15 Kasım 2021 Pazartesi

Kurtuba -Uzakta Tek Başına

 



İspanyol şair ve tiyatro yazarı Federico Garcia Lorca  5 Haziran 1898’de Granada’nın  Vega  ovasında bulunan Fuente Vaqueros  kasabasında doğdu.

İçe kapanık bir çocukluk geçiren Lorca’nın ailesi sanatla iç içe olan bir aileydi.   Bu durum onun sanatçı olmasını kolaylaştıran ana öğe oldu.

Lorca’nın Granada’da gençlik yılları Çingeneler arasında şiir yazarak ve şarkı söyleyerek geçer. Yaşadığı ortamın renkliliği onun birçok sanat dalıyla yakınlık kurmasına aracı olur.

Önce tiyatro ve müziğe ilgi duydu. 1918 yılında Granada Üniversitesi’nin düzenlediği İspanya gezisi sonunda düz yazılardan oluşan   Impresiones y Paisajes (İzlenimler ve Manzaralar) adında ilk kitabı yayımlanır.

19 yaşında kadar daha çok müzisyen kimliği ile tanınan Lorca, ailesinin yönlendirmesi sonucu, hukuk ve edebiyat alanlarında eğitim gördü. Hukukun yanı sıra, edebiyat, tiyatro, müzik ve resimle yakından ilgilendi.  Bu arada Madrid’de yüksek öğrenimini yaparken, Juan Romon Jimenez Salvador Dali, Bunuel  gibi değişik sanat alanlarında ün yapmış sanatçılarla tanıştı.

Yayımladığı ilk şiir kitabı, büyük ilgi uyandırdı. Çingene Romansları adlı şiir kitabı nedeniyle de Lorca'ya "Endülist çigan şairi" dendi. Lorca'nın yayınlanış sırası itibariyle şiir kitapları şunlar: «Şiirler Kitabı» (1921), «Şarkılar» (1927), «Çingene Türküsü» (1928). «Cante Jondo Şiiri» (1931), «Ignacio Sanchez Mejias'a Ağıt» (1934), «Galisya Dilinde Altı Şiir» (1935), «ilk Şarkılar» (1936), «Şair New York'ta» (1940), «Tamarit Divanı» (1940).

“Şiirler Kitabı”nda toplanan şiirlerin büyük bir kısmı çocukluk dönemlerine ait özlemini dile getirir.

Yirminci yüzyılın en büyük şairlerinden sayılan Federico Garcia Lorca sadece şiirleri ile değil yazdığı tiyatro oyunlarıyla da İspanyol edebiyatını yücelten yazarların ön saflarında yer alır. “Kanlı Düğün” adlı, İspanya hayatında yer alan olayların işlendiği tiyatro eseri onun şöhretini zirveye taşıyan eserlerden biri oldu.

Lorca'nın şiirleri ağırlıklı olarak ‘Aşk ve Ölüm’ teması üzerine kuruludur. İspanyol halkının çeşitliliğinden kaynaklanan zengin folklor, Lorca’nın şiirlerinde kendini açığa çıkarır.

 KTB Yayınlarından çıkan “Deniz Bile Ölür” adlı şiir kitabında birbirinin devamı gibi duran 29 şiir yer almakta. Ülkü Tamer’in yalın çevirisi şiirlerin bir çeviri şiirleri olduğu hissini yaşatmıyor. Hatta bazı şiirlerinde ısrarla öne çıkan temalar okuyucuya kimi şairlerimizi hatırlatıyor. Örneğin, Sezai Karakoç gibi, Lorca’nın şiirlerinde de ‘Balkon’ çok şeyi anlatmak için kullanılan bir tema. “Balkon” başlıklı şiirinin yanı sıra bazı şiirlerinde de balkon önemli bir imge. “Ayrılık” şiirinde ‘Ölüm’ ve ‘Balkon’ iç içe geçmiş gibi;

 “Eğer ölürsem,

Bırakın açık kalsın balkonum.

 Küçük oğlan portakal yiyor.

(Görüyorum balkonumdan)

 Rençber buğdayları biçiyor

(Duyuyorum balkonumdan)

 “Eğer ölürsem,

Bırakın açık kalsın balkonum.”

 

‘Ağıta Kaside’ adlı şiiri de balkonla başlar;

Kapadım balkonumu,

Duymak istemiyorum ağlayışlarını çünkü...

‘İntihar’ adlı şiirde de ‘balkon’ yerini alır;

“Bir kule gördü balkondan

Duydu kendini balkon gibi, kule gibi.”

