8 Haziran 2014 Pazar

Özgürlük


ne güçlü bir dildir kıssa dili! ne kadar, güç, genişlik ve zerafet var sembolizmde! onun hakkında ve ona göre söylenemeyecek hiçbir şey yoktur. sembolizm avrupa’da siyasi tıkanma ve boğulmanın ortaya çıktığı bir dönemde gelişti. güçlü bir yazar, en buhranlı ve en şiddetli siyasal ve diktatörlük şartlarında, en tehlikeli sözleri söyleyebilir. yazarı okuyucusundan başka hiçbir güç susturamaz. fakat her halükarda, yazarın, sinirlerin susuzluğunu, kalp hücrelerini ihtiyacını, insan ruhunun ve insan beyninin ihtiyacını gidermemesi doğal değildir. düşünce ve ruhu ikna eder, başarı kazandırır; ama insan ruhunun kalbi ve insan kalbinin ruhu öylece susuz kalır. ınsana başarı duygusu verir; fakat bunu yapmakla insani duyguyu razı etmez. o susuzluk, o eğilim öyle susuz ve aç kalır. 

terör, korku, yalnızlık ve vahşet şartlarında yazan sözlerini söyleyen, bütün özgürlükçü istek ve düşüncelerini, küfür ve nefretlerini açıklayan siyasi bir yazar, sembollerin kıssaların ve sanatkârlıkların perdesi altında, yinede caddeye çıkıp çalışma masasının gerisine oturarak yüz yüze ve açıkça diktatörlüğe sövebileceği ve apaçık bir şekilde şöyle feryat edebileceği günün arzusu içerisindedir: 

“ey özgürlük! seni seviyorum. sana muhtacım. sana aşığım. sensiz yaşam zordur. sensiz bende yokum. varım, ama ben yokum. yani o var olan ben değilim. ben, sensiz boş, anlamsız, şaşkın, avare, ümitsiz, kalpsiz, ışıksız, tatsız, beklentisiz, intizarsız, beyhude yani bir hiç olacağım. ey özgürlük! senin sevgi, dostluk ve şefkatinle beslenmişim. ey özgürlük! senin yüksek ve özgür endamın, benim mabedimin güzellik minaresidir. ey özgürlük! senin masum ve renkli güvercinlerin benim sırdaş ve aşina dostlarımdır. barış güvercinidir onlar. o güvercinler, benim tüm ümit ve iyi haber mesajlarımın ve bütün müjdelerimin habercisidirler. ey özgürlük! keşke seninle yaşasaydım. seninle can verseydim. keşke sende görseydim. sende nefes alıp verseydim. sende uyusaydım. sende uyansaydım. yazsaydım, söyleseydim. sende hissetseydim ve seninle olsaydım! 

ey özgürlük! ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım. zincirden bıkmışım, zindandan bıkmışım. hükümetten bıkmışım. zorunluluktan nefret ediyorum. seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum.

benim yaşamın senin hatırınadır. gençliğim senin hatırınadır var olmam. 

ey özgürlük! kutlu özgülük! seni tahta oturtmak istiyorum. 

ya sen beni yanına çağır, yada ben seni kendi yanıma çağırayım! 

ey özgürlük! kanadı kırık güzel kuşçuğum! keşke seni vahşet bekçilerinden gece, karanlık ve soğuk meydana getirenlerden, duvarları, sınırları, kaleleri, zindanları yapanlardan kurtarabilseydim. keşke kafesini kırıp seni sabahın temiz bulutsuz ve tossuz havasında uçurabilseydim. fakat… benim de ellerimi kırmışlardır. dilimi kesmişlerdir. ayaklarıma zincir vurmuşlar ve gözlerimi bağlamışlardır… yoksa seni benimle mi karıştırıp birleştirmişler? seni benimle aynı kalıba mı dökmüşler? seni derinliğimde en samimi ve en gerçek benliğimde buluyorum, hissediyorum. senin tadını her an kendimde tadıyorum. kokunu daima kendi yalnızlık fezamda kokluyorum. çölün yaz gecelerinde göğün küçük yıldızının gönlünde, melaküti kanatların sürtüşmesiyle meydana gelen kalp oynatıcı çan sesi gibi gürültü çıkaran sesini her zaman işitiyorum. her sabah hayalimin şefkatli ve sevgili parmaklarıyla elimde huzursuz olan canlı ve dilli saçlarını yumuşak bir şekilde ve sevgiyle tarıyorum. günün tamamını seninle geçiriyorum. adım adım gölge gibi seninle birlikteyim. seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. her zaman ve her yerde seni benim yanımda beni de senin yanında görüyorlar. sofra başında, yanındaki boş sandalyede oturan benim, görüyormusun? ben varım, gözlerini doğru aç. sultan ve mütevelliyi gördüğün güzlerle değil sadece beni görmek için var olan gözlerle, yalnız benim sende gördüğüm gözlerle bak. ağzına gizli bir lokma koyan benim. ansızın dudağına bir bardak koyan benim. senin için elma soyup kesen ve dilimleyen benim. hemen başını çevir ki, kaçıp kaybolma zamanımdan önce beni görebilesin… 

