinin geleceği için yeni bir perspektife dönüştürüyor. "Avrupa'nın borç krizi karşısındaki zayıflığı saptamasından yola çıkan Jürgen Habermas, tüzel bir analiz üzerine temellenen ve egemenliğin paylaşımı ile Birliğin organları arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi sayesinde daha iyi bir entegrasyon hedefleyen bir felsefi düşünce sunuyor."

Avrupa krizinin kamusal alanın demokratikleştirilmesi ve üye ülkelerin ortak bir demokrasi uygulamaya gitmesiyle aşılabileceğine inanan Habermas, Avrupa içerisinde yer alan ülkelerin ulusal ekonomik çözüm arayışlarının kriz ihtimallerini yok etmeyeceğini, öncelikle siyasal olarak bir ortak noktada buluşturacak çözümler üzerinde durulması gerektiğini ısrarla öne sürmekte. "Avrupa'nın bugünkü krizi siyasetin kısmi eksikliğine bağlıdır. Siyasetin ulusal ölçekte kendini toparlaması siyasi bir Avrupa'nın kurulması ile aynı anda gerçekleşmelidir. Bu durum siyaseten malül olma halini hükümetlerarası post-demokratik karar alma mekanizmaları ile örtbas etme isteğine dayanan gidişatı terk etmek anlamına da gelir." "Siyasetin, ekonomik sistemi sınırlayan koşulları belirleyip belirleyemeyeceği, ya da bunu hangi şartlarda yapabileceği sorusu ya da siyasetin ekonominin emredici ilerleyişine uyum sağlaması gerekliliği kapitalist demokrasiler açısından deneysel bir sorudur." diyen Habermas, birliğin kendisini onarması için bir sürece ihtiyaç duyulduğunu vurgular.

Kitapta, Habermas'ın Avrupa'nın demokrasiyle onarılması gerektiği yönündeki görüşleri doğrultusunda ele alıp irdeleyen düşünürlerin tümü, siyasi birliğin kamusal alanı da içeren daha üst demokrasiyle sağlanabileceğine dikkat çekseler de; bunun nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda farklı görüşlere sahipler; "Jürgen Habermas Avrupa'nın inşasının geleceğini, Avrupa konseyinin Lizbon Antlaşması'nda öngörüldüğü gibi yürütmeye değin bir federalizm yerine hükümetlerarası bir hakimiyeti dayattığı postdemokratik bir eğilim ile, 'tüzelleştirmenin', ortak bir birlikteliğin kurulması eserine devam ettiği demokratik bir yol arasında bocaladığı yönünde betimliyor. Bu görüş pek çok soruyu beraberinde getiriyor." diyen ve Habermas'ın görüşlerine eleştirel yaklaşım sergileyen Pascal Perrineau, kurumsal tartışmaların ülkeler arasındaki güveni zedelediğine dikkat çekiyor. On'un üzerindeki önemli düşünürün Habermas'ın görüşleri üzerine geliştirdiği düşüncelerinde Avrupa'nın içinde bulunduğu birçok sorun yakından ele alınmakta.

Yaşanan sorunların irdelenmesi aynı zamanda bir Habermas eleştirisini de gündeme taşıyor; "Eğer Habermas Avrupa Birliği'nin güncel işleyişiyle ilgili eleştirisine göre tutarlı kalmak istiyorsa, ancak önerdiği, organların demokratlaşması ile dolu, Avrupa Birliği'ne yetkileri paylaştırma ehliyetinin verilmesi çerçevesinde bir çıkış yolu bulabilir."

Kitabın ana konusu olan "Avrupa'yı Onarmak" iddiası gerçekleşebilecek bir iddia mı, bu nasıl olacak sorusuna bulunabilecek cevaplar elbette kısa zamanda sonuç verecek türden değil. Dünyadaki birçok ülke gibi küresel kapitalizmin etkisi altında olan Avrupa'nın öncelikle düşünsel bir karmaşa içerisinde bulunduğu ve yekpare bir demokrasi anlayışına ve tecrübesine sahip olmadığı gözönüne alındığında bunun altından kolay kalkılabilecek bir sorun olmadığını anlamak mümkün.

Yine de bütün olumsuzluklara rağmen Avrupa kendi arasında yeni bir çatışmanın filizlenmemesi için hafızasını diri tutmaya öncelik vererek hızlı bir çözüm üretmenin gerekliliğini de görüyor. Kuşkusuz Avrupa Birliği'nin çökmesi yalnızca bu ülkeleri ilgilendirmez, küresel bir krize de davetiye çıkarır. O nedenle, Avrupa Birliği'nin yenilenerek yoluna devam etmesi belirebilecek bir büyük tehlikeyi de uzaklaştırmış olur.

"Jürgen Habermas ile Avrupa'yı Onarmak" Avrupa Birliği'nde yaşanan kriz konusunda nelerin tartışıldığı, nerelerden çözüm üretilmek istendiğini öğrenmek isteyenler için adeta bir akademik kurul çalışması niteliğinde. Bu eser sayesinde krizin çok yönlü olarak boyutlarını, derinliğini anlayabilir ve bu sorundan yola çıkarak yeni demokratik arayışların ne derece önemli olduğunu görebilirsiniz.

Semiha Kavak
STAR Kitap-Gazete 2015

15 Ocak 2015 Perşembe

BİR AD KALIYOR GERİYE


Sünepe, kurgulanmış mekanikliğe bir tepki romanı. Yaşamı bir başkasının tüketilmesi üzerinden güzelleştirmek isteyenlere karşı bireysel bir direniş, bir karşı çıkışın aşırı edilgen hali. Bir yalnızlık yolculuğunun, tutunamayışın felsefi izahı. Hepimizin boğuştuğu varoluş arenasında ayakta kalmayı önemsemeden yaşamanın sığınıldığı gerekçeler.

Rıdvan Gecü, 25 yaşında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışıyor ve aynı bölümde doktora eğitimine devam ediyor. Yazım dünyasına şiirle girdi. İlk kitabı bir şiir kitabı; Kırmızı Perfect, 2013’te yayımlandı ve yılın başarılı şiir kitapları arasında sayıldı, çeşitli kesimlerden övgüler aldı.
Sünepe, şiir kitabıyla aynı dönemde yazılsa da basımı bu yıla kalan bir eseri Gecü'nün. O nedenle, romanla, şiiri arasında yer yer geçişlerle karşılaşıyor okuyucu. "kimsenin beni sevmeyi denememesi üzerine" şiiri romanının orta yerine oturmuş gibi. Ayrıca şiir kitabında yer alan 'Osman, Pelin ve elleri' Sünepe'de de karşımıza çıkıyor.

"Sünepe" toplumsal yaşamın baskın akışına kolayca teslim olan, silik ve pısırık kişilere yakıştırılan ad. Oysa,'sünepe'lik bir tür 'kendi' olmaya bırakılmamanın nihai sonucu belki de. "Otobüslere bindim, okula giderken, işe giderken, eve giderken. Ben hep gittim. Kalmak istedim bir yerlerde, dinlenmek, durmak. Hayat akıp giderken bu isteğimin anlaşılmayacağını tahmin etmem gerekirdi; etmedim."

