14 Nisan 2015 Salı
13 Nisan 2015 Pazartesi
Şimdi Lale Zamanı
Laledir örer
güzelliğini
Ah kokusu sinmez
üstüne
Ayrılık benzi sararmış bir terkediştir
Bırakmaz sessizliğini soluksuz heceye
Semiha Kavak
Etiketler:
ah kokusu,
ayrılık,
foto: ömer lekesiz,
lale,
Ölüm
12 Nisan 2015 Pazar
EDEBİYAT KADIN VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ
NORDİK: Öncelikle teşekkür ediyoruz. Sürekliliğin, başarının, istikrarın matbu nişanelerinden biri de Ayna İnsan Dergisi. Siz de Ayna İnsan Dergisi’ni okuyucu ile buluşturan asıl kişisiniz. Kadın olmanın, edebiyat dünyasında var olabilmek adına belirli avantajlar sağladığını ya da dezavantajlara yol açtığını düşünüyor musunuz?
SEMİHA KAVAK: Ayna İnsan dergisi bir boşluğu doldurmak iddiasının ötesinde kendi yolunu çizmeye çalışan mütevazi bir dergi olarak doğdu. Birçok edebiyat dergisinin yaşadığı zorlukları, yaşadığı gibi tutunma gayretini ve istikrarını da şartlara direnmeye bağlayabiliriz. Bir kadın olarak, böylesi bir dergiyi yürütebilmenin çeşitli zorlukları var elbet. Gidebileceği yere kadar gitme arzumun ısrarcısı olmam, istikrarın başarısı olarak görülmeli. Tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede kadın olmanın belirgin sorunları var. Marks'ın "Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların üzerine çöker." sözü süreci özetler mahiyette. Tüm dünyada kadınlar yaşadıkları toplumsal yapıya göre ikincil görülme sorununu çeşitli şekillerde yaşıyorlar. Bu sorunun çapı merkezden çevreye doğru çeşitli farklılıklar arz ediyor. Sorunların çeşitliliği bulunulan, ait olunan yere göre değişiyor. Seküler veya muhafazakar kadının sorunlarını birbirine eşit göremeyiz. Tarihi süreç içinde de kadının toplumsal yeri hep sorunlu olmuştur, öyle algılanmaya yol açacak olumsuzluklar oluşturulmuştur. Edebiyat dünyasında kadın olmak edebiyat/sanatın doğası itibarıyla diğer birçok alana göre daha avantajlı görülebilir. Burada cinsiyetten ziyade üretilen şey öne çıkar, değer bulur. Kadınların kendilerini ve sorunlarını anlatabildikleri dili edebiyat alanında yakalayabilmiş olmaları, topluma buradan ulaşabilmeleri böylesi bir algıyı haklı gösteriyor. Ancak, bu durum, imkan, kadın olarak yaşadığımız zorlukları ortadan kaldıracak bir güç oluşturmaz. Kadınlar edebiyat alanında da erkeklerle aynı hizaya gelebilmekten çok uzaktır.
NORDİK: Edebiyat dünyasında, örtülü de olsa bir erkek hegemonyası olduğu doğru mu? Bazı muhafazakâr, hatta İslamcı kadınların, feminist hareketlerle dirsek teması kurdukları görülüyor. Sizce hegemonyayı ortadan kaldırmak için izlenebilecek en makul yol hangisidir?
SEMİHA KAVAK: Edebiyat dünyasındaki erkek egemenliğini, erkek egemen bir toplumun edebiyat alanına yansıması olarak değerlendirebiliriz. Bu durum toplumsal yapılanma dikkate alındığında rantsal olarak abartılı bir durum arz etmez. Feminizm, doğduğu 18.yüzyıldan bugüne çeşitli evrelerden geçti ve postmodern feminizm her kesimden kadının ilgi odağı oldu. Bugün neredeyse "herkes için bir feminizm" söz konusu. Haliyle böylesi etkili bir akımın kadın genelini kendine yaklaştırmış olması, bu ideolojinin her kesimden kadının ilgisini çekmesi normal görülmeli. Bu alanda üretimleriyle varlıklarını öne çıkaran kadınların, bir kadın dayanışmasına ihtiyaç duyması bu insanların bu konudaki duyarlılıklarına bağlanabileceği gibi, yazım dünyasının sosyal hayatın içinde daha diri ve etken olmasının da bu bağın kolayca kurulmasının ana etkenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kadının geri plana itilmesi, onu öne almak isteyen feminist hareketlere ilgi duymasını kolaylaştırıyor. Bu konuda daha sınırsız olan başkaldırı, diğer hareketleri gölgede bıraktığı için ilgi odağı haline geliyor. Kadınlar ayrımcılığa karşı etkin bir başkaldırıyı burada bulacaklarına inanıyorlar. Oysa doğru olan, ayrımcılığa karşı yürütülecek mücadelede kadını kadın olarak görmek ve doğru bir söylemde ısrarcı olunmalı. İnsan faktörünü öne çıkaran doğru yöntemli mücadeleler kadınların toplum içindeki yerini öne, olması gerektiği yere, erkekle aynı hizaya çekecektir.
NORDİK: Sizce kadınlar için en uygun olan edebi ifade aracı hangisi? Fıtrat olarak kadınların daha duygusal ve duyarlı oldukları düşünülürse, onlar için en uygun türün şiir olabileceği savı akla geliyor. Fakat yaygın bir inanışa göre, ülkemizdeki kadınlar arasından, birkaç isim haricinde, iyi şairler çıkmıyor.