her ikindi, yaz aylarının sakin, sevgili ve şefkatli ikindileri, kışın sıkıntılı ve suratsız ikindileri, zindanında kederli ve yalnız şekilde somyaya düştüğün ve kendini bıkkınlık, yorgunluk, soğuk ve ümitsizliğe terk ettiğin zaman, yanı başında birçok gece notları, makaleleri, kitapları, risaleleri, şiirleri, öyküleri, nağmeleri ve tasnifleri (katil ve cellâtların bakışları altında, senin ve benim zorba hükümetimizin vahşet ve korku dolu günlerinde) yazan, terennüm eden, yazdıklarından sonra zindan, takip ve işkence gören ve onları senin için okuyan benim. sen ise sakin ve sessizce kulak veriyorsun. her an bir şaşkınlık, her an bir tebessüm, her an yüksek bir kahkaha, her an yeniden fırlayıp kendi çevrende dönüp dolaşmak… kendini aynanın karşısına geçirmek, bu durumda kendini aynada görmek ve görmemek… her an hayrette kalmak… ınanmak, inanmamak… bazen itiraz…yüz buruşturmak, kaş çatmak, yarı kahrolmak, hemen özür dilemek, alametiyle gönül okşamak, utangaçlık alametiyle sevimli bir tebessüm… sonra bir soru, ve sonra bir cevap, arkasından bir şüphe, bir tereddüt, sonra da karar vermek. ardından söz söylemek ve hemen kızarmak. ondan sonra bir sessizlik, suskunluk. ne suskunluk! sonra ayağa kalkmak ve baş aşağı düşmek. düşünceye dalmak, elbise giymek ve evden dışarı çıkmak… ışte bütün bu saatlerde, bu zamanlarda seninle birlikte olan benim. sen yalnız değilsin.seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. sen beni az tanıyorsun. benim bütün yaşamım senden oluşmuştur. senin uğruna hiçbir zaman baskı, gazap, gasp ve engellere teslim olmadım. beni ipe bile götürseler, yine de asla kalbim senden ayrılmayacak. sen benim kalbimsin, benim su ve toprağımda yoğrulmuşsun. ışkenceler, ancak benim sana olan sevgimi arttırmışlardır. zindanlar, bana senin sevgi ve aşkından başka bir şey getirmemiştir. düşmanlıklar, vahşilikler, korkutma hareketleri ve takipler, sana olan vefamı daha da artırmaya yaramışlardır sadece. 

ve… geceler… vah! gecelerden bahsetmek ne kadar zordur! ınsanların olmadığı, duvarların karanlıkta kaybolduğu, kralın gözünün kapandığı ve kalelerin muhafızlarının uykuya daldığı geceler! ve… ben o gecelerde ayaktayım, sen ise uyanık. dünyalıların gözü uykuda, ve kafeslerini kırarak birbirlerine karışmak ve gökyüzünün o güzel yalnızlığının sevimli sinesinde uçmak isteyen dört güvercinin ümit ve bekleyiş gözünün hilali… ve… geceler… beni üzüntü, hastalık solgunluğa terkedip eve dönüyorsun. yalnızca evin kapısını açıyorsun. öyle bir evin kapısını ki, içerisinde bir ses, heyecan ve şevk varsa, bunlar da komşu duvarlardan geliyor ayaklarının sesi, evin sessiz ve suskun kalbine heyecan düşürüyor ve ansızın kesiliyor. odanın kapısını açıyorsun ve içeriye ayağını koyuyorsun. senin bekleyiş ve ümit gözünle o köşede çehrene gülümseyen benim. o an kalpten gülümsüyor ve geri dönüp kapıyı kilitliyorsun. tekrar dönüyor, beni yanına oturtuyorsun; ve soruyor, soruyor, soruyorsun. ben ise öylece suskun duruyorum. başımı önüme eğmiş ve gözlerimi halıya dikmişim. öyleki konuşacak akıl ve kalbim yok. solmuşum, sıkılmışım ve bıkkınım. çünkü hayat zorlaşmıştır. boğulma, acımasız baskı, sağlam kaleler, uyanık zindancı… bütün bunlar bana eziyet ediyorlar. bunlara alışmamış, baskının elinden bir şarap içmemişim. boğulma ve tıkanma dünyasıyla dostluk kurmamışım. öfke, vahşet ve duvarla arkadaş olmamışım. kalbimi senden ayırmamışım. her adımı güçlükle atan ayağım senin aşkına koşuyor. bir zincire, bir ipe eğilmeyen baş, senin eteğine eğiliyor. ümit göze eğilmeyen endam, senin mabedinde namaz kılıyor. ölüm tufanlarından titremeyen yürek, seni hatırlamakla perişan oluyor. ve… bana şiddetle ve çok eziyet etmişlerdir. bana işkence ediyorlar. kalbim parçalanmış, ruhum karma karışık ve parça parça olmuştur. gücüm kaybolmuş ve ümidim yok olmuştur… ve yorgunum! 

sen ise yalnızlık halvetinde onun gönlünü alıyorsun. onun kucağına baş koyuyor, aşikane bir gezele konu olan yumuşak ve sıcak ellerini, onun titrek ve soğuk ellerine koyuyorsun. onu sakinleştiriyor, ısıtıyorsun. senin gazelinin on şah beytinden haberini benim parmaklarımın beyitleri birer birer bir kenara alıyor; her beyiti nağmeliyor ve bir rubai yapıyor. o zaman tamamı güzel, sıcak, iyi, gizli, dertli ve yakıcı gazelleri, nağmeleri, makamları, şiirleri, sesleri, şarkıları kapsayan bir divan meydana geliyor. o zaman sen ondansın, hayır bendensin. her ikisi de birdir. o benim. benim niçin kederli olduğumu, niçin solduğumu, niçin o yıl gelmediğimi soruyorsun. “niçin önceki yıl yoktun? ıki yıl önce niçin o makaleyi yazmadın. niçin iki yıl önce, beni öven şiirini basmadın? niçin?” diyorsun. unuttun mu ?! takip mi ettiler? 

