19 Ağustos 2016 Cuma

Paint It Black



"Önce yavaş yavaş, sonra kül rengi bir sabah
kimse farketmeden usunu yitirdi orman"

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Varoluşun Aşılamaz Yalnızlığı


Friedrich Hollaender’in Marlene Dietrich’in söylediği bir şarkısında dile geldiği gibi;
Pozitif olanı dengelemek, hayatın kutupsallığını yeniden tesis etmek, mutluluğun ölçüsünü kaçırmamak için...
“Bir şey dileyebilecek olsam kendime/Azıcık mutlu olmayı isterdim
Çünkü, fazlaca mutlu olsaydım/Üzüntünün hasretini çekerdim.”




4 Ağustos 2016 Perşembe

Söze Başlık Gerekmez İki Mevsim Arası


sarhoş sabahın kıyısında
perçemi boyalı günler bilirim
gökyüzüne doladığın keder
derine sinmiş yüz artığı
kör bir atmacanın bırakamaması kendini serseri
rüzgara 

S.Kavak 
Keşke Dergisi Temmuz-Ağustos 2016

15 Haziran 2016 Çarşamba

İtibar Haziran 2016 Sayı: 57


Gece Merdiveni
Semiha Kavak


Hiç Yaprak Yok


Sana bir kuş armağan edeceğim Lika
Gagasında sessizlik
Bütün gölgeler ağlar kederlerine
Sahiplendiğimiz o gökyüzü, şimdilik uzak
Bildiğimiz ne varsa
Sadece yaprak hışırtısı
Lacivertiğnedenlik
Ayna İnsan Sayı:18

10 Mayıs 2016 Salı

Keşke Dergisi Mayıs-Haziran 2016


1905 Rus Devrimi ve Sultan Abdülhamid
Semiha Kavak



Sahhaf


"Bir kuru sûret oldu ekser nâs"

Fesciler Kapısı ile Bâyezid Camii arasında yer alan Sahhaflar Çarşısı, eskiden beri benim de gezmekten büyük zevk aldığım yerlerin başında gelir. Eski zamanlarda daha hareketli olan çarşı, hırs ve menfaatten arınmış, kitap sevdalılarıyla dolup taşarmış. Ahmet Güner Sayar konuyu biraz daha derine çekerek kültür ve ekonomi farklılığına da değinmiş kitapta. O vakitler kitaplar ve insanlarla olan bu saf buluşma, kendiliğinden onlar için ev ve okuldan sonra gelen üçüncü bir merkez haline gelmiş. Büyük zevk alarak okudum ben, fakat alışkın olmayan okurlar için tek zorluğu içindeki alıntılarda Öztürkçe cümleler barındırması. 

"Dükkancığının kapısı, bacası en soğuk kış günlerinde bile tan-ayaz açıktı. Ne soba, ne kalorifer. Ancak, külü pek bol bir mangal eksik olmazdı. Ama yine de uğrak vermeksizin edemezdik ve yanında bulunduğumuz sürece hep mutluyduk. Duygu ve düşünce alışverişi insanlara sarayların saltanatlı salonlarında yan gelmenin iç genişliğini veriyordu. Ve çünkü o yer ile sâhibi, birer bilgi gömüsü idiler." syf.86



Raif Yelkenci'nin kuru bir sûrete dönüşen ekser nâs karşısında farklı bir duruş sergilemesinin dikkate değer hikayesinin gün ışığına çekilmesi bu çalışmanın omurgasını oluşturuyor.

Eski terbiyenin temsilcileri olan böylesine büyük kitap tutkunları karşısında insanın nutku tutuluyor. Şöyle diyor bir yerde, eşsiz bir mücevher parçasını anlatır gibi:

"Biri gelip, bizde çok sayıda yazma eser var, size getireyim, satmak istiyorum dese, o gece sabaha kadar uyuyamam. Acaba içinde görmediğim bir yazmaya rastlayabilir miyim diye merak ederdim."

Tutkusuz bir toplumuz velhasıl. Hem de her şeyde. Esnaflığın ötesinde yaşamış insanlar. Şimdilerin cazibesiz, mekanik buluşmalarından ne kadar uzak... Oraları böylesine çekici kılan Râif Efendi gibi sahhaflar, müşteri derdinde değil, kitap okuyan insan derdindelermiş.

"Nadide bir kitabı, üstün bir fiyatla satmaktan değil, ehline satmaktan zevk alır... yoksul çocuklara da kendisinde mevcut kitapları bedava verirdi."

Çok sevdiğim Gölpınarlı'nın eleştirileri de var kitabın içinde. Ehil kalemlerin zehir zemberek eleştirilerinden Râif Efendi de nasibini almış.

Bu geleneği sağlayabilecek ne esnaf kaldı, ne de medenî bir âlem...

Artık neyin kıymeti kaldı ki zaten?

"Her şey naylondan o kadar"

Semiha Kavak