SEMİHA KAVAK: Edebiyat dünyamızdaki kadınların verdikleri eserlere baktığımızda hikaye/öykü dalında daha başarılı ve sayıca daha çok eserler verdiklerini görürüz. Bunun nedenlerinden biri kadının toplum içinde yaşadığı travmalar ve trajediler olabilir. Birçok kadın bu toplumsal yapı içinde gerçek hayat hikayesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu gerçeklik belki de okunur, beğenilir olmayı sağlayan ana etkenlerden biri. Kadınların duygusal yönünün ağır basması onların edebiyat alanlarından şiire daha yakın düşecekleri savını doğrular mahiyettedir. Bunun neticesinde hemen her kadının şiirsel söylemleriyle karşılaşabiliriz. Ancak bunların ne derece edebi yanının bulunduğu tartışılır. Sanatsal değerleri yüksek olan şiirler yazan kadın şairlerimiz gerekli ilgiyi görseler de bu alanda da sayısal olarak erkek şairlerden oldukça azdırlar. Şiirin muhayyile gücünün yanısıra, ütopya ve onunla birlikte yaşanmışlığa/yaşanabilirliğe ihtiyaç duyması kadın şairlerin azlığının ve şiirlerinin çeşitlenmesinin önündeki bir engel olarak görülebilir. Kadın şairlerin şiirleri daha bilindik, daha dar temalar üzerinde kurulu olsa da, duygusal derinlik, güçlü kurgu ve imgesel çeşitlilik açısından dikkat çeken dizeler, öne çıkan eserler söz konusudur.
NORDİK: Kadınların şiirden ya da genel anlamda sanattan anlamadığı ön yargısını darmadağın eden kadınlar var mıdır günümüzde?
SEMİHA KAVAK: Bir kere böylesi bir iddia dayanaksızdır. "Kadınların şiirden ve genel anlamda sanattan anlamadığı" ön yargısını herhangi bir mantıki izaha sığdıramayız. Toplumsal akışkanlık içinde gerekli yeri edinemeyen kadınların düşünce ve gözleme dayalı eserler üretmesi bile başlı başına bir başarı öyküsüdür. Öte yandan Halide Edip Adıvar, Fatma Ali, Halide Nusret Zorlutuna, Şükûfe Nihal, Alev Alatlı, Leyla Erbil, Füruzan, Nazlı Eray, Latife Tekin, Adalet Ağaoğlu, Ayla Kutlu, Buket Uzuner, Tezel Özlü, Erendiz Atasü, Tomris Uyar, Emine Işınsu, Azra Erhat, Füsun Akatlı, Sevgi Soysal, Ümit Meriç, Sevinç Çokum, Şirin Tekeli, Ayşe Kulin, Pınar Kür, Nezihe Meriç, Samiha Ayverdi, Nazan Bekiroğlu, Gülseli İnal, Sennur Sezer, Melisa Gürpınar, Gülten Akın, Birhan Keskin, Berna Olgaç, Pelin Onay, Nilgün Marmara, Didem Madak, Bejan Matur, Lale Müldür, vb birçok isim ilgiyle takip edilen kadın edebiyatçılarımız arasında yer alıyor. Sayıları yeterli değildir ama eserleri önemli eserler arasında sayılan kadın edebiyatçılarımız vardır.
NORDİK: Kadınların, özellikle son zamanlarda şiddet olaylarına maruz kaldıkları, katledildikleri malum... Yaşanan üzücü olaylara paralel biçimde, kadın duyarlılığının bilinçli biçimde öldürülüşü, toplum olarak bizi hangi noktalara sürükleyebilir?
SEMİHA KAVAK: Kadınların uğradığı her tür şiddetin artışı oldukça ürkütücü. Bu aslında güçlü olanın, zayıf gördüğü üzerinde tasarruf hakkını kendinde bulması, onu istemleri istikametinde biçimlendirmeyi hak görmesi, bunu gerçekleştiremediği zaman onu yok etmeye koyulması aslında cinsiyetçi ve güce dayalı toplumsal yapının bir yansıması. Kadınların uğradığı şiddet aynı zamanda genel şiddet arzusunun uzantısı.
Bu durum toplumun vicdanını, adalet duygusunu, merhameti velhasıl insana ait tüm değerleri yok etmeye yönelik bir tehlike. Bunun önlenmesi için eğitim ve özellikle ahlaki eğitim şarttır. Eğitimin ana temelinin sanat üzerine yükselmesi ise gerekli görülmelidir. Sanat, duygu ve düşünceleri incelten, olgunlaştıran yegâne çaredir.
NORDİK: Edebiyat ortamında, belirli kesimlerin kendileri gibi olmayan gruplar üzerinde “edebi şiddet” olarak nitelendirebileceğimiz tavır ve davranışlar içinde oldukları, siyasi görüş farklılığından ötürü bazı edebiyatçılarla ilgili linç ve karalama kampanyaları düzenlediği görüşüne katılıyor musunuz?
SEMİHA KAVAK: İsmet Özel'in "İnsanlar, hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır" dizesi bu sorunla birlikte sorunun genelini de özetliyor. 'Ötekileştirme' toplumun her kesiminin öncelediği bir yok etme, yok sayma yöntemi olarak kullanılıyor. İnsanlar, tasfiyeyi ötekileştirme yöntemleriyle sağlıyorlar. Adı konmamış dışlama çeşitliliği bugün modern dünyanın sunduğu hastalıkların başında gelmekte. Farklılıklar 'ben merkezli' olarak ortadan kaldırılarak, toplum tektipleştirilmenin içine itiliyor.