ve ben, yazgımdan, yorgun maceramdan ve senin yolunda çektiğim dert, eziyet, ıstırap, acı, üzüntü ve işkenceden bahsetmekten bıkmışım. aslında ne dostun yanında dost yolunda çekilenlerden bahsetmek insanlık alametidir; nede dostun kalbini incitmek insanca bir davranıştır. bu öykü ve açıklamalarla sona eren anlardan dolayı yazıklar olsun bana. bu anlara üzülüyorum. bazen özgürlüğü sevme yolunda uygunsuz bir adım ve özgürlüğü övmede korkusuz bir kalem özgürlüğü daha çok sınırlıyor ve özgürlük aşıklarını en az özgürlük işaretlerinden bile mahrum ediyor. benim bu işte sahip olmadığım nice deneyimler ve bilmediğim nice çok bilinen ve bilinmesi gerekenler vardır. özgürlük ve özgürlüğe aşık olma hatırına, özgürlük ve cihadı övmek, benim mesleğim, meşgalem, işim, hayatım, aşkım,imanım ve şahsiyetimin çerçevesi olmuştur! çaresiz kaçıyor ve soruyorum: sen ne yapıyorsun? zamanını nasıl geçiriyorsun? ne düşünüyorsun?... sen kendi kendine ısa gibi yahudilerin pençesinde olduğunu, kayser’in seni çarmıha gerdiğini, darağacına çektiğini ve başına bir taç koyduğunu söylüyorsun. ben ise mesih’in yorgun havarisi saint paul gibi kendime kıvrılıyor, boşlukta kendisinin bile duyamayacağı bir feryat çeken dertli gibi, başını büküyor ve yürekten inleyerek ağlıyorum. o zaman başımı kaldırıyor ve hissediyorum ki, göklerin bütün bulutları gönlüme yağmaya başlamışlar. o an gözlerimi, kucağımda parçalayan yüzüne dikiyor ve gülün üzerine konan ve çevresinde uçan iki kelebek gibi, bakışlarımla yanaklarına, yarı uyumuş ağır göz kapaklarına, ıslak kirpiklerine, kulak tozuna, asil olmayan burnuna ve su çeken asil dudaklarına naz yapıyorum. çaresizliğimden, yani esir oluşumdan dolayı kalpte eriyorum. o vakit senin yüzüne sıcak bir damla düşüyor. sen bunu anlıyorsun, ama izhar etmiyorsun. onu kalbinde tutuyorsun. bir an öylece sessiz kalıyorsun. ama kalbinde şiddetli bir kavga yapıyor ve ayağa kalkıyorsun. fakat bana bakmıyor ve ayağa kalkıyorsun. bana bakmıyorsun. başını öyle bir işle meşgul ediyorsun ki, bende görmüyorsun. bir an geçiyor, ondan sonra bana yüzünü çevirmeksizin, benden daha uzak bir soru soruyorsun. fakat bir cevap duyamıyorsun. tekrar ediyorsun soruyu, yine bir cevap işitmiyorsun. başını çevirip bakıyorsun, ama kimseyi göremiyorsun. 

o zaman benim yerimde yalnızlığın oturduğunu görüyorsun. yalnızlık gölge gibi senin peşine düşüyor. seni takip ediyor. evet, yalnızlık kendi bedduasını senin üstüne atmıştır. pençesi ile gırtlağını sıkıyor; sıktıkça sıkıyor; he an daha bir şiddetli ve düşmanca sıkıyor. seni bir an bırakmıyor. her zaman daha da ağır, vahşi ve güçlü oluyor. sen ise zavallısın. kalmaya gönlün yok. kitaba sığınıyorsun. açmaya gönlün yok. yemekle meşgul oluyorsun. ama canın yemek istemiyor ve geri dönüyorsun. yorgun, halsiz ve solgun olarak, kendi tortun ve artığın gibi çarpıntı ve ızdıraptan dolayı yatağının boş sedefinde sürünüyorsun. battaniyeyi yalnızlık korkusu ile başına çekiyorsun. ansızın bir nefes sesi! çektiğin nefesin sıcaklığı vuruyor. battaniyeyi kaldırıyorsun ki, ışıkta göresin, fakat göremiyorsun. tasavvurunda, acı bir gülümsemede bulunuyorsun. kalkıp lambayı söndürüyor ve yatağına geri dönüyorsun. yine nefesinin sıcak ve yumuşak şulesini yüzünde ve boğazının altında hissediyorsun. ve o zaman karanlıkta bakıyor ve tekrar beni görüyorsun. 

ve artık suskunsun. muhatapsın sadece. ıstediğim ve istediğin her şeyden bir parça konuşan ise benim. sen sadece kulak veriyor, gülüyor, taaccüp ediyor, tasdik ediyor, inkar ediyor, kabul ediyor, düşünüyor, tahayyül ediyor ve anlıyorsun! konuşmam, sözüm, terennümüm, kıssam, efsanem, şiirim, şarkım, nağmem, gazelim, yazım, telifim, masalım, destanım, kinayem, teşbihim, istiarem, şakam, köşem, sövgüm, nefretim, alayım, büyüm, sihrim, okşayışım, duam, nümayişim, felsefem, dinim, tarihim, irfanım, tasvirim, tecessüsüm ve rivayetim… evet ben bütün bunları yapıyorum. böylece senin göz kapakların yavaş yavaş ağırlaşsın, gözlerinin üzerini kapatsın ve benim o iki aziz ve güzel dostumu benden gizleyip saklasınlar. beni, gözlerinle görüşmekten ümitsiz etsinler, ben yalnız kalayım, kalayım ve yavaşça ayak parmaklarımın üzerine basa basa pencerenin boşluğundan aşağı geleyim, ve ağaçların tortusundan kendimi sokağa atayım. karanlık gecede uyumuş duvarların gölgesinden, polislerin gözlerinden uzak bir şekilde hücreme gireyim; tıpkı gece yarıları gökyüzü sözleşme yeri seferinden döndüğümüz o geçmiş geceler gibi. tıpkı posttan hırkasına bürünmüş, ışıksız hücresinde imamzadenin (imam evladı/peygamber soyundan) yanıbaşında, uykuya dalıp horlayan, namaz bilmez, imam tanımaz cahil mütevellisi ile, o isimsiz, tanınmamış imamzadenin ziyaretinden döndüğüm o mehtapsız geceler gibi… 

