Pandemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pandemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2020 Pazar

Erol Göka İle Söyleşi




“İnsanlar akın akın bir “solo yaşam”a doğru koşuyorlar…”

Hız çağında insan, gelişme ve ilerleme adına nereye doğru gidiyor? Dünyanın gidişatıyla ilgili önümüzdeki süreçte küresel salgının psikolojilerimizde oluşturduğu hasarları nasıl tedavi edebileceğiz? Kaygılardan kurtulmanın yolları neler? “Protez Psikoloji” kavramı nedir? Bu ve benzeri sorulara hangi düzlemden daha doğru cevaplar bulabilmemiz mümkün? Doçent Doktor Erol Göka, bu konulara yönelik sorularımızı cevaplandırdı.

Semiha Kavak: Dünya, yaşanmakta olan salgın nedeniyle modern dünyanın kendi yaşlılarını nasıl ölüme terkettiğini gördü. Oysa insanlık için modern dünya, Avrupa bir modeldi. Buna karşın, ülkemizde ise yaşlıların korunması için azami tedbirler alındı. Siz yazılarınızda merhamet konusunu çokça ele almıştınız. Bu tabloyu merhamet üzerinden okuduğunuzda neler söylersiniz?

Erol Göka: Çok güzel ama cevaplaması benim için zor bir soru. Batı’nın merhametle bir derdi olduğu, tam da bilmediği, onu çoğu zaman acımak ile karıştırdığı doğru.  Şüphesiz merhameti önemseyen, onun acıma hissinden farkını idrak edebilen, önemli bir erdem olarak gören Batılı düşünürler de var ama Eski Yunan’dan beri bırakın merhameti, acıma hissi konusunda bile olumsuz sözler ederler. Mesela Aristo, “Acıma, bencillikten başka bir şey değildir. Başkalarının maruz kaldıkları duruma acıma duymamıza yol açan şey, kendimiz için duyduğumuz endişedir” diye söylerken Stoacılar, “Bilge kişi acıma duymaz çünkü onun üzüntüsü yoktur. Elbette hemcinslerini kurtarmak ister ama bunun için acıma duymaya ihtiyacı olmaz. İnsanlara iyilik yapmak için onların acılarını kendi üzerimize almak zorunda değiliz” diyordu. Mesela Spinoza’ya göre “acıma, akıl düsturuna göre yaşayan bir insanda kendi başına kötü ve faydasız”dı. En insancıl ve özgürlükçü Aydınlanma filozofları dahi, Batı-dışında yaşayan insanları sözlerine dahil etmediler. Mesela “Aydınlanma düşüncesinin gerçek kurucusu”, “modern düşüncenin ortak atası” diye anılan Locke, aynı zamanda köleciliği ve sömürgeciliği savunabiliyor. Aynı şekilde Aydınlanma’nın ve liberalizmin büyük ismi David Hume, adaletsizliği mazur görebileceği hallerden biri olarak “uygar Avrupalıların barbar yerliler üzerinde büyük üstünlüğü”nü sayabiliyor. Amerikan demokrasisinin kahramanı Tocqueville, Hindistan’ın yerlilerine karşı hiç sevmediği halde İngilizlerin zafer kazanmasını isteyebiliyor.
Musevi düşünce insanlarında da bu açıdan pek fark bulunmuyor. Mesela “ahlakın insanın varoluşundan bile önce geldiğini ve ‘öteki’nin bizim kendimizi inşa etmemizin vazgeçilmez unsuru olduğunu söyleyen büyük Yahudi düşünür Emanuel Levinas, söz konusu olan Filistin sorunu olduğunda zalimane bir tavır almaktan çekinmiyor... Velhasıl, Batı düşüncesinde merhamet fikri genel olarak olumsuzdur; kendi farklılıklarını, üstünlüklerini meşrulaştırma arzularını hep hissettirirler. Bu durum onların siyaset ve ahlakla ilgili düşüncelerine de yansır; “siyasi iyi” ve “ahlaki iyi” farkı konusunda bitmeyen tartışmalara tutuşurlar.
Hal böyle olunca, olağan bir Batılı düşünce sahibi, COVİD-19 salgınında yaşlıların ve yabancıların asıl zararı görmesini kolayca meşrulaştırabilir.  Biz ise merhamet ve adalet merkezli bir anlayışa sahibiz. Yaşlıların kültürümüzde tuttuğu yer de hakeza çok önemli. Yaradan’dan ötürü yaratılana kıyamayız, merhameti acımaktan ve şefkatten biraz ayırt ederiz; bir üstünlük vesilesi değil eşitlik olarak algılarız. Bugün başkasının başına gelenin yarın pekala bize de olabileceğini düşünürüz.

