Ayna İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayna İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2020 Çarşamba

DERKENAR


Ayın eğilip suyu öptüğü yerde duruyorum. Hangi düşün örtüsünü çeksem...
Kısa bir tereddütle doğrulup  yakamozlarından çalıyorum gecenin.

Sis perdelerini aralayıp aynasında konuşlanıyoruz zamanın.

Gecenin içine çökmüş elindeki kitabı okur gibi yapıyorsun. Çünkü sürekli aklın başka yerlerde. Başka hayatlarda, başka kentlerde, başka gece yarılarında. Daha önce okuduğun şiirlerin seni götürdüğü, sürüklediği o yerlerdesin. Ve artık dönemeyecek kadar uzaksın gündelik hayata.

Bir şiiri kendi hayatına yaymaya çalışıyorsun. Oysa o şiir hiç yazılmadı ve belki de yazılmayacak. Ama önce okuduğun şiirin açık kapısını bulman ve içine girmen gerek. Sürekli mırıldanıyorsun:

“Bi kapısı olmalı.”
“Bi kapısı olmalı.”
“Bi kapısı olmalı.”

Duyuyorum. Duyuyorum ve biliyorum, yalnızlık sana da iyi geliyor. Karanlık çöktüğü vakitlerde aklını ve tüm gerçekliğini soyunup uzaklaşmak istiyorsun sen de. Neresi olursa olsun kendinden uzağa gitmek. Ve bunun için tüm dikkatini kitaba vermek istiyorsun. Ki buna rağmen kaçıp gitmek, uzaklaşmak dürtüsünü bazen bir kenara itip, kendinle de kalmak istiyorsun. Kendi içsel yolculuğunda başka senlerle tanışmak ihtiyacıyla.

Farkındasın değil mi? Çırpınmaların beyhude. Ne yapsan da yazılanı değiştiremezsin...

Oysa her şey birbiriyle iç içe geçmiş.

Şiir bir şeyin dibidir, diyorum. Mırıldanıyorum buna geceye doğru. Bir tek sen duyuyorsun. Yani azalmakla, yani yalnızlığa yakınlaşmakla ilgili sanki. Şiir orada başlıyor işte bir şeylerin sonunda ya da dibinde.

Bir sokağın sonuna yaklaştığını hissettiğinde başlar şiir. Bir gecenin en karanlık anına doğru ilerlerken saat tik takları, şiir yürümeye başlamıştır içinin dar koridorlarında. Böyle olmasa okudukların seni nasıl alır senden, seni alıp nasıl götürür kaybolacağını sandığın o derinliklere. Şiir bir şeyin görünmeyen içidir.

Bir kentin en ücra semti, koridordaki en son oda(da)dır şiir. Gitmeyi ve kapıları açmayı bilmek gerek, o semtteki insanların yokluklarıyla tanışmak, onlar gibi yorulmak, onlar gibi sevmek, sevişmek ve kavga etmeyi bilmek gerek. Ve onca uzağında, utangaç yalnızlığımla bunları bildiğini, oralara gitmeye cesaretin olduğunu usulca hissediyorum nedense.

Duymaktır şiir, görmek için hırçınlaşmak ve cinnete yakınlaştığını hissetmektir. İnsan her şey için çıldırabilir, şiir gördüğü ve duyumsadığı her şeyi kapsar. Kendini bulmanın girişidir şiir. Hafif ve bir o kadar ağır. Bu şiiri nerende taşıdığınla ilgilidir. Şiiri hayatına neden soktuğunla!

Bildiğini biliyorum. Bilmenin insanı nasıl da yalnızlaştırdığından, nasıl da kendini hayattan çekip koparttığından haberin var. Çünkü sen de kulakları sağır eden bir gürültünün içinde kendi çırılçıplak o sesini duyurabilecek kadar yalnızlardansın. Belki birbirine benzeyen en temel durumumuz yalnızlıklarımız!