sen uyuduğun, beni o iki can dostumdan ayırdığın, yalnız bıraktığın zaman, ben dönüp oturuyorum. seni görmek için çırpınıp didinmekten yorgunum. seni görememekten daralıp sıkıntı içindeki gönlüm ise, heyecanlanıyor, çarpıyor, beni kendisi üzerinde dolaştırıyor. bense ruhumu parça parça ediyor ve her katresini allah gibi üzerine yemin ettiğim altın kalemime koyuyorum. benim “ruhu’l-kudüs”üm olan ve rabbi (sahibi-çeviren) olduğum kalem, o karakterlerin her birini kelime yapıyor, cümle yapıyor; yarın okuyasın ve bu boş saatlerde benim seninle ne kadar birlikte ve sana ne kadar muhtaç olduğumu, senin yorgunun, intizar gözün ve bütün her şeyin olduğumu bilesin diye sana mektup yazıyor! 

ve yarın, gönlü senin yuvasız yaralı küçük kuşun olan ben, doğudaki dağların tepesine koşacak, bir sabah vakti dağın arkasına varacak ve kendimi güneşin kaynayan eritici pınarına atacağım. ki, onda yanayım, eriyeyim; güneşin kanıyla yoğrulayım. güneş doğup gecenin yüzüne gülümsediği, her ev ve zindana girdiği zaman, ben onun şuasının güzel, yumuşak ve sıcak pencereleri olayım. elimi senin odanın kapalı pencerelerinin arkasına sokayım. güneşin yüksek boyunda gizlediğim varlığımı içeri atıp yanına oturayım. sabah güneşinin ışınları olarak tasavvur ettiğin sıcak, şefkatli, merhametli, latif ve altın parmaklarla özgürlük şeklinde kalıba döktükleri benim ruhum olan çehreni okşayayım, okşayayım, serbestçe ve özgürce… öyle ki, sanki sen hep bensin, ben de sen. öyle ki sanki artık baskı yok, gece yok, eziyet ve ıztırap yok, aykırılık ve zıtlık yok. gasp yok, işkence yok, özgürlüğün işkence ve esareti yok. güneşin aldatması olmaksızın sen benim parmak uçlarıma ramsın. hayalin hilesi olmaksızın benim yanımdasın. sanatın hilesi olmaksızın hemen benim yanı başımdasın. efsane vasıta olmaksızın biz beraberiz. beton ev olmaksızın, sarmaşık, ot, ve gül birbirine karışmış vahşi dikenlerle dolu, fakat bir bıçak zulmüne maruz kalmayan, süsleme sanatına, süs için kırpmaya düçar olmayan ve çiçeklerin dallarını kıran, koparan, “terbiye ediyorum, düzenliyorum, yani bahçe düzenli olmalıdır, hesaplı ve bakımlı olmalıdır” deyip, dalları hep çırpıp götüren, çiçek ve otların başlarını vuran ve ortadan yaran bahçıvanın çirkin, anlamsız, tatsız, aptalca, utanmazca ve ahmakça yaptığı fuzuli işlere maruz kalmayan bir bahçede birlikte yaşıyoruz. bahçıvan bilinçsiz! çünkü böyle bir bahçeye, allah’ın bahçıvan olduğunu bilmiyor. halbuki allah, bahçıvan veya gül yetiştiriciden daha iyisini bilir. 

evet, iki betonarme odada değil, bir bahçede birlikteyiz. bu bahçe öyle bir bahçedir ki sessiz, yalnız; otlar, güller ve çeşitli bitkiler birbirine karışmış, ağaçların dalları ve kolları, güller, ahududular, asmalar ve yosunlar halka yapmışlar, düğüm oluşturmuşlardır. yani birbirlerine adeta yapışık haldedirler. o uzaklarda bir çiftçi/köylü evi; evin iki odası ve tavanlı büyük bir eyvanı, bir süt veren ineği, birkaç tavuğu, civcivi, havuzu, tandırı, buğday anbarı, yağı, sütü, yoğurdu, peyniri var… önündeki dut ağacının dallarıyla ses çıkaran bir rüzgâr… sessiz, sakin, elektriksiz, asfaltsız ve toprağında iki çift ayakkabıdan başka git-gellerin olmadığı, yani insansız bir ev. yanında genç, güzel ve doru bir at. tabii bu at, bir süvarinin küçük tayı değildir! ceylan gibi hızlı koşan altın gemli ve heybetli bir at… 

yavaş yavaş uyanıyorsun. tabi ben uyandırıyorum. gözünü benim gözümde açıyorsun. uyanır uyanmaz beni görüyorsun. ardından sabahı ve sabah güneşi görüyorsun. gözünü güneş ve sabahın gözünde açıyor ve beni görüyorsun. beni bütün vücudunda hissediyorsun. islanmış ellerimi, yanmış-aydınlanmış yüzümü baştan başa bütün varlığında hissediyor, ısınıyor ve aydınlanıyorsun. öyle ki, her zaman derinliklerine dalmak istediğin, derinliklerinde kalmak, uyumak, yaşamak ve artık dönmemek istediğin gözlerinin içine giriyorum. senin değerinin altında güneşin sıcaklığıyla sürünüp dolaşıyorum. böylece kendimi sana kavuşturayım. senden anlatmanı istiyorum, ey özgürlük! ey benim özgürlüğüm! ıstibtadın pençesine esir düşmüşsün. keşke kafesini kırabilseydin ve seni uçsuz bucaksız, duvarsız, engelsiz temiz fezada uçurabilseydim. fakat beni de ipe vurdular. ayaklarımı, gözlerimi, kalemimi, ellerimi ve parmaklarımı kırdılar; dilimi kestiler, dudaklarımı diktiler. sen ne yaptıklarını bilmiyor musun? şu anda ne yapıyorlar bilmiyor musun? fakat allah seni benimle yoğurmuştur. allah benim bedenimi yarattığı zaman, ruhun yerine seni bana üfledi ey özgürlük! böylece seninle dirilip canlandım, seninle nefes aldım, seninle harekete geçtim, seninle gördüm, seninle söyledim, konuştum. seninle işittim, hissettim, anladım, düşündüm… ve sen, ey benim tutkun, ruhum! ınsan ruhuna hangi ihtiyacın, bedensel gereksinimde daha güç ve deli olduğunu biliyorsun. 