Otobüslerde genç oluşunun sürekli koltuklardan kaldırılmasına, teyzelere yer verilmesiyle başlar hikaye ve kendi sınırlarının sürekli başkalarının yaklaşımlarından oluşan müdahalelerin baskısı altında olması, 'öteki' kontrolü bir travmaya dönüşür. 'Kendi' olma isteğinin sürekli kursağında bırakılması, direnmesi halinde ise çeşitli baskılarla karşı karşıya kalması romanın kahramanını iyice bunaltır, yaşanan aksilikler de üzerine gelince içindeki mesafe artar kalabalıklarla. "Arka kapıdayım, otobüs durağa geliyor, bütün kapılar açılıyor, benimki açılmıyor, şoföre, 'Arka kapıı!' diye bağıramıyorum, sesim çıkmıyor, yine terliyorum, geriliyorum, lanet ediyorum otobüse bindiğim için, lanet ediyorum böyle bir insan olduğum için, başka inecek yoksa o kapıdan, kimse de bağırmıyor benim yerime. Bir sonraki durağa kadar gidiyorum öyle. Adım iniyor bir öncekinde, bir bu kalıyor benden geriye; Sünepe."

Sünepe, artık ruha işler ve asıl adın yerini alır. Gecü, bu adsızlık üzerinden, insanı yabancılaşmaya iten toplumsal yapının iç bünyede yarattığı travmayı romanı boyunca sürekli kurcalıyor. Önce yalnızlaşmayla başlıyor yabancılaşma. Hafıza da bir iz bırakmadan yerleşiyor bünyeye. "Yalnızlaştırılma aşamamı zerre hatırlamıyorum, çevremde birileri vardı, öyle zannediyorum. İnsanın hayatında hiç unutamadığı fakat buna rağmen anımsamakta güçlük çektiği olaylar oluyor. O anları bir yere koymuyorsun, orada, içinde bir yerlerde duruyor."
Yabancılaşmanın nedenleri ve onu besleyen toplumsal etkenler üzerinde zaman zaman felsefi tanımlamalarla karşılaşıyor okuyucu.
Camus'un 'Yabancı'sında olduğu gibi, bir nevi iç tatmin, kendini ikna ediştir 'an'lık tanımlar. "Eylemlerimizin, bizleri tanımlayan etiketlerle olan doğrusal ilişkisi üzerine düşünüyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, bir eylemin varlığı; nedenleri ve sonuçları masaya yatırılmadan, salt davranış olarak kabul görmüyor. Eylemi gerçekleştiren, bunu hangi sebeplerle ya da hangi sonuca varmak isteyerek yaptığını açıklamıyor olsa dahi, eylemin gerçekleştirilişine tanık olan kişi, bundan bir çıkarımda bulunma ihtiyacı hissediyor. Çünkü kulp, elbette takılmalı; etiket illaki yapıştırılmalı; insan, pekâla yaftalanmalı. Etiketlemeye ve etiketlenmeye olan bu merakımızın, varoluşumuzu teyit ettirmekten başka bir amaç taşımadığına dair herkesle iddiaya girerim."

Gecü'nün romanında, modern Türk romancıları arasında yabancılaşma, bunalım gibi bireyi kuşatan sorunları derinliklerde kurcalayan bir isim olan Yusuf Atılgan’dan açık esinlenme söz konusu. O kadar ki; Romanının ismi de Atılgan’ın "Aylak Adam"ını çağrıştırmakta. Anlatım dilinde ise  Oğuz Atay’a oldukça yaklaşan Gecü’de yer yer  Sartre, Camus, Kafka gibi varoluşçu ve absürdist yazarlardan etkilenim de açığa çıkmakta. Birçok yerde cümleler okuyana hiç de yabancı gelmiyor.
"İntihar üzerine düşünüyorum. Dibe vurmakla mı ilintili olmak zorunlu diye, illa. Ben hayatımın en güneşli gününü yaşayıp bitirdikten sonra, tamam, bu dünyadan beklediğim ve istediğim şey yalnızca buydu, yaşayacağım geri kalan her şey fazlalık olacak diye düşünüp fişini çekemez miyim kendimin. İnsanın aklında ilk olarak, hep daha iyi bir gün geçirebileceği ihtimali beliriyor. Çünkü bir beklenti karşılandıktan sonra, yerini yenisiyle doldurma ihtiyacı geliyor ardından."
Camus da intihar konusunu sıkça işler eserlerinde. İntiharın ussal bir eylem olduğuna vurgu yapar, ancak onu öğütlemez. Yaşam anlamsızdır ama yine de yaşamaya değerdir. Bu nedenle intihar bir saçmalıktır. Yaşamak, saçma olsa da tıpkı Gecü’nün cümleleri gibi Camus’da bir yeniyi doldurmak için gereklilik olarak görür yaşamayı.

Sünepe'de dışarıda kalmak bir tercihe dönüşür ve sürekli bir intihar dürtüsü ile birbirine bağlanır tercihler. İntihar dürtüsü her an besler uzaklaşmayı. Barışıklığı kendi içinde arar sürekli. Düşünce ve davranışlarını değiştirmek yerine, onları kendini ikna eden nedenlerle örtüştürür.
Otobüs yolculuğu esnasında başlayan travmayı, bileklerini kesen kadın takip eder roman boyunca, bileklerini kesen kadın saplantısıyla sürükler kendini.

"Bileklerini kesen kadın kalmıştı hayatımda bir, onun da adını bile bilmiyordum, bana adımı sorsa ne cevap vereceğimi bilmiyordum, tanışsak ne konuşacağımı bilmiyordum vesaire."
"Orada sadece, ikisi ona ait üç orta uzunlukta cümleden oluşan bir diyalogdan, seslerden ona ait olanını ayıkladım ve düşündüğümün doğruluğunu hiç sorgulamadan, hayatımda duyduğum en güzel sesin bu olduğuna şüphe götürmeyecek bir inançla bağlanmaya başladım."

Sıradanlık kokan her şeye bir hesap çıkarmak ister Sünepe. Dokunulanlar arasında çok yazan, okunan edebiyatçılar da yer alır. "İkinci sayfaya geçtiğim an, sıkıcı biriyim. Bunun yanısıra Pamuk, beş yüz doksan sayfa boyunca bir müzeyi anlatabiliyor. Meselem Orhan’dan daha büyük, kredim Orhan’dan daha az, yetmiyormuş gibi, bir de hiçbir şey yapmamaktan, hiçbir şey yapmaya fırsat bulamayışım var. İkinci sayfaya istesem de geçemiyorum."
Bu eleştiri birçok isim üzerinde gezinir durur romanda ve sonunda genel bir eleştiriye dönüşür. "Yazmak amatör bir eylemdir ve bütün yazılanlar, başkaları tarafından teyit ve takdir edilmeyi beklemek üzere bir sırada konuşlandırılmışlardır.Takdir gören eser, bulunduğu sıradan kendini bir adım öne çıkarıp sonunda bir şey olur, kalanlar halen hiçtir."

Gecü’nün kahramanı üzerinden yürüttüğü bu eleştiride haklılık payının olduğu gerçek olsa da, hacimsiz bir eser içinde böylesi göndermelerin yer alması fazlaca "ilgili" gibi duruyor.

Aşk, ruhsal durumu yansıtmada birçok romanda olduğu gibi, Sünepe'de de oldukça belirleyici konumda ve eleştirilerden aşk da nasibini alır. Aşk da metalaşmıştır. Ona göre, içine girdikçe kaybolan bir şey haline dönüşmüştür. "İlk görüşte aşkın en önemli handikapı, karşınızdakini tanıdıkça yitirme potansiyeline sahip olduğunuz duygulardan oluşmasıdır. Bunun bilincinde olmak, yitirmemek için bir önlem alabileceğiniz anlamına da gelmiyor üstelik. Ne kadar yırtınırsanız yırtının, kopup giden parçalar oluyor illaki."