Çok güzel ama cevaplaması benim için zor bir soru dediniz, zorluğu ne peki?

Merhamete yönelik Batı kültüründe ve düşüncesinde olumsuz bir durum var ama en nihayetinde merhamet kalbin eylem sahasında ortaya çıkan bir erdem. Ve Batılıların da kalpleri var. Onların hepsini buradan yola çıkarak erdemsiz ve kalpsiz olmakla niteleyemeyiz. Aynı şekilde merhamete uygun bir kavrayışımızın olması bizim toplumumuzu da pür pak yapmıyor. Söylediklerim katı genellemeler olarak anlaşılmamalı.

PROTEZ PSİKOLOJİ

Semiha Kavak: Yaşadığımız süreçle ilgili "Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" deniyor. Sizce, bu derece köklü değişim söz konusu mu? Yaşanacak değişimin bireye yansıması nasıl olacak, bizi nasıl bir toplumsal değişim bekliyor?

Erol Göka: Çok şey değişecek doğru hatta bu dönemde psikolojimiz öylesine hasarlandı ve yine öylesine yeni savunma mekanizmaları geliştirdik ki, artık bundan sonra uzunca bir süre adeta “protez bir psikoloji” ile yaşayacağız. “Protez psikoloji” derken şunu kast ediyorum: Salgın sırasında ortaya çıkan ve çığ gibi üstümüze gelen kaygılarla baş edebilmek için onun hafif ve orta şiddetteki şekillerini “normal” olarak görmek, onunla yaşamaya alışmak gerektiğini anlatabilmek için bu kavramı kullanıyorum. Bu durumu dişimizde geçici bir sorun olduğunda, yeme-içme faaliyetlerimizi bu gerçeği bilerek sürdürmemize benzetebiliriz. Bugün de küresel salgının psikolojilerimizde oluşturduğu etkinin, tarihin diğer zamanlarında bilinmeyen adeta yeni bir protez bölüm açtığını söylemek mümkün hale geldi.

Bu durumda yeni bir hayat mı bekliyor bizleri?

Psikolojilerimiz, küresel salgın sırasında ortaya çıkan tabloya uyum sağlayabilmek için birçok mekanizmanın aynı anda işlemesiyle, kendi içinde açılan bu protez bölümü, salgın sonrasında da uzun süre muhafaza edecek, sanki salgın veya bir salgın ihtimali varmış gibi yaşamayı ve davranmayı sürdürecektir.
Psikolojimizde protez bir bölüm açacak kadar psikolojimiz ve gündelik hayatlarımız etkilenecek artık hayatın her alanında fiziki mesafe, maske ve temizlik tedbirlerine odaklanan bir yeni normal oluşacak ama ben değişimin bunlarla sınırlı kalacağını düşünüyorum. Kimisi, muhtemel değişimi alabildiğine abartıyor, insanlığın büyük bir manevi değişim yaşayacağını, komünizme geçmekten başka şans kalmadığını ya da görülmemiş bir teknofaşizmin bizi beklediğini sananlar var. Asla onlara katılmıyorum. İnsanın tabiatı, fıtratı aynı kalacak, kapitalizme ve tüketim toplumuna bir şey olmayacak.

MODERNLİĞİN YARATTIĞI İNSAN TİPOLOJİSİ

Semiha Kavak: Küreselleşmeyle birlikte daha iyiye daha lükse ulaşmak kolaylaştı. Ancak bunları elde etmek için büyük bir çaba gerekiyor. Sizce bu durum, daha iyi yaşama adına sürdürülen bu yarış toplum sağlığını ne derece etkiliyor?