fakat… ıstibtadın cellatları ve hilafetin uşakları seni benden ayırdılar ve “yalnızlıktan dertli” olan beni, sürüp uzaklaştırdılar; zincire vurup bağladılar. bizi nasıl birbirimizden ayırabilirler ki! bakışı gözden, gözü de bakışından ayıramazlar. bense ey özgürlük, seninle bakıyor, seninle görüyorum! 

söyle! bana ne yaptığını anlat. nasıl uyanırsın? nasılsın? nasıl dışarı çıkıyorsun? yuvanı terk etmen durumunda ne yapıyorsun? ne diyorsun? halin nasıl senin? ne gibi bir sözün var? kiminlesin? onlarla nasılsın? nereye gidiyorsun? seni nereye götürüyorlar? orada ne yapıyorsun? o anları ve saatleri nasıl geçiriyor, nasıl öldürüyorsun? bu yaptıkların görünmez mi zannediyorsun? nasıl dönüyorsun? nasıl giriyorsun? nasıl gülüyorsun? sonra ne yapıyorsun? ve daha sonra ne yapıyorsun? ondan sonra ne yapıyor ve nasıl dışarı çıkıyorsun? kiminle çıkıyorsun ve kimlerlesin? yalnız mısın? nereye gidiyorsun? seni nereye götürüyorlar? onlarda ne yapıyorsun? ve sonra… sonra gece nereye gidiyorsun? ne yapıyorsun? daha çok ne iş yapıyorsun? daha çok ne düşünüyorsun? daha çok nereye gidiyorsun? ne zamanlar nerelere gidiyorsun? sonra ne zaman dönüyorsun? nasıl dönüyorsun? ve ne yapıyorsun? ne düşünüyorsun? nasıl vakit geçiriyorsun? geceyi nasıl yarılıyorsun? söyle, adım adım, zerre zerre, an be an söyle… ah! benim bilmem gerekmektedir… benim her bilmem, bir tür seninle birlikte olmamdır. benim her bilmeyişim, bir tür iki kat seninle birlikte olmamamdır! eğer şimdi ne yaptığını, nerede ve kiminle olduğunu bilsem, bende ne yapmam, nerede ve kiminle olmam gerektiğini bilirim! 

ey özgürlük! senin için nice zindanlar çekmişim nice zindanlara da katlanacağım. yine senin için nice işkencelere tahammül etmişim ve nice işkencelere de tahammül edeceğim. fakat kendimi asla istibdada satmayacağım. ben özgürlükle terbiye olmuş ve beslenmişim. üstadım ali’dir. ali, korkusuz, zaafsız ve sabır dolu bir insandır. rehberim özgür insan ve özgürlük için yetmiş yıl inleyen musaddık’tır. her ne yaparlarsa yapsınlar kesinlikle senin havandan başkasını soluyamayacağım. ama benim seni tanımaya ihtiyacım var. bunu benden esirgeme. hadi, her an neredesin, ne yapıyorsun söyle. söyle ki, bende nerede olmam ve ne yapmam gerektiğini bileyim!...


Ali Şeriati

7 Haziran 2014 Cumartesi

Araf Su




su gibidir yaşam.. farkına varmaz önce kendinin.. sonra birleştirir kollarını boynumuza. salıverilir boylu boyunca uçsuz bucaksız yeryüzüne. bazen kuraklığını yaşatır. bazen yeniden okşar bizi şefkatle. bazen hoyrattır yıkar geçer. bazen alıp götürür koynunda nazlı bir âşık gibi. bazen akıntıya bırakır ruhumuzu.. ruhumuz içinde kaybolur gider.. su gibidir yaşam. sonunda gelip yuvasına çekilir.. toprağa.. varoluşun koynuna...

su gibidir insan..rengini kendinden bilir hep..bazen bir umudu yüklenir rengi. bazen renklenir usulca. bazen nereye akacağını şaşırır.bazen yolunu akışı belirler..kendinden oluşun hıçkırığıdır coşkusu. gün olur karışır bir başka rüyaya. gün olur sessiz ve sakin baharı bekler.. su gibidir insan.. süresi dolunca terkeder yeryüzünü.. bir başka diyara hicret eder…

su gibidir insan..suskundur çoğu kez yuvasında.. bazen bir çağlayan gibi. bazen gönüle şelale. bazen kendi içine akan...kendinden başlayan bir kaynağın yeniden kendine dönmesi gibi. ruhun o engin susamışlığına merhemdir berraklığı. alır götürür kevsere.. kevser, inanmışlığın şifresi.. yalnız dünyada değil bizi ötenin ötesine de ısındıran bengisu...



S.Kavak 



6 Haziran 2014 Cuma

Ruhumuzu Sakladığımız Tapınak


Hepimiz eskici değil miyiz? Eski; o eskimeyenin yenileneni…Neyimiz yeni ki? Bir mağara içinde büyüyor insan. Eskiyi yeniliyor kendi içinde. Resim oluyor duvarında mağaranın.. Sonra büyüyor büyüyor Süleymaniye oluyor.. Eski yoksa yeni ne ki? Yenilik bizim içimizi dışımıza çevirmek değil mi? Ruhumuzu dinlendirdiğimiz mahzenden yeniden gün yüzüne çıkarmak...yenilenmek, eskiye yeniden sığınmak.. Eski..Ruhumuzu sakladığımız tapınak...