Lorca, nice medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kurtuba için de en güzel şiirleri yazmış olan bir şairdir. O nedenle edebiyat çevrelerinde Kurtuba şairi diye de anılır;

 "Kurtuba

Uzakta tek başına

 

Ay kocaman at kara

Torbamda zeytin kara

Bilirim de yolları

Varamam Kurtuba'ya

 

Ovadan geçtim yel geçtim

Ay kırmızı at kara

Ölüm gözler yolumu

Kurtuba surlarında

 

Yola baktım ama yol uzun

Canım atım yaman atım

Etme eyleme ölüm

Varmadan Kurtuba'ya

 

Kurtuba

Uzakta tek başına."

 

Doğduğu ve öldürüldüğü şehir olan Granada Lorca için acının şehridir;

 "Her ikindi Granada'da

Bir çocuk ölür her ikindi,

Her ikindi su çöker oturur

Kendi yakınlarıyla konuşmaya....."

 

Ölümün gerçekliğini çeşitli varlıklar üzerinden dile getiren Lorca, kitaba ismini veren "Deniz Bile Ölür" adlı kitapta yer alan   "Kaçışa Gazel" adlı şiirinde kendini denizde yitirdiğini vurgular;

 "Birçok kere yitirdim denizde kendimi

Yeni kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarım

Dilim sevgiyle, acıyla dolu.

Birçok kere yitirdim denizde kendimi

Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi.

 

Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi

Birçok kere yitirdim denizde kendimi.

Gidiyorum aramaya, suyu bilmeden,

Beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri. "

 Lorca 38 yaşında karşısına dikildiği Franco faşizminin kurşunlarına hedef oldu. Faşist güçler tarafından öldürülen Lorca’nın cesedi günümüzde hala bulunabilmiş değil. Ölümünü takiben Lorca’nın eserleri de kendisi gibi ortadan kaldırıldı; Franco rejimi yazarın tüm eserleri için 1953 yılına kadar sürecek İspanya genelinde geçerli bir yasak uyguladı. Lorca’nın hayatı ve ölümü hakkında konuşmak ise ancak Franco’nun 1975’teki vefatı sonrasında mümkün oldu. Ünü de git gide yayıldı.

KTB Yayınevinin yeniden okuyucuyla buluşturduğu kitabın tanıtımında "Elinizdeki kitap, şiirin evrensel sesinin eşsiz örneklerinden birisi. Deniz Bile Ölür’de Lorca’nın acı sesi, bir arkadaş, bir kardeş kadar yakından duyuluyor." denmekte.

Bu cümleden de anlaşılabileceği gibi bu eser, şiir severlerin elinden düşürmeyeceğine inandığımız bir kitap.

SEMİHA KAVAK -  YENİ ŞAFAK Kitap - Gazete





11 Kasım 2021 Perşembe

Sigara külü kadar

 

“o en eski yalnızlığım çekip gitmiş, gelmez artık, nedendir anlamadım”



15 Ekim 2021 Cuma

OL-ÂN



GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜ GÖNÜLLERE NAKŞEDEN BİR KİTAP: OL-ÂN 

Tabiatın kendine ait bir dili olduğu gibi, onu kaydetmek/ resmetmek ve o resmi okumak da bir sanattır. Hatta fotoğraf o derece sanattır ki, doğru okunduğunda sanat olmanın ötesinde bir hakikate dönüşür. Fotoğraf bizi hem ân’a, hem uzaklara, uzakta olanı da güne taşır. Hem tarih olma özelliği, hem de her an onu güne taşıma, güncelleştirme özelliği kalıcı bir gerçeklik sunar bize. O nedenledir ki Ara Güler, fotoğrafı sanat ötesinde değerlendirerek; “Fotoğraf niye sanat değildir. Çünkü hakikatin parçasını yakalayan bir şeydir. Hakikat olduğu için fotoğraf mevcuttur. Aslında ben her zaman söylüyorum. Fotoğraf o kadar mühim bir şeydir ki… Yani sanat olsa da, olmasa da… Sanat olmasına lüzum yoktur fotoğrafın. Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zapt ediyorsun. Bir makina ile tarihi durduruyorsun. Biz tarihçiyiz, aslında tarih yazıyoruz. Görsel tarih yazıyoruz.” demekte.

Bir ‘ân’ı, bir objeyi ruhuna uygun fotoğraflamak ve ruhuna uygun anlamlandırmak oldukça yetkinlik isteyen bir şey. Bunun için her şeyden önce, objeyi manaya uygun fotoğraflamak gerekir, bu ise objeye ünsiyeti gerektirir.