Erol Göka: Siz pırıl pırıl bir kalb ve iyi niyetle, modernlikle birlikte daha iyiye ulaşmak kolaylaştı diyor, içimde yaşadığımız acımasız dünyada daha iyi yaşama adına sürdürülen bir savaş olduğunu söylüyorsunuz. Keşke dediğiniz gibi olsaydı kardeşim! Modernlik, felsefesiz, düşünmeyi bilmeyen bir insan tipolojisine neden oldu. Kimse artık “İyi hayat nedir?” diye sormuyor. Tüketim toplumunda kendisine reklamlarla “iyi” diye sunulanlara rıza gösteriyor, yetmiyor, onlara sahip olmak için canhıraş biçimde çabalıyor. Böyle bir toplumun ancak hırsı ve tamahı her şey olarak gören insanlar ve aşırı tüketim yüzünden insan ve tabiat ilişkilerinin alabildiğine bozulması nedeniyle ortaya çıkmış olduğunu idrak dahi edemiyor. 

Semiha Kavak: Günümüz dünyasında insanlar daha çok yalnızlaşıyor ve bu durum bir tercih olarak yaygınlaşıyor. Ancak yalnızlık duygusu aynı zamanda bireyi sığınacak bir yer arayışına da itiyor. Bu konuda din insanlık için bir liman olabilir mi, dinin bireyin içsel sorunlarına çözüm üretmesine ilişkin sunabileceği neler var?

Erol Göka: Evet, insanlar akın akın yalnızlığa “solo yaşam”a doğru koşuyorlar ama bir yandan da sanki kendileri tercih etmemiş gibi yalnızlıktan mızmızlanıyor, kendilerini kalabalıkların kollarına atıyorlar. İnsan insanın yurdu, derdinin devası olduğunu bilmeden; insanın yaratılış amaçlarından uzakta bir hayat sürüyorlar. Sizce böyle bir yaşama tarzı ve dünya görüşünden “emanete sahip çıkan” bir insan çıkabilir mi? Ben, kendi adıma ne insandan umudu keserim ne de dinin hepimizin çekinmeden sığınabileceğimiz büyük bir kurtuluş limanı olduğunu reddederim. Ama kısa sürede bu limanın yalnız insanların sandallarıyla dolup taşmayacağını görüyorum. İnşallah yanılan ben olurum.

ÖRNEK İNSANLARA İHTİYAÇ VAR

Semiha Kavak: Teknoloji hızla gelişiyor, digital çağ en çok da gençliği etkiliyor. Artık gençler kendi dünyalarında, ailelerinden bağımsız yaşamak istiyorlar. Bu tür yaşam biçimi ise toplumsal kopmalara yol açıyor. Bu gidişatı engellemek için neler yapılabilir? Aileler çocuklarını yetiştirirken nelere dikkat etmeli. Ayrıca eğitim sistemimizin bu gerçekliğe uygun hale getirilmesi için neler yapılabilir?

Erol Göka:  Yine çok zor ve üstelik çok büyük bir soru. Bu soruyla hem Milli Eğitim hem Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı uzmanlarımız günlerce ilgilenseler, yeridir. Ben böyle büyük soruların cevaplarını bilemem. Daha basit ve kolay olan önerileri tercih ederim. Önerim şu: Gençlerle didişmeyi bırakalım, biz gençlere iyi örnekler olalım. Biz iyi ebeveyn, iyi insan olduğumuzda gençlerimiz ve siyasetçilerimiz için en güzel modeli de inşa etmiş oluruz. Dünyanın da, insanlığın da, gençlerimizin de örnek insanlara ihtiyaçları var. 