S.Kavak



“Oysa her gün, yeniden eskilenmek, yeni sanarak yaşamak..."
Eski başkadır
Eskimiş başka
Nice eskiler vardır
Hiç eskimez
Her yaşanmışın öyküsüdür bize gelen.
Yeni adını verdiğimiz her şey eskimeye aday olandır. İnsan sadece algılarıyla yeni olduğunu fark ettiği şeyleri yeni olarak algılar. Aslında yeni bir şey olmadığı halde, yeni olduğunu düşünerek yaşıyoruz.Yenilerin peşinden giderken daima eskinin içinde döndüğümüzden haberimiz bile olmuyor.
Her şeyde yaşanmışlıkların izi varken yeni olan ne kalabilir ki insanın yaşantısında?
Hiçbir şey yeni değildir ki yaşansın.. Her şey yaşanmıştır, yaşanmışlıklar ulaşmıştır aslında bize. Çoğu zaman düşünmeyiz bile o yaşanmışlıkları. Yeniyle varolduğumuzu sanırız. Her yeni sandığımız aslında eskinin yeni yüzünden başka bir şey değildir.
Yeni, bazen eskide unutulanları bize hatırlatıp,  eskide anlamını tekrar buluverir. 
Bir şeyin tarihsel değeri ne kadar eskiyse o kadar değer kazanır. Bu mânâda eski her el değiştirdiğinde yeni bir değer ve yeni bir sahip bulur. Bir şeye sahip olduğumuz an o, yalnızca o an için yenidir. Sonra ona eski gözüyle bakılır. Sahip olmaya çalıştıklarımız ne olursa olsun bizden öncesi için eski olan bizim için yenidir, bizim eskimiz bizden sonrası için yenidir.
Önemli olan yenide gördüklerimizi doğru  algılayabilmektir.
Farklı isteklerin verdiği itici güç ve önümüze dayatılan şeylerin de tesiriyle “yeni”ye olan açlığımız hiç bitmez. Fakat yine de eskinin cazibesi çekiciliğini hiç yitirmez. Yeninin içinde eskinin özlemini taşırız daima..
Bir şarkının nağmelerinde bulur anlamını bazen;
“Sen nasıl başardın
Yüz yıllık ağaç gibisin
Nasıl böyle kaldın
Büyürken eskimeyen eskise de değerlenen”
Düşünceler de öyle.. Her şey, daha önceden yaşanmış zaman dilimleri, yaşananlar şekil değiştirerek, yeni adını alarak önümüze geliyor.
Çok eski çağlarda yaşamış olan insanların düşüncelerinden yola çıkarak bugün birçok gerçeği kavrama noktasına erişebiliyoruz.
Bu da onların düşüncesine eski diyebilme hakkını vermiyor bize, bugün kendini yeni diye nitelendirenlerin gerçekten de kendini yenilemeleri gerektiğini eskilerin düşüncelerine bakınca daha net görebiliyoruz.
Zaman bazı metinleri eskitmez.
Masallar, hikâyeler, destanlar, peygamber kıssaları hep aynı canlılığıyla yüzyıllar boyunca korumuştur evrenselliğini. İnsanlığa daveti taşıma görevi üstlenen nebilerin yaşantılarında bir bilgiden yola çıkılarak geçerliliğini asırlarca sürdürecek misaller sunulmuştur önümüze. Ölümü ve ahireti sıkça hatırlatarak, hesabını verebileceğimiz bir hayatı yaşamanın uyarısını yapmaktadır.
Söylenmemişi söylemek ancak eskiyi yakından tanımanın farkındalığıyla gerçekleşebilir.

Semiha Kavak - Edebistan


Genesis


Gerçeğin gücü ile yaşadığım sürece kainatı bile fethedebilirim! 
Goethe

5 Haziran 2014 Perşembe

Bekleyiş, Unutuş



"Yalnızız, fakat herkes kendi hesabına değil, birlikte olmak için yalnızız." 
Maurice Blanchot

Çağın Aydınlık Yüzü


RASİM ÖZDENÖREN’İN TÜRKİYE,  İSLAM DÜNYASI VE
DÜNYANIN GELECEĞİNE DAİR GÖRÜŞLERİ

Düşünce dünyasının önde gelen fikir adamlarından Rasim Özdenören, müslüman Türk toplumuna seviyeli bir sorgulama istidatı kazandırabilmek adına uluslararası çapta emek veren ve müslüman dünyayı ilgilendiren çalışmalarıyla öne çıkan bir aydınımızdır.

Özdenören, çevresi, ülkesi ve dünya ile olan iletişimini hiçbir zaman koparmamış, inzivaya çekilmemiş, sırça köşküne sığınmamış bir aydındır. Onun her zaman, dünyanın hali pür melali için söyleyecek sözü, haykıracak ideali ve savunacak davası olmuştur. Bunu da daha çok  edebiyat ve düşünce dünyasına kattığı  kitapları, yazıları, hikayeleri ve denemeleriyle dile getirmiş, aktif bir kalem olarak inançlı bir insanın çevresi ile olan güçlü bağlarını ortaya koymayı başarmıştır.

Özdenören, müslüman dünyayla ilgili görüşlerinde, öncelikle İslam'ın kendi hedefini ve amacını kendisinin belirlediğini söyler. İslam dünyasının temel düşünce sorunlarına değinirken, Mehmet Akif'ten, Muhammed Abduh'a Müslüman Kardeşler'e kadar varan bir eleştiri dili ortaya koymuştur. Samimiyetin ve rızanın gerçek İslam algısı ile ortaya konulabileceğini söyleyen Özdenören, İslam'a ait kavramların içinin boşaltıldığını, vahyin kaynağından uzaklaşıldığını ve yamalı ideolojilere kurban giden yönetimlerin  müslüman samimi halkı kendi çıkarları için kandırdığından bahseder. Daha çok, problemlerin tesbiti, kaynağı ve çözüm yolları üzerinden bir yol takibeder.