Çıkıp yürüyeceğim şimdi. Bir şeyler görmek istiyorum akşamın griliğinde. Bir şiirin peşine düşmek ve onu gidebileceği yere kadar takip etmek. 

Belki de bir gün elindeki bir kitaptan onu okuyor olacaksın ve bütün gecen bir şiirle ıslanacak.



Semiha Kavak
Ayna İnsan Sayı:12


20 Kasım 2015 Cuma

Mevsim Göçü


‘uzun bir kuş geçirdim’
mandalina kolonyası, acı fırtına, çiçekli birkaç düş…

geceleri dünya ile aramda
sırtımdan
                       aşağ    
                                        kalın bir buzul
tüm yangınlarda sağ, hâlâ…

başucumda kadınlar olurdu bütün o titremeler
kokular, dualar, ıslak tülbent:

t  u  z  u  v  e  m  e  l  t  e  m  i  s  a  y  ı  k  l  a  d  ı

tüy tüy çekildi kuşlar, ansızın
ten’de mevsim göçü…

Merve Akbaydoğan
Ayna İnsan Sayı:15

22 Ekim 2015 Perşembe

Kehanetsiz Sözler



ağaçlar dikerek, taşlar yontarak
ve doyurmak için evlatlarını 
dualayarak sözlerini ok atan bir neslin sülbündendik biz
ki o neslin gözleri tanırdı bir diğerini

oysa şimdilerde keskin bir imgeyle ölçüyoruz zamanı
o kadar gürültünün ve rengin bağırmasıyla
her dilin seslerine,
kelimelerin çok ötesine koşsa da atlarımız
kimsesiz kalıyoruz.
adsız, atasız...

ki kalbimiz hala sümer demiri
antik ve taşla işlenmiş...

o sülbün sülblerinden olan biz
ayağın kablarından tanır olduk diğerimizi
bu da utanç olarak yeter bize
yani ne istersek kötülük adına
o da olarak yeter bize..

İshak Altundağ
AYNA İNSAN Sayı: 16


18 Eylül 2015 Cuma

AYNA İNSAN SAYI: 16

 “Şiir sanatında hiç para yoktur tamam ama parada da şiirsel hiçbir şey yoktur.” 
Robert Graves

Ayna İnsan 16. Sayısıyla okurla buluşuyor. Derginin 16. sayısında Arzu Yetim, Esat Selışık, Dr. Mehmet Kahraman, Önder Kızılkan, Sabiha İclal Tiryaki, Semiha Kavak, Tuba Dere deneme ve inceleme yazılarıyla, Barış Kavas, Ercan Ata, Mesut Ateş, Mustafa Kömür öyküleriyle, Kadir Yılmaz T.S.Eliot’tan çeviri şiirle yer aldılar. 16.Sayının diğer şairleri Abdullah Eraslan, Asım Yapıcı, Fatih Yavuz Çiçek, Ferda Balkaya Çetin, Hasan Ildız, İshak Altundağ, Nevzat Konşer, Lacivertiğnedenlik, Mehtap Akkoyun, Muzaffer Develi, Önder Kızılkan ve Tolgay Hiçyılmaz

Ayna İnsan; İz Bırakan Şairler bölümünde Aloysius Bertrand’ı andı.

17. Sayıda buluşmak dileğiyle.

İçindekiler
Ayna İnsan/Sunuş: İlkelerimizle Yürümek                                            
Arzu Yetim: Çocuk-Edebiyat-Sanat Etkileşiminin Sağlanmasında
                  Çocuk Ve  Gençlik Edebiyatına Eleştirel Bakış
Barış Kavas: Kalbi Sonsuzluğun Mavisine Boyalı
Ercan Ata: Sahilde Bir Akşamüstü
Esat Selışık: Bahçe Çiçekleri
Dr.Mehmet Kahraman:Şeyh Edebali İçin Çağdaş Bir Yorum
Mesut Ateş: Alacağın Olsun
Mustafa Kömür: Şurup
Önder Kızılkan: Sinemada Tarantino Devrimi: Pulp-Fiction
Sabiha İclal Tiryaki: Şair Bulundu
Semiha Kavak: Kısık Sesli Yalnızlık
Tuba Dere: Anne Olduğumda Büyüyeceğim
                                    