Bugüne kadar çeşitli konularda kitaplar, makaleler, yazılar yazan, tasavvuftan, edebiyata, şiirden, hikayeye kadar geniş bir alanda söylenecek sözü olan Ömer Lekesiz, yeni kitabını gezilerinde çektiği birbirinden güzel fotoğrafları özgün bir dille okumaya ayırdı, onları ruhuna uygun bir şekilde dillendirdi.

Bu kitap Lekesiz’in önceden tasarladığı bir kitap mıydı? Bunu bilmiyorum ancak Lekesiz, Lewis Hine’nin şu dediğini dikkate almış olmalı; “Eğer hikayeyi sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya ihtiyaç duymazdım.”  Lekesiz de gittiği, gördüğü yerlerin derunî hikayesini fotoğraflara kaydedip, kalple anlatmak istemiş.

Fotoğraflar, her göze aynı dille konuşmaz. Nesnelerin elbet ortak bir dili var ancak onu derinleştiren gerçek anlamını veren şey ona verilen manadır.



Lekesiz’in, “ Nâgehân ol şâra vardım” dizesiyle sunulan “Ol-Ân” isimli kitabını elinize aldığınızda bunun sadece bir fotoğraf albümü olmadığı anlıyorsunuz. Özkan Gözel’in “Hızır ile Musa” eserindeki


“Anlaşılıyor

Çoktan olmuş olan-ol-ân

Kendini nazara vermiyor,

Nazarî olan kâr etmiyor orada

OL-ân bilince yakalanmıyor

Kendini sunmuyor

şu-âna…” cümlelerini hatırlayanlar için kitabın muhtevasını anlamak hiç de zor değil.

Kitaba önsöz yazmış olan Cemal Şakar da kitabın isminden yola çıkarak, okuyucuya kitabın muhtevası ve çerçevesi hakkında bilgiler sunuyor, asıl mananın  temellerini ortaya çıkarıyor; “Ol”, evvelemirde Allah’ın bir kelimesidir ve O’nun kelimeleri aynı zamanda fiilidir de. Yaratılış için bir kelime yetivermiştir. Ol’dan olmaklığa çıkmak, yaratılmışlar için mevcuda gelmek demektir ki âlem mevcudatın tümüdür. Yaratılanlar, âlemde birer alemdir zira hepsi Allah’ın işaretidir.




Ol-Ân’ı olan olarak düşündüğümüzde, zaman ve mekânda ân be ân olagelmeyi anlatır. Her daim bir şey olmaktadır ve sanatçı, bakışını olagelmeye yöneltmelidir.” Ömer Lekesiz’in yaptığı da budur. O, fotoğraflarından yola çıkarak Ol-Ân’a yönelmekte, bakışını olagelmeye yöneltmektedir.

İletişimci ve dilbilimci Metin Çamdereli’nin Fotoğrafik bir anlatı olan “Ol-Ân “ ile ilgili yazısında belirttiği gibi bu tür anlatılar ‘göz ile söz’ü aynı düzlemde buluşturmaktadır; “Fotoğrafik anlatının yüzeyi göz ile sözün temsiller aracılığıyla buluşan düzlemidir aynı zamanda; bu sayede bir dil, bir söylem, bir retorik barındırır ve doğası gereği, bir anlam örüntüsü kurgular. Görülmüş ve çerçevelenmeye değer bulunmuş bir görülürün verili ândan soyutlanarak fotoğrafik yüzeyde belirmesi, yüzeye kodlanmış anlam örüntüsünün muhatabında dillenmeye hazır hale gelmesi anlamına gelir. Çerçevelenmiş anlatının çarçabuk dillenmesi ilk bakışta mümkün gibi görünse de öyle zahmetsizce okunabilir değildir.”

Çamdereli’nin belirttiği gibi fotoğrafik anlatı zor olduğu kadar aynı zamanda da sanatsal açıdan risk içerir. Her şeyden önce fotoğrafın gerçeklik boyutu anlatıyı kendiyle sınırlar. Bir fotoğrafa giydirilen ruhun gerçekte onun ruhu olabilmesi için fotoğrafın gerçekliği o denli yansıtması gerek.

Lekesiz’in kitaba koyduğu 70 fotoğrafın bazılarının anlatılara, okumalara karşılık olarak yetersiz kaldığı söylenebilir. Kimi anlatılar, fotoğrafların ötesine geçmekte, okuyucuyu; “Keşke fotoğraf şu şekil bir fotoğraf olsaydı” düşüncesine sevketmekte. Lekesiz’in bu fotoğrafları çekerken, onları fotoğrafik anlatıyla kitaplaştırma düşüncesi var mıydı, bilmiyoruz.