İroninin zaman zaman dip yaptığı romanda, aşk fazlalık gibi durur. Onunla uyuşulamaz bir türlü.
"Önce âşık olur insan. Sonra vakit kalırsa, başka meslekler edinir kendine, oyalanacak. Tarihteki en eski meslektir bu; bilinenin aksine, sevişme icad edilmeden önce de vardır, kadınlar işçiliklerine ücret biçmeden evvel de."
"Aşkın tanımı biraz değişmişti. İşçilik ücretleri dolar bazında sabitlenmişti. Otobüste bir ses duydum ve âşık oldum.Tarifinin bu kadar kolay olması, değerinden br şey eksiltmemişti." "Şunu da diyeyim bütünlüklü olsun. Önce aşık olur insan. Sonra vakit kalırsa, tekrar aşık olur"

Öykü tadında kısa kısa bölümlerle ilerleyen romanda yabancılaşmanın örgüsü her bölümde ayrı ayrı surete bürünüyor ve bir başka merakla bağlanıyor okuyucu. Gitgide derinleşen edilgenlik hali yalnızlaştırılan bireyin yaşamın doğal akışından ne denli koptuğunu hissettiriyor her bir bölümde.

Yalnızlık, aşk, intihar, arkadaşlar, iş, inançlar, yaşama tutunma, tutunamama, arada kalma, hızla akıp giden yaşamın içinde bir başka ruha bürünüyor.

Sünepe'de insanın yaşamdan hızla koparılışının gerekçeleri üretilerek, isimsizlikle başlayan her şeyin hatta ölümün bile anlamını yitirdiği bir "hiç"lik felsefesiyle buluşturuluyor okuyucu. "Adımın Ogün olduğunu söylemedim. Çocuklarımızın adını söylemedim, bir gün çocuklarımız olacağını söylemedim. Bir gün öleceğimizi, ölünce aramızdaki her şeyin biteceğini söylemedim. Ölmeden de her şeyin bitebileceğini söylemedim."
Roman, Ekler bölümünde Osman'ın üzerinden hızlı bir tükenişe bırakıyor kendini. Bir 'bunalım' finali gibi belirginleşiyor her şey. Ve aşkla beliren kıskançlık, varolamama hali toplumsal değerleri yok etmeye dönüşüyor hızla.

SEMİHA KAVAK
RADİKAL  GAZETE KİTAP - 16 Ocak 2015

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/bir-ad-kaliyor-geriye-413770

13 Kasım 2014 Perşembe

BİLİNCİN KAPISINI ARALARKEN


Hannah Arendth zihnin hayatını tasavvur etmemizi sağlayabilecek tek metaforun yaşadığını hissetmek olduğunu yazar. Hayatın nefesi olmaksızın insan vücudu cesetten farksız, düşünce olmaksızın zihin ölüdür. Onunla aynı fikirde olan Susan Sontag da Günlüklerinin ve not defterinin ikinci cildinde şöyle demiş: "Zeki olmak benim için 'daha iyi' bir şey yapmak değil. Bildiğim yegâne varoluş bu... Pasif (ve bağımlı) olmaktan korktuğumun bilincindeyim. Aklımı kullanmak aktif (bağımsız) hissetmemi sağlıyor. İyi bir şey bu."

Susan Sontag'ın "Bilincin Kapısını Aralamak" isimli kitabını okurken altını çizdiğim yerlerde zaman zaman durakladığım oldu. Sohbetten ve diyalogdan hoşlanan -en çok da kendimle- biri olduğum için söyleşi yazıları ve kitapları her daim ilgi alanım içerisinde olmuştur. Kitapla tanışmadan bir iki yıl önce yazdığım ve Sontag'ın bazı düşünceleriyle birebir örtüşen notlarımı anımsadım. Aynı duygularla karşılaşınca kısa bir tereddüt ve şaşkınlık yaşadım. "En cüz'î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur" sözü doğruluğunu her zaman kanıtlıyor.

Sontag, günde bir kitap okuduğunu yazmış bir yerde. İnsan kendi doğasına aykırı davranır çoğu kez, bilerek ya da bilmeyerek. Zaten, söyleşide böyle zamanlarda dikkat etmeden okuduğunu belirtmiş, yani bunu bir eğlence olarak gördüğünü. Dünyaya katlanamayan insanların böyle tesellileri olur. Bir tür kafa dağıtma metodu da olabilir bazen okumak. Fakat bu onun görüş açısının yalnızca küçük bir parçası.

Okuru kendi sınırlarıyla yüzleştiren bu eser Sontag'ın Rolling Stone Dergisi'nin editörü Jonathan Cott'la 1978'de gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşilerinden oluşuyor. 

***

"Bana kendimi güçlü hissettiren nedir?" diye sorar, günlüğüne düştüğü notlardan birinde Sontag. "Aşık olmak ve çalışmak" diye yanıtlar ve hemen ardından "zihnin hararetli coşkunluklarına" duyduğu sadakati yeniden hatırlatır. Sontag için sevmenin, arzulamanın ve düşünmenin aynı özden beslenen eylemler olduğu açıktır.

"Aşka dair yazmayı çok isterdim! Ancak aşk konusu büyük cesaret gerektiriyor, çünkü kendin hakkında yazar gibi oluyorsun ve insanlar senin hakkında bilmelerini istemediğin şeyler öğrenebilirmiş gibi utanıyorsun. Biraz da gizli kalmak, mahremini korumak istiyorsun. Kendim hakkında yazmasam da insanlar öyle olduğunu düşünecekler, dolayısıyla biraz çekiniyorum. Gerçi yıllardır, aşk hakkında bir deneme yazmak için notlar alıyorum. Bu bende çok eski bir tutku."

"Yeni duyguların bilincine varmayı sağlayan bir olay her zaman için bir insanın hayatındaki en önemli deneyimdir."

"Sakince sevebilmek, tereddütsüz güvenebilmek, kendinle dalga geçmeden umut edebilmek, cesur davranabilmek ve enerjin tükenmeksizin zor işler başarabilmek kolay değildir."

"Vücut insanın her zaman başvurabileceği bir kaynak. Duyusal deneyimini hatırlamak veya cinsel fantezi kurmak için gidip biriyle sevişmen gerekmiyor, beyninde bu zaten kayıtlı. Bu demektir ki vücudun da beyninde kayıtlı. Şimdi yazarken fiziksel açıdan çok rahat olacağım koşulları düşünüyorum. Örneğin soyunup kadifelere sarındığını hayal etsene! Yazdıkların değişmez miydi? Bence değişirdi."

                                                               

"Yazım tarzımı tasvir edebilecek sıfatlardan en rahat sahiplenebileceğim "yalın". Yazıyı süslerden arındırmanın iyi bir eğilim olduğunu düşünmüşümdür. Fikrimce okuduklarımın arasında da unutulup gidecek olan bölümler yazının süslemeleridir. Sonsuzu hedefleyen edebiyatın sade bir tarzı olmalı."

"Yazmak cinsel isteği bile öldürüyor. Birine yönelik cinsel bir çekim duyuyorum, sonra bir yazı hazırlamaya kendimi kaptırdığımda bir tür oruca giriyorum. Ben böyle bir yazarım tamamen disiplinsizim ve yazma eylemini uzun, yoğun, takıntılı dönemler halinde gerçekleştiriyorum."

"Evet, başka türlü yazmak istiyorum. Şu anki özgürlüğümden farklı bir özgürlük bulmak istiyorum. Yazar olarak elbette özgürlüklerim var ve başka, sahip olmadığım tür özgürlüklere ancak pratikte ulaşabilirim. Kafka, "Hiçbir zaman yazacak kadar yalnız olamazsın" demişti, ve haklıydı da."