İz Bırakan Şairler: Aloysius Bertrand

Ve şiirleriyle,

Abdullah Eraslan: Anlam
Asım Yapıcı: İntihar
Fatih Yavuz Çiçek: Üç Boyutlu Kehanetler
Ferda Balkaya Çetin: Geceye Ağan Çentikler
Hasan Ildız:  Kirli Sokak
İshak Altundağ: Kehanetsiz Sözler
Kadir Yılmaz : Çeviri Şiir/Kof Adamlar -T.S.Eliot
Lacivertiğnedenlik: Dut Yaprakları
Nevzat Konşer: Fesleğen Şarkısı
Mehtap Akkoyun: rüyâveminyatür
Muzaffer Develi: Süzülür Bazı Şeyler
Önder Kızılkan: Harfleri Yalnız Gezen Kadına
Tolgay Hiçyılmaz: Serseri Vasiyet


4 Nisan 2015 Cumartesi

Cinnet

Vedalaşırken: “Denizi unutamazsın.  Denizin kokusu bir mıknatıs gibi seni kendine çeker, ondan kaçamazsın,” demişti ev sahibem Suna Teyze. Haklı çıktı. Unutamadım. Şimdi, direksiyon başında “İzmir’in kavakları/Dökülür yaprakları” diye başlayan zeybek türküsünü dinlerken düşünüyorum da Ege’den, martılardan, imbat rüzgârından kopmakla ne kazandım, ya da ne kaybettim, ayrılığın üzerinden yıllar geçtikten sonra denizden başkasını anımsamak bile istemiyordum galiba. Hafızamı yokladığım zaman, dönüp yerleştiğim bozkırda bir yanımı çölleşmiş, diğer yanımı isimlendiremediğim bir şeylerin özenle koruduğu deniz mavisi hatıralar görüyordum.  Ömrüm mor bir a’rafın ortasına demir atmıştı sanki ve artık ne denizin kokusunu hissetmeden, ne de bozkırın çıplak sûretini görmeden yaşayamıyordum bir türlü. Bu yüzden olsa gerek tenimi dalgalara bırakmadan rahatlatabileceğim başka formül bulamadığım her tatil döneminde bir sevgilinin kollarına atılır gibi denize koşuyor, bozkırdan uzaklaştığım o günlerde ise beni dizginleyen uçsuz bucaksız kızıl toprakların sessizliğini özlüyordum. Tuhaf denilebilecek kadar çelişkilerle dolu, ikiye bölünmüş, sonbaharı her Eylül’de kanayan bir yaşamım vardı benim. Yalnız, tedirgin ve ketum.

