1 Aralık 2019 Pazar

Zamana Basılan Parmak İzi



Tarihimiz, geçmişimiz çeşitli hikayelerle yoğrulmuş olmasına rağmen bu hikayelerin çok azı günümüze yazılı olarak gelmiştir. Oysa belki de bunların kat kat fazlası dilden dile dolaşır durur.  Bu hikayelerin birçoğu gerçek hayattan  aktarmadır. Zira sözlü kültürü zengin olan ulusların insanların hayatları, düşünceleri, söyledikleri binlerce hikayeyi  besleyecek zenginliktedir. Bu kültürel zenginliğin süre gideceği düşüncesi onların yazılı olarak kalıcı hale getirilmesine bir engel teşkil eder adeta. Belki de bu yüzden anı, portre kitapları bu manadaki zenginliğimize göre oldukça azdır.

Felsefe, din, sosyoloji ve diğer birçok konuda çeşitli kitaplar yazmış olan Prof. Dr. İsmail Yakıt, milliyetçi-muhafazakar çevrelerin yakından tanıdığı isimlerin de yer aldığı hatıralarını, onlar hakkında edindiği izlenimleri kitaplaştırdı bu kez.
Prof. Yakıt’ın, “Çocukluk yıllarımdan beri hatıralarıyla zihnimde yer etmiş, ruhumda, gönül dünyamda iz bırakmış kişileri ve onların anılarını bu kitapta anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla bunu bir nevi hatıra-portre  denemesi olarak görebileceğimiz gibi, aynı zamanda da  benim “ömrümün aynası”  diyebileceğim bir kitaptır.” dediği kitapta 35 şahsiyetin portresine yer verilmiş.

Kitapta yer alan isimlerin birçoğuyla  gençlik yıllarında karşılaşmış olan Prof. Yakıt, sık sık bunların tavsiyesi ve öğütleriyle hayatını yönlendirmeye çalışmış, onlardan feyz almış. Milliyetçi camianın önde gelen isimlerinden biri Dündar Taşer. “Dündar Ağabey’in bir ülkücünün nasıl davranması gerektiğine dair bize söyledikleri hala kulaklarımdadır. Dündar Taşer, “Ülkücü, mevcut düzene göre değil, mevcut düzenin aleyhine göre de değil, kuracağı düzene göre hareket eder. Kuracağı düzende adalet vardır, milletin hukukunu korumak vardır. Öyleyse ülkücü adil, ahlaklı, dürüst, saygılı ve milletin hukukunu koruyan insandır.” demişti. Ayrıca bizlere “Fikren mağlup edemediğiniz birini, ahlakınızla, efendi davranışlarınızla mağlup ediniz. Sizinle tartışanlar, ülkücülerin fikirlerini beğenmiyorum ama kendileri çok dürüst, çok efendi insanlar diyebilmeli.” diye öğütler vermişti.”

Hocaların hocası olarak bilinen, Türkiye’de felsefe geleneğinin oluşmasında büyük katkıları olan Hilmi Ziya Ülken’le ilgili bölümde ilginç bilgiler yer almakta. “Hilmi Hoca, evinde ayrı bir kitap, fakültedeki odasında ayrı bir kitap ve çantasında taşıdığı başka bir kitap üzerinde çalışırmış. Çantasındaki kitabı yolda okurmuş. Nitekim Nihat Keklik Hoca’nın verdiği bilgiye göre, Spinoza’nın Etika’sını her gün Şişli’den Eminönü’ne gidiş gelişlerde vapurun güvertesinde bir masa üzerinde çalışarak tercüme etmiştir.
Hilmi Ziya Hoca’nın, papaz kıyafeti diye akademik cübbeyi hiç giymediği söylenir. Hatta doçentlik sınavlarında yönetmelikte yer almasına rağmen giymemiştir.”

Şiirleri dilden dile dolaşan, bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın ise, kendi şiirlerini okumaktan haz duyan bir şair olduğunu, birçok yerde topluluklara şiirlerini okuyup, onların beğenisini aldığını söyleyen yazar, onu öğrencilik yıllarında tanımış.