İslam'ın gereği gibi yaşanabilmesinin ancak gerçek kavramlarının hayata geçirilmesiyle mümkün olabileceğini belirtir. Batı’dan alınan diğer kavramlar gibi demokrasi, laiklik ve benzeri kavramların Türkiye’de ideolojik birer algıya dönüştüğünü belirtir.

Özdenören’e göre; Batı hıristiyan toplumlarının modern kavramlarla kendilerine kurdukları yönetim şekli, sınıfçı, sömürgeci, ırkçı ve ayrılıkçı yapısıyla islami yönetim şeklinden tamamen uzak bir yapıya sahiptir. Bu durum, aynı zamanda bütün karmaşanın da nedenidir. Bir düşünce adamı oluşunu edebi alandaki hassasiyetleri ile taçlandıran Özdenören'in, kavramların yeri, kökeni ve derinlikleri üzerinde bu denli hassas olmasının nedeni, kavramların yolaçtıkları yanlış hayat algıları oluşudur.
Yanlış hayat algısı, ne İslam'ın ne de başka bir düşünce dünyasının doğru anlaşılmasına olanak sağlar. Bu ise, tamamen yanlış atılan temellerin üzerinde yükselen bir hayat tarzı demektir ki Özdenören, kitaplarının tamamına yakınında bu tür çelişkilerden bahsetmektedir. Dünyanın geleceği konusunda çizdiği karamsar tablonun, verdiği sağlam referans ile hayat bulacağını, dirileceğini ve hastalıklarından kurtulacağını ifade eder.

Özdenören, dünyanın geleceğine dair düşüncelerini açıklarken öncelikle kavramların yerli yerine oturtulması üzerinde durur. Demokrasi, laiklik, eşitlik adalet gibi kavramların bizde, Batı’daki gibi yorumlanmadığını söyler. Mesela din otoritesi olan kiliseyle, devlet otoritesinin ayrılmasının Batı’da laiklik kavramıyla karşılığını bulduğunu, oysa Türkiye’de din ile devlet ayrışması şeklinde zuhur ettiğini belirtir.
Aynı şekilde, Fransız İhtilali’nin ürettiği kavramlardan bahsederken de, adalet, müsavat, hürriyet, uhuvvet gibi kavramların İslam'daki karşılığı ile Fransız İhtilali ve Batılı anlamdaki karşılığının içerik bakımından büyük farkları olduğunu belirtir. Türkiye’de bugün gelinen noktanın, o günkü kavramların doğru düzgün bir şekilde ele alınmamasından kaynaklandığını söyler.

Siyasal fikirlerinde 'radikal' Özdenören'i bulmak mümkündür. Özellikle siyasi partiler konusunda hem dünyada hem İslam coğrafyasında hem de ülkemizde varolan yapıyı eleştirirken, referansların doğru alınmasından yanadır. Özdenören için tek referans İslam ve onun öğretileridir. Türkiye’deki siyasî partilerin mecliste kendi gruplarıyla yer alırken her ne kadar sınıfçı bir yapıdan uzak bir tablo sergilermiş gibi görünseler de bunun inandırıcı olmadığını söyler. Partilerin bütünleştiren değil aksine bölen bir yapı arzettiklerini ifade eder.

İslamın önünün demokrasi ile açılacağı yanılgısına düşüldüğünü belirten Özdenören, halen mevcut anayasal düzenin antidemokratik olarak düzenlendiği için demokrasi ile uyuşan hiçbir yanının olmadığını vurgular.

Türkiye’de laik sistem içinde İslamî alt yapının tamamen sakat bir gidişat arzettiğini, sistemin dayattığı şeklin insanların özgürlüğünü kısıtlayıcı bir işleyişle sürdüğünü, demokrasi ile İslam arasında bir temas noktasının bulunmadığına işaret eder.  Hatta diğer Batı kavramlarıyla da temas noktasının bulunmadığını söyler. İslamda var olan tecdit kavramının her zaman kişileri özeleştiriyle birlikte yenilenmeye açık hale getireceğini,  fakat demokraside bunun bir yere kadar olduğunu belirtir.

İçtihadî olmanın önemine değinen Özdenören, ümmet olma yönünde değişik fikirler sunulmasından yanadır. Bugün dünyada gerçekten Allah’ın istediği gibi islami bir düzenin hüküm sürdüğü bir ülke bulunmadığını belirtirken, İslam ülkesi olarak isimlendirilen hiçbir ülkenin yönetiminin bu hassasiyeti göstermediğine vurgu yapar.
Bugün, modern dünyanın 'radikal' diyebileceği bu fikirler, Özdenören için hayatidir ve dünyanın gidişatı da bu fikirlerin yerli yerine oturmasına bağlıdır.

Dünyanın gidişatı ile ilgili olarak daha çok 'tesbit' düzeyinde görüşlerini açıklayan Özdenören, Batı’nın gidişatı konusunda daha da umutsuzdur. 70’li yılların başında Amerika’ya giden Özdenören oradaki hayat tarzının servet, fuhuş ve israf üzerine kurulu olduğunu, özgürlüğün bir insani gereklilik değil de insanın hayvani yanının sınırsızca kullanılması olarak algılandığını görür. Yalnızca görünenden ibaret olan bu özgürlük kavramı Batı için bir yıkımı da beraberinde getirecektir. Gördüğü bu hastalıklı yapının, İslam'ın temel değerlerinden uzak oluşla yakından ilintili olduğunu savunan Özdenören,  yukarıda değinildiği gibi aslında bütün bir insanlığın bu ulvi sese muhtaç olduğu üzerinde ısrarlıdır.