Shakespeare'in dediği gibi: "Dişsiz, gözsüz, tatsız, hiçbir şeysiz."

"Yaşlılar aşağılık duygusunu çok derinden hissederler. Yaşlı olmaktan utanırlar. Gençken neler yapabileceğin ve yaşlandığında neler yapabileceğin de keyfi tanımlamalardır; kadınsan neler yapabileceğin ve erkeksen neler yapabileceğin ayrımı kadar temelsizdirler. İnsanlar sürekli şunu söylerler: "Bilmem neyi yapamam! Altmış yaşındayım, benden geçmiş artık," veya "Bilmem neyi yapamam. Yirmi yaşındayım, çok gencim." Niçin? Kim demiş? Oysa kendini bütün seçeneklere açık tutmalısın. Elbette gerçek seçimler yapabilmek için özgür olabilmen de gerekir. Demek istediğim, insanın her şeye sahip olabileceğine inanmıyorum; bu yüzden de seçimler yapmak gerek. Ve herkesin hayatında bir şeyleri daha fazla ertelemediğini ve bir seçim yapmış olduğunu kabullendiği bir an vardır."

S.Kavak

15 Temmuz 2014 Salı

Ontolojik Bir Yalnızlık: Ölüm



"Hatta ölü bile yeniden dirilmeği düşünür-
Meğer külliyen uyumak ne kadar zormuş!

Mirza Abdülkadir Bedil

Fâni bir yaratık olan insan zamanın acımasız akışında kendi sonluluğunun da farkında olarak sürüklenirken, mekanın genişliği içerisinde diğer varlıkların da yokoluşuna ve yıkılışına şahit olur. Zamanın bütün sonlu varlıkları nasıl ortaya çıkardığına ve nasıl yok ettiğine yakından tanık olan yegane varlıktır insan. Bu tanıklık onun tabiatla olan dirlik ve bütünlüğünün bozulmasına ve tabiata yabancılaşmasına  neden olur. Diğer varlıklardan ayrı olarak ölüm bilgisini sürekli idrakinde taşır çünkü. Ve hayatını da bu bilgi çerçevesinde tanzim etmeye çalışır. Bilinçli irade, ölüme kayıtsız kalmayarak, ölümle son bulan zamanı sonsuzluğa taşımak ister.

Rilke, bir şiirinde;

Çiçek açma ve solma aynı anda şuurlaşır bizde.
Ve hâlâ aslanlar yürür bir yerlerde ve bilmezler,
Heybetli oldukları müddetçe, güçsüzlüğü,
diyerek insanın bu durumunu kısaca özetlemiştir.

Ölümlü olmak insan varlığının en bariz özelliği. Hayatta olması onun her daim ölümlü olduğunu gösterir. Doğmamış biri için ya da bir ölü için bir anlam ifade etmez bu. Ancak hayattakiler için bir kesinlik ifade edebilir.
Peki, insanın ölümü onun yok olması anlamına mı geliyor? Eğer yok olacaksa buradaki varlığı niçin? Ya da farklı bir boyuta geçip o boyutta farklı bir biçimde varlığına devam mı edecek? Ölü olmak varolmanın başka bir biçimi mi? "Hayat ve 'ölüm', 'soğuk' ve 'sıcak' gibi birbirinin zıddı olan iki keyfiyet midir? Eğer böyleyse, nihayet soğuk sıcaktan daha az bir varlık değildir. O zaman ölüm de hayattan daha az bir varlığa sahip değildir." Ölen kişilerin ardından "Ruhunu teslim etti" diyoruz. Ölen kişi bedenini bir ceset olarak geride bırakıyorsa peki ruhun hali ne olacak? Beden için vaki olanlar ruh için de söylenebilir mi? Bu türden sorulara dinlerin verdiği cevaplar nedir?

Senail Özkan Ölüm Felsefesi  isimli eserinde bu sorulara cevap ararken, Sokrates'ten günümüze kadar, felsefe tarihinde filozofların ölüm konusunda serdettikleri görüşleri etraflıca araştırarak, ölüme hangi fikir kumaşından ve nasıl bir felsefî kisve biçtiklerini anlatıyor. Eserde yalnızca dört din çerçevesinde ölüm olgusu ele alınmakta. İslam ve tasavvuftaki ölüme bakış açısının ise devamında müstakil bir eser olarak okuyucuya sunulacağı bilgisi verilmiş.

Ontolojik Bir Yalnızlık: Ölüm
İnsan meraklı bir varlık olduğundan, postmortal düşünceler ve tasavvurların çekim alanı her zaman fazladır.
Bu metafizik mesele, kadim zamanlardan beri filozofların, mistik şair, teolog ve sanatkârların ilgi alanından bir an bile uzak olmamıştır. "Ölüm hayatımızı baştan başa kuşatır. Benliğimizi ölüm belirler; varlığımızın öncesi ve sonrası yine ölümdür. Öyleyse ölümün mânâsı nedir? Ölümün bir mânâsı olduğu muhakkaktır ve bu mânâ felsefeye, dinlere, edebiyata ve bilhassa şiire, plastik sanatlara, mimariye, resime, heykele ve nihayet musikiye yansır.
Öyle ki, bütün hayatı, sanatı ve tefekkürü ölümün bir açılımından ve yorumundan ibaret görmek bile mümkündür."
Mistik şair Tagore, harikulade bir mecazla bu dünyadan öbür dünyaya acı dolu geçişi, Allah'ın rahmet kucağındaki değişikliği şöyle canlandırır;

"Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca anne onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştiriverir."

Kuran'da bu hakikat, "İnna lillahi ve inna ileyhi râciun" yani "Benden geldiniz bana döneceksiniz" ayetiyle dile getirilir.

Kadim Mısır'da Ölüm Kavramı
Siculus Mısırlıların ölümle olan ilişkisini şöyle anlatır: "Onların hayat için ayrılan zamanı çok kısa, ölümden sonraki zamanı ise çok uzundu. Onun için hayattakilerin evlerini sığınak, ölenlerin mezarlarını ebedî ikametgâh olarak adlandırmışlardır. Sözkonusu sığınaklar için fazla bir zahmete gerek görmezken, diğerlerini fevkalâde teçhiz ederler."
Mısırlılar ölümü gerçek hayat olarak algılamışlardır. Bu yüzden "ölüler medeniyeti" Mısır'da öte dünyaya istinad eden bir kültür olarak varolagelmiştir. Hatta kadim Mısır medeniyetinde ölüm adeta bir geçim kaynağı haline bile gelmiştir. Mezarların bakımı, ölülere yiyecek, çiçek, kurbanlar taşınması, belirli zamanlarda temizlenme törenleri gibi birçok faaliyet Mısırlıların geçim kaynakları arasında yer alır.
Mısırlıların ölüme dair söyledikleri şeyler hayattan daha fazladır. Onlar için ölümü daima hatırda tutmak en büyük erdem sayılır. Daima ölüm bilinciyle yaşayan Mısırlılar hiç durmadan çalışır, ölüm idraki onlarda var olan yaratıcı kabiliyetleri daha çok açığa çıkarır. Onlar ölüler diyarını "hayat ülkesi", tabutu "hayatın efendisi" olarak kabul ederler.
Varlığını tamamiyle Nil'e borçlu olan Mısırlılar'ın hayalinde bir  Tanrı düşüncesi yoktu. Onlar için uluhiyet hayat veren Nil'le aynıdır yahut güneşin bizatihi kendisidir. Mısırlı için insan Tanrı'nın yarattığı bir varlık değildir. Ona göre insan o koca gözden yani güneşten bir kıvılcım olarak sıçramıştır dünyaya. Bir Mısırlı'nın en yüce gayesi Osiris'in mezarının bulunduğu şehre defnedilmektedir. "Güneş'in gözü olan Osiris insanın iki mevcudiyeti arasında hiçbir kesintiye yer vermeyen sürekliliği simgeler. Bunlardan biri insanın bu dünyadaki yaşamı diğeri ebedî hayali değil fakat gerçek olan yaşamıdır. İki halin ikisi de birbirine vesiledir." Mısırlının ölüm karşısındaki tavrının bilinmesi için Osiris'in serüveninin bilinmesi gereklilik arzeder. Çünkü Osiris Mısırlının ölüm karşısındaki zaferidir. Helenistik devre kadar İsis ile Osiris arasındaki mitler büyük rol oynamıştır.

