13 Ağustos 2014 Çarşamba

Telkin


Suyun uykusunu azdırırsın dilinle
çatlar kalbimdeki nasır

s.kavak


12 Ağustos 2014 Salı

Kadın: Kayıp Kıta


“Bu öğlen kafayı çekip sızdıktan sonra bir rüya gördüm. Rüyamda Alma yanıma geldi ve şöyle dedi: 'Zavallı Frost, üzgün ve yorgun görünüyorsun. Bir süre dinlenmek istemez miydin?' 'Evet,' dedim. 'Seni doğmamış küçük bir çocuk kadar ufaltacağım.' dedi.'Rahmime tırmanabilir, orada huzur içinde uyuyabilirsin.' Böylece onun dediği gibi yaptım ve usulca rahmine sokulup sanki bir beşikteymişim gibi orada huzur içinde, horul horul uyudum. Sonra gittikçe küçüldüm, küçüldüm, ta ki minicik bir sperm olana kadar ve sonra kayboldum.”
(Ingmar Bergman, Gycklarnas afton/Gezgincilerin Gecesi)


Yazar, müzisyen ve ressam Mehmet Güreli’nin Cingöz Recai’nin (Peyami Safa) Selma ve Gölgesi isimli romanından uyarladığı Gölge, oldukça yetkin bir debut film. Yeniden-canlandırdığı dönemi (belki 1920’li, belki de 1930’lu yıllar) daha çok dil ve üslup açısından görselleştirmeyi deneyen Gölge; Selma (Görkem Yeltan), onunla evlenmeyi düşünen işadamı Nevzat (Kaan Çakır) ve şâir arkadaşı Halim (Serkan Ercan) arasında gelgitli ve gerilimli bir Bermuda şeytan üçgeni üzerinden aşk ve saplantının (obsession) doğasına, sadakat ve dürüstlüğe, intikam olgusu ve arkadaşlığa bakan bir film denemesi olarak ele alınabilir. Tutku ve saplantının figürleri kontrol ettiği söylenebilir. Üç karakter de -detaylarda kimi farklılıklar olsa da- aslında birbirlerinin aynası gibidir. Onları aynı yörüngede buluşturan kavramlar ise tutku ve saplantıdır. Selma gizemli geçmişi (Ensest? Fallik dönemde saplantı?), belirsizliği, anlaşılmazlığı ve narsisizmi ile en karmaşık (complex) karakterdir. Şâir Halim sanatsal (artistik) ve estetik yanıyla zaten duygusal bir varlıktır. Nevzat ise biraz daha akılcı ve kontrollü gibi görünse de aslında öyküdeki en zayıf kişidir.

Femme fatale’in (Selma) bedenini ve tüm varlığını kapatıp gizlendiği (ve dolayısıyla duygularını bastırdığı) malikâne aynı zamanda bir adada bulunmaktadır. Kadın, keşfedilmeyi bekleyen bir ada, Freud’un deyişiyle, bir “kayıp kıta” gibidir; fakat bu keşif iyi sonuçlar doğurmayacak esrarengiz bir yolculuğu işaretler. Halim ile Nevzat arasındaki sarsılmaz gibi görünen sıkı dostluk ve sırdaşlık ilişkisi Selma’nın aralarına sızan meşum gölgesi nedeniyle altüst olacaktır.

Kayıp Kıtaya Yolculuk

Şâir Halim, Selma’ya, “Beni nereye götürüyorsun? Dünyadan ayrılıyor muyuz?” derken, olası trajik kaderini sezmiş miydi bilinmez; ama Selma’nın ayakları yere basan ve öldürdüğü her erkekle travmatik öyküsünün ta en başına dönen meşum ve gizlenmiş bir yaratık olduğu kuşku götürmez. Cinayetler eliyle “ilk öykü” (“ilk öykü” derken Freud’un düşüncesine bağlı kalıyorum) durmaksızın çoğaltılırken, bir türlü net anlaşılamayan sofistike ve meşum dişi tiplemesi de bir hayli ustalıkla çizilmiştir. Selma karakteri en sofistike karakter olarak mutlak surette gizemini, belirsizliğini, gizlenmişliğini muhafaza etmektedir. Bununla birlikte, mazide neler yaşandığı da hayatî bir soru işareti olarak belirir. Selma neden ve hangi süreçlerden geçerek bir frijite ve soğukkanlı bir katile dönüşmüştür? Halim nasıl bir aile yaşantısına sahiptir, bu da anlaşılamaz. Kısacası öykü, anlamaya çalışsak da her zaman bir şeylerin gölgede kalacağını, bazı sırların asla aydınlatılamayacağını vurgulayarak, özünde bir gizemler yumağı olan belirsiz ve anlaşılmaz insan doğasını betimlemeye çalışmaktadır.

