26 Ocak 2022 Çarşamba
31 Aralık 2021 Cuma
17 Kasım 2021 Çarşamba
15 Kasım 2021 Pazartesi
Kurtuba -Uzakta Tek Başına
İspanyol şair ve tiyatro yazarı
Federico Garcia Lorca 5 Haziran 1898’de
Granada’nın Vega ovasında bulunan Fuente Vaqueros kasabasında doğdu.
İçe kapanık bir çocukluk geçiren
Lorca’nın ailesi sanatla iç içe olan bir aileydi. Bu durum onun sanatçı olmasını kolaylaştıran
ana öğe oldu.
Lorca’nın Granada’da gençlik
yılları Çingeneler arasında şiir yazarak ve şarkı söyleyerek geçer. Yaşadığı
ortamın renkliliği onun birçok sanat dalıyla yakınlık kurmasına aracı olur.
Önce tiyatro ve müziğe ilgi
duydu. 1918 yılında Granada Üniversitesi’nin düzenlediği İspanya gezisi sonunda
düz yazılardan oluşan Impresiones y
Paisajes (İzlenimler ve Manzaralar) adında ilk kitabı yayımlanır.
19 yaşında kadar daha çok
müzisyen kimliği ile tanınan Lorca, ailesinin yönlendirmesi sonucu, hukuk ve
edebiyat alanlarında eğitim gördü. Hukukun yanı sıra, edebiyat, tiyatro, müzik
ve resimle yakından ilgilendi. Bu arada
Madrid’de yüksek öğrenimini yaparken, Juan Romon Jimenez Salvador Dali, Bunuel gibi değişik sanat alanlarında ün yapmış
sanatçılarla tanıştı.
Yayımladığı ilk şiir kitabı,
büyük ilgi uyandırdı. Çingene Romansları adlı şiir kitabı nedeniyle de Lorca'ya
"Endülist çigan şairi" dendi. Lorca'nın yayınlanış sırası itibariyle
şiir kitapları şunlar: «Şiirler Kitabı» (1921), «Şarkılar» (1927), «Çingene
Türküsü» (1928). «Cante Jondo Şiiri» (1931), «Ignacio Sanchez Mejias'a Ağıt»
(1934), «Galisya Dilinde Altı Şiir» (1935), «ilk Şarkılar» (1936), «Şair New
York'ta» (1940), «Tamarit Divanı» (1940).
“Şiirler Kitabı”nda toplanan
şiirlerin büyük bir kısmı çocukluk dönemlerine ait özlemini dile getirir.
Yirminci yüzyılın en büyük
şairlerinden sayılan Federico Garcia Lorca sadece şiirleri ile değil yazdığı
tiyatro oyunlarıyla da İspanyol edebiyatını yücelten yazarların ön saflarında
yer alır. “Kanlı Düğün” adlı, İspanya hayatında yer alan olayların işlendiği
tiyatro eseri onun şöhretini zirveye taşıyan eserlerden biri oldu.
Lorca'nın şiirleri ağırlıklı
olarak ‘Aşk ve Ölüm’ teması üzerine kuruludur. İspanyol halkının
çeşitliliğinden kaynaklanan zengin folklor, Lorca’nın şiirlerinde kendini açığa
çıkarır.
Bırakın açık kalsın balkonum.
(Görüyorum balkonumdan)
(Duyuyorum balkonumdan)
Bırakın açık kalsın balkonum.”
‘Ağıta Kaside’ adlı şiiri de
balkonla başlar;
Kapadım balkonumu,
Duymak istemiyorum ağlayışlarını
çünkü...
‘İntihar’ adlı şiirde de ‘balkon’
yerini alır;
“Bir kule gördü balkondan
Duydu kendini balkon gibi, kule
gibi.”
Lorca, nice medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kurtuba için de en güzel şiirleri yazmış olan bir şairdir. O nedenle edebiyat çevrelerinde Kurtuba şairi diye de anılır;
Uzakta tek başına
Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya
Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında
Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya
Kurtuba
Uzakta tek başına."
Doğduğu ve öldürüldüğü şehir olan
Granada Lorca için acının şehridir;
Bir çocuk ölür her ikindi,
Her ikindi su çöker oturur
Kendi yakınlarıyla
konuşmaya....."
Ölümün gerçekliğini çeşitli
varlıklar üzerinden dile getiren Lorca, kitaba ismini veren "Deniz Bile Ölür"
adlı kitapta yer alan "Kaçışa Gazel"
adlı şiirinde kendini denizde yitirdiğini vurgular;
Yeni kesilmiş çiçeklerle dolu
kulaklarım
Dilim sevgiyle, acıyla dolu.
Birçok kere yitirdim denizde
kendimi
Bazı çocukların kalbinde
yitirdiğim gibi.
Bazı çocukların kalbinde
yitirdiğim gibi
Birçok kere yitirdim denizde
kendimi.