Kadınların toplum dışında tutulma baskısı, doğası itibarıyla daha öznel nitelikler taşıyan edebiyat dünyasında kadınların alan dışına itilmesini kolaylaştırıyor.
Tarihsel süreçle birlikte günümüze uzanan kadını aşağılama ifadeleri bir kimliğin gizlenmesi ve korunması için malzeme olarak kullanılabiliyor. Maalesef bu gibi yaftalayarak yok etme yöntemleri hiçbir dönem geçerliliğini kaybetmiyor.
Umarız ülkemizde, eşitlikçi, yüksek seviyeli bilince dayalı ahlakçı, adil bir eğitim sistemi yerleşir ve kadınların ikinci sınıf bir insan olarak görülmeleri önlenir.
Ve böylece bugün konuştuğumuz birçok olumsuzluk kendiliğinden ortadan kalkar.
Nisan-Mayıs 2015
4 Nisan 2015 Cumartesi
Cinnet
Vedalaşırken:
“Denizi unutamazsın. Denizin kokusu bir
mıknatıs gibi seni kendine çeker, ondan kaçamazsın,” demişti ev sahibem Suna
Teyze. Haklı çıktı. Unutamadım. Şimdi, direksiyon başında “İzmir’in kavakları/Dökülür yaprakları” diye başlayan zeybek
türküsünü dinlerken düşünüyorum da Ege’den, martılardan, imbat rüzgârından kopmakla
ne kazandım, ya da ne kaybettim, ayrılığın üzerinden yıllar geçtikten sonra denizden
başkasını anımsamak bile istemiyordum galiba. Hafızamı yokladığım zaman, dönüp yerleştiğim
bozkırda bir yanımı çölleşmiş, diğer yanımı isimlendiremediğim bir şeylerin özenle
koruduğu deniz mavisi hatıralar görüyordum. Ömrüm mor bir a’rafın ortasına demir atmıştı
sanki ve artık ne denizin kokusunu hissetmeden, ne de bozkırın çıplak sûretini
görmeden yaşayamıyordum bir türlü. Bu yüzden olsa gerek tenimi dalgalara bırakmadan
rahatlatabileceğim başka formül bulamadığım her tatil döneminde bir sevgilinin
kollarına atılır gibi denize koşuyor, bozkırdan uzaklaştığım o günlerde ise beni
dizginleyen uçsuz bucaksız kızıl toprakların sessizliğini özlüyordum. Tuhaf
denilebilecek kadar çelişkilerle dolu, ikiye bölünmüş, sonbaharı her Eylül’de kanayan bir yaşamım vardı benim. Yalnız,
tedirgin ve ketum.
Bu tuhaf, bu tedirgin süren
yaşamın içinde aynı zamanda okuyor, araştırıyor, yazıyordum fakat ne yaparsam
yapayım gövdemin temelinden başlayarak bütün hücrelerime yayılan Eylül
travmasının ruhumda açtığı boşluğu doldurmaya hiçbir şeyin gücü yetmiyordu. Reenkarnasyona
sarıl, sarhoş ol, göğe bak diyenler oluyordu. Hiçbirini dinlemek istemiyordum.
Dinlemedim de. Baktım olacak gibi değil, bir gün, siyah ipliğin beyazdan
ayrıldığı bir eylül sabahı kalkıp geçmişi, düşlerimin tavanına astım. Boşluk, bir süre sonra dağların
suya vuran gölgesi gibi ağır ağır silinip gitti ruhumdan. Sordum, soruşturdum.
Düşlerde silinen gölgelerin hüzünlü günlerin habercisi olduğunu söylüyordu rüya
tabircileri. Aldırmadım, yeni bir şehre taşındım. Her şeye sıfırdan başlamak
için düşleri ürkütmeyecek zayıflıkta resimler yaptım. Denize olan sevdamı
tazeledim. İnce belli kadınlarla seviştim. Sevişmek kırılgan ruhlu
insanlar için muadili olmayan tensel bir uyuşturucudur. Verdiği haz insanı
yeryüzünden, bütün acılarından kopartır. Ama ne yaptıysam olmadı. Yıllarca
peşimi bırakmayan o travma yırtılan ozon tabakası gibi günün birinde aynı
yerinden tekrar yırtıldı. Darbecilerin yargılandığı davaya mağdur olarak
müdahil olmamı isteyen hukukçuların gönderdiği mektupla, silindiğini
zannettiğim o fildişi boşluk biraz daha genişleyerek ruhumun çeperini tekrar
sardı. Beklentim neydi? Geçmişi unutarak iyileşmek mi? Bana bu travmayı
yaşatanlarla yüzleşmek, içimdeki öfkeyi onların suratlarına kusmak mı? Yoksa…
Yoksa daha fazlası mıydı? Kısasa kısas mı istiyordum mesela?
