Sımsıkı sarılmak, tek çaredir...
12 Nisan 2014 Cumartesi
11 Nisan 2014 Cuma
Barbara
Anımsa Barbara
Yağmurlar yağıyordu o gün Brest'e durmadan
Sen gülerek geçiyordun
Şaşkın hayran sırılsıklam
Yağan yağmurlar altında
Anımsa Barbara
Yağmurlar yağıyordu Brest'e durmadan
Seninle karşılaştım Siam sokağında
Sen gülümsüyordun
Ben de
Hatırla Barbara
Seni tanımıyordum
Sen de beni
Anımsa
Anımsa azıcık n'olur o günü
Unutma
Kapına sığınan adamı
Adını ünleyen
B a r b a r a
Koşup gelmiştin yağmurlar altında
Şaşkın hayran sırılsıklam
Atılmıştın kollarıma
Anımsa Barbara
Sen diyorum sana kızma bana
Bir kez görsem de onları
Sen diyorum bütün sevişenlere
Tanımasam da
Anımsa Barbara
Unutma
O yumuşak mutlu yağmur
Senin mutlu yüzüne
Bu mutlu kentte
Bu yağmur denizler üstünde
Tersaneler üstünde
Quesant gemilerini üstünde
Ah Barbara
Ne aptal savaş
N'oldun ya şimdi sen
Kandan ateşten çelikten
Ya o adam n'oldu
Kucaklıyan seviyle
Öldü mü kaldı mı
Ah Barbara
Yağmurlar yağıyor Brest'e durmadan
Yağardı önceleri yağmurlar ya
Şimdi bitmiş ne varsa
Bu yağmurlar ayrılık yağmurlarıdır
Artık ne o fırtınalar
Kandan çelikten ateşten
Yalnız bulutlar şimdi
...
Brest'e sular boyunca
Uzaklarda çürüyüp giden
Uzaklarda Brest'e çook uzak
Hiçbir şey kalmıyan Brest'den.
Jacques PREVERT
Çeviren: Abdullah Rıza Ergüven
10 Nisan 2014 Perşembe
bir ben biliyorum
Friedrich Nietzsche'ye
Bir ben biliyorum
Yorgun gözlerinin altındaki halkaların
Ebem kuşağı olduğunu ve
istediğinde yedi renk bakabileceğini
Siyah saçlarındaki akların aslında
Hırçın dalgaların gelgitlerinden oluşan
Köpüklerin bulaşığı olduğunu
Bir ben biliyorum
Yüreğinin severken
Ölmekten değil de öldürmekten korktuğu için
Tir tir titrediğini
Kayboluşlarında kendini bulup
Her şeye yeniden başlama hevesini
Yalnızlığının nasıl kursağında bıraktığını
Bir ben biliyorum
Dağların eteklerine ziller takıp
Hızla doruklara kaçışından olduğunu
Ruhunun serin esintisinin
Hayatın çarmıhına
Yalpalarda çürüyen tahtaların
Paslı çivileriyle gerildiğini
Bir ben biliyorum
Her kundaklama sonrası
Ormanlarının zehrini
Bir hışımla genzine çektiğini
Bu yangınlarla
Ciğerinin de yandığını
Yine de hiç ağlamadığını
Bir ben biliyorum
Bu şehrin goncalarını bile sevmediğini
İnim inim inleyen gecelerinde
Demlenemediğini
Bir ben tanıyorum
Ve bir ben seviyorum.... seni bu şehirde adam gibi...
Lou Andreas-Salome
9 Nisan 2014 Çarşamba
Büyüleyen Katedraller
Çağın büyüleyen mekânlarında son derece rahatlatıcı atmosferler yaratmak bireye daha fazla güven sağlıyor. Yapılanların daha ikna edici olması için herkes tarafından yapılıyor olmasına da büyük titizlik ve özen gösterilmekte. Çünkü kişinin kendine benzeyenlerle birlikteliği muazzam bir rahatlık sağlar.
Vitrinlerdeki maddi nesneler bile insanın manevî duygularını daha fazla harekete geçirip, zenginleştirebilir. Fakat, yapay bir hareketlilikten meydana geldiği için, boşlukları dolduramayacak olan ve sonuç getiremeyen bir zenginlikten öteye gitmeyecektir.
Ritzer’in bu çalışması bilinen tüketim konularını
araştırmanın ötesinde, tüketici, mal ve hizmetler hakkında değil, bu tüketim maddelerine
bağlılığı özendiren, tüketimin niteliğini kökünden değiştiren ortamların
çokluğu ve kuşatıcılığı hakkında bize bilgi veriyor.
Kitap, yeni tüketim araçlarını ellerinde tutanların bizi bu
büyülü mekânlara hangi yollarla özendirdiklerini anlamanın önemine değiniyor. Bireyler
için son derece büyülü bulunan bu mekânları Ritzer “tüketim katedralleri”
olarak adlandırmakta. Estetik ve bilimsel anlamda tasarlanmış bu
katedrallerin dinsel karaktere bürünmüş kutsal tapınaklardan bir farkı
olmadığını, yalnızca büyülü değil aynı zamanda hayli ‘akılcılaştırılmış’
olduğunu da savunarak önemli bir noktaya işaret ediyor.
Tarih boyunca 'gösteri' her tür amaca ulaşmak için kullanılmıştır.
Yeni tüketim araçlarının başarılı olmasının temelinde de gösteri yatar. "Gösteri günümüz toplumunun başlıca ürünüdür" diyen Debord, metalarla bağlantılı gösterinin toplumun gerçek işleyişini gözden saklayan (akılcılık da dahil) bir tür afyon olduğunu ileri sürer.
George Ritzer, tüketim katedrallerinin tüketici üzerindeki etkisini sürekli koruyabilmesi için büyülü hale getirilmesinin zorunluluğunu, bunun için de gösteri (ekstravaganza)ler ve seyirlik fantezi dünyaları yaratmak için çeşitli simülasyonların kullanıldığını belirtiyor. Ve tüketim araçlarının simülasyonuyla birlikte burada çalışan insanlar ve çalışanlarla ziyaretçiler arasındaki etkileşimler de simüle edilerek tüm ortamlar giderek daha suni bir hale gelmiş oluyor.
Böylelikle hakiki olana yapılan baskının da giderek
artabileceği kanısına varmamız kaçınılmaz oluyor.
Bu da daha özgün bir toplumsal dünyadan giderek
uzaklaştığımızı göstermektedir.
Kitap, modern toplumlara sağlam bir eleştiri
getiriyor.
Sonunda “Giderek yok olmaya dönük, anlamını yitirmeye
başlamış bir yaşamın insanlarını yaratmak için her şey düşünülmüş” diyorsunuz.
Hem akılcılaştırılmış ve büyüsü bozulmuş (modern) hem de büyülü ve yeniden büyülü (postmodern) tüketim araçları. Fakat hangi kuramla akılcılaştırılmış olursa olsun, büyü her an bozulabilmeyi de beraberinde getirebilir.
Ve, hepimiz bu akıl almaz çarkın içinde olduğumuzu kabul etmeliyiz.
Semiha Kavak / Star Gazete-Kitap
8 Nisan 2014 Salı
uzak rüzgarlar...
- Yarın ne kadar diye bir soru sormuştum Anna hatırladın mı?
- Sonsuzluk ve bir gün kadar...
- Duyamadım.
- Sonsuzluk ve bir gün kadar...
[Sonsuzluk ve Bir Gün - 1998]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






.jpg)