Kadim Mısırlı'yı başka milletlerden ayıran hiç kuşkusuz ölüye yüklediği abartılı anlam olabilir. Çünkü onlar en çok ölülerine yaptıkları devasa piramitler, özel mumyalama törenleri, ebediyeti temsil eden ihtişamlı kabirleriyle bilinirler. Edebiyatta da gelen yazıların büyük bölümünde Mısırlıların bizi en çok ilgilendiren kısımlarının ölüm hususuyla ilgili olduğunu görürüz.

Upanişadlar'ın Ölüm Olgusuna Bakışı
İnsanlık tarihinde ölüm, ruh ve yaradılış hakkında söylenmiş en eski söz olan Upanişadlar, mevcut en eski felsefe ve psikoloji olmak bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Doğu, Batı mistisizmi en çok bu kaynaktan beslenmiştir.
Upanişad filozofları insan hayatının ölümle son bulmadığını düşünür. Ölüm ebediyetten sadece bir akistir. Alemde var olmak ve yok olmak ancak bir görüntüden ibarettir. Oysa aynı dalgaların varlık okyanusunda derinliklerde devam ettiğini ifade ederler. "Her şey ebedi hayattan fışkırmış ve onunla titremektedir; zira hayat sonsuzdur." (Svatasvatara Upanişadlar 3.bölüm.)
 Upanişadlar'da bizdeki adıyla reenkarnasyon (tenâsüh), Hintlilerdeki adıyla Samsara düşüncesi ağır basar. Yani öldükten sonra ruhların yok olmayıp başka bir bedende tekrar dünyaya gelme hali. Hint düşüncesi bu inançla Vedalar döneminde tanışır.

Budizmde Ölümün Evrenselliği
Buddha'ya göre dünyada mutluluğa inanmak ve bunun için gayret etmek beyhudedir. Her şey fânidir. Eninde sonunda her şey yok olmağa mahkumdur. Ölümün evrensel gücüne karşı hiçbir şeyin dayanma gücü yoktur.
Buddha'ya göre dinler ölüm karşısında insanın çaresizliğini ifade ederler. Ölüm olduğu müddetçe mutlu bir dünya tasavvuru düşünülemez. "Bütün varlıklar alevler içindeyken nasıl olur da insan gülebilir, keyifli ve neşeli olabilir! Neden bir ışık aramıyorsunuz etrafınız karanlıklarla çevrili işte? Bu beden hastalığa ve zayıflığa mahkûm, bu kırılgan yuva parçalanmaya. Gerçekten hayatın gayesi ölümdür." der Buddha.
Buddha'ya göre ruh, şuur her defasında yeniden doğar ve başka bedenlere sığınarak hayatını yeniden kurar ve devam ettirir; "Nasıl bir insan eskimiş elbiseleri atıp yerine yenilerini giyerse, aynı şekilde ruh da eskimiş bedenleri atıp yeni bedenlere/geçer, bürünür." (Bagavadgida) Buddha için önemli olan şuur ve onun halleridir.

Kitapta, Budizm'in Metafiziği, bütün bağlılıkların çözülüp yok olduğu yer olan Nirvana, Buddha'nın mutlak hakikate bakış açısı, insanın varoluşuna karşı kayıtsız kalan Roma dininin insan ruhunda açtığı metafizik uçurumu kapatmaya çalışan Hıristiyanlığın ölüme verdiği cevaplar da bütün ayrıntılarıyla yer alıyor.
Tagore, Rilke, Meister Eckhart, Goethe, Yunus Emre ve Mevlana gibi düşünürlerin ve şairlerin ölüm hakkında yazdığı derinlikli dizelerden oluşan şiirlere de sıklıkla yer verilmiş.


Semiha Kavak
STAR Gazete Kitap 2014

BATININ ŞÖVALYELERİ DOĞUNUN FAKİRLERİ


“Nihil habentes omnia possedentes”
Hiçbir şeyleri olmadığı için her şeye sahip olanlar

Hayatın farklı yönlerini algılarken, ezoterik bir dünya görüşüyle içsel mânâdaki ‘tek’liklerinin farkındalığında olup erdemleri soyuttan somuta aktararak bir yaşam tarzı haline getiren, bilgi ve inancı aynı tezgahta dokuyarak yarattığı hasırdan başka hiçbir şeyi olmayan insan Batı’da “şövalye”, Doğu’da ise “fakir”dir..

"Şövalye denildiğinde elinde kılıç, üzerinde silahşör kıyafeti bulunan, atına binmiş biri gözlerimizin önüne gelebilir, tıpkı fakir denildiğinde kılık kıyafeti eskilikten yırtılmış, üstü başı kirli birinin gözümüzde canlaması gibidir. Bu değerlendirmeler bizim dışımızdaki hayatın maddi yönünü ifade eder; oysa Batı’nın şövalyesi ve Doğu’nun fakiri tamamen içsel manevi dünyaya ait tanımlamalardır. Bu açıdan bakıldığında aralarında fark yoktur. Biri tasavvufa, diğeri Ortaçağ Avrupasına ait olsa da günümüz dünyasında bir Şövalye ya da Fakir gibi yaşayabiliriz, sahip olduğumuz maddi zenginlik buna engel değildir...

“Hem şövalye hem de fakir ezoterik dünyanın insanıdır, onlar yalnızdır..."

Son zamanlarda Avrupa ve Amerika’da sıkça kullanılmaya başlanan seçilmiş kişilere açıklanan öğretileri tanımlamakta kullanılan ezoterik sözcüğü, Türkçe’deki karşılığı ile "içrek", yani "içte kalan, saklı olan" anlamlarını haiz. Grekçe’de "iç, içsel" anlamındaki "esoterikos" sözcüğünden ya da "gizli, içsel olan" anlamlarına gelen "eisotheo" sözcüğünden türetilmiş, sözcük anlamı olarak, sadece belli bir topluluğa verilen (insiye) , semboller ve şifreler aracılığı ile aktarılan erginlemeye (fr. initiation ) dayanan, metafizik öğretilerdir.

Amaç Tanrı’dan varolan fakat onun kadar mükemmel olmayan insanın dünya üzerinde yaşadığı hayatının sonucunda tekamül ederek yeniden Tanrı’ya dönmesidir. Kendi tekamülünü sağlamaya çalışırken, kolektif ödevi ise başkalarınınkini sağlamaktır. Bu iki ayrı ödev birbirlerinden soyutlanamaz.
Ezoterizme göre, ezoterik bilgiler, herkese açıklanmadan kapalı tutularak belli eğitimler sonrası o bilgileri almaya hak kazanananlara zaman içerisinde semboller ve alegoriler vasıtasıyla anlayış düzeylerine göre yavaş yavaş aktarılan öğretilerdir.