“Arif Nihat Hoca’yı Ankara Üniversitesi’nde okurken tanımıştım. Ankara Site Yurdu’nda kalırken, bazı geceler etkinlikler yapardık. O zaman, kendisini çağırıp nefis şiirlerinden okuturduk. Şiirleri şairlerinin ağzından dinlemek gerçekten büyük heyecan verici bir olaydır. Eğer şair günündeyse ve şiiri yazdığı atmosferi yakalayıp okumaya başlarsa, cidden doyum olmuyor. Arif hocamız, benim tespit edebildiğim kadarıyla, okuduğu şiirleri yazdığı atmosferlerde okuyan bir şairdi.”

Genç yaşta kaybettiğimiz milliyetçi/muhafazakar cephenin önemli düşünürlerinden Erol Güngör etkilendiği isimler arasında Yakıt’ın; “Rahmetli Erol Güngör Bey, kendisine sağlığında abi, ağabey olarak hitap ettiğim değerli büyüğümüz, ilim ve fikir adamımız idi. Pek sık bir araya gelip konuşamadığımızdan, yazılarına kendisine olduğundan daha yakındık. Ankara’da talebeyken arkadaşlarla onun düşüncelerini, fikirlerini, görüşlerini okuyup aramızda hep tartışırdık. Bana öyle geliyor ki o, Ziya Gökalp, Peyami Safa ve Alparslan Türkeş’ten sonra günümüzdeki  Türk milliyetçiliği idealinin temel direklerinden biridir.”

Milliyetçilerin önemli isimlerinden olan  Osman Yüksel Serdengeçti ile ilgili birçok hikaye de yer almakta kitapta. Serdengeçti’nin hapishane hatıralarını kendisinden dinler Yakıt: “ Osman Ağabey İstanbul’da iken kaldığı 13 numaralı  hücrenin tek yatağı olduğunu, hava alacak bir yerinin olmadığını, İstanbul’un lağım borularının üstten geçtiğini, suların damladığını, peynir ekmeğin küflendiğini anlatmıştı. Burada aylarca kaldığını, kendisinin yanına garip insanlar verdiklerini, bir yatağa sığmak için ters yattıklarını, adamın ayaklarının Osman ağabeyin başının yanına geldiğini, çok kötü koktuğuna varana kadar tasvir etmişti.”

Türk milliyetçiliğinin bayrak ismi, siyasi tarihimizin  önemli şahsiyetlerinden biri olan Alparslan Türkeş ile ilgili anılara da yer ayrılan kitapta sadece bildik isimler değil, kenarda, köşede kalmış, milli ve manevi şahsiyetlerden bazılarıyla ilgili hatıralar da bulunuyor.

Kitap, bilhassa milli ve manevi değerler alanında önemli etkiler oluşturmuş şahsiyetleri daha yakından tanımak, onların neler yaşadıklarını öğrenmek için önemli bir eser. Umarız okuyuculardan gerekli ilgiyi görür ve bu tip eserlerin yenileri gelir.


Semiha Kavak
Hece Dergisi



22 Kasım 2019 Cuma

bakış


İnce sızılarla dokunur göz
Bakmak serinliğidir aklın
Bir ötede olan ne ise bilmek
Kalbin dokunuşu aşkla

Semiha Kavak


18 Kasım 2019 Pazartesi

ANCAK ANNELER BİN YIL BEKLER



Merhametin okları döküldü göğsümden
Yol bin yıldı
Döküldü yelelerinden kanatlanan beyaz kısraklar
Karıştı atların köpükleri tenimden akıp
Annelerin kırgın bekleyişine

Yarıklar yayıldı sessizliğin yüzüne
Annelerin kırgın bekleyişine karıştı
atların köpükleri tenimden akıp
Döküldü yelelerinden
kanatlanan beyaz kısraklar
Cehennemin yedi kat altına sindi zulüm

Yol bin yıldı
Merhametin okları döküldü göğsümden

Merhamet
Merhemdir
Yine de
“İyileşmiyor işte dosta gösterilmeyen yara”

Semiha Kavak





17 Kasım 2019 Pazar

HEGEL’İN, BATIDA DİNİN YENİDEN KEŞFİNE TEMEL OLUŞTURAN DÜŞÜNCELERİ



Din olgusu insanlık tarihine kadar uzanan bir olgu. İnsanoğlu var oldukça da din olgusu var olmaya devam edecek.