FARKINDALIĞI GELİŞTİREBİLMEK

Semiha Kavak: Bireysel desteklere ihtiyaç arttıkça onlara çare olma adına ortaya çıkan kesimler de çoğaldı, neredeyse her köşe başında çare sunucular var! Bir kısım diplomalılar da bunlar arasında sayılabilir. Ve çoğu kez, desteğe ihtiyaç duyanlar yetkin olmayan bu insanlardan destek alıyorlar. Bu durum kimi yetkin insanlara göre daha ciddi sorunlara yol açmakta. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz, bu çerçevede yaşanan olumsuzlukları önlemek için neler önerilebilir, neler yapılabilir?

Erol Göka: Mükemmel bir bakış, tebrik ediyorum. Siz de günümüzün şarlatanlarının, bazı sertifikalı cahillerinin aslında bizi çareden daha da uzaklaştırmaya yaradıklarını gören böyle bir vukufiyetin nasıl oluştuğunun kaynaklarını gerçekten öğrenmek isterim. Lütfen sözlerimi istihza gibi değerlendirmeyin. Samimiyetle söylüyorum. Tüketim toplumunun başımıza ördüğü çorapları, psikolojimize giydirilmeye çalışılan alerjik esvapları çok iyi fark etmişsiniz. Benim umudum da zaten bu fark edişte... Büyük ihtimal çevrenizdeki sahih, halis insanlar sayesinde bu fark edişi geliştirebildiniz.  Öncelikle nasıl bir dünyada yaşadığımızı sorgulamalı, gidişin nereye doğru olduğunu görmeli, “emlerin gidilen yolun yol olmadığını bir biçimde insanlara söyleyeceğine inanıyorum.
  
Yeni Şafak


31 Mayıs 2020 Pazar

YENİ ŞAFAK Pazar - Söyleşi


Dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs salgını insanlığın geleceğini yeni değerler üzerinde kurmayı gündeme getireceğe benziyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu durum hem geçmiş ve günü gözden geçirmeyi, hem de geleceği sağlam zeminler üzerinde kurmayı zorunlu kılacak. AÜ İlâhiyat Fakültesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. İlhami Güler içinde bulunduğumuz süreçten yola çıkarak, yaşadıklarımızdan çıkaracağımız dersler ve üzerimize düşen görevler, dünya nereye gidiyor, gelecek tasavvurumuz ne olmalı? gibi çeşitli sorularımızı cevaplandırdı.

Semiha Kavak: Bir cümleniz şöyle başlıyor; “Dindarların Rüşd ve Hikmet sorunu, dinsizlerin ve diğerlerinin de İstikamet ve Hidayet sorunu vardır. Her iki kesim de genellikle sorunlarını göremezler.” Yaşadığımız koronavirüs salgınını dikkate alırsak sizce bu iki grubun bu pandemide göremedikleri nelerdir?

İlhami Güler: Türkçede güzel bir söz vardır:  “El (yabancı) ile gelen kara gün, düğün-bayramdır.” Bu söz, insanların felaket günlerinde dayanışmasını, zorluğu aşmak için işbirliğini, birbirine yardımını, düşmanlıkları, kırgınlıkları atmayı, affetmeyi, yeniden başlamayı, el ele vermeyi… ima eder. İnsan olmanın zayıflığının doğurduğu insiyaki bir birleşme duygusudur. Ülkemizde oluşan kimlik ayrışmasını Corona pandemisi ortadan kaldıramadı. İnsan olma kapasitemiz(medenilik) açısından çok hayal kırıcı bir durum.

Semiha Kavak: Küresel bir etki oluşturan bulaşıcı hastalıkların, öldürücü virüslerin nedenleriyle ilgili teolojik bir bağ kurulabilir mi? Bu konuda insani ve İslami yaklaşım nasıl olmalı?

