8 Ağustos 2014 Cuma

Tanımanın Vehmi Üzerine


Paul Holdengräber: “On Not Getting It” (İdraksizlik Üzerine) isimli makalenizde, “Bizler hakikatte, tanımayı sağlayacak donanıma sahip değiliz.” diyorsunuz.

Adam Phillips*: Mesele, şeyleri tanımak veya tanıyamamak değildir. Mesele, bilmeyi, yaşamlarımızın bazı işe yaramayan veya hiç de alakası olmayan yerlerinde kullanmamızdır. Fakat bu, şeyleri veya insanları tanımayı münakaşa ediyor olduğum anlamına gelmesin. Ancak, birini tanıyorum dediğinde, bununla ne yapmak istediğini anlamak çok zordur.

Paul Holdengräber: Âşık, mesela?

Adam Phillips: Evet. Bizlerin, bazı derin hisler içerisinde, gerçekten tanıdığı öteki kişidir – ve aynı zamanda hiç tanımadığımızdır. Ve tanımanın vehmini, “bu kişinin benim üzerimde büyük bir tesiri var ve bu öyle müthiş bir şey ki bu ihtişamı, tanımanın vehmi sayesinde terbiye edeceğim.” gibi bir şeyin teşviki ve tahriki olarak düşünebilirsin.

Mesela Proust için insanları tanımak, çoğu zaman birinin diğerini kontrol edememe kaygısı ile alakalı bir şeydir. Güya seni tanırsam veya anlarsam, senin ne yaptığının ve benimle değilken nereye gittiğinin hissiyatına sahip olurum. Mesele, anlamayı ne yapmak için kullandığımızdır.

Bizler küçük birer çocukken, yetişkinlerin ne söylediklerini anlamadan önce, onların ne konuştuklarını dinleriz. Velhasıl başladığımız yer tam da burasıdır, –idraksizlik noktasındaki başlangıç noktamıza adım atmış oluruz böylece. Müzik dinleme için de böyledir bu durum. Müziğin duygusal etkisinin, insanların kendisi üzerine söyledikleri ile hiç de alakası yoktur ki; (müzik) telaffuz edilemeyen, güçlü duygusal tesirleri olan temel şeylere oldukça suret verici olarak gözükür. Sana bir şeyler olduğunu anlarsın, ama ne olduğunu bilemezsin. Kendini birkaç şiire tekrar tekrar geri döner bulursun. Bunlar bir kağıt parçası üzerinde yan yana dizilmiş kelimelerden başka bir şey değildir aslında, ama o sözcüklerin derununda uyandırdığı şeylerdir seni (o şiirlere) geri döndüren. Birileri gelip sana ‘Bu ne şimdi?’ veya ‘En sevdiğin şiir ne manaya geliyor?’ diye sorduğu zaman, eğer biraz mürekkep yalamışsan, bir şekilde cevap verirsin bu sorulara amma bana sorarsan ne söyleyebildiğin ile niçin okuduğun arasındaki o boşluğu hissetmen içten bile değil.

Aynı şekilde, insanları çözmekte kararlı bir psikanalist de oldukça kısıtlanacaktır. Bu, bir roman karakterini yeniden tasvir etmek gibi bir şey değildir. Bu gerçekten de kendini tanıma arzusunun ne kadarının kaygı halinin neticesi olduğunu, ne kadarının da hayatta neler olup bittiğini bilmeyen biri olarak yaşamanla alakalı olduğunu gösteren bir şeydir.

Paul Holdengräber: Peki bir tahmin yürütecek olursak bu şekilde yaşamaya ne kadar daha ihtiyaç duyarız, yani tanımadan?

Adam Phillips: Yaşamanın başka türlüsü yoktur diyelim. Her ne oluyorsa oluyor zaten; ancak bu bizim kim olduğumuzun evhamı ile kısmi olarak hafifletilmiş, üzeri örtülmüş, mestur bir şeydir. İnsanlar ‘’Ben öyle biriyim ki‘’ dediklerinde, sürekli içim daralır. Bunlar formüllerdir, kim olduğumuza dair on formül vardır, kim olduğumuz, neye benzediğimiz, ne tıynette biri olduğumuz ve diğerleri… Bu ifadeler ve birinin dakika dakika bunları tecrübe etmesi arasındaki ayrım, bir tablonun altındaki açıklama yazısı gibi saçmadır. “Peki, tamam, ne dendiğini anlıyorum” dersin. Dersin de asıl resme bakman gerek.