Kısas mı? Bu kavram şimdi durduk yerde nereden süzülmüş,
hınzırca nasıl da çıkıp gelmişti aklıma. Hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Zaten
tahmin yürütme duygusundan bir hayli uzaktım ve bir ân evvel denize varmak
istiyordum. El ve ayaklarımın kullandığım otomobile, zihnimin geçmişten ziyade önümde
kıvrılarak uzayan yola odaklanması gerekiyordu çünkü. Ben de öyle yaptım. Bastıran sisin görüş
mesafesini düşürdüğünü görünce hızımı azalttım. Sis farlarını yaktım. Tedbirli
davranmayı önemserim. En istikrarlı alışkanlığımdır tedbirli davranmak. Sezgilerim
beni hiç yanıltmadı bu güne değin. Böyle havalarda neyin, nerede, nasıl
karşınıza çıkacağını kestirmek güçtür.
Nitekim karşı yönden şarampolü aşıp uçuruma yuvarlanan
aracı görünce frenlere asıldım. Aracımı emniyet şeridine çekip durdum. Gün
ışımak üzereydi ve ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkyardım çantasını yanıma
alıp kaza yapan aracın yanına indim. Ters yatmış aracın ön tarafında altmış
bilemedin altmış beş yaşlarında uzun boylu, iyi giyimli, sarışın, mavi
gözlü bir adam inliyordu. Sol ön kapıyı açmaya
çalıştım önce. “İyi misiniz?” dedim. Yaralıydı fakat bilinci açıktı.
Konuşuyordu. “Yardım et” dedi. “N'olur çıkar beni buradan.”
Kısa bir ân göz göze geldik. Kısa bir ân. Bazen kısa bir ân
yaşamınızda küçük bir kıvılcımdan öte anlamlar taşır. Kısa bir ân geçmişe
açılan kapıdır örneğin. Ya da içinizde küllenen nefretin aniden körüklenmesiyle
birlikte yükselen alevlerin, aklınızı, insanlığınızı unutturacak boyutlarını
aşan tehlikeli etkinliği, sizi cinnet geçirme noktasına ve çılgın yangınların
ortasına sürükler. Tanımıştım o'nu. Komiser Münir'di bu adam. 12 Eylül'den
sonra bizi sudan sebeplerle tutuklayan, karakolda günlerce işkence eden, bir
kulağımın işitme duyusunu yitirmesine sebep olan
canavardı.
“Adın Münir mi?” dedim. “Emniyette çalıştın mı?”
“Evet,” dedi inleyerek. “Nereden tanıdın?” “Sen de mi emniyettensin yoksa?”
“Hayır! Ben… Ben 12 Eylül'de işkence yaptığın, sakat bıraktığın isimsiz yüzlerce gençten biriyim” dedim, buz gibi bir sesle. İnlemesi kesilmiyordu. “O günlerin şartları bizi zorladı” dedi, yüzünü acıyla buruşturarak. “Şimdi bunların sırası değil güzel kardeşim. Ölüyorum bak, yardım et! N'olur, çıkar beni buradan. Çıkar da konuşalım. Helâlleşelim.”
“Güzel kardeşim mi? Helâlleşmek mi? Demek öyle. Ben de inandım. Vah vah! İnan eğer, gözlerim yaşardı geçirdiğin evrimden. Güzellik ve kardeşlik; manyetolu telefonla vücuduma elektrik verirken, yakası açılmadık galiz küfürler savururken hiç aklına geldi mi ulan?” diye haykırdım içimden. Tekrar göz göze geldik. Tekrar ve kısa bir ân. Kollarımda can veren Abdullah'ı düşündüm. Bu kadar kolay mıydı, günâhların bedeliyle bir çırpıda helâlleşmek?
Geçmişte kalan otuz üç yılın hırsıyla Münir'in yüzüne
içimdeki yangının alevini ejderha gibi tükürdüm. Bu yangının söneceği de
soğuyacağı da yoktu. Tek bir şey yüreğimdeki nefreti soğutabilirdi belki de tek
bir şey. Aniden kalkıp benzin deposunun kapağını açtım. Kilitliydi. Durmadım.
Yerden aldığım taşla kilidi kırdım. Cebimden çakmağı çıkarıp, tutuşturduğum
kuru dal parçasını benzin deposunun içine salladım.
Geri çekildim ve araçtan yükselen alevlere bakarak bir
sigara yaktım. Patlayan yakıt deposunun gürültüsünden önce şeytanın kahkaha
seslerini duydum. Yol kenarındaki patikadan uçuruma inmeye çalışan insanlar
gördüm. Koşturan, çığlık atan, paniklemiş ve ne yapacağını bilemeyen insanlar.
Oturduğum ağacın altında iki omzumdan tutup beni, sarstı birisi. “Bu adam şok
geçiriyor, yardım edin” diye bağırdı yeni gelenlere. Sorulara cevap vermedim.
Kulaklarımı, gözlerimi, kalbimi dünyaya kapadım. Ruhumu, içimdeki boşluğun
yerini dolduran denizin dalgalarına bıraktım.
Küçük bir balık gibi hissediyordum kendimi. Zokadan
kurtulmuş bir çipuradan farkım yoktu. Mesut, çok mesuttum o denizde.
Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan Sayı: 14 - Mart Nisan Mayıs 2015
Etiketler:
Ayna İnsan,
Cinnet,
Fatih Yavuz Çiçek,
Öykü
2 Nisan 2015 Perşembe
Post Öykü ile Söyleşi
Semiha Kavak: Öykü
sanatının insanlık kadar kadim, dil kadar eski oluşu; öykü anlatımının
gerçeklikle, zarafet arayışının ikilemi olduğu hakikatini değiştirir mi?