Bu tuhaf, bu tedirgin süren yaşamın içinde aynı zamanda okuyor, araştırıyor, yazıyordum fakat ne yaparsam yapayım gövdemin temelinden başlayarak bütün hücrelerime yayılan Eylül travmasının ruhumda açtığı boşluğu doldurmaya hiçbir şeyin gücü yetmiyordu. Reenkarnasyona sarıl, sarhoş ol, göğe bak diyenler oluyordu. Hiçbirini dinlemek istemiyordum. Dinlemedim de. Baktım olacak gibi değil, bir gün, siyah ipliğin beyazdan ayrıldığı bir eylül sabahı kalkıp geçmişi, düşlerimin tavanına astım. Boşluk, bir süre sonra dağların suya vuran gölgesi gibi ağır ağır silinip gitti ruhumdan. Sordum, soruşturdum. Düşlerde silinen gölgelerin hüzünlü günlerin habercisi olduğunu söylüyordu rüya tabircileri. Aldırmadım, yeni bir şehre taşındım. Her şeye sıfırdan başlamak için düşleri ürkütmeyecek zayıflıkta resimler yaptım. Denize olan sevdamı tazeledim. İnce belli kadınlarla seviştim. Sevişmek  kırılgan ruhlu insanlar için muadili olmayan tensel bir uyuşturucudur. Verdiği haz insanı yeryüzünden, bütün acılarından kopartır. Ama ne yaptıysam olmadı. Yıllarca peşimi bırakmayan o travma yırtılan ozon tabakası gibi günün birinde aynı yerinden tekrar yırtıldı. Darbecilerin yargılandığı davaya mağdur olarak müdahil olmamı isteyen hukukçuların gönderdiği mektupla, silindiğini zannettiğim o fildişi boşluk biraz daha genişleyerek ruhumun çeperini tekrar sardı. Beklentim neydi? Geçmişi unutarak iyileşmek mi? Bana bu travmayı yaşatanlarla yüzleşmek, içimdeki öfkeyi onların suratlarına kusmak mı? Yoksa… Yoksa daha fazlası mıydı? Kısasa kısas mı istiyordum mesela?

Kısas mı? Bu kavram şimdi durduk yerde nereden süzülmüş, hınzırca nasıl da çıkıp gelmişti aklıma. Hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Zaten tahmin yürütme duygusundan bir hayli uzaktım ve bir ân evvel denize varmak istiyordum. El ve ayaklarımın kullandığım otomobile, zihnimin geçmişten ziyade önümde kıvrılarak uzayan yola odaklanması gerekiyordu çünkü.  Ben de öyle yaptım. Bastıran sisin görüş mesafesini düşürdüğünü görünce hızımı azalttım. Sis farlarını yaktım. Tedbirli davranmayı önemserim. En istikrarlı alışkanlığımdır tedbirli davranmak. Sezgilerim beni hiç yanıltmadı bu güne değin. Böyle havalarda neyin, nerede, nasıl karşınıza çıkacağını kestirmek güçtür.

Nitekim karşı yönden şarampolü aşıp uçuruma yuvarlanan aracı görünce frenlere asıldım. Aracımı emniyet şeridine çekip durdum. Gün ışımak üzereydi ve ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkyardım çantasını yanıma alıp kaza yapan aracın yanına indim. Ters yatmış aracın ön tarafında altmış bilemedin altmış beş yaşlarında uzun boylu, iyi giyimli, sarışın, mavi gözlü bir adam inliyordu. Sol ön kapıyı açmaya çalıştım önce. “İyi misiniz?” dedim. Yaralıydı fakat bilinci açıktı. Konuşuyordu. “Yardım et” dedi. “N'olur çıkar beni buradan.” 

Kısa bir ân göz göze geldik. Kısa bir ân. Bazen kısa bir ân yaşamınızda küçük bir kıvılcımdan öte anlamlar taşır. Kısa bir ân geçmişe açılan kapıdır örneğin. Ya da içinizde küllenen nefretin aniden körüklenmesiyle birlikte yükselen alevlerin, aklınızı, insanlığınızı unutturacak boyutlarını aşan tehlikeli etkinliği, sizi cinnet geçirme noktasına ve çılgın yangınların ortasına sürükler. Tanımıştım o'nu. Komiser Münir'di bu adam. 12 Eylül'den sonra bizi sudan sebeplerle tutuklayan, karakolda günlerce işkence eden, bir kulağımın işitme duyusunu yitirmesine sebep olan canavardı. 

“Adın Münir mi?” dedim. “Emniyette çalıştın mı?” 

“Evet,” dedi inleyerek. “Nereden tanıdın?” “Sen de mi emniyettensin yoksa?” 