*İngiliz psikoterapist ve yazar. Bazı kitapları: “Akıl Sağlığı Üzerine”, “Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine”, “Flört Üzerine”.


GENE/SİS


Süvariler geçiyordu önümüzden,
Biz fotograf çekiyorduk.
Bütün atlar birbirine benziyordu
Ve kadraja girmiyordu süvari.
Hava mı kararmıştı;
Atlar mıydı siyah olan,
O vakitler bilmiyorduk.

Gözü; açık bir yara,
Ağzı kara bir sinekti kadının,
Durmadan vızıldıyordu.
Gülü öpen dudaklarla
Bedduada  çarpılan aynı dudaklardı ah!
Kadın ağzıyla her yere konuyordu.

Öylece duruyorduk seninle karşılıklı,
Kokluyorduk havayı.
Kısrakların ense kökünde rüzgar
Gökyüzünden çekik gözlü atlar sarkıtıyordu
Ve İp gibi bir kişnemeydi yağmur.

Derken;
Erimiş gökkuşağı olduk aynı kâsede
Sonra atlara doğru koştuk:
Renklere ad verildi,
"Belki de" dedi bir ses,
"Belki de asıl ayrılık budur!"
Çünkü ad verilmezden önce,
Her erkeğin kaburgasında bir kadın uyur.

İma C Çelik

7 Ağustos 2014 Perşembe

BÜYÜK DENGE İÇİN AŞK

Eat Pray Love

“Ayaklarınla sımsıkı yeryüzüne tutun, kalbinle gör, aklın ise doğayla bütünleşmiş olarak, sadece Tanrısal olana yönelsin.”
Tatil mesaisinde sinemaya gitmek adettendir. Tamamen kadınları ilgilendiren bir filme gitmek ise kadınların adetidir. Erkek izleyici bulmak biraz güçtür.
Julia Roberts ve Richard Jenkins’in başrolde oynadığı Eat, Pray, Love (Ye, Dua Et, Sev) filmi de görünürde böyle bir film. Fakat film arka katmanlarını okuduğumuzda aynı isimdeki kitaba gerek bırakmadan kendi ipuçlarını veriyor.
Genel olarak filmin konusu şöyle: New York’un göbeğinde hayatla ilgili hesaplarını yapmış olan yazar Elizabeth Gilbert’in hayatı sorgulayışının sonucunda ortaya çıkan bir boşanma ve boşanmanın onu sürüklediği depresif havanın dağılabilmesi için çıktığı serüven anlatılıyor.
Gerek filmi izleyen sıradan bir izleyici gerekse filmin uyarlandığı kitabı okuyan standart bir okuyucu olarak görünen sahne yukarıdaki satırlara sığdırılan kadardır. Fakat, bu film için söylenecek daha başka şeyler de var.
Arayış insanlık tarihi kadar eskidir ve insanla başlamıştır. Hayat kurucu olarak, medeniyet inşa edici olarak ve yaşamı renklendirici olarak insan sürekli hareketlilik içerisindedir. Kendi tarihi de bundan dolayı çok renklidir. Ama ne zaman ki ego bu renge kendi rengini hâkim kılmaya çalışır ve sahiplenme duygusuyla derin yaralar açmaya başlar, işte o zaman hayat siyah rengini göstermeye başlar. Hayatın katlanılmaz oluşu da bu siyah renkte gizlidir.
Cenneti yaratanın da o yaratılan cenneti cehenneme çevirenin de insanın kendisi olduğu gerçeğinden hareket edersek bu filmin üst katmanlarını daha iyi anlarız.
Budizmin, yeryüzü son islam öğretisiyle aydınlanmadan önce insanları derinden etkilediği bilinmektedir. Hatta Budha’nın ilk öğretilerinin (ruhban sınıflarca yozlaştırılmadan önce) insanlığa sunduğu temel öğretilerin insan doğasına ne kadar uygun olduğu görülebilir. Bu filmde en genel anlamıyla yukarıdaki argümanların büyük bir denge içerisinde işlediğini görmekteyiz.
Bali hakkındaki bir makale yazmak isteyen Liz, Bali’ye gidip orada bir ermiş (Ketut) ile konuşur. Ketut onu tanımadığı halde onun arayışını samimi bulur ve ona bir harita verir. Bu harita insan bedeninin doğa ile uyumunu ortaya çıkaran Doğu Mistisizmi’ne ait bir haritadır. Haritada bir insan görünümü vardır. Dört ayak üzerinde duran kalbinde iri bir göz, başı ise gökyüzüne yükselen ağaç yaprakları ile kuşatılmış gizemli bir haritadır. Filmde bu harita yalnızca iki kez görünür. Ama Liz’in çantasındadır. Film ilerledikçe Ketut’un aslında Liz için o haritayı uygulamaktan başka dileği olmadığı görülür. Harita şunu söylemektedir: “Ayaklarınla sımsıkı yeryüzüne tutun, kalbinle gör, aklın ise doğayla bütünleşmiş olarak, sadece Tanrısal olana yönelsin.” Bütün şifre budur. Liz, acılarını, kırılmış kalbini, katı realist aklını bu öğretinin etrafında dolaştırarak  kendi gerçeğini aramaya çalışır. Aradığı kendisidir. Bulmak istediği kendisidir. Ve gittiği yol kendi yolu olacaktır.
Aslında Liz kendisini hiçbir zaman adayamamıştır. Bir evliliğe, bebeğe, işe, eve, dekorasyona, hayata adayamamıştır. Bütün sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü kendisini hayata adayamayan bir kadının henüz kendisini bulamamış olduğu gerçeği ile yüzyüze geldiğini görürüz. Adayamamak bulamamaktan kaynaklanır. Liz bunu farkettiği an, çantasını sırtına alır ve kendisini bulmak için yola çıkar.
İtalya iyi bir durak olabilir mi? Makarnalarıyla evet. Liz’in ilk serüveni İtalya ile başlarken, açlıktan karnı guruldayan izleyiciler olabilir. Mükemmel İtalyan mutfağının görsel bir şölene dönüştüğü biraz da bizim geleneksel kültürümüze benzeyen İtalyan sokakları Liz için oldukça eğlenceli bir hale gelir. Gece gündüz yer, içer, gezer, eğlenir.