Ertuğrul Emin Akgül: Baktığımız
yüzyılın perspektifine göre değişebilen bir hal alıyor; gerçeklik ve zarafet.
Bu nedenle aslını düşünecek olursak hakiki olan bir alanın birliği tasdik
ettiğini rahatlıkla görebiliriz ve bu ikilemin yapay / üretilmiş olduğu
gerçeğine bizi ulaştırabilir. Büyük sezgi değişmez olduğundan ikilemden yola
çıkarak oluşturulacak sorular da boşluğa düşecektir. Bu sorudaki eski tanımının
tecrübeyle kuvvetli bir bağı olduğunu söyleyebiliriz. Buraya yaslanarak gerçekle, zarafet tanımlarının
birbirinden ayrı olmadığını görmeye çalışmak gerek. Biz dergi olarak
çalışıyoruz.
Semiha Kavak: Geleneksel
öykü ile öykünün gelenek halini alışı arasında, yazar ve okuyucu arasında ne
gibi geçişkenlikler mevcut. Siyasal, sosyal ve iktisadi yansımalar okuyucunun
ruh halini rehabilite etmeye matuf bir sanat dalı halini alabilir mi öykü
vasıtası ile?
Arda Arel: Öncelikle, geleneksel öyküden ne
kastediyoruz, bunu tartışmalıyız. Geleneksel öykü çok havada bir tabir, bizim
geleneğimizde öykü yok. Biz öyküyü batıdan aldık. Ve öykü yazarlarının, geçen
zamanla, batıdaki biçem değişikliklerini takip etmesiyle öykücülüğümüz
şekillendi, dahası şekillenmeye devam ediyor. Bu durumda öykünün gelenek halini
alması da söz konusu değil. Çünkü günümüzde öykücülük, yine yazarının üslup
anlayışına göre çeşitlilik göstermekte yani ortak bir kaide yok. Burada
değinmek istediğimiz nokta veya ‘gelenek’ten kastettiğimiz şey İslami öykü ya
da diğer bir deyişle Müslüman yazarın öyküsüyse… Ama yine aynı kapıya
çıkıyoruz. Klasik anlatıyla tevhidi kovalayan yazar da post-modern anlatıyla
tevhidi kovalamasa da bol bol gönderme yapan yazar da elimizde mevcut. Konuyu
bu bağlamda ele alırsak yazar ile okuyucu arasındaki ‘geçişkenlik’lerden söz
etmeye başlayabiliriz. Modern öyküyle İslami öykünün zıt kutuplardan yola çıktığını
da düşünürsek, geriye sadece klasik ve post-modern tekniklerle yazılmış
öykülerdeki yazar-okur ilişkisini sorgulamak kalıyor. Bu noktada, klasik
öykülerin, post-modern öykülere nazaran, okurla aralarında kurduğu ilişki daha
mesafeli ve ciddi olsa bile, okuru rehabilite etme noktasında, post-modern
öykülere göre, daha idealist bir tutum içinde olduğunu görebiliyoruz. Bu durum,
özellikle İslami kaygı güden, klasik teknikle yazılmış öykülerde had safhada
mevcut. (ibret alma, hikmet bulma vs.) Post-modern tekniklerle çalışan öykü
sevdasına kapılmış yazarların konuya aynı refleksle yaklaştığını düşünmüyorum.
Ama İslami bir kaygı yine post-modern teknikleri kullanan yazarda da söz konusu
ise meselesizliklerini/meselesizliklerimizi parodi, pastiş, gönderme gibi metotları
kullanarak, yani klasik / geleneksel metinlerle kendi metni arasında bağ
kurarak okura bir şeyler verme arzusuna matuf (matufu kullanmasam çatlayacaktım)
olduğunu söylemek abes kaçmaz. Öyküyle tanışıklığımız henüz çok yeni, bundan
dolayı hali hazırda bugüne kadar gelmiş ve devam edecek bir süreç hakkında
yorum yapmak, bana pek sağlıklı gözükmüyor. Yine de bu yolda kalıcılığımızı da
ciddiyetimizi de zaman gösterecektir.
Semiha Kavak: Grimm
Kardeşler: Dağlık Almancasında bir öykü
yüzeysel bir berraklığa sahip olursa, "lezzetini kaybeder ve çekirdek
anlamı kaybolur." Bu tespit hem Doğu hem de Batı hikâyesi için ne gibi
handikaplar içerir?
Burcu Bayer: İnsan bir şey söylerken hep başka
bir şey anlatmak ister. Ya da beylik ifadeyi yumuşatarak söylersek, insan zihni,
söylenenin arkasında başka bir anlam, daha derin, daha farklı ikincil, üçüncül
anlamlar aramak eğilimindedir. Tüm mecazlar, semboller, istihareler, mazmunlar,
alegoriler ve metaforların kaynağında
insanın bu temel temayülünü görmek mümkündür. Yer ve yön fark etmeksizin modern
öncesi tüm edebi metinlerde, masallarda, fabllarda, mesnevilerde ya da
romanslarda bu izleği takip edebiliyoruz. Yüzeysellik, anlamın boşaltılıp
yalnızca dışarının cilalanması, derinliği olmayan iki boyutlu metinler yeni
zamanların başımıza açtığı belalardan biri.