İlhami Güler: Bu tip pandemiler, insanlık tarihi kadar eskidir. Bunları Tanrı’nın “tetiklemesi” veya insanların günahkârlığından mütevellit Tanrı’nın insanlara “saldığı” bir ceza olarak görmek İslam(Kur’an) açısından anlamsızdır. Bunlar(virüsler) deprem, sakat doğumlar, kuraklık, kıtlık, gibi Ekosistemin “yapısal” unsurları. Yani Dünya/hayat dizayn edilirken insanın “deneneceği” düşünülerek/öngörülerek (Fitne-Bela-İmtihan) acı, ızdırap, zorluk, sıkıntı, zarar, mihnet, meşakkat (şerr/kötülük) ve nimetler, mal, enginlik, refah, haz, mutluluk, neşe… birlikte yaratılmıştır.(90/4,21/35, 2/155-56) Denenmede insandan beklenen sorumluluk, nimetlere şükretmesi; zorluklar karşısında da onları azaltmaya-aşmaya çalışırken isyan etmeyip sabretmesidir (direnç/direniş). Zorluklar ile kolaylıklar birlikte ve iç içedir (95/5-6). İnsanların, ahlaken yanlış icraatlar yaparak (kubuh) Allah’ın kurmuş olduğu ekolojik dengeyi bozmaları (fesat=İklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma, temiz su kaynaklarının kirletilmesi, GDO…vs) ayrı bir kötülük kaynağıdır(30/41,2/205). Allah, bu dengenin bozulmamasını tavsiye etmiştir(55/7). Virüslerin yaşam dünyası, hayvanlar alemi olduğu halde; onların insanlığa bulaşması, insanlar aracılığı ile olmaktadır.

HALKA HİZMET, HAKKA HİZMETTİR

Semiha Kavak: Koronavirüs salgını her şeye hazırlıklı olduğunu sandığımız ABD ve Avrupa'yı perişan etti. Bundan çok büyük yaralar alacağı düşünülen Türkiye'de ise başarılı bir mücadele var ve üstelik bu ülkelerin yanısıra dünyanın birçok ülkesine yardım ediyoruz. Buradan baktığımızda Türkiye'yi gelecek adına, insanlık adına ümitvar görebilir miyiz?

İlhami Güler: Anadolu’nun bin yıldan fazla olan Müslüman kimliği, sağlığı “ticari” bir unsur görme yerine; onu halka” hizmet” olarak görmüştür. (Halka hizmet, Hakka hizmettir.) Dünyaya yaptığı yardımlar da, yine bu merhametin/rahmetin neticesidir. Medeniyet, salt teknoloji ve maharet değil; vicdan ve merhamettir. Birinci tür uygarlık anlayışı, bu pandemi günlerinde görüldüğü gibi, sınıfta kalmıştır.

Semiha Kavak: Devletlerin yetkililerinden sıkça duyduğumuz bir söz var: "Koronavirüs sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" Bu söz size neyi çağrıştırıyor, yeni dönemde sizce neler değişecek?

İlhami Güler: Çok güzel bir ata sözü vardır: “Her musibet, bir nasihattir; ne musibet tükenir, ne de nasihat.” Ben, fazla bir şeylerin değişebileceğine inanmıyorum. Tanrı’nın ölümünden (Nietzsche), tutulmasından (M:Buber), göçüp gitmesinden (Hölderlin), unutulmasından (Kur’an) sonra Avrupa’nın öncülüğünde gezegenimizin topoğrafyası yani altyapı/endüstri devrimi ve üstyapı/aydınlanma-pozitivizm olarak oldukça değişti.  Tanrı’nın evinden(Tabiat-Ekosistem) kendi ellerimizle icat ettiğimiz yeni bir eve taşındık(Teknoloji): “Tanrı, merkebi yaratmıştı; Almanlar Mercedes’i.” Buna uygun ekonomik sistem(Kapitalizm) ve siyasal sistem(Ulus-Devlet) geliştirildi. Tanrı’nın rahmeti-inayeti, lütfu, rızkı, inamı, ihsanı… olan(Ayât) bir dünyadan ipekböceği kozasının aynısı (Heidegger’in kavramsallaştırması ile “Ge-stell”=çepeçevre kuşatan) olan kendi ellerimizle icat ettiğimiz evlere(Tecno-city) taşındık. Doğaya dönemediğimiz sürece de Tanrı’ya(dine) dönemeyeceğiz. Hıristıyanlığın Tanrı’yı ve  Ruhu yanlış kavramsallaştırmasının bedelini, Tanrı’yı ve Ruhumuzu kaybederek ödüyoruz (Modernite-Postmodernite).