Ezoterik sistemde aday, dünya üzerinde yaşayarak öğreneceği çok şeyi olduğuna inanır ve kendini dış dünyaya kapamaz. Yalnızca geleneksel bilgi ile sınırlı kalmayıp, ezoterist çağının bilimsel gelişmelerini de uyarlar.

Murat Bilgili, Batının Şövalyeleri Doğunun Fakirleri adlı kitabında, ezoterik ilkelerin sırlarını, öykü, deneme, şiir türünde değişik edebî biçimlerle harmanlayıp, ezoterizmin hayat üzerindeki etkisini yalın ve net bir üslûpla okuyucuya aktarıyor.
"Sayısız olayların birbirine girdiği nedensellikler içinde onların akıcılığını sağlayan hayatın enerjisidir. O enerji her şeyin özüdür. Bitmeyen bir potansiyeldir. Hayat ileriye, geleceğe doğru yönelirken geriye, geçmişe göre anlam kazanır. Ona anlam verecek olan insandır."

Ezoterik sistemin muhatabı “insiye” adı verilen adaylar, belli kriterlere (ahlaklı, erdemli, inançlı)  göre seçilen ve sırların öğretisine bir törenle kabul edilen kişilerdir. İnsiye, sistemin belirlediği kurallar (teavün, tolerans, tevazu) çerçevesinde her adımda kendisiyle yüzleşerek kamil insan olma yolunda ilerler.
“Tekamül yoluyla kamil insana doğru ilerleyiş durağanlığı değil hareketliliği gerektirir. Ezoterik sistem insanlığın yarattığı tüm kültürel değerlerle beslenen ve onlarla donatılmış bir üst yapıdır. Ve kişi, onunla ilişkisi sırasında aldıklarıyla kendi yolunda ilerler, bu iç dünyasına doğru yaptığı bir yolculuktur. Ortaya çıkaracağı özünde varolandır.”

Doğu ve Batı geleneklerinin temelinde var olan zorluklarla dolu kademeli iniş ve çıkışların yer aldığı ezoterik sistemin öğretilerine muhatap olan kişiler, tekamül yolunda ilerlerken, mitoloji, ritüeller, alegori ve semboller bu yolda ilerleyenlerin rehberi olur. Semboller ve alegoriler kendini bilme sürecini tetikler.

Tarih boyunca dünyanın değişik yerlerinde ortaya çıkan ezoterik düşüncenin kaynakları hem Doğu’dan hem Batı’dan gelir. Ezoterik bilgilerin belirli yöntemlerle bir yol gösterici tarafından öğrenciye aktarılması sistemi Türk-Şaman geleneklerinde “el vermek” deyimiyle yer alır.

Ezoterik sistem içerisinde bulunan ruh göçü kavramı; çok eski çağlardan beri eski Mısır, Kelt, Maya ve İnka uygarlıkları gibi birçok uygarlıkta bilinen ve kabul görmüş olan bir kavramdır. Batı tarihinde ise ilk defa eski Yunan bilgin ve filozofları Pisagor ve Platon tarafından dile getirilmiştir. Hindular, (Yoga, Vaishnavism, Shaivism), Budistler, Katharlar (Cathares), Eseniler(Esseniens),Caynacılar (Jainistler), Sihistler, Umbanda'cılar (Makumba, Brezilya),Yezidiler, Nusayriler gibi birçok mezhep, ezoterik görüşe ait ruh göçü fikrini kabul etmiş eski ve yeni inanç sistemleri arasındadır..

Ezoterik öğretinin kapsadığı görüşler “hümanizm” adlı felsefi akımın içinde de varolarak, Boccacio ve Petrarca gibi ezoterik dünyanın düşünürleri, insanın evrenin merkezinde bulunduğunu, dünyanın insan ruhunu geliştirmek için bir araç olduğunu, ruhun hedefinin Tanrıya ulaşmak olduğunu anlatan eserler yazmışlardır.
Tarih öncesi çağlardan beri toplumdan topluma ve kültürden kültüre farklılaşarak bugüne ulaşmayı başarmış olan ezoterik inanışlar farklı yönleriyle birbirlerini destekler.

Türk-İslam kültürü içerisinde ezoterizmin karşılığı “batınî”dir. Yani ezoterizm, içte yatan hakikatların asıl olduğu, dışta görünenlerin de ikincil olduğu görüşünden yola çıkar.
Anadolu İslam geleneğinde, ezoterizmin izleri, modernlik öncesi dönemlere gelinceye kadar çok baskındır. Mesela şeyh İsmail Hakkı Bursevi Osmanlı tarihini ezoterik bir şekilde yorumlamıştır.

İslam dini içindeki geleneksel ezoterik öğretinin bir yönünün tasavvuf anlayışı olarak yansıdığını biliyoruz.

Vahiy kaynaklı ilahi sistem olan islamın tevhid inancında ise ezoterik sistemin ruh göçü öğretisi tamamen terstir, çünkü tevhid dininde iyinin ödüllendirildiği kötünün cezalandırıldığı bir ahiret inancı mevcuttur.

Kitap inançların içindeki gizemli ve sırlarla dolu kapalı kavramların mitolojik alanına yolculuk yaptırarak, hayata nasıl yansıdıkları hakkında bilgi veriyor. İnsanın ferdi deneyimleri, hayatın farklı yanları çarpıcı bir şekilde anlatılarak, insanın iç dünyasına dair gizemli bir geziyle okuyucuyu ezoterizmin mistik atmosferine doğru sürüklüyor. Ezoterik dünyayı tercih eden kişinin kendi varlığıyla yüzleşmesi, ruha yönelik çağrışımların ince detayları merak uyandırıcı bir biçimde ele alınıyor.
  
Semiha Kavak
MOCCA Sayı: 20  - 2014

11 Temmuz 2014 Cuma

Dinin Saltanata Dönüşmesi


İSLAM SALTANATININ VE BOZULMANIN ÖNCÜLERİ: EMEVİLER

İslam tarihi incelendiğinde Emeviler döneminin diğer dönemlerden oldukça farklı olduğu görülür. 90 yıllık Emevi iktidarı birçok alanda tezlere konu olacak kadar değişik uygulamaların alanı olmuştur. Devlet-güç ilişkilerinin dünyevileşmesinin bir örneği olan Emevi Devleti aynı zamanda görkemin ve İslam devleti sınırlarının büyümesinin de adıydı.

İhsan Özkes'in "Emevi Siyaseti/Dinin Saltanata Dönüşmesi" adlı kitabı devlet-din ilişkilerinin Emevi Devleti döneminde şekillenişini masaya yatırıyor. Emevi döneminin devlet yöneticilerinin yanısıra o dönem siyasetine etki eden bazı şahsiyetleri de kısaca ele alan kitap, İslamın devlet ve siyaset eliyle nasıl bir zulüm aracı haline getirildiğini gözler önüne seriyor; "Zamanımız İslam dünyasının sorunlarında, tarihin derinliklerinden gelen bir zihniyetin izleri vardır. Emeviler, daha 7.asırda saltanata giden yolları din istismarı taşlarıyla örmüşlerdir. Asırlardır dini tekelinde gören Emevi zihniyeti kendisini İslam'ın tek hamisi, dinsizliğin ve diğer din mensuplarının da amansız düşmanı olarak göstermişlerdir."