Fakat bir Roma tapınağı Liz’i yeniden içindeki uçuruma çeker. Roma’nın yıkılışının, bu şehrin değişmesine olanak sağladığını gördüğü zaman kendi hayatındaki yıkılışın da değişimlere gebe olduğunu farkeder. Anlar ki, gece gündüz yemek, içmek, gezip eğlenmek aradığı şey değildir. Her şehrin bir adı vardır. Roma bir aşk şehridir, ama Liz’in aradığı ad bu değildir. Ve kendi kelimesini aramaya başlar.
Hayat hep aynıdır aslında, nereye gidersen git bu böyle! Duygular ve zihin değişmedikçe her yerde insan aynı sorgulayışlar ve arayışlar içerisine girer. Korkmanın değişimi engellediği ve sefalete neden olduğu Liz’in deneyimleriyle tek tek ortaya çıkmaya başlar.
Artık Bali’ye gitmeye karar vermiştir. Hindistan bütün bir Doğu mistisizmini kuşanmış olarak Liz’i beklemektedir. Hindistan’la ilk karşılaştığı şey bir düğündür. Onbeş yaşında bir kız çocuğu evlendirilecektir. Normal Amerikan filmlerinde boşanma gibi bir dramı yaşayan bir kadının onbeş yaşında bir genç kızın evliliğine engel olacağı ve bu çerçevede bir kahramanlık gösterisine gireceği beklenir. Fakat Liz bunu yapmaz. Amerikan mantalitesini hiçe sayan bir çıkışla sessizliğe bürünür ve onbeş yaşındaki kıza şunu söyler: “Gurigitamı sana adadım.” Bu şu demektir: “Ayin esnasında seni ve evlenecek eşini düşünerek zihnimi size odakladım ve gördüm ki siz mutlu olacaksınız.” Bunu duyan onbeş yaşındaki genç kız mutlu olur ve Liz’e “Sana inanıyorum” der. Liz bu inanç karşısında hayrete düşer ve kendi yarattığı düşsele daha çok inanmaya başlar. Çünkü aslında kızı teselli etmek niyetindedir. Ama inanç tesellinin önüne geçerek onu büyütmüştür. Teselli artık gerçeğe dönüşmüştür. Teslimiyet Liz’in karşılaştığı ve isteyerek kabul ettiği ilk duygu olur.
Hindistan serüveni bir maceraya dönüşmeden bir değişime yavaş yavaş fırsat vermektedir. Liz’in burada karşılaştığı her insan onun için bir şeyler öğrenmesine neden olur. Sağduyuyu öğrenir, samimiyeti, içtenliği, komin halinde yaşamayı ve Seva(özverili çalışma)’yı öğretir. Ketut ise, her gün akıl danışmaya gittiği gurusu olarak filmin en sevimli karakteri olmaya devam edecektir.
Ye, Dua Et, Sev filminin “Ye” kısmı İtalya’da bitmişken, “Dua Et” kısmı Hindistan’dadır. Peki “Sev” kısmı nerededir? Bunun için bir adres verilebilir mi? Yoksa Hindistan “Sev”e de yetecek midir?
Felipe (Javier Bardem), filmin son sözcüğü olabilir mi? O da kalbi yaralanmış olarak bir evliliği bitirmiştir. O da arayıştadır ve o da kendini bulmak üzere Hindistan’a Bali’ye gelmiştir.
Büyük denge için küçük dengelerinin bozulması gerekebilir. Küçük dengelerden birisi aşk olabilir mi?
Eat, Pray, Love (Ye, Dua Et, Sev)
Yönetmen: Ryan Murphy 2010
SEMİHA KAVAK
Edebistan