“Hayır! Ben… Ben 12 Eylül'de işkence yaptığın, sakat bıraktığın isimsiz yüzlerce gençten biriyim” dedim, buz gibi bir sesle. İnlemesi kesilmiyordu. “O günlerin şartları bizi zorladı” dedi, yüzünü acıyla buruşturarak. “Şimdi bunların sırası değil güzel kardeşim. Ölüyorum bak, yardım et! N'olur, çıkar beni buradan. Çıkar da konuşalım. Helâlleşelim.” 

“Güzel kardeşim mi? Helâlleşmek mi? Demek öyle. Ben de inandım. Vah vah! İnan eğer, gözlerim yaşardı geçirdiğin evrimden. Güzellik ve kardeşlik; manyetolu telefonla vücuduma elektrik verirken, yakası açılmadık galiz küfürler savururken hiç aklına geldi mi ulan?” diye haykırdım içimden. Tekrar göz göze geldik. Tekrar ve kısa bir ân. Kollarımda can veren Abdullah'ı düşündüm. Bu kadar kolay mıydı, günâhların bedeliyle bir çırpıda helâlleşmek? 

Geçmişte kalan otuz üç yılın hırsıyla Münir'in yüzüne içimdeki yangının alevini ejderha gibi tükürdüm. Bu yangının söneceği de soğuyacağı da yoktu. Tek bir şey yüreğimdeki nefreti soğutabilirdi belki de tek bir şey. Aniden kalkıp benzin deposunun kapağını açtım. Kilitliydi. Durmadım. Yerden aldığım taşla kilidi kırdım. Cebimden çakmağı çıkarıp, tutuşturduğum kuru dal parçasını benzin deposunun içine salladım.

Geri çekildim ve araçtan yükselen alevlere bakarak bir sigara yaktım. Patlayan yakıt deposunun gürültüsünden önce şeytanın kahkaha seslerini duydum. Yol kenarındaki patikadan uçuruma inmeye çalışan insanlar gördüm. Koşturan, çığlık atan, paniklemiş ve ne yapacağını bilemeyen insanlar. Oturduğum ağacın altında iki omzumdan tutup beni, sarstı birisi. “Bu adam şok geçiriyor, yardım edin” diye bağırdı yeni gelenlere. Sorulara cevap vermedim. Kulaklarımı, gözlerimi, kalbimi dünyaya kapadım. Ruhumu, içimdeki boşluğun yerini dolduran denizin dalgalarına bıraktım.

Küçük bir balık gibi hissediyordum kendimi. Zokadan kurtulmuş bir çipuradan farkım yoktu. Mesut, çok mesuttum o denizde.


Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan Sayı: 14 - Mart Nisan Mayıs 2015


8 Mart 2015 Pazar

Derkenar


Şiir bir şeyin dibidir, diyorum. Mırıldanıyorum buna geceye doğru. Bir tek sen duyuyorsun. Yani azalmakla, yani yalnızlığa yakınlaşmakla ilgili sanki. 
Şiir orada başlıyor işte bir şeylerin sonunda ya da dibinde...

Semiha Kavak 
Derkenar - Ayna İnsan Dergisi



5 Eylül 2014 Cuma

İpek Bir Gözyaşından Yapılıyor En Güzel Giysi



dokunmamışken yıllardır kimse kalbimize
ölmek ne ki tanrım
kalbin olsa sen bile dayanamazsın

sevgilimsevgilimsevgilim
sen beni unuttuğunda ben
bir portakal gibi sıkıyorum
avucumda kalbimi
oysa siz bilmezsiniz bir portakalın kalp atışını

biraz güneş mi karışıyor içimize
biraz yaprağın yeşili
ışıkışıkışık
sevgilimsevgilimsevgilim

elbet biliyorum özlemek için gereken  her şeyi
yani gözlerim kapalıyken de gördüklerimi
yani aklımdaki ben
yani en uzak köşesindeyken evrenin
yani hayata dokundukça kıvılcımlar çıkaran
aklığını teninin
en kısacası anlatmanın
sevgilimsevgilimsevgilim