İslamın bozulmasının hanedan zihniyetinin devlet geleneğine yerleşmesiyle başladığı bilinen bir gerçek. Babadan oğula geçen yönetim yalnızca devleti idare etmeyi değil, bu yönetimin gerekçesini ve sorumluluk sınırlarını da Allah'a bağlamayı öngörüyordu. İslam vahyedilmeye başlandığında Arap toplumunda kabilecilik oldukça güçlüydü. İslamla birlikte bu güç kırıldı ve insanları değerli kılan şeyin üyesi bulunduğu kabile değil, Allah'a bağlılığı yani takva olduğu öne çıktı. Bu ise o günlerde güçlü olan kabilelerin bilinç altında bir travma yarattı. Peygamberin Haşimoğulları’ndan çıkmış olması (daha sonra Emevi Devletini kurmuş olan) Ümeyye oğullarının gücüne gitmişti. Bu sebeple "Hz. Muhammed'e karşı olan Emeviler onu getirdiği dine karşı olmaktan ziyade Peygamberliğin Haşimiler'den olan Hz.Muhammed'e gelmesine karşı idiler. Nitekim Ebu Cehil; ‘Haşimiler bizden kendisine vahiy gelen bir peygamber var diyorlar. Biz şimdi kendi kabilemizden bir peygamberi nereden bulup çıkaracağız, bizden bir peygamber gelmedikçe Haşimilerin Peygamberine inanmayız’ diyordu.”

EMEVİ DEVLETİNİN DAYANAKLARI
Emeviler, Bedir savaşında öldürülen müşrik yakınlarının öcünü almak için uzun vadeli bir strateji uyguladılar. İlk hedefleri kendi politikalarını uygulamaya sokmak için fırsat gördükleri Hz. Osman'ın halife olmasıydı. Halifelik için Hz. Osman'a destek verdiler. Hz. Osman halife olduktan sonra ise, Hz. Osman'a gereği kadar sahip çıkmadılar. Ona yapılanlara karşı yapıcı tutum izlemediler. Hatta, Hz. Osman'ın şehid edilmesini müslümanlar arasında çatışma çıkması nedeniyle adeta fırsat bildiler. Hz. Ali taraftarlarıyla, Hz. Osman taraftarlarının çatışmasının kendilerinin devleti ele geçirmeleri için iyi bir gerekçe olacağını hesap ediyorlardı. "Emeviler'in Hz. Osman'ın kuşatma altına alınmasından öldürülüşüne kadar geçen 50 gün civarındaki sürede izledikleri tavır ilginçtir. Hz. Osman'ı korumak ve kurtarmak için hiç bir girişimde bulunmamışlardır."
"Hz.Osman şehit edilirken onun evinde 18 Emevi'nin bulunduğu bildirilmektedir." Hz. Osman'dan sonra,Hz.Ali'nin halife seçilmesiyle birlikte Emeviler, Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını biat etmeleri için şart koştular." Muaviye, Hz. Osman'ın öldürülüşünün arkasına sığınarak iktidarı ele geçirmeye çalışıyordu." Emevilerin kışkırtmaları nedeniyle müslümanlar birbirlerine savaş açtılar. Sadece Sıffın savaşında 70.000 kişinin öldüğü belirtilir. Hz. Aişe'nin kışkırtılması sonucu ortaya çıkan Cemel Vaka'sında binlerce müslüman birbirinin kanını dökmüştür."Cemel Vakası'nı Emevilerin planladığı iddiası da vardır"
Hz. Ali'nin şehit edilmesi sonucunda ortaya attıkları Hakem Olayı'yla da Muaviye, Hz. Hasan'ın kendisinin halifeliği bırakmasını sağlamıştır. "Hilafeti adeta tamamen gasp eden Muaviye, önünde hiç bir engel kalmadan 20 yıl tek hakim olarak yönetmiştir. Bu sürede Hz. Osman'ın katillerini cezalandırmayı gündeme getirmemiştir." Muaviye, iktidarı ele geçirmek için her türlü çevreyle ittifak kurmanın ötesinde Hz. Osman ile Hz. Ali taraftarlarının aralarını germek için her türlü ihtilafı besliyordu.
Özkes kitabında uzun uzadıya bu doğrultuda uygulanan taktiklere yer vermekte: "Muaviye fitneyi yönetiyordu. Kendi lehine gelişecek her türlü fitneyi organize ediyordu."Bu taktiklerle iktidarı ele geçirince acımasız yüzünü de göstermeye başlamıştı. Önceki halife dönemlerinde biat'ın rızaya dayalı olması gerektiğini öne süren Muaviye tagallüp ve hakkı seyf(kılıç hakkı)yoluyla yönetimi ele geçirmiştir. Başa geçtikten sonra da yine kılıç zoruyla müslümanlardan biat almıştır."
Emeviler hilafeti ele geçirdikten sonra iktidarlarına Tanrı'sal bir hüviyet vermeye çalışmışlardır."Muaviye yaptığı bazı konuşmalarında 'Allah'ın kendisini iktidara getirdiğini' söylüyordu. Abdullah b.Mesade ile yaptığı konuşmada "Halifelik, Allah'ın bize verdiği bir mülktür."dedi. Böylece haksız mal edinmek dahil birçok şeyi Allah'ın kendilerini seçmesi olarak değerlendiren Muaviye, bu güçlerinin saltanat yoluyla devamı için elinden gelen her şeyi yaptı. İslamın kesinlikle yapılmasına müsaade etmediği şeyleri de yapmaktan çekinmedi. Kendisine biatı zorla sağlattığı gibi oğlunun da iktidarını garantiye almak için Kabe’de kan dökmeyi bile göze aldı. İktidarları güç, zülüm ve şaşaa içinde geçti; “Muaviye, ipek elbiseler giyen, içki alemleri yapan, çalgıcı oğlunu halife olarak yerine tayin etmiştir. En kalıcı icraatı oğlu Yezit'i yerine tayin ederek devlet yönetiminde babadan oğula geçen bir sistem oluşturmasıdır. Hilafet din ve kan üzerinden saltanata dönüştü." Muaviye, iktidarını korumak için etrafında demir ağlar örmeyi de ihmal etmedi. Daha önceki halifeler toplum içine karışmaya özen gösterirken Muaviye kendini halktan soyutladı ve halkın kendisine ulaşmasını engellemek için özel güvenliklerle kendini koruma altına aldırttı. Sağlığını ileri sürerek kendine özel oturma koltuğu yaptırdı ve hanedanını saltanat koltuğuna kavuşturdu. İlk saltanat koltuğu da onun zamanında konulmuştur. Böylece, Muaviye zamanında saltanat için gereken tüm ihtişam ve alt yapı tümüyle oluşturulmuş oldu. Onun yerine geçen Yezit'de bu mirası devraldı.
Kitap, Emevilerin adım adım saltanata gidişini ve saltanatın geleceğini de güvence altına alışını Emeviler'in islamın ilk gününden başlayarak, ince bir siyaset uygulamasına bağlamakta ve bu konuda çeşitli örneklere yer vermekte. Hanedanın geleceğini güvence altına almak için kendilerine en büyük engel gördükleri Hz. Ali'nin oğulları Hasan ve Hüseyin için geliştirdikleri manevralara da değinmekte.
Emeviler'in müslümanlara uyguladığı zülümlere ve baskıcı yöntemlere karşı duran Peygamber torunu Hz.Hasan'a taht bıraktırılırken, bu konuda cesaret ve ısrarı ortaya çıkan Hz.Hüseyin'le birlikte tüm ailesi ortadan kaldırıldı. Hz.Hüseyin'e olan ilgi sonucu ona biatların artmasından endişelenen Yezit bir oyunla onu gafil avladı. Kendisine hızla biat edilmesi fırsat bilinerek, Küfelilerden gruplar halinde biatlar yapılacağı, o nedenle Kufe'ye gitmesi gerektiği gibi bir bilgi karşılığında hazırlıksız olarak Hz.Hüseyin yakın aile ve dostlarıyla birlikte yola çıktı.İddialara göre bu bir pusuydu.Yolda muhasara edildi ve yanındaki en yakınları dahil olmak üzere Kerbela'da sıkıştırılarak şehid edildi. Bire yüz bir orduyla savaşan Hz.Hüseyin'in ve onunla birlikte savaşan herkesin başı kesildi. Onunla birlikte ölenlerin tümünün cesedlerine zulmedildi. "Kerbela'da şehit edilenlerin sayısı 72-87 arasındadır. Bunlardan 23'ü Hz.Hüseyin, ev halkı ve akrabaları idi. Hepsinin kafası kesildi. Cesetleri ve kanları kumlara topraklara belendi. Çırılçıplak cesetler çölde bırakıldı. Onların ceset parçalarını kurtlar dilerine taktılar, sırtlanlar inlerine götürdüler."
Özkes'in kitabında Emeviler'in 90 yıllık saltanatlarında her türlü hile, zulüm, lüks, israf, kısaca İslamın uygun görmediği ne varsa, bunların hangi gerekçelerle yapıldığının birçok örneği yer almakta.
İslamın bir iktidar aracı görülmesi ve iktidarında aynı kabile üzerinden devamı için saltanat ve onun öngördüklerinin nasıl dinsel mantığa oturtulduğu bu kitapta uzun uzadıya dile getirilmekte.
Hz.Osman'la başlayan ihtilafların istismarının müslümanlar arasında nasıl bir kan davasına dönüştürüldüğünü ve bu kan davası üzerinden nasıl bir iktidar devşirildiğini, islamın saltanata nasıl dönüştürüldüğünü anlamak isteyenler Tekin Yayınları’ndan çıkan bu kitabı okudukları arasına eklemeliler…