6 Ağustos 2014 Çarşamba

Kıyamet



"Kıyameti göğü kışı akşam sözlerini 
Sevgiyi yaktım" 

Gülten Akın

Dördüncü Boyut




ey zaman
acıyı ve bileğimdeki bekleyişi ötele 
düşe bir gövde yarat

seyitP

Sylvia Plath'ın İntiharı ya da Doğum Lekesi




   Plath, kavminden aforoz edilmiş hüzünlü bir kuyruksüren…”Mezhebinin ayinlerinden soğumuş bir rahibe.”Plath, kendini hor görmeyi ve dışlamayı ustaca becerebilen bir şair. Ölümün kusursuzluğunu var edecek kadar yaratıcı ve kendi ölümünü kesin bir kararlılıkla onaylayacak kadar cüretkâr!
  
<<Ölmek                                                                                                         
Bir sanattır, her şey gibi
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor.
Öyle ustaca ki insana gerçeklik duygusu veriyor.
Bu konuda iddialıyım sanırım”

    Yazının hayalle gerçeği var ettiği anlam ve onun sonsuzluğunda kendini var oluşun doruklarına çıkarıp oradan aşağıya iten şairin acısı, ‘fark eden - farkında olan’ belleğidir; fark ve duyarlılık bilinci şairin reel hastalığının asıl dokusudur ve çabuk yırtılır. Bu doku öyle zarif, kırılgan ve incedir ki, anlamın erimiş jilet keskinliğindeki dokunuşlarına dayanamaz, yırtılır!

   Plath’ın şairliği, belki biraz barok ama kırılgan… Acı gerçeğe her zaman açık ve ona karşı savunmasızdır. O, çoktan kabul etmişlik ve razı gelmişlik, onun şiirinin gizdökümcü ve itirafçı olduğunun ispatıdır. Plath, hayatını ve edebi tarzını hep aynı çizgi üzerinde yaşadığı için, hayatını yazdıklarında aktarmıştır okura… Belki de, bu tavrı onun kurtarılmak için attığı sessiz bir çığlıktı… Kim bilir? Tıpkı, kendi yaşamını anlattığı “Sırça Fanus” adlı romanı gibi…

   Plath’ın acıları her ne kadar ‘ben‘ merkezci görünse de, şairliği bağlamında ıstırapları evrenseldi. Yerel bir kadın olmanın yanında şair olarak da evrensel olmanın belleğindeki ağırlığı onu düşsel ve edebi bir hastalığın çaresizliğine itmişti. Bu ıstırap ona yeni bir ‘ben‘ olmayı şart koşuyordu. Yaşamın ve yazının muhasebesini yapmaktan yoruluyordu artık. Her şiirinde aklın karasına vuran ölüm teması oluyordu. Şiirlerindeki  ‘kendini sorgulama’ hayatındaki sorunların, soru ve cevapların uyumla toplanmış bir halidir. Plath’ın, yaşıyor ve yazıyor olması onu kendi olmaya zorlamıştı ve o,kendi olunca yalnız oluyordu... Dayanamıyordu, algının değişkenliğine… Kimyası değişiyordu… Kendiliği çözülüyordu... Yerel ve evrensel olma kaygısı büyüyordu... Yazarken yaşayamıyor, yaşarken yazamıyordu… Düzyazıda kendini şiirdeki gibi ifade edemeyişi ve giderek artan, onu ağır travmalara iten hayatı,  geçmişi de durmadan onu kendine çekiyordu… Onu ölümüne çeliyordu...