Çokça kullanılıp eskitilmiş bir benzetmeyle söylersek, istiridyenin
kabuğunun parlaklığı ve güzelliğiyle yetinip, içini açmaya tenezzül etmeyip
inciye ulaşmamak modern zamanın trendi. Belki de şimdiki istiridyelerin içinde
inci de yoktur. Onu bilemiyoruz. Ama bir de şöyle düşünün, biz insanın doğalı beri
taşıdığı meraka güveniyoruz: Merak size o istiridyeyi açtırır, inciyi buldurur.
İster hermeneutik, ister yorumbilim yahut okur-merkezli eleştiri diyelim, bunların
hepsi okurun metinle ister istemez bir yorum ilişkisine gireceğine bizi ikna
etmeye uğraşıyor, biz de pek karşı çıkmıyoruz açıkçası, katılıyoruz bile. O
nedenle, metinle girilen yorum ilişkisi, öykü ister yüzeysel olsun, ister pek
alegorik, kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir.
Bu
yorum ilişkisinde de birkaç handikap olabilir. Biri, kabuğun parlaklığıyla yetinip içini açmaya
yanaşmamak olacaktır. İkincisi ise, kabuğun içinden inci çıkmaması. Her iki
durumda da yazar ya da metin neye niyet ederse etsin, anlam olarak okurun eline
geçen ancak okurun müktesabatı kadarıncadır. Yani herkes denizden kendi kabınca
doldurur. O yüzden Doğunun ve Batının ister en yetenekli yazarları en girift
öyküleri yazsınlar, ister pop-artçılar en yüzeysel metinleri yayımlasınlar,
bunun okurdaki karşılığından emin olamazlar.
Semiha Kavak: Öykülerinizde
postmodern özellikler belirgin, ama derginizde geniş bir Âmâk-ı Hayal dosyası
yaptınız. Bu dosyayı gelenekle moderniteyi barıştırıp ondan sonra
post-modernite ile buluşturma gayreti olarak anlayabilir miyiz?
Ertuğrul Emin Akgün: Bu tip
dönemsel ayrımların -dergi ekibi olarak-,
bir takım çalışma disiplinlerini ve bazı baskın ideolojik dönemleri konuşurken
kolaylık sağlamasından öteye bir anlam taşıyıp taşımadığından emin değiliz. Burkina Faso bozkırında
göçebe hayatı süren bir kabile çağdaş batılı düşünceye mi ya da Afrika’ya mı
dahildir ya da aynı kabileyi yönetenlerin lüks Japon arabalara binmelerini
neyle açıklayacağız? Bu ayrımların onlar için hiçbir önemi olmadığını da düşünecek
olursak tanımların sadece bizi bağladığı ortaya çıkıyor. Barıştırmaya
çalışmıyoruz. Barışmak için gereken küslük hangi konuda ortaya çıktı ya da
hangi kavganın sonunda ortaya çıktı onu da tespit edemedik. Bu süreçlerdeki
kötü tarafların tamamının insanın zaaflarından kaynaklandığı ve ilk cinayetten
beri de aynı hesaba tabii olduğumuzu görebiliriz. Bir şeylerin iyi ya da kötü
olmasını dönemleriyle değil insanlarla ilişkilendirmek daha doğru bir sonuca
ulaştırabilir. Bu yüzden iyi/ güzel her zaman aynıdır.
Semiha Kavak: Üçünüzün
öyküsünde de biçim öne çıkıyor. Sanki öyküler biçim için yazılıyor gibi.
Biçim-öz tartışması kadim bir meseledir. Siz bu konuda neler söylemek
istersiniz?
Arda Arel: Biçim-öz meselesinin kadim bir
mesele olduğunu düşünmüyorum. Öz tek başına kadim olarak kabul edilebilir. Ama
biçim, birilerinin onu zorlaması, bilindik olanı yıkmaya çalışmasıyla gündeme
gelmiş bir mesele. Bu da, Modernizm’in sınırları aşma, tabuları yıkma,
engellere boyun eğmeme aşkından kaynaklanıyor. Bizim böyle bir iddiamız yok. Az
çok dilimizdeki güzel kavramının, ‘gerçek’ güzele yaklaşması için
bulanıklıktan, kaostan uzaklaşıp belirli bir nizama yerleşmesi gerektiğini
düşünen insanlarız. Kaosun ince çalımlar ve ufak sürprizler taşıdığını ben
şahsım adına düşünsem de, -ki yazarın bile bazen yakalayamadığı şık hareketler
bunlar- sonuç olarak top oynayacağımız sahanın çizgilerini çizmekte fayda var.
Bizim, ekip olarak, ortak kanaatimizin şu olduğu düşüncesindeyim, sahanın
çizgileri çizildikten sonra içeride biçimi zorlayabildiğimiz kadar zorlamalıyız
ama yine gelişi güzel değil, hikâyeyi destekleyecek ve güçlendirecek
doğrultuda. Sözü daha da uzatmayıp sadede getirirsek biçimsel hareketler,
hikâyeyi zenginleştirmek, özü taşımak için var. Bu konuyu daha da uzatıp Aykut
abiyle fikir ayrılığına düştüğümüzü açık etmek istemiyorum.
AA: Ya ne alakası var abi?
AE: Hikâye ne olum o zaman, öykü ne
açıkla bana?
AA: Ya abi!
AA: Bırak yaa!
Semiha Kavak: Tolstoy'un
dediği gibi yetenek, bir yere yoğunlaşan dikkati, konu üzerine yönlendirebilme
becerisidir. "Öbürlerinin göremediğini görebilme yeteneğidir." Bu
meyanda sizin için bu topraklarda yetenek asli vazifesini hakkıyla yerine
getiriyor mu?