Henüz modernleşme sürecine başlayan genç Cumhuriyet’in insan ilişkileri dönemsel olarak belirsizliğini korumaktadır. Burada konjonktürel bir tabudan ve genel bir gizlenmişlikten söz edilebilir. İmparatorluk döneminde toplumsal yaşamda söz hakkına sahip olmayan kadın, ekonomik ve toplumsal yaşamın idame ettiricisi erkek-özne için bir belirsizlik hâlesidir ve deyim yerindeyse kapalı bir kutudur. Gölge’de kadınların ulaşılamazlığı ile dönemsel tabu arasında sıkı sıkıya bir paralellik olduğunu öne sürüyorum. Peyami Safa’nın filme konu olan romanını okumadığım için bu bağlamda bir mukayese yapma olanağına maalesef ki sahip değilim. Fakat metnin dönemsel atmosferi göz önünde bulundurduğunu sanıyorum. En azından filmin öyküsünün buna dair okumalara açık olduğunu söylemekle yetineceğim.

Film Noir (Kara Film) Atmosferi

Öykünün atmosferi (tonality) ile görselliğinin de, renk seçiminin de öz’e paralel düzenlendiği söylenebilir. Kasvetli görsellik, yağmur, karanlık sokaklar, esrarengiz, gizlenmiş ve yarı gölgeli odaları ile malikâne bütünüyle öz’ü, psikolojik dekoru tamamlayıcı niteliktedir. Gölge’deki malikâne gizemli odaları ile, yarı gölgeli koridorları ile, sır taşıyan dekoru ile Selma’nın karanlık ve ulaşılmaz bilinçaltının görsel bir dışavurumu gibidir. Selma’nın baskılanmışlığı ile malikânenin esrarlı geçmişi arasında yakın bir ilişki vardır. Mevcut ruh halini betimlemek için yönetmen Mehmet Güreli’nin polisiye janrı ve kara film (film noir) estetiğinin biçemsel (stilistik) karakteristiklerini kaynaştırdığını görüyoruz. Noir tiplemelerinin ortajen figürleri Gölge’de de karşımıza çıkıyor. Erkek-özneyi iğdiş eden, eril hegemonyayı sarsan, erkek saltanatını sallayan dişil tehdit (femme fatale) bağımsız karakterini koruyor ve bireyselliğini/özgürlüğünü vurguluyor.
Selma erkek-özne için ulaşılmaz bir zirvedir. Esrarengizliğin diğer adıdır. Kayıp kıtadır belki ama kendisinin ‘öteki’ tarafından keşfesilmesine izin ve fırsat vermez. Halim ve Nevzat ise birbirlerinin gölgesi olan kişiliklerdir ve birbirlerini yansıtan bir ayna gibidirler. İçine yuvarlandıkları tuzağın pek farkında değilseler de özellikle Halim çevresini ağlarıyla yavaş yavaş ören karadulun zehirli ve ölümcül doğasının bir nebze de olsa farkına varır; fakat yine de karadula sırtını döner. Halim’in de, Nevzat’ın da kaderci (fatalist) kişilikler olduğu mimlenebilir.