Gidiyorum aramaya, suyu bilmeden,
Beni çürütecek, ışık yüklü
ölümleri. "
KTB Yayınevinin yeniden okuyucuyla buluşturduğu kitabın tanıtımında "Elinizdeki kitap, şiirin evrensel sesinin eşsiz örneklerinden birisi. Deniz Bile Ölür’de Lorca’nın acı sesi, bir arkadaş, bir kardeş kadar yakından duyuluyor." denmekte.
Bu cümleden de anlaşılabileceği
gibi bu eser, şiir severlerin elinden düşürmeyeceğine inandığımız bir kitap.
11 Kasım 2021 Perşembe
15 Ekim 2021 Cuma
OL-ÂN
GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜ GÖNÜLLERE NAKŞEDEN BİR KİTAP: OL-ÂN
Bir ‘ân’ı, bir objeyi ruhuna uygun fotoğraflamak ve ruhuna uygun
anlamlandırmak oldukça yetkinlik isteyen bir şey. Bunun için her şeyden önce,
objeyi manaya uygun fotoğraflamak gerekir, bu ise objeye ünsiyeti gerektirir.
Bugüne kadar çeşitli konularda kitaplar, makaleler, yazılar yazan,
tasavvuftan, edebiyata, şiirden, hikayeye kadar geniş bir alanda söylenecek
sözü olan Ömer Lekesiz, yeni kitabını gezilerinde çektiği birbirinden güzel
fotoğrafları özgün bir dille okumaya ayırdı, onları ruhuna uygun bir şekilde
dillendirdi.
Bu kitap Lekesiz’in önceden tasarladığı bir kitap mıydı? Bunu bilmiyorum
ancak Lekesiz, Lewis Hine’nin şu dediğini dikkate almış olmalı; “Eğer hikayeyi
sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya
ihtiyaç duymazdım.” Lekesiz de gittiği,
gördüğü yerlerin derunî hikayesini fotoğraflara kaydedip, kalple anlatmak
istemiş.
Fotoğraflar, her göze aynı dille konuşmaz. Nesnelerin elbet ortak bir
dili var ancak onu derinleştiren gerçek anlamını veren şey ona verilen manadır.
“Anlaşılıyor
Çoktan olmuş olan-ol-ân
Kendini nazara vermiyor,
Nazarî olan kâr etmiyor orada
OL-ân bilince yakalanmıyor
Kendini sunmuyor
şu-âna…” cümlelerini hatırlayanlar için kitabın muhtevasını anlamak hiç
de zor değil.
Kitaba önsöz yazmış olan Cemal Şakar da kitabın isminden yola çıkarak,
okuyucuya kitabın muhtevası ve çerçevesi hakkında bilgiler sunuyor, asıl
mananın temellerini ortaya çıkarıyor;
“Ol”, evvelemirde Allah’ın bir kelimesidir ve O’nun kelimeleri aynı zamanda
fiilidir de. Yaratılış için bir kelime yetivermiştir. Ol’dan olmaklığa çıkmak,
yaratılmışlar için mevcuda gelmek demektir ki âlem mevcudatın tümüdür.
Yaratılanlar, âlemde birer alemdir zira hepsi Allah’ın işaretidir.
Ol-Ân’ı olan olarak düşündüğümüzde, zaman ve mekânda ân be ân olagelmeyi
anlatır. Her daim bir şey olmaktadır ve sanatçı, bakışını olagelmeye
yöneltmelidir.” Ömer Lekesiz’in yaptığı da budur. O, fotoğraflarından yola
çıkarak Ol-Ân’a yönelmekte, bakışını olagelmeye yöneltmektedir.
İletişimci ve dilbilimci Metin Çamdereli’nin Fotoğrafik bir anlatı olan
“Ol-Ân “ ile ilgili yazısında belirttiği gibi bu tür anlatılar ‘göz ile söz’ü
aynı düzlemde buluşturmaktadır; “Fotoğrafik anlatının yüzeyi göz ile sözün
temsiller aracılığıyla buluşan düzlemidir aynı zamanda; bu sayede bir dil, bir
söylem, bir retorik barındırır ve doğası gereği, bir anlam örüntüsü kurgular.
Görülmüş ve çerçevelenmeye değer bulunmuş bir görülürün verili ândan
soyutlanarak fotoğrafik yüzeyde belirmesi, yüzeye kodlanmış anlam örüntüsünün
muhatabında dillenmeye hazır hale gelmesi anlamına gelir. Çerçevelenmiş
anlatının çarçabuk dillenmesi ilk bakışta mümkün gibi görünse de öyle
zahmetsizce okunabilir değildir.”
Çamdereli’nin belirttiği gibi fotoğrafik anlatı zor olduğu kadar aynı
zamanda da sanatsal açıdan risk içerir. Her şeyden önce fotoğrafın gerçeklik
boyutu anlatıyı kendiyle sınırlar. Bir fotoğrafa giydirilen ruhun gerçekte onun
ruhu olabilmesi için fotoğrafın gerçekliği o denli yansıtması gerek.