ve hiç dokunmadan içime asılan
salılara
temmuzlara
bazı ayların üçüne
yani adının geçtiği cümlelerle yetinen kendime
sevinçler yakıştırıyorum güz denen mevsimden

sevgilimsevgilimsevgilim
der gibi söylüyorum adını
uzun bir ırmak gibi dökülüyor üzerinden
bir avuca sığabilen ipek
yani ipek bir gözyaşından yapılıyor en güzel giysi

ve keten gömleklerin dokunduğu yerde büyüyen beyaz ürperti
ve çoğalan ne varsa
ve üç kere üç kat sevmek gibi
ve üst  üste üç kere itiraf gibi
bir yüz var bin nefesle değiştiğim

sevgilimsevgilimsevgilim
avucumdan al kalp atışlarını

Abdullah Eraslan 
Ayna İnsan Sayı:12
27 Ağustos 2014 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Lomboz Bakışı



çoğu
toprağa tutunamayan her şey gibi
onlarda denize giderdi
bir kadına tutunamayan
bir dine tutunamayan
bir ölüme tutunamayan
...
...
her şey gibi
onlar da bir gün
denize giderdi

siz baktığınızda
ışıkları romantizm salgılayan
bir gemi görürsünüz orda
uzaklarda her şey yolundadır
çünkü uzaklardan geçen her şey yolundadır
buna en çok da ölüm dahil
ama onlar
birbirini bıçaklamaktan artakalan zamanlarda
bir gemiden karaya baktıklarında
çürümekten yorulmayan
bir gezegeni görürdü sadece

ve belki de
yoldan çıkmakla
yolda olmak arasındaki ilahi adalet
sonuna kadar buydu

hiçbir şeyle
hiçbir şeye tutunamayan
her şey gibi


Jan Ender CAN
Ayna İnsan Sayı:11

20 Haziran 2014 Cuma

Bir Aşkın Somutluğu Üzerine



Ben bu kış değildim
Önceki kışlardan biriydim
Adam veya kadın gibi kışlardan
Öyleydi
Üstü başı açık soğuklardan gelmiştim sana
Bildiğin tüm kelimelerin tekillik halleri gibi soğuk

Ve bilmediklerin gibi de soğuk…

Her haline yaşamak denirken dünyanın
Ona denmezdi
Yeni ben, bilesin diye kayıt düşüyorum:
Bu güneşli kışlardan değilim.
Kışını gömmüş bir katil...

Şu gözlerimin rengini bana diyen olmadı
Karım her gün ayrı bir rengin ismiyle çağırıyor:hep sıcak
Hanidir aşktan bahseden şairler de yazamaz oldu

Ölmek bir kere, unutmak sonsuz yara…

Bütün iyi şiirler yazıldı
Hem de her dilde
Sen zaten şiirisin hepimizin
Dediklerimiz hep aynı, hep aynı,hep…

Bu vakitten sonra aşk diye yaşadığım:
İkiye biçip ruhumu seni gömmek her yanıma…


İshak Altundağ
Ayna İnsan Sayı: 11

27 Mart 2014 Perşembe

UZUN ZAMANLARIN YALANI



-bu şiiri suzinak makamında okuyun-

herkes yalanını alıp gelsin
bir zamanlar şöyleydi diye başlayan
öyküler anlatacağım size

aşktan ve kavgadan akraba sayılırız
hepsini geçelim

inceden laterna
yüzünüzden düşen tarih ve arabesk bir bulut
vaktimiz çok dar, çünkü
vedalar eşiği bir çağdan tanışıklığımız

herkes yalanını alıp gelsin
güzel örtüler sereceğim manzaranıza
çiçekleri harf harf kaldırdım

bunu da geçelim

bütün şarkıları kuşlardan
ve beyazlardan öğrendiniz
bu yüzden ağzınızda kanatlı yalanlarınız

siz var ya siz
yeşilçam'da jön
mardin'de türk takılırsınız

Ömer Turan
Ayna İnsan Sayı:10

Kuyudan Konuşan Dua...