Özdenören, Batı’nın islami düşünüşe uygun ele aldığı her bilgi ve yöntemi profanlaştırdığını, içi boş kalıplar halinde dünyevi bir anlayışla doldurulduğunu, mutlak bilginin Batı’da ve Doğu’da layıkıyla değerlendirilmediğini söyler.
Batının bu handikapının, İslam düşüncesine olan uzaklığından kaynaklandığını belirtir.

Türkiye’nin geleceği için yasal partilerin İslam'ı öne sürerek bir birlik ve beraberlikten söz ettiklerini, oysa bunun yalnızca sözden ibaret olduğunu, yine mevcut düzeni devam ettirici yönde bir çalışmaya gidileceğinin altını çizer. Özdenören bir röportajında; 1972’de Milli Selamet Partisi’nin kurulması aşamalarında yakın arkadaş grubu olan Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Alaaeddin Özdenören, Mustafa Yazgan, Bahri Zengin, Cevat Ayhan, Kahraman Emmioğlu, Nazif Gürdoğan, Musa Çağıl gibi isimlerle istişarelerde bulunulduğunu söyler ve bu siyasal yapıya esaslı itirazlarda bulunur: “Kurulacak olan bu partinin nihai hedefi nedir? Verilen cevap: Nihai hedef elbette ki İslam’dır. Şahıs isimleri vermiyorum, aşağı yukarı kişiler belli… Dedim ki o zaman böyle bir parti kurulduğu takdirde; bir, Müslümanlar kendileriyle çelişkiye düşmüş olurlar. İki, alelumum Müslümanları da aldatmış olurlar.”
Bu çelişkinin sebebini; kurulan partinin hedefi İslam gösterdiğini, fakat mevcut anayasal düzenin ilkeleriyle hareket etmekle yükümlü olduğunu, bu yüzden söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını belirtir. İkinci çelişki daha fazla vebal taşıyan bir çelişkidir, Türkiye müslümanları dünya müslümanlarına örnek teşkil etmeleri bakımından bütün hareketlerinden sorumludurlar.

Müslüman aydınların birbirine güvenemeyip, harekete geçememelerinin sebebi olarak 40’lı yılların etkisinin hala üzerlerinden gitmemesine bağlayan Özdenören,  örgütsüzlüğün de buna sebebiyet verdiğini söyler. Müslümanların örgütlü yapısının güçlü bir iradeyi de beraberinde getireceği konusunda ısrarlıdır.

Günümüz İslam dünyasında materyalist bir anlayışın hakim olduğunu, asr-ı saadet müslümanlarının en kötü şartlarda dahi çaba göstermenin yolunu aradıklarını, günümüz müslümanlarının ise olaylar karşısındaki tavrı ile onların tavrı arasındaki farkın büyüklüğüne işaret eder. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu Mekkî sürece benzeten Özdenören, bunun iyi algılanması için meselelere uç noktalarda bakılması gerektiğini söyler. Uzlaşılamayan gerekçelerin mevcut işleyişe göre değerlendirildiğini söyler.
Mesela başörtüsü gerekçesinin insan haklarına dayandırılarak açıklanmaya kalkışılmasının yanlışlığından bahseden Özdenören örtünün İslam'ın emri olduğunu ve insan hakları için örtünülmediğini söyler. Bu yüzden dinî bir emrin, ilahî  olmayan bir mercide çözümünün aranmasının tamamen yanlış bir yöntem olduğunu belirtir. Ve hatta islamın içinde böyle bir emrin olmadığına dair çözümlerin dayatılarak, insanları buna inandırmaya çalıştıklarını bunun da ayrı bir garabet olduğunu söyler.

1979’da Akıncılar Dergisi'nde çağlarüstü bir nizam olarak İslam'ı gören Sadık Albayrak, Arif Altunbaş, Zeki Can, Akif İnan’la birlikte Rasim Özdenören de bulunur. Dergi, dünya müslümanlarına ve islamî hareketlere yer veren bir içeriğe sahiptir. Dünya müslümanlarının sorunlarını, dertlerini, modern dünya karşısındaki duruşlarını ve sorunlar karşısında ürettikleri çözümleri sorgular. Özdenören'in İslam ülkeleri ile ilgili kuşatıcı tahlillerinin olduğu yazılarla da okuyucusuna ulaşır. Özdenören, dünyanın geleceğinin müslümanların geleceğine bağlı olduğunu, müslümanların ise ilahi vahye sırt çevirmelerinden dolayı bir türlü bellerini doğrultamadıklarını ifade ettiği yazılarında, referans olarak bütün dünyanın kurtuluşu için İslam'ı gösterir.

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, isimli kitabında çağımız müslümanlarının aslolan problem alanlarının ne olduğuyla ilgili fikirler ortaya koyan Özdenören, dünyanın geleceğine ilişkin tesbitlerinde karamsar tablolar çizse de her zaman tek bir adrese vurgu yapar. Adres bellidir ve her insanın mutluluğu İslam'dadır.

Özdenören, özellikle 2000 yılından sonra yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada dinî bir yükseliş olduğunu, yapılan kamuoyu yoklamalarında insanların daha muhafazakar bir dünya istedikleri yönündeki çıkarımları olumlu bulur. Bu çıkarımları tahlil ederken, insanlığın 'izm'lerle yıldızının bir türlü barışmadığını, insanların kendi fıtratlarını aradıklarını ve bütün beşeri sistem arayışlarından yorgun düştüklerini ifade eder. Özellikle 90'lardan sonra ideolojilerin çökmesiyle insanların büyük bir boşluğa sürüklendiklerini kaydeden Özdenören, insanların yeniden arayış içine girdiklerine vurgu yapar.

Özdenören'in, dünyanın geleceğine, İslam ülkelerine ve üzerinde yaşadığı topraklara dair düşüncelerinin temelini oluşturan İslam referansı, onun bütün eserlerine yansımış ve bireysel plandan