İnsanoğlu, her dönem bir üstün güce, yaratıcı bir güce ihtiyaç duymuş, o gücün gazabına uğramamak, onu memnun etmek için kendine kimi görevler yüklemiştir. Kuşkusuz, bundan böyle de bu durum gerçekliğini koruyacak. Kendilerini bir dine ait görenler, o dinin yücelttiklerini yüceltecek, önerdiklerini yerine getirmeye çalışacak, yasakladıklarından kaçınmaya özen gösterecekler.

Tarihi süreç içerisinde din olgusu çeşitli evrelerden geçti. Çok Tanrılı dinlerden, tek Tanrılı dinlere geçilmesi uzun bir döneme uzanmış olup, bu dönemlerle ilgili net bilgilere sahip değiliz. Ancak, ilk çağlardan kalan bulgulara baktığımızda insanoğlunun o dönemlerde de bir üst varlığa inandığını görmekteyiz. Elbet o günün inanç sistemleriyle ilerleyen dönemlerin inanç sistemlerini bir değerlendiremeyiz. Her ne kadar Tevhidî dinlerin varlığı ilk insana kadar götürülse de, dinlerin toplumsal olarak ilahiliği Hz. İsa dönemiyle açıklanmaktadır.

Hz. İsa’nın peygamberliğiyle birlikte din hayatın her alanında hakim olmaya başladı ve gitgide güçlenerek kimi toplumları yönetir hale geldi. Buradan bakıldığında dinin hayata hakim olduğu, en uzun bir alanı kapsamaya başladığı dönem Hıristiyanlık dönemi olarak görülmektedir.

Gerek, Tek Tanrılı dinlerin dönemlerinde, gerekse önceki dönemlerde din, hep filozofların tartıştığı ana konular arasındaydı. Tanrı’nın varlığı-yokluğu, hayata ne derece müdahil olduğu-olması gerektiği gibi konular dönemin filozoflarının temel konuları içinde yer aldılar.

Tek Tanrılı dinlerle birlikte ise tartışmalar özgün olarak devam etmenin yanı sıra dinin sınırları içerisinde şekillenen bir din düşüncesi de belirgin hale geldi.
Aydınlanmayla birlikte kilise önemini kaybedip, dinin toplumsal etkisi hızla düşüşe geçince, din konusunda çağa uygun düşüncelerin ortaya çıkmasının gereği hissedildi. Dini felsefi açıdan ele alıp, savunan filozoflar, düşünürler ortaya çıktı. Bunlar, dine karşı gelişen akımları gerilettiler. Böylece din konusu modern düşünürlerin de kafa yorduğu önemli konulardan biri olarak yerini korudu.

İşte bütün bu tartışma süreçlerinin oluşturduğu düşünceler bir düşünce sistematiğine, bir felsefeye dayanmakta. Diğer düşünce konularında olduğu gibi dini konularda bir temele dayandığı için felsefenin alanı içinde yer almış oldu. Din düşüncesinin bir sistematiğe, bir disipline kavuşması Rönesans sonrasında söz konusu olabildi. Tek Tanrılı dinler sonrasında o dine bağlı olan düşünürlerin dinin sınırları içerisinde yürüttüğü bu düşünceler, din felsefesi kavramı içinde yer aldı.
Bu çerçeveden bakıldığında; Din felsefesi, dinin temel unsurları hakkında rasyonel, kapsamlı ve tutarlı bir şekilde düşünmek ve dinin önerdiklerini akla uygun temellendirmek, dinin doğası, özü, değeri hakkında akıl yürütmektir.
Özetle; Din felsefesi felsefenin yöntemini kullanarak dini değerlendiren bir disiplindir.

Din felsefesi denince akla ilk gelen isim Hegel’dir. Bu kavramı ilk kullanan isim olan Hegel, Rönesans ve reform hareketleriyle dinin toplumsal etki alanını kaybetmeye başlaması üzerine din ile bilim arasında köprüler kurmaya çalışan bir çabayla ortaya çıktı. Kendinden önceki filozofların parça parça dile getirdiği din olgusunu felsefi bir ekol haline getirdi.