Lekesiz’in kitaba koyduğu 70 fotoğrafın bazılarının anlatılara, okumalara
karşılık olarak yetersiz kaldığı söylenebilir. Kimi anlatılar, fotoğrafların
ötesine geçmekte, okuyucuyu; “Keşke fotoğraf şu şekil bir fotoğraf olsaydı”
düşüncesine sevketmekte. Lekesiz’in bu fotoğrafları çekerken, onları fotoğrafik
anlatıyla kitaplaştırma düşüncesi var mıydı, bilmiyoruz.
Kitaptaki ilk fotoğraf hattat Mustafa Cemil Efe’nin “Besmele-i Şerif”i
taşa kazıma anına ait. O an Lekesiz tarafından;
“bir hattat’ın iptaline sevdalandığı
boşlukta besmeleyi istif edişi.
Taştaki besmeleyi nazarıyla temellük etmiş bir nakkaşın, murcuyla göz
göze gelişi!” cümleleriyle anlama anlam katmış.
Sonraki Mescid-i Nebi fotoğrafı ise Şeyh Mahmûd-i Şebüsteri’nin Gülşen-i
Râz şiiriyle sunulmuş.
Lekesiz’in fotoğrafları okuyucuyu İslâm medeniyetinin izlerinin olduğu
birçok ülkeye götürüyor. İspanya, Filistin, Kosova, Azerbaycan, Özbekistan,
Arnavutluk, Bosna Hersek, Mısır, Fas, İran fotoğrafları okuru tarihin
derinliklerine sürüklüyor. O fotoğraflara yapılan okumalar ise derinden
sarsıyor.
İngiltere, Almanya, Gürcistan, İtalya, Güney Kore gibi ülkelerdeki bazı
eserler de Lekesiz’in objektifiyle fotoğraflanarak şiirsel bir dille
buluşturulmuş. Türkiye’nin değişik şehirlerinde çekilmiş birbirinden oldukça farklı
fotoğraflar da manasına uygun dizelerle bezenmiş.
Meselâ; Ayasofya fotoğrafı bir gençlik hayaline kavuşmanın adıdır
Lekesiz’in cümlelerinde; “Gençliğimizin kapıları hep umuttur, yeniliktir, yeni
bir safhasıdır ömrümüzün”
Kitapta, tabiatın güzellikleriyle bütünleşmiş insan manzaraları, hüzün ve
kederi hissettiren fotoğraflar da var. Ve her birinde fotoğrafı çözümleyen
anlamlı cümleler, dizeler.
Besmele-i şerifin taşa kazınmasıyla başlayan kitap, yine taşla bitiyor.
Bu kez, Lekesiz’in objektifi asırlar öncesine uzanan Ahlat’taki anıtsal mezar
taşlarını konuk ediyor. Kitap, başlı başına çok şeyi anlatan ve tek gerçeğin
ölüm olduğunu hatırlatan bu fotoğrafla, paranteze alınmış bir noktayla son
buluyor.
Kitabın tanıtım yazısında belirtildiği gibi; “Ol-Ân, “Ben bilinmeyen,
gizli bir hazine idim, bilinmek istedim; bilineyim diye halkı (kâinat)
yarattım.” hadis-i kudsîsi mucibince Ömer Lekesiz’in şehirlerden şehirlere,
mekânlardan mekânlara “yeryüzleri”nde insanın mazhar olduğu o manevî neşveyi
aradığı, bu arayışını ise fotoğraf ve ilhamat üzerine kurduğu bir tefekkür
sofrası...”
“Lekesiz, bu “varoluş albümü”nde, bir fotoğrafın hikâyesini baş gözüyle
görüp gönül gözüyle ikrar ettiği satırlar eşliğinde okuruna sunuyor. Mescid-i
Nebî’den Medinetü’z-Zehra’ya, Ayasofya’dan Marmaris’e, Priştine’den Berat’a,
Malaga’dan Kurtuba’ya mekânın zaman üzerindeki tesirini ve bu zamanın insandaki
ilahî nur çerçevesindeki akislerini bir nevi sohbet meclisi şeklinde okuruna
açıyor. Ândaki var oluş ekseninde, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin “Çalabım bir şâr
yaratmış iki cihân âresinde” ile başlayan beyitleri ile “şâr/şehir” izleğinde
ilerleyen bu satırlar, “Oku!” emr-i ilahîsinin, fotoğraf okuması üzerinden
nurânî bir tını ile eyleme geçirilmiş hali niteliğinde.
Ömer Lekesiz, bu okumalarını tasavvufî bir neşve, insanca bir sevinç,
eşref-i mahlukatlığa uygun bir temaşa ile satırlardan sadırlara akıtıyor.
Fotoğraflarla birlikte “ol”mak kavramını ânlar ile bağdaştırıyor ve gönlündeki
medeniyet tasavvurunun duraklarını temsil eden şehirleri ve mekânları sırtını
kadim bir geleneğe yaslayıp kendisindeki yansımalarıyla fâş ediyor.”
Özetle, okuyucuyu, geçmişten geleceğe bağlayan bu fotoğrafik anlatım
kitabı hafızalarda derin izler bırakacak.
Semiha Kavak - YENİ ŞAFAK Kitap