Burcu Bayer: Yeteneğin sınıfsız, imtiyazsız,
bütünleşmiş bir kitle olduğunu düşünmüyoruz. Bizim dergide de, halen eser
üretmeye devam eden yazar çizerlerimizde de, farklı farklı yetenekler müşahede
ediyoruz. Bazılarında müthiş bir öykücü gözü var. Siz baktığınızda sıradan bir
olay gördüğünüzde, onlar orada insan ilişkilerinin dinamiklerini gözlemliyorlar,
ya da bazıları en alelade olayda bir fevkaladelik görüyor. Kimisi bu gözlemi
olağanüstü bir sadelik ve bu sadeliğin çarpıcılığıyla ifade etmeyi beceriyor,
kimisi de üslubunun inceliğiyle. Bazılarımızda yazının tekniğine dair
matematiksel denebilecek bir zekayla olay örgüsünü ve kurguyu ince ince örme
yeteneği, bazılarımızda ise hikaye etmeye dair çok insiyaki bir yetenek mevcut.
Önemli olan ise, bu yetenekleri teşhis ve takdir edecek yeteneğe sahip olmak
ki, ülkemizde en az yetişen yemişlerin başında geliyor. Yazık ki, ithal de
edemiyoruz. Bir yerde bir güzellik, fevkaladelik gördüğünde şahsi kaprisleriyle
üstünü örtmek yerine takdir etmeye yavaş yavaş da olsa başlasak, ilerletsek,
bize bu yeter.
Semiha Kavak
Ayna İnsan Sayı:14 Mart-Nisan-Mayıs 2015
ses/siz
İğneler üzerinde büyüyor rüyalarım
Semiha Kavak
ardarda yıkılıyor sayfalar
Süzülüyorum parmak emen çocuğun şeffaf ağzından
Hiçliğe mırıldanıyorum
Aynalar yüzüme karışmadan
İdeolojilerin Cenk Yeri
Metropollerin
yaygınlaşması, kent dokularının yeni kapitalizm doğrultusunda değişim
göstermesi, mekanı önceleyen siyasal hareketlerin bu konu etrafında yeni
teoriler geliştirmesini de zorunlu hale getiriyor.
Sokağı, siyasetin
değişim manivelası olarak değerlendiren marksist düşünürler, modern kent olgusu
karşısında devrimci mekaniği nasıl harekete geçireceklerini tartışaduruyorlar. Kuşkusuz,
bir değişim aracı olan mekan, değişimin mekanizmasının doğru konuşlandırılmasını
gerekli kılıyor.
Hızla şehirleşen ve
küreselizmle birlikte yığınları metropollerde toplayan zorunluluklar aynı
zamanda çeşitlenen sorunlara çözüm yollarının aranmasını, onu genel yaklaşımlar
doğrultusunda ele almayı önemli hale getiriyor. Yeni mekanlarda yabancılaşan ve
bir o kadar da sorun çeşitliliği içinde kıvranan kitlelere yönelik insanî
kentleşme modellerinin nasıl olması gerektiği, çağdaş düşünürleri bu konuyu ele
almaya ve bu çerçevede yeni kent ideolojileri geliştirmeye sevkediyor.
Kısaca çağın en
çetrefil konuları arasında yer alan kentleşme sorunu, aynı zamanda
yabancılaşmayı da beraberinde taşıyan bir sorun olduğu için mekan sorunu
düşünürlerin öncelikle ele aldığı konular arasında yer almakta.
Kentleşme olgusunun
tartışılır hale gelmesiyle birlikte mekan sorununun modern perspektif içinde
nasıl çözüme kavuşacağı farklı ideolojik modellerin de türemesine yol açıyor.
Mekan üzerine düşünmek,
kuşkusuz salt coğrafi ve fiziki göndermeleri olan bir şey üzerine düşünmek
olmadığı gibi, sadece ekonomik koşulların çerçevesinde düşünülecek bir konu da
değil. Bu nedenle, mekan konusu ideolojileri de yakından ilgilendiren bir
konudur.
Mekan; çeşitli
etkilenimlere açık, kurgulanabilir ve dönüştürülebilir bir şey olduğu için aynı
zamanda toplumsal mücadelenin de odağıdır. "Doğal mekan yoktur.Tüm
mekânlar toplumsal mekanlardır; toplumsal ilişkileri gösterir, kapsar ve
saklarlar.Toplumsal ilişkiler uzamsal birer oluşa sahiptirler; mekan içinde
tasarlanırlar ve onu üreterek üzerinde iz bırakırlar."
Burada dikkat çeken
önemli bir olgu, mekanın kendi başına ele alınabilecek bir nesne olmayıp,
içinde barınan insanlarla birlikte sürekli değişkenlilik ve hareketlilik
gösteren bir olgu olmasıdır. Bu gerçeklik, her farklı düşüncenin buradan yola
çıkarak kendine ait bir gerçeklik oluşturmasına ve bu temel üzerinden teoriler
üretmesine yol açmaktadır.
“Mekan Meselesi” adlı
eser, mekan konusunda önemli yaklaşım ve değerlendirmeleri olan yedi ayrı
yetkin kişinin görüşlerini içeriyor. Ağırlıklı olarak mekan konusunu Marksist
kuram çerçevesinde kurgulayan ve bu konuda söyleyebilecek sözleri olan farklı
coğrafya düşünürlerinin fikirleri yer alıyor kitapta.