   Plath, çektiği acıyı okura kendi psikolojik halini yansıtarak anlatır. Kendini yazması ‘ben‘ merkezde çaresizliğini öyle büyütür ki, okuru ve diğer insanları onun acılarını sezemeyecek kadar duyarsız ve şiddete meyilli görür... Nitekim öyledir de… “Sırça Fanus” için yapılan eleştiriler Plath’ı çok üzmüştür. Şair olmak belki zor, yaşadıkça kırılmak ve kirlenmek şart olunca… Ve dayanamamak buna… Çok zor!

   Plath’ın intiharı, akıllara birçok edebiyatçıyı getirebilir… Rus şair Yassenin, Kleist, Pavese, Duprey, Hemingway, Rus şair Mayakovski, Wolf, Cravel, Caravan… gibi daha birçok ince ruhlu yazar ve şair de onun gibi ‘ben’ ve ‘ben’in tahammülsüzlüğüne yenik düşmüş ve terk etmişlerdi dünyayı.’Kendi kararını vermiş’ olmak belki hayat ve onun feodal düzenine karşı kazanılmış bir zafer onlar için, ama düzenin ve hayatın onlara ağır ve yıkıcı geldiği gerçeğini asla reddedemeyiz. Şairlerin yaradılışları sokaktaki her insanla aynı değildir. O, zarif, kırılgan, içe çöküşü kolaylaştıran algı ve fark duyarlılığı şair ve yazar da  çok derin, çaresiz, ince ve isimsiz bir hastalıktır.

   Plath’ın intiharını, yine onun gibi, kendi hayatına kendi son veren yazar, şair, çevirmen Nilgün MARMARA, “Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi” adlı tezinde (…ölümünün ardından kitaplaştırılan kitabında...):

“…ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır.Bu ideal ,kendi akışını tamamen kendi içinde,ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur.”der.

   Şair Plath, şair olmanın yetisi olan zarafet ve duyarlılığı öyle yakıştırmış ki kendine, ölümden dakikalar önce çocuklarının başucunda durup, süt ve bisküvileri başuçlarına bırakıp hayatını sonlandırması, sanki hayata rest çekmek gibi… Istırap içinde yaşamış olması onun ölümünü kolay ve çabuk kabul edilebilir olmasını haklı kılmaz belki, ama “her intiharın haklı bir sebebi vardır ” Van Gogh, ”beni intihar ettiler “ derken, suçsuz ve kendi kararından herkesin haberdar olduğunu açıkça ifade eder. Buna rağmen kimsenin duyumsamamasını kişilerin ve toplumun duyarsız, şiddete meyilli oldukları noktasında kendi kararını onaylamanın haklılığını ispatlar. Aynı kararı ve tespiti, Plath’da da görmek mümkün.

   Ölümlerini kendilerine biçilmiş bir kaftan gibi benimsemeleri, onu yazma ve açıkça ifade etmeleri aslında kurtarılmak istediklerinin ve hayata bağlılıklarının da ispatı. Hayata tutunmak ve ondan koparılmak… Plath, bunu bir şiirinde şöyle dile getirir:


“…Gelecek gri bir martı
Kendi sesiyle gevezelik ederek
Gitmekten,gitmekten bahseden.
Yaş ve dehşet,hemşire bakıcılar gibi
                                                      yanında
ve büyük soğuktan şikayetçi bir
                                  boğulmuş adam
denizden sürünerek çıkıyor.”
   