Semiha Kavak
MOCCA 

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Cennet Gibi Şehir




İran öykü edebiyatının öncü yazarlarından olan Simin Danişver,  yaşadığı toplumun sorunlarına duyarsız kalmayarak İran kültürüne, insanına, toplumuna ait olan her şeyin terkibinden oluşan Cennet Gibi Şehir adını verdiği kitabında, gerçek yaşamlardan derlenmiş öykülerini edebiyatseverlere sunuyor.

Yirminci yüzyılın başlarından itibaren İran modern öyküde büyük gelişmeler göstermeye başlamış, öykücülüğün edebiyatla buluşturulup İran’ın geçmiş birikimleriyle birlikte batının da etkisiyle kısa sürede gelişme göstermesi sağlanmıştır.

İran medeniyeti, okur yazar oranı oldukça fazla olan, içe dönük mistik bir anlayışla, araştıran, düşünen aydınlardan oluşan yerleşik bir kültüre sahip.

İranlı yönetmenler sinemada da önemli çizgiler yakalayıp, evrensel ve insanî bir yönelişe doğru sağlam adımlarla ilerlemeler göstermekteler. 
Fakat İran’ın kafalarda bilinen ve kalıcılığını hep korumuş olan imajı, İran’ın sanatına, edebiyatına, sinemasına, kültürüne bakışında sürekli bir önyargıya sebep olmuştur.

İran’ın yeni dönem sinemasında da kadınların varlığı bir hayli kendini hissettiriyor. Sinemacı İranlı kadınların uygun zemin sonucu kapsamlı çalışmaları önem arz etmekte. 
İran sineması kendine has niteliklerini bozmadan evrensel insanî değerleri öne çıkararak geniş halk kitlelerine ve çok sayıda seçkin kitlelere ulaşmayı başarabilmiştir.

Modern öyküde İran’ın ilk kadın yazarlarından olan Simin Danişver 30’lu yılların eseri olduğunu belirttiği Cennet Gibi Şehir’de İran’ın kültürü, gelenekleri, yaşayışları, bireysel hırsların, çaresizliklerin anlatıldığı, yanlış ve karmaşık inanışların, saplantıların ritüellerine de ne derece köklü bir şekilde yansıdığını gösteriyor.

Danişver, kendi yaşadığı çağın diğer aydın yazarları gibi içinde bulunduğu toplumun durumunu, eğitimci olmasının da verdiği sorumluluk bilinciyle öykülerinde gözle görülür bir incelikle işlemiştir. 


Kitabın tüm bölümlerinde iyi bir eğitimcinin kaleminden insan üzerindeki gözlemlerin duyarlılığı ve hassasiyeti hem gerçekçi bir gözle hem de okuyucuyu saran bir sıcaklıkla anlatılıyor. İçerikte oldukça sade ve duru bir dil’e hâkim olan yazarın basiretli bir içgöze de sahip olduğunu görüyoruz;

“Bazen kendimizden nefret ettiğimiz zamanlar olur; olur olmaz yaptığımız işlerden, bizi ilgilendirmeyen şeylere kafamızı yormamızdan ve zaaflarımızdan dolayı. Kendimize duyduğumuz bu nefret, zaaflarımızdan ve yanlışlarımızdan kurtulmamız için bize yardımcı olabilir.”

 Bibi Şehrbânu adlı bölümde İranlıların geleneksel inanışlarının içinde yer alan hurafelere ne denli bağlı oldukları gözden kaçmıyor;

“Anneciğim! Mağaranın önündeki dut ağacının da adakları yerine getirdiği söyleniyor. Ağaca bağlamak için bir sürü çaput getirdim. Hem senin, hem kardeşin, hem de baban için. Ama Bibi’ye, ilk önce çocuklarımın adağını versin sonra da benim gözlerimin şifasını versin diye dua edeceğim.”

Doğum adlı bölümde ise Danişver, İran geleneğinin oldukça sarsıcı ritüellerine yer veriyor;

 “İki tane kadın omuzlarından ve belinden tutmuş, sürekli: “Ya Ali de!” diyorlardı. Ama o, halsizlikten söyleyemiyordu. Önünde; oturduğu hasırın üzerinde, yüzeyine surat çizilmiş bir kerpiç vardı. Yanakların ve dudakların yerine birer kırmızı daire çizilmişti. Bu, bir çocuğu kandırıp dünyaya çağıracak, onu karanlık ana rahminden aydınlık dünyaya getirecek, yaşama dair ümitlendirecek bir kuklaydı.”

Çeşitli ırklardan, etnik gruplardan oluşan İran gibi kısıtlamaları olan bir ülkeden hem kadın olup hem yazar olmak ve gerçeklerin bağrından seslenmek hayli zordur.

Tarihten topluma pencere açan diğer yazarlar gibi Simin Danişver’in de bu başarısı takdire değer niteliktedir. 
Yazar ve sanatçılar her ne kadar bunu her an üzerlerinde hissetseler de, yaşadıkları çağın, toplumun sorumluluk bilincini taşıyan insanlar olarak bunun kendileri için yaratıcı olma konusundaki istidatlarını artırıcı rol oynadığını mutlak görürler.

Cennet Gibi Şehir bizi İran’da bir gezintiye davet ederek, toplumun sosyal dokusuyla birlikte geleneklerini de yakından izleme fırsatı veriyor.

Semiha KAVAK