Semiha Kavak: Dünya din adına ortaya çıkan birçok Batıl inançların işgali altında. Bu tablo karşısında kimi felsefeciler dinin öneminin tamamen azalacağını iddia ediyorlar. Sizce gelecekte dinin toplumda etkisi ne olacak? Din adına şanslı olabilecek şey var mı, varsa nedir?

İlhami Güler: Din(iman-ahlak), doğanın/ayetlerin içinde yaşarken insanın tedebbür, tefekkür, tezekkür, taakkul, tafakkuh etmesi ve ibret alması ile mümkün olmuştur. Hak dinin(İbrahimi Monoteizm=Yahudilik-Hıristıyanlık ve İslam) ve batıl/insani dinilerin(Hinduizm-Budizm) doğuş zemini buydu. Şimdi bu zemin “Teknoloji” tarafından örtüldü. Gelecekte sahici anlamda bir imanın ve ahlakın(dinin) doğabilmesinin koşulu, insanın tekrar doğaya dönebilmesine ve bahsetmiş olduğumuz “düşünme”yi başlatmasına bağlıdır. İnsan, Kur’an’ın vurguladığı gibi elleri ile kazandığının “rehin”i olmuştur. Yani tutuklanmıştır(74/38,52/21).

ŞÜKREDEN AHLAKİ DÜŞÜNMEYİ BAŞLATMA

Semiha Kavak: Müslümanlar, günümüz penceresinden dünyanın gidişatını nasıl okumalı, üzerlerine düşen görevler nelerdir?

İlhami Güler: Müslümanlar, ilahi dinin tahrif edilmemiş kaynağına(Kur’an’a) sahipler. Bu, insanlık için büyük bir şans. Ancak Müslümanların içinde bulunduğu ahlaki teolojik durum, şu ayetin tasvir ettiği Kitap Ehli(Yahudiler ve Hıristiyanlar) ile aynı durumdadır: “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve kendilerine inen haktan/hakikatten dolayı kalplerinin ürpermesi zamanı gelmedi mi? Onlar, kendilerinden önce kitap verilenler(Yahudiler ve Hıristiyanlar) gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaştı ve çoğu da fasık kimselerdir.”(57/16) Yani Müslümanların üzerinden de uzun zaman(1400 sene) geçince, onlar da, kendilerinden öncekiler ile aynı duruma düştüler. Doğaya dönmeyi ve Kur’an’ın tavsiyelerine (başta şükreden ahlaki düşünmeyi başlatma) uymayı kabul ederlerse, insanlığa hidayet rehberi olabilirler. Kastettiğim düşünme, meraktan doğan Felsefi ve Bilimsel düşünme değil. Onun sayesinde bu duruma geldik.(“Bilim düşünmez; bilim hesap eder.” Heidegger). Kastettiğim düşünme Kur’an’ın öğütlediği hayretten doğan şükreden düşünme.

Semiha Kavak: İlk kez bir Ramazan’ı, camisiz, teravisiz, bayram namazsız geçirdik. Geçmişte namazla birlikte akrabalarla, büyüklerimizle bayramlaşmalarımız başlardı. Bu ramazan bayramını bambaşka bir  atmosfer içerisinde idrak ettik, önümüzde kurban bayramı var. İçinde bulunulan durum dikkate alınarak dini bayramlarımızda, bayramın ruhuna uygun neler yapabiliriz?

İlhami Güler: İslam dini(Kur’an), insanlık tarihinde ilk defa mabet ve din adamı zorunlu olmadan Tanrı’ya ibadet edilebileceği devrimini yapmıştır. Din adamı zorunlu değildir. Mabetsiz de ibadet yapılabilir (“Yeryüzü mescittir.” Hadis). “Onlar, ayaktayken, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler ve : “Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın, seni tenzih ederiz, bizi azaptan koru.” diye dua ederler.”(3/191). Alın size Corona günleri için bir ibadet biçimi.