Femme Fatale (Öldüren Kadın) Arketipi

Klasik Hollywood noir anlatılarında ölümcül cazibenin tehditkâr karakteristiğini bilmesine karşın tutkularının esiri konumuna düşen yığınla trajik karakter betimlenegelmiştir. Robert Siodmak’ın The Killers’ı (1946, Katiller) bu düzlemde iyi bir referanstır. İsveçli lakaplı boksör eskisi Ole Andreson (Burt Lancaster) ile baştan çıkartıcı güzellik Kitty Collins (Ava Gardner) arasındaki ölümcül ilişki ‘yok-kadınlar’ın halet-i ruhiyesini yeterince iyi anlatır. Double Indemnity (1944, Çifte Tazminat, Billy Wilder) ise benzer ruhsal psikolojiyi kinik (synic) bir tonda görselleştiren dedektif romanının önemli adlarından James M. Cain kaynaklı bir uyarlamadır. Narsisist güzellik Phyllis Dietrichson (Barbara Stanwyck) ile sigortacı Walter Neff’in (Fred MacMurray) sonu baştan belli çıkışsız aşk ilişkisi ‘öldüren kadın’ imajının en bilinen birkaç örneğinden biridir.
Yersiz-yurtsuz (Gilda, High Sierra), narsisist (Sunset Blvd., Double Indemnity), yalancı (The Maltese Falcon, Murder, My Sweet), ikiyüzlü (The Lady from Shanghai, The Killers), tehditkâr (Dark Passage, The Strange Love of Martha Ivers, Detour), sadakatsiz (The Postman Always Rings Twice, They Drive by Night, The Killing), cinayet işleyen (Leave Her to Heaven, Out of the Past), ölümcül (Night and the City, Angel Face, Niagara), aldatan (The Letter, Clash by Night, White Heat), maskeli (Scarlet Street, Kiss Me Deadly, Dead Reckoning) ve baştan çıkartıcı (The Naked City, Deadly Is the Female) sinemasal dişilik koleksiyonunda Gölge’nin Selma’sı öncellerinden çeşitli izler taşır: Cinayet işler, yalan söyler, maskesini kuşanır, ulaşılmazlığını korur…

Feminizm & Kadın Kimliği

Klasik noir öykülerinde ve genel olarak sinema filmlerinde kadın kimliğinin bastırıldığı, erkek-öznenin bakış açısının egemen kılındığı ve sinema sanatının erkek izleyici için varolduğu tezi büyük ölçüde doğrudur. İngiliz akademisyen Laura Mulvey’in Görsel Haz ve Anlatı Sineması (1975, Visual Pleasure and Narrative Cinema) adlı ünlü makalesi mevcut tez üzerine kurulmuştur. Hemen yukarıda referans gösterdiğim anlatılarda dişiler mutlak bir tehdit unsurudur ve erkek-özneyi iğdiş ettikleri için ortadan kaldırılmaları ya da cezalandırılmaları gerekir; çünkü erkek egemen düzen yeniden inşa edilmelidir.

Eril korku, patolojik olmaktan çok paranoyakça bir kaygının dışavurumu olarak düşünülmelidir. Sadizmin önplana çıkarıldığı ve dolayısıyla psikotik anti-kahramanların (anti-hero) tasvir edildiği kara filmlerde mesele çoğunlukla Freudyen bakış açısına göre çözümlenirse de, klasik yükseliş-düşüş öykülerinde, kadın-erkek rekabetinin vurgulandığı ve dişilerin histerik birer portre olarak çizildiği filmlerde eril paranoyanın saplantılı doğası vurgulanır. Erkek-öznenin rolünü çalan, cinsel özgürlüğünü muhafaza eden ve bağımsızlığını vurgulayan dişi arketipi mutlak bir biçimde sahneden uzağa fırlatılır. Bununla birlikte mevcut görünüm erkek-öznenin savaşı kazandığı anlamına gelmez. İğdiş edilen, erkekliği yaralanan, meşum dişiliğin (femme fatale) tekinsiz gölgesinde sürüklenen ve yolundan sapan erkek, ya başladığı noktaya geri döner (Murder, My Sweet, The Lady from Shanghai), ya daha da yalnızlaşır (Scarlet Street, Kiss Me Deadly, Niagara, Vertigo), ya öldürülür (Sunset Blvd., White Heat, Out of the Past, The Killers), ya intihar eder (Deadly Is the Female, The Strange Love of Martha Ivers), ya idam edilir (The Postman Always Rings Twice) ya da cezaevine (Detour, The Naked City) gönderilir.