Burada yer alan
değerlendirmeler okunduğunda, mekan konusunun sadece bugünün değil, geleceğin
de önemli sorunlarından biri olacağını anlamak mümkün. Böylesi mühim bir konu
olan mekan konusu haliyle, insanların toplu yaşamaya başladığı günden bugüne
kendi siyasetini, yani “mekan siyaseti”ni doğurduğu gibi, siyasette kendini
ifade edeceği, üzerinden bir dönüşüm sağlayabileceği, mücadele alanına katacağı
bir ‘mekan’ oluşmasını zorunlu görür.
Belirgin olarak 'mekan
siyaseti, sanayi devrimi sonrasında insanlığın doğayla kurduğu ilişkide yaşanan
geri döndürülemez ve şiddetli dönüşümün ortaya çıkardığı yeni toplumsallık
biçimlerinin cenderesinden kurtularak eşitlik ve özgürlük temelinde ilişkilerin
kurulmasına dayalıdır. Bu anlamda mekan üzerine yürüyen tartışmanın büyük bir
kısmı, kapitalist sistemin insanlığa dayattığı her türden yabancılaşma
biçiminin aşılabileceği bir siyasetin nasıl mümkün olduğu sorusuna verilen
yanıtlardan oluşuyor.' “Siyaset bir ‘mekan’a ihtiyaç duyduğu kadar, bir
‘özne’ye de ihtiyaç duyuyor. Lefebvre, Harvey, Hardt ve Negri gibi mekan
meselesine ilişkin tartışmayı Marksizm referanslarıyla yürüten düşünürler,
sınıf mücadelelerine ilişkin rezervlerini korumakla birlikte, kapitalizmin
yapısal dönüşümleri çerçevesinde sınıfın bileşiminin de değiştiğini, emek
kategorisinin yalnızca sanayi işçilerini değil, artık toplumsal hayatın dili ve
kodları da dahil olmak üzere yaşam yerinde emek harcayan -yaşamı üreten-
herkesi kapladığını ileri sürmekteler."
Doğal olarak bu
yaklaşım farklı tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Değişim ve dönüşüm
çerçevesinde yürüyen tartışmalar zaman zaman 'kuramsal sapma' iddialarına da
yol açmaktadır."Eğer kentsel ya da çevresel sorunlara ilgi duyuyorsanız,
tutucu Marksistlerden biraz uzaklaşmış ve kendinizi ortada, bir tür özgün yerde
bulmak zorunda kalıyorsunuz."
Marksist referanslı
düşünürlerin mekan konusunda yoksul kesimlerin izleyecekleri tepkisellerin
yönlendirilme biçimleri konusunda değişik görüşleri söz konusu ve bu konuda
kimi sorular cevabını bulmakta zorlanmakta. İranlı sol sosyologlardan Asef
Bayat’ın, Harvey’in kimi düşüncelerine yönelttiği eleştiri soruları konunun
çetrefilliğine örnek türden. “Harvey’in görüşleri çerçevesinde, mülksüzleştirme
sürecine karşı koymanın çözümü, neoliberal saldırıyı püskürtmek ya da durdurmak
üzere geniş ölçekli küresel toplumsal hareketler vücuda getirmekten geçiyorsa,
yoksullar bu sorumluluğun altından nasıl kalkacaktır? Mülksüzler, kapitalist
tecavüzün gidişini tersine çevirmek üzere bir toplumsal devrimi beklemeleri
halinde, bu sırada ne yapacaklardır, kendi gündelik hayatlarında ne türden bir
strateji izlemelidirler?"
Aslında benzer bir
soruyu Harvey kendisi de sormaktadır; "Kenti nasıl politik olarak
anti-kapitalist bir proje etrafında organize edeceğimizi düşünmemiz gerekir.
Bir anti-kapitalist kent projesinin ürün vermesi oldukça uzun zaman alacaktır.
Başka türde bir kent ve başka türde bir kentleşme için daha uzun vadeli bir
stratejiye ihtiyacımız olacaktır." "Kentsel mekan sorunu
metropollerde de kendi göstermektedir. Çünkü, her iki mekân da biyopolitik
denetim biçimleriyle içiçe geçmiş haldedir. Bu anlamda, metropole baktığımızda,
yaşadığımız zamana has bir diyalektik hareketle de karşı karşıya kalırız...
Metropolü, kapitalizmin dönüşümünün, endrüstiyel kâr, emlak artığı ve mali
yapılar arasında artık herhangi bir farkın kalmamış olması anlamında, aslında
kendi geleneğini tahrip ettiği bir mekan olarak tanımlamak durumundaydık.
Şehir, aynı zamanda, dört başı mamur bir üretken unsur haline gelmiş durumdadır
ki, metropol açısından bu daha da geçerlidir."
Mekan Meselesi, mekan
üzerinden siyaseti anlama ve buna uygun pratikler geliştirme açısından okunması
gerekli eserlerden biri. Konusunda etkin söz sahibi olan düşünürler bu konuya
dair ufuk açıcı yaklaşımlar sunuyorlar. Bu konuda derli toplu düşünce sahibi
olmak isteyenler okuma listelerine bu kitabı eklemeliler.
SEMİHA KAVAK
Mesele Dergisi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