HER ŞEY KENDİ DÜZLEMİNDE GERÇEK ANLAMINI BULUR

Semiha Kavak: İlahi ve batıl dinlerin toplamı üzerinden baktığımızda yeryüzünde din denilen çok sayıda olgu var. Bunların ağına takılmamak ve tevhidî dine ulaşmak için üzerimize düşen görevler nedir?

İlhami Güler: Mevcut kutsal kitapları tek tek incelediğimizde veya Kur’an’dan Peygamberlerin tümünün çağrısının ortak paydasına baktığımızda gördüğümüz şey, insanların içinde doğmuş oldukları tarih-toplum ve kültüre taklit(dogmatik) yolu ile teslim olmadan, vicdanları ile bu yapıları sorgulayarak, başkalarının sözlerini dinleyerek bir hakikate varma çabası göstermeleridir. Evrensel kurtuluşun iki koşulu olduğuna inanıyorum: “-Hasbi(samimi) olmak. 2-Muhasibi(eleştirel-critical olmak). Bu iki koşulu gerçekleştirdikten sonra velev ki hakikat bulunmamış olsun, Tanrı’nın, insana bir şey diyemeyeceğine inanıyorum: “Onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.” (7/156,40/7)

Semiha Kavak: Genel tabloya bakıldığında deizm dinlere tepkiselliğin odağı gözüküyor. Bu sizce çağın kaderi mi? “Ateizm olacağına deizm olsun” diyenlerle ilgili neler demek istersiniz?

İlhami Güler: Deizm, vaktiyle Hıristıyanlığın/Kilisenin çürümüşlüğüne bir tepki olarak doğmuştu. Şimdi de Türkiye’de ve İslam dünyasında mevcut Şii-Sünni-Selefi-Tasavvufi mezhepsel/teolojik çürümüşlüğe bir tepki olarak gelişmektedir. “Allah’ı gereği gibi takdir edememek” (6/91,22/74) ten doğmuş bir sonuçtur. Allah’ın insanlıkla olan ahlaki ilişkisini ikna edici bir dil ile insanlığa anlatacak bir yeni yoruma ihtiyaç vardır. Eş’ariliğin tasvir ettiği “Hikmetinden sual olunmayan”  Kadir-i mutlak, Alim-i mutlak ve Mürid-i mutlak(Kaderci) Sünni tasavvur  artık kitleleri tatmin etmemektedir.

Semiha Kavak: Dünyanın bugünkü durumuna baktığımızda dinin geleceği açısından  güzele yönelik neler söylenebilir?

İlhami Güler: Sünnetullah” dediğimiz ve Allah ile insanlığın arasındaki ahlaki ilişkiyi değişmez(35/43,48/23) ahlaki yasalara bağlayan ve ilk adımı da insana bırakan (Kör, Allah’a nasıl bakarsa; Allah da, köre öyle bakar.) sisteme göre, insan Allah’a dönmedikçe, Allah da kendini insanın gözüne sokmayacaktır. Tanrı hakkında “Tutulma”, “Göçüp-gitme” “Öldürme”, “Unutma”… insanın tutumlarıdır. İnsan, bu nankörlükten vazgeçip ona yöneldiğinde, “O, şahdamarımızdan bize daha yakındır.” (50/16)

Semiha Kavak: Son olarak: İnsanlığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

İlhami Güler: Hiç iyi görmüyorum. Batı’nın son üç yüz yıldır gezegenimizi ve insanlığı içine soktuğu cendere (sekülerizm/nerden gelip nere gittiğini bilememe, sınırsız üretim-sınırsız tüketim/kapitalizm, güç istenci, teknolojik kapatılma, pozitivizm, Ruh’un Zekâya dönüşmesi, Post-insan veya robotlar çağı(Homo Deus), postmodernizm/nihilizm…) devam ediyor ve bir yere toslamadan da durma(vukufiyet) ve geri dönme(tövbe) pek mümkün görünmüyor. Yine de klasik duayı tekrar edelim: “Allah, sonumuzu hayreylesin.”