Bu bağlamda meseleyi şöyle özetleyeceğim:
Noir döngüsü çıkışsızlığı, kaybolmuşluğu, tükenmişliği, çaresizliği ve bir tür geleceksizliği işaretleyen pesimist bir evren sunar. Noir öykülerindeki pesimist hava (tonality) içerik zinciriyle birebir ilişki içerisindedir. Filmlerin görsel (visual) dili tematiğin kasvetli ve karanlık zirveleriyle örtüşür. Fransız eleştirmenlerin bu filmlere neden “kara film” dedikleri meseleye bu açıdan bakınca yeterince netlik kazanır.

Konumuz bağlamında Gölge’nin ortajen noir tematiğini takip ettiği için tartışmaya açık olduğu söylenebilir. Yalnız unutulmamalıdır ki, dişinin tehditkâr varlığı ve meşum gölgesi, oyuncu karakteri ve yanılsamalı varoluşu erkek-öznenin potansiyel bir kurban olduğu ve kendi felaketini kendisi hazırladığı gerçeğini değiştirmez. Yani sinema sanatında eril bakış açısı ve kadın düşmanlığı olgusu ucu açık ve kaygan zeminli bir tartışmanın konusudur. Muhtelif öykülerden hareketle benzer filmleri bir öbekte toplayıp tümden reddetmek, sözümona yukarıda da referans gösterdiğim anlatıları tek çatı altında birleştirip kadın düşmanı ilan etmek anlamlı bir çaba değildir. Bu, Mehmet Güreli’nin Gölge’si için de geçerli bir sorunsaldır.

Son Söz

Filmde gölgenin çeşitli açılımları bünyesinde barındıran kilit bir sözcük olduğunu düşünüyorum. Sözgelimi Halim ve Nevzat, Selma’nın cezbedici ama karanlık gölgesine mi sığınmışlardır? Gölgede kalan sisli mazi ne derece travmatiktir? Geçmişin gölgesinde yaşayan Selma mazide tam olarak neler yaşamıştır ve kocasını da acaba O mu öldürmüştür? Nevzat ve Halim aslında birbirlerini mi yansıtmaktadır (alter-ego)? Gölgede kalanlar aslında suça eğilimli belirsiz ve anlaşılmaz insan doğasının çetelesini mi sunmaktadır? Gölge, hep bir miktar gizemli kalan, tam manasıyla çözümlenemeyen insan psikolojisi ve yaşantılarına mı göndermede bulunmaktadır? Gölge bir yanıyla iyicil, bir yanıyla da kötücül insan doğasını mı sembolize ediyor? Evet, Gölge’nin bütün bu soruların etrafında dönendiği söylenebilir.

İnsan bilinçaltı da karanlık bir kuyu olduğu için gizemli bir bölgedir. Dolayısıyla bilinçaltı da gölgede kalmıştır. Kısacası Mehmet Güreli’nin Gölge’si gölgedeki insanların yaşamına, bilinçaltına, kayıp kıtaya yarı gölgeli bir yolda el yordamıyla yapılan gizemli bir yolculuğun öyküsüdür…


Hakan Bilge / Ayna İnsan Sayı: 3




Nadas


a'dan z'ye,
anamdan zehre…
duruşumdur, tek ayağım üzere
şiir.
...

Çıplak ve ölü yatıyor teneşirde ilham.
Elifi yok, be’si yoksun, kimi kaldı kimsesi.
Şair güzüdür derler, sarı ve solgun bir kâğıda dökülür mısra.
Beti ve Benzi ve huruf-u mukatta… 
nafile kıvranışı olur sözün kalemde ve dilde hakeza.
Halbuki dedim, yıkayın tüm kirini alfabenin,
alfadan betaya getirin bir tertip ile usule ki zeta
soyunsun yaftasından karasından.
En yalın haliyle aksın dediğimiz diyeceğimiz
yolunu bulsun bu ücrada.
Dedim ama
nafile...

Şair güzü imiş dedi kapıcı; yaprağın yüzü
şairin eli boştur. nadastır dedi, anlam bekleşir nice hece
cümleler sona değmez, mısraya ermez dedi.
Baksana;
fetrete vardı çağ bize, elimiz boş avucumuz.
bize açılır bir kapısı yok ve toprağın
ne bizi kasteden bir ima ne adımızı ünleyen
bir kişi...
şehir bize dışarıyı gösteriyor yol diye
coğrafya dediğin ne faşist olum be...
Hâlbuki dişi.