   Sanatçılar ruhlarının derin acılarına yenik düşerken, okurun onların ardından edindiği, ’belki tatmin edilememiş bir egonun hak ettiği sondur’ fikri muhtemelen, oysa sanatçı, yalnızca bireysel değil yani yerel acılarının tutsağı olarak ölmez... Evrensel ve sonsuz acıların erittiği bir demirdir. Ateşte eriyen bir parça demir… Saygıya susamış ve barışa özlem duymuş derin duyarlılar… İç huzursuzluklarını yatıştıramamış ve cinnetin gözlerini kör ederek akıllarını aldığı sonsuz anlam ve söz işçileri… Plath, derinliğinin içine düştü belki, Nilgün Marmara ve diğerleri de… Peki, intiharı yasak ve günah kılan toplum gerçekten bu kadar duyarsız mı? Sylvia Plath’ın intiharı ya da, doğum lekesi… Bu istek ya da karar doğuştan beden ve akıllarına bulaşmış bir leke mi? Doğuştan verilmiş, doğarken alınmış ezberlenmiş bir karar… Belki de, bu tekil intiharların bireysel nedenleri olarak dile gelecek hep, oysa birey intiharlarının asıl sebepleri toplumsal nedenlerdir. Zira Plath’ın intiharı, buna emsalsiz bir örnektir.
                                          