Hegel’in din felsefesi hakkındaki görüşlerinin derlendiği “Din Felsefesi Dersleri” adlı eser, onun Berlin Üniversitesinde 1821, 1824, 1827 ve 1831 yıllarında din konusunda verdiği dersleri kapsıyor.

Hegel, din olgusunu felsefenin de ana öğesi olan düşünceye bağlar. Düşünce ile felsefe arasında nasıl bir bağ var ise, düşünce ile din arasında da öylesine bir bağın olduğunu öne sürer. İnsanı diğer varlıklardan ayıran şeyin duyuların yanı sıra düşünebilme yeteneği olduğuna dikkat çekerek, hayvanların o nedenle dinlerinin olmadığını, dinin ancak insana ait olduğunu belirtir. “İnsanın düşünen bir varlık olduğu ve hayvandan bu sayede ve yalnız bu sayede ayrıldığı, evrensel ve kadim bir ön-yargıdır. Hayvan duygulara, ama sadece duygulara sahiptir. İnsan düşünen varlıktır ve dine sahip olan yalnızca insandır. Dinin ikametgâhının düşünce olduğu bundan çıkarılabilir.”

“İnsan, bilinç sayesinde, düşünmesi sayesinde ve ruh olması sayesinde insandır. Felsefe daha önce adlandırıldığı gibi dünyevi bilgelik değildir; imanla karşıtlık içinde olduğundan böyle adlandırılmıştır. Ama felsefe gerçekte dünyanın bilgeliği değildir; dünyevi olmayanın bilişsel bilgisidir, dışsal varoluşun, ampirik hayatın ya da yapısal evrenin bilgisi olmayıp sonsuz diye adlandırdığımız ne varsa hepsinin bilgisidir- Tanrının olduğu şeyin ve kendini ortaya koyduğu ve geliştirdiği haliyle Tanrının doğasının bilgisidir.”

Burada şunu açıklamakta yarar var; Hegel’in din ile felsefe arasında kurmaya çalıştığı köprü aslında Hıristiyanlıkla, felsefe arasında bir köprüydü. Hegel için Hıristiyanlık, din olgusunu tümüyle karşılayan, tamamlanmış bir din hükmündeydi. “Hıristiyanlık dini zamanı gelince ortaya çıkmıştır. Bu, olumsal bir zaman, isteğe bağlı ya da keyfi bir seçim olmayıp asli, ebedi takdiri ilahiye dayanır.”

Bu nedenle; Hegel, Hıristiyanlık öncesi semavi bir din olan Museviliği soyut, tamamlanmamış, inanç olgusunu tam olarak karşılamayan bir din olarak görür. Museviliğin Tanrı anlayışını semavi olmayan dinlerin Tanrısının seviyesine indirir, onu Hıristiyanlığın Tanrısından çok aşağılarda tanımlar. “Yahudi Tanrısı kıskanç bir Tanrıdır. O bir belirlenim, bir soyutlamadır; ruh içinde Tanrıdır ama henüz ruh olarak Tanrı değildir. Yahudi Tanrısı tıpkı Brahma gibidir, suretsiz ve duygusaldır.”

Hegel, din ile bilim çatışmalarının temelsizliğini ortaya koyarken kilise ile bilim arasındaki karşıtlıkları ele alır ve buradan İsevi bir doğruluk üretmeye çalışır. Vaktiyle kilisenin dine karşı oluşunu, kilisenin felsefi bir din savunusu üretememesinden kaynaklı endişelere bağlar.
“Akıl ve inanç arasındaki karşıtlık, bir zamanlar adlandırıldığı gibi, Hıristiyan kilisesinde üretilen eski bir karşıtlıktır. Kilise, felsefenin kendi doktrinini yıkmasından korkmuş ve bu yüzden ona düşman olmuştur.”

Hegel, felsefesiyle adeta bu eksikliği gidermeye çalışır ve teorisini Hıristiyanlığın üç ana teması olan; Baba(Tanrı), Oğul (İsa/Mesih) ve Tanrının Ruhu (Kutsal Ruh) yani teslis üzerine kurar. Tanrı, Hegel’e göre ruh’tur. Her şey o ruhtan var olmuştur, bizler de Tanrıyı ruhla kavrarız.“Tanrının kendi içinde Ruh olduğunu belirtmek gerekir; yani o öncelikli bizim için Ruhtu ona ilişkin kavramamız budur. Diğer şey, onun Ruh olarak varsayılması gerektiğidir.”
“Tanrı konuştuğunda onun söylediği şey ruhanidir, zira ruh kendisini sadece ruha ifşa eder.” “Din mutlak ruhun öz-bilincidir.”