Şehri ve notaları çözün diye tembihledim oysa,
düğüm dolam bu tutukluk hallerinden soyun da atın kışrını
kılığı kendinden bozma bedenlerin ve bestelerin, dedim ama
nafile...
Vav ölümden çeksin ayağını, gözünü açsın dünyevi cemale dedim.
Ama işte
şair güzü imiş.
Müziğin durduğu bir ana tekabülü asrın...
Sararıp dökülen yapraklara akran
kuruyan yerlerimde terke zorlanmış yanlarım ve zanlarımdır
ağrıyan. Çok fena ağrıyan.
His kaybediyor bugün oysa, tek ayağım üzere
tanımsız ve dahi şiirsizdir bedenim.
Hâlbuki dişi.

Nur Alan
Ayna İnsan Sayı:5

10 Ağustos 2014 Pazar

İşkil


Dalganın merdiveninden kaydı kadın…

Ey gecenin yalnız gezginleri
Yaşadık esirgendik susacağız

Eskimiş bu yerler bu döngü bahanesiz

Sana duygunu göstereceğim
Dönüp duran kağıdı
Duvara tuttur
Duvara karışsın kadın

Kapıda bir çocuk kalır
Zamana tutunur…

Yangınlı işkilli bir gece
Taş’ a yakut’ a senin boynuna
Gecenin yüzüne saçların…

Yeniyi eskiyi boynuna astıran
Zamanı aldatan yeminler edeceğiz…
Buzdan aynayı kızıla boya
Kan…
Kimseler görmesin dalgın zamanı gecenin
Kan…
Kendini gecenin içine sakla
Kendini dalganın içine sakla
Kendini bahtının içine sakla
Kan…