 Ayfer  Feriha Nujen / Ayna İnsan 5
                               


4 Ağustos 2014 Pazartesi

Doğu Güneşini İliklerine Kadar Çekmiş Bir Anka




Yürüdüğüm Müddetçe Varım, Durursam Yokum

“Aşk yolu bir yoldur ki ne ucu var ne kıyısı.
O yolda can vermeden başka hiçbir çare bulunmaz.”
Tasavvuf ve mistisizm alanındaki çalışmalarıyla Batı’nın, İslam ve Doğu’yu algılayışındaki anlayışı evrensel bir bakış açısıyla değiştirmeyi hedefleyerek yola çıkan, İslam dünyası ve Batı arasında köprüler oluşmasını sağlayan 20.yüzyılın güçlü Doğu bilimcilerindendir Annemarie Schimmel. 7 Nisan 1922’de Almanya’nın Erfurt şehrinde Protestan bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelir. Henüz küçük yaşlarda ona hayatı boyunca tesir edecek olan Doğu’nun o eşsiz maneviyatını klasik masal kitaplarının büyülü atmosferiyle kendi içinde hissetmeye başlar. Fransızca ve Latince öğreniminden sonra, olağanüstü kabiliyeti ve çalışkanlığı sayesinde Arapça eğitimini de küçük yaşlarda alarak, İslam kültürüne ilgi duyan Latince öğretmenin de etkisiyle tarih, edebiyat ve dinler hakkındaki çeşitli kitapları derslerine ilaveten büyük bir azimle araştırır. Arayışının onu istediği yere ulaştırabileceği inancını da hep içinde taşır. İkinci Dünya Harbi’nde bir lise talebesi olarak yaşadığı zorluklar dahi onu yıldırmamış, İslam Sanat Tarihi dersi aldığı Ernst Kühnel tarafından keşfedilerek Farsça, Osmanlıca-Türkçe öğretiminden sonra Richard Hartmann’ın yanında Kalif und Kadi im spätmittelalterlichen Aegypten (Memlûk Mısır’ında Halife ve Kadıların Durumu) konulu doktorasına başlar. Zorlu ve karanlık günlerle geçen İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 5 Ocak 1946 tarihinde Marburg Üniversitesi’ne Memlûk Devleti’nde Asker, Emir ve Sultanların Sosyal ve Kültürel Rolleri adı altındaki doçentlik tezini sunar ve doçent olur. Marburg Üniversitesi’nde oryantalizm ve İslâmi İlimler alanında dersler verme imkanına sahip olan 23 yaşında genç bir doçenttir artık. İkinci doktorasını da aynı üniversitede dinler tarihi alanında yapar.
Annemarie Schimmel tasavvuf (mistisizm) ekolünde çığır açmış bir oryantalist olarak dikkat çeken bir portredir.
Algılanan İslam anlayışı ile yaşanması gereken İslam anlayışı arasındaki farklar üzerinde yaptığı çalışmalarla dikkat çekerek, dinin ulvîliğinden bahsederken inancın dünyevi ortamda birebir yaşanarak ifade edileceğini vurgulamıştır.
Bir röportajında, doktora çalışmalarını din bilimi üzerine yaparken kendisinde İslam’a karşı bir sempati oluştuğunu, Türkçe’yi çok iyi öğrenerek ilahiyat fakültesinde kürsü başkanlığına getirildiğini, bunun kendisi için büyük bir şans olduğunu, bu sayede İslam hakkında çok şeyler öğrendiğini söylemiştir.
Her zaman farklılıkların önemine değinerek, Müslümanların diğer dinlere bakış açılarını gözlemlerken, diğer yandan mevcut İslami problemleri de yakınen tespit etmiştir.
Schimmel’in akademik çevrelerden farklı olarak hep bir tevazu ve hoşgörü içerisindeki samimi yaklaşımları bilimsel çalışmalarında onu daha da ilerilere taşıyan başarılara imza atmasını sağlamıştır.
Bu samimi arayışın zarif ruhlu insanı, içinde yetiştiği Batı toplumundaki önyargıları ilahi mesajın doğruluğuna inanarak aşıp, İkbal’in,  “Yürüdüğüm müddetçe varım, durursam yokum” sözünü ilke edinmiş ve hayatının her döneminde hareketli bir yaşam sürmüştür.
Batı ile ilgilenen ilahiyatçılar arasında en çok İkbal’den etkilenmiş, onunla ilgili yaptığı kapsamlı çalışmalarda Doğu’ya olan hayranlığını Pakistan üzerinden İkbal’le bağlayarak muazzam bir iklimi farkedip hayatına nefes katmıştır.
Schimmel, İkbal sayesinde Pakistan’a olan duyarlılığının artması sonucu hemen her yıl Pakistan’a giderek islamî alandaki tüm kültürel hareketleri yakından takip etmiş, 1984 yılında Pakistan’ın Hilal-i İmtiyaz isimli en büyük ödülünü almıştır.
Gençlik yıllarında Mevlana ve İkbal’in şiirleri ve mistik dünyalarından etkilenen Schimmel, ruhunun ateşlediği büyük iştiyakla hep farklı alemlere yolculuk etme arzusu duymuştur. İran, Irak, Suriye, divanlar ve şiirlerden etkilenip, Doğu dilini çözdüğü ülkelerdir. Mısır, Arabistan, Pakistan, Afganistan, mistik arayışlara, keşiflere yöneleceği ülkelerdir. İçindeki hakikat aşkının dinmez hasretiyle çıktığı yolda, aldığı her mesafede, her sözde, her şiirde hep o ilahi sese kulak verir.
Sevdiği şairlerden Şah Abdul Latif’in söylediği gibi maneviyatın engin sırlarını keşfetme arzusu ve arayışlarıdır hayatı anlamlı kılan:
Aramak istiyorum sadece, hep aramak
Ne hazindir dosta asla ulaşamamak!
Schimmel, seksen yıllık bir hayat serüveninde yüzü aşkın kitap, Farsça, Urduca, Arapça, Sindi, Türkçe şiirlerden İngilizce ve Almanca’ya yaptığı çeviriler ve pek çok makale bırakmıştır. İslamın mistik boyutları, Mevlana Celaleddin Rumi ve Tanrı’nın Yeryüzündeki İşaretleri gibi kitapları İslam’ın özünün anlaşılmasında büyük yarar sağlamıştır. İkbal’den “Cavidnâme”yi Türkçe’ye kazandırmıştır. İçeriği ve musikisi zengin “Dinler Tarihine Giriş” adlı ders notlarını Türkçe olarak kaleme almıştır.
Annemarie, Doğu tasavvufunun tüm inceliklerini özümsemiş, Doğu’nun topraklarına, kültürüne yabancı olmayan müstesna bir kişilik olarak son derece önemli bir portre çizer. Doğu tasavvufunun ona kattığı naiflik, onun ele alınmasını gerekli kılmıştır.
Annemarie Schimmel’in büyülü Doğu dünyasını hayatının amacı haline getirmesi, Tanrı’nın ona bahşettiği imkanları Doğu için seferber etmesi bu deryanın içinde bile isteye boğulması  bu enginliği kuşaklara taşımadaki iştiyakı, azmi, hırsı ve cehdi onu Doğu-Batı kültüründe insanlık birikimine izler bırakan önemli bir alanda temsilci yapmaktadır.
Annemarie’nin varlığı Doğu’nun hazine sandığının Batı’ya taşınması değil, Adem’den günümüze dek bütün bir insanlığın kültür sahnesine cömertçe sergilenişidir. Bu uğurda hayatının her aşamasında vefayı ve azmi sırtlanmış bir kadın sûreti görmek hemcinslerimiz açısından paha biçilmez örnek olmasının yanında ilim dünyasındaki Doğu-Batı sentezinin de olması gereken şekline ayna tutmaktadır.
Annemarie Doğu güneşini iliklerine kadar çekmiş bir Anka’dır.
Semiha Kavak
Edebistan