Kitaptaki ilk fotoğraf hattat Mustafa Cemil Efe’nin “Besmele-i Şerif”i taşa kazıma anına ait. O an Lekesiz tarafından;

 “bir hattat’ın iptaline sevdalandığı boşlukta besmeleyi istif edişi.

Taştaki besmeleyi nazarıyla temellük etmiş bir nakkaşın, murcuyla göz göze gelişi!” cümleleriyle anlama anlam katmış.

Sonraki Mescid-i Nebi fotoğrafı ise Şeyh Mahmûd-i Şebüsteri’nin Gülşen-i Râz şiiriyle sunulmuş.

Lekesiz’in fotoğrafları okuyucuyu İslâm medeniyetinin izlerinin olduğu birçok ülkeye götürüyor. İspanya, Filistin, Kosova, Azerbaycan, Özbekistan, Arnavutluk, Bosna Hersek, Mısır, Fas, İran fotoğrafları okuru tarihin derinliklerine sürüklüyor. O fotoğraflara yapılan okumalar ise derinden sarsıyor.




İngiltere, Almanya, Gürcistan, İtalya, Güney Kore gibi ülkelerdeki bazı eserler de Lekesiz’in objektifiyle fotoğraflanarak şiirsel bir dille buluşturulmuş. Türkiye’nin değişik şehirlerinde çekilmiş birbirinden oldukça farklı fotoğraflar da manasına uygun dizelerle bezenmiş.

Meselâ; Ayasofya fotoğrafı bir gençlik hayaline kavuşmanın adıdır Lekesiz’in cümlelerinde; “Gençliğimizin kapıları hep umuttur, yeniliktir, yeni bir safhasıdır ömrümüzün”

Kitapta, tabiatın güzellikleriyle bütünleşmiş insan manzaraları, hüzün ve kederi hissettiren fotoğraflar da var. Ve her birinde fotoğrafı çözümleyen anlamlı cümleler, dizeler.

Besmele-i şerifin taşa kazınmasıyla başlayan kitap, yine taşla bitiyor. Bu kez, Lekesiz’in objektifi asırlar öncesine uzanan Ahlat’taki anıtsal mezar taşlarını konuk ediyor. Kitap, başlı başına çok şeyi anlatan ve tek gerçeğin ölüm olduğunu hatırlatan bu fotoğrafla, paranteze alınmış bir noktayla son buluyor.

Kitabın tanıtım yazısında belirtildiği gibi; “Ol-Ân, “Ben bilinmeyen, gizli bir hazine idim, bilinmek istedim; bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım.” hadis-i kudsîsi mucibince Ömer Lekesiz’in şehirlerden şehirlere, mekânlardan mekânlara “yeryüzleri”nde insanın mazhar olduğu o manevî neşveyi aradığı, bu arayışını ise fotoğraf ve ilhamat üzerine kurduğu bir tefekkür sofrası...”

“Lekesiz, bu “varoluş albümü”nde, bir fotoğrafın hikâyesini baş gözüyle görüp gönül gözüyle ikrar ettiği satırlar eşliğinde okuruna sunuyor. Mescid-i Nebî’den Medinetü’z-Zehra’ya, Ayasofya’dan Marmaris’e, Priştine’den Berat’a, Malaga’dan Kurtuba’ya mekânın zaman üzerindeki tesirini ve bu zamanın insandaki ilahî nur çerçevesindeki akislerini bir nevi sohbet meclisi şeklinde okuruna açıyor. Ândaki var oluş ekseninde, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin “Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde” ile başlayan beyitleri ile “şâr/şehir” izleğinde ilerleyen bu satırlar, “Oku!” emr-i ilahîsinin, fotoğraf okuması üzerinden nurânî bir tını ile eyleme geçirilmiş hali niteliğinde.

Ömer Lekesiz, bu okumalarını tasavvufî bir neşve, insanca bir sevinç, eşref-i mahlukatlığa uygun bir temaşa ile satırlardan sadırlara akıtıyor. Fotoğraflarla birlikte “ol”mak kavramını ânlar ile bağdaştırıyor ve gönlündeki medeniyet tasavvurunun duraklarını temsil eden şehirleri ve mekânları sırtını kadim bir geleneğe yaslayıp kendisindeki yansımalarıyla fâş ediyor.”

Özetle, okuyucuyu, geçmişten geleceğe bağlayan bu fotoğrafik anlatım kitabı hafızalarda derin izler bırakacak.


Semiha Kavak - YENİ ŞAFAK Kitap