Rengin Özesmi / Ayna İnsan Sayı:9

Edebiyat ve Vizyon


Modern dönemlerde edebiyat alanı diğer pek çok sosyal bilimde olduğu gibi tartışmalara açık bulunuyor.
Günümüzde edebiyat alanında en başat tartışma konularından birisi de genç neslin başına buyruk davranarak savruk metinler meydana getirmesidir.
Genç neslin bu konumu şüphesiz ki daha çok konjonktürle alakalıdır. Fakat en önemli etken, hemen yanı başlarında, yakınlarında ya da uzaklarında bir ustanın bulunmayışı ya da varolan bilinen yetkin ve usta isimlerin çoğunlukla kendilerini gizleyişidir.
Genç neslin benmerkezci, içekapanık, durağan ve skazi (kişisel anı) türünde kısa öyküler kaleme alması ve bunları daha çok sanal âlemde olmak üzere yayınlatmayı başarması günümüzdeki edebî alanın en ciddi problemi olarak önümüzde durmaktadır.
Bu olgu neden bir problem olarak görülmektedir?
Öncelikle genç neslin ele aldığı bu tür öykülerin daha çok sanal âlemde sık sık görünür olması yeni imzaların kıymet derecesini azaltır bir sorun olarak görünürken, bu sorun aynı zamanda genç neslin merkez dergilerinde kendilerine yeterince yer bulamamasına sebebiyet vermektedir. Sonuç olarak genç neslin giderek edebiyatın laboratuvarı sayılan dergilerden uzaklaşıp, sanal dünyaya kaymaları ve orada varlık göstermeye çabalamaları gibi bir gerçekle karşı karşıyayız.
Bu durum edebî kanonu rahatsız ettiği gibi, birkaç isim dışında genç neslin görmezden gelinmesinde de etkin rol oynamaktadır. Hatta bu sebep belki de tek başına bile bu problem için yeterli gerekçeyi oluşturmaktadır.
Fakat bu probleme sebep olan daha ciddi bir ihmalin görmezden gelinmesi, mevcut edebiyat kanonunun karakteristiği gereği kaçınılmazdır. O da şudur ki “usta” dediğimiz edebiyat emektarlarının genç nesle ne misyon, ne hedef, ne teknik, ne de vizyon bakımından bir faydalarının olmadığı gerçeğidir. Bu nokta hâlihazırdaki Türk edebiyatının altı çizilmesi gereken en önemli konusudur.
Ustalar hala merkez edebiyat dergilerinde kendi köşelerinde yakın ilişkileri öne çıkararak kendi yazdıklarını kendi aralarında okumaya devam etmekte, nüfuz edebildikleri yayınevlerinden kitaplarını ardı ardına çıkarabilmekte ve yetenekli genç imzalara destek olmak yerine bulundukları kanondan kendi kendilerine çıkarımlara vararak mevcut edebî ortamın kalitesizliğinden bahsetmektedirler.
Ve her nedense mevcut kanonun dile getirdiği her eleştiri, karşı bir görüş sunulmadan genel bir alkış almakta ve herkes sanki böyle düşünüyormuş gibi koroya katılmaktadır. Yazılıp, çizilenlere baktığınızda sanırsınız ki kalitesizliği ortaya çıkaranlar sanki edebiyat dünyasına ait olmayan yaratıklardır.
Kimse kalitesizliğin sorumlusu değildir, herkes bundan münezzehtir. Oysa edebiyatın kalite kriterlerini belirleyen metinler, yazarlar olmadan var olamaz.
Mevcut durumda eğer bir edebî kalitesizlikten bahsediliyorsa, bunu kimsenin üstlenmeyeceği şekilde koroya katılarak sesli dile getirmektense, herkesin buradan kendi payına düşeni alıp kalitesizliğe hangi alanlarda katkı sağladığını, hangi alanları boş bıraktığını, üzerine düşen vazifeyi yapıp yapmadığını ciddi anlamda sorgulaması gerekir.
Gerçek bu kadar açık ve net belliyken edebiyatın problemlerini genç kalemlere yüklemek insafsızlıktır.
Gençler Ne İstiyor?
Edebiyat emektarlarının günümüz edebî alanındaki kalitesizliğinin sebebi olarak gördükleri genç kalemlerin talepsizliğinden bahsettiklerini biliyoruz. Onlara göre gençler yeterince okumuyorlar, kuramla ilgilenmiyorlar, öykülerinin eleştirilmesini istemiyorlar, teknik müdahaleleri hoş karşılamıyorlar, basamakları tek tek çıkacağına bir anda en üst basamakta olup, eserlerinin ses getirmesini önemsiyorlar.
Gençlerin bu istekleri edebiyat emektarlarını rahatsız ederken, onlardan el çekmelerinin gerekçesini de oluşturuyor ki işte asıl problem burada başlıyor. Çünkü gençler kendilerini bir cenderenin içine sıkıştırılıp, bir kalıba dökülüp, şabloncu zihniyetin ürünü olarak görmek istemiyorlar. Tam da bu noktada edebiyat emektarlarının vizyon ve misyon göstermeksizin gençlerin teknik hatalarını çok büyüttükleri ve yeni bir şey söylemeden onları bıktırırcasına aynı söylemleri tekrarladıklarını, eserlerini beğenmediklerini, kıyasıya eleştirdiklerini, kibirlice reddettiklerini, asgari düzeyde bir iletişim kurarak ulaşılmazlıklarını tescil ettirdiklerini görmekteyiz.
Oluşturulan böyle bir edebî ortamda, hangi genç bir ustanın kapısını çalarak yazın çalışmasını okutmak ister? Edebiyat ortamı kuşaklar arası uyumu ve kaynaşmayı sağlayabilir mi? Oysa edebiyat emekçilerinin vizyonu, eleştiriye öznellikten çok nesnellik yükleyerek, gençlerle iletişimi sağlam tutma noktasında olmak değil midir?
Veya şöyle soralım. Bu gidişat böyle devam ettiği sürece kaybeden kim olacaktır ya da kazanan kim?
Semiha KAVAK
Temrin, Sayı: 43)

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Liman Kırıntıları


"ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum / bana sevmek yaramıyordu." 
e.allan poe

8 Ağustos 2014 Cuma

Vermek Ebedileştirir



“Verin, size verilecektir. Hangi ölçekle verirseniz aynı ölçekle alacaksınız." 
Luka 6:38