"ölümüne güzeldi yüzünde peçe gibi duran eğreti hüznü

...



küçük günahlarından utanırdı yaralıyken köşesinden
kalbinin
mezarlıkta gezer, çıplak muhacirlerle konuşurdu uhrevi
tuhaf ve gücenikti, bavulu üç dil bilirdi, bir de gidip
gelmesini

sadeydi, kederi çanak tutardı zalim ve zamansız bir yasa
oysa kuyudan konuşan dua gibiydi şehla gözleri...

Ayten Çolakoğlu
Ayna İnsan 10.Sayı

KURUYACAK AĞACIN ŞİİRİ


O'na

"Ağza alınmayacak şarkılar bile yakın sana,  ben değilim..."

I- Bir kadın yüzümün bir yarısını kanatarak yoldan,
karakolun oradan
elini kolunu saklaya saklaya nasıl gelir...
Kanadı en çok da annesi tarafından kırılan çocukları,
kasketi önüne düşen babalar nasıl teselli edebilir...

II-
Elbet bu masal da bitecek,
Göreceksin Sophar ölecek.
Ah içimi kemiren bu lirizm,
yüzüme öyle bakma!
Suyu çekiliyor denizimin...
Ve dizlerimi içime kırdığım o ilk akşam,
köprülerim durmadan inceldi,
geçene gözyaşı, düşene özlem vardı...
Düşenle gitmek istedim,
kalanlar acımı dindiremiyor...

III-
Eklem yerlerimde yanık sesleri var,
kim çatırdasa bu kızılca kıyamette, benden biliyor tanrısı...
Onlar,
gönlümün tahtını kıran mimarı çarmıha gererken;
ben,
inatla sonbahar diye bir şey yoktur diyordum...
Bunu da ekleyin seyir defterine giden şairlerin,
giden şairler ki en iyi bilenler,
kuşların tutsak edilemeyeceğini...
Tepe takla olmuş bir gökyüzünde,
alt yazıda aldığım ödüller geçmiyor elbet,
kulaklığımdan anons ediliyor üç isimli pilotlar...
Sigaramdan içiyorlar...
İrtifa kaybediyorum güzelcik,
düşecek yer arıyorum inan...

IV-
Daha ilk havalanmada uçurtması indirilen çocuklar gibiyim.
Gardımı nereye bıraksam şimdi
yüzümü nereye döksem...
Sevgilim ben şimdi ölmesem,
ben şimdi ölmesem sevgilim,
politik bir kaos gerekecek ülkeme..
Ülkem beni zor günümde zerk edecek..

V-
Bir kıyametin ihtiyaç molasındayım şimdi:
Adamın birinin iç çekişinden belli kadın gitmiş..
Yüzümün bir yarısı Yeruşalim,
diğer yarısı neşter.
Ona kanayan parmaklarımdan bahset,
tuz bastığım yaralardan,
göndermediğim mektuplardan,
zarfına sığmayandan,
hiç yazılmayandan...

VI-
Gramofonda şarkılar biterken,
gideni nerden bulup da söyleyeyim,
kalanın acı çektiğini..
Assos'ta gece yarısıdır şimdi,
uyuyanlar yorgunluktan
ötekiler kederden inliyor..
Bir adam, bir kadını ansızın özlüyor

VII-
Bir jilet uzunca bir yolu sevişmek için gidiyor,
adı aşk oluyor kayıtlarda..
-Olur mu öyle sevgilim, delisin..
Ülkem beni her üzdüğünde,
anneme sarılıyorum..
Annem her iç çektiğinde
ben ta buralardan denize atlıyorum..

Sıdık Bakır
Ayna İnsan 10.Sayı