Hegel, bu yaklaşımıyla panteizme yakın düşse de düşüncesinin panteizme karşılık içerdiğini öne sürer. “Bu tür bir görüşte, söz konusu felsefi spekülatif görüşün panteist doğaya sahip olduğu suçlaması akla gelebilir. Son zamanlarda, bu tür bir felsefi özdeşliğin panteizm olduğu yönünde ortak bir kanaat mevcuttur.”
“Panteizm ‘her şey ilahidir’ demektir ve bu da her şeyi tikel olarak Tanrı yapmakla eştir.  Biz varlığı ve Tanrıyı karşı karşıya koyduk.”

Hegel, din felsefesinde din ile devlet arasında da bir bağ kurar. Devleti, Tanrının yeryüzündeki yansıması olarak görür, devleti son derece önemser ve tarihin başlangıcını da devletle başlatır.
Hegel’e göre “din ve devletin temeli birdir, aynı şeydir. İnsan yasalara ve devlet otoritesine yani devleti bir arada tutan iktidarlara riayet ederek Tanrıya itaat eder.” der. Ancak, buna rağmen din devletini savunmaz, özgürlüğün öne çıktığı bir devlet yapısını savunur.

Din, devlet ve özgürlük Hegel’de iç içe bir bütünlük oluşturur. Ona göre Tanrıyı bilen, onun yüceliğine uygun düşünen insanların oluşturduğu devlet ideal devlettir.
“Dinde insan Tanrının huzurunda özgürdür. İnsan kendi iradesini ilahi iradeye uyumlu hale getirirse, o zaman o en yüce iradeye karşı olmaz; tam aksine kendine o irade içinde sahip olur. O bölünmenin ortadan kalkmasına külte ulaştığı için özgürdür. Devlet sadece dünyada, fiiliyatta özgürdür. Burada asıl mesele, bir halkın kendi öz bilincinde taşıdığı özgürlük kavramıdır; zira özgürlük kavramı devletle gerçekleşir.”

Kilise üzerinden dini sorgulayan Rönesans ve reform dönemi filozoflarının ve ardından gelen aydınlanma çağı düşünürlerinin din karşıtı düşüncelerine karşı önemli bir savunu geliştiren Hegel, Batı düşünce dünyasında, din felsefesiyle önemli bir çığır açmıştır. Bu nedenle, onun düşünceleri daha çok Batı düşüncesini oluşturan din dışı düşüncelere karşı önemli bir reddiye olarak değerlendirilmeli.

Doğan Naci Kadıoğlu tarafından çevirisi yapılan kitap, tekrarları nedeniyle yer yer okuyucuya sıkıcı gelebilir. Ancak Hegel’in ders notlarından derlendiği için her bölümde bir önceki bölümlerle benzer konulara değinilmiş olması ve anlatıların birbirine yakın olması kaçınılmaz bir durum.

Semiha Kavak
HECE Kasım 2019



Din Felsefesi Dersleri
G.W.E. HEGEL
PİNHAN YAYINLARI
222 SAYFA














8 Kasım 2019 Cuma

Le Premier Pas

Le premier pas
J'aimerais qu'elle fasse le premier pas
Je sais, cela ne se fait pas
Pourtant j'aimerais que ce soit elle qui vienne à moi
Car voyez vous je n'ose pas
Rechercher la manière
De la voir, de lui plaire
L'approcher lui parler
Et ne pas la brusquer
Lui dire des mots d'amour
Sans savoir en retour
Si elle aimera
Ou refusera ce premier pas
Le premier pas
J'aimerais qu'elle fasse le premier pas
On peut s'attendre longtemps comme ça
On peut rester des années à se contempler
Et vivre chacun de son coté
Je la rencontrerai
Au bas de l'escalier
Puis comme tous les jours
Elle me dira bonjour
Seulement cette fois
Elle me prendra le bras
Me conduira dans sa maison
Ou nous ferons
Le premier pas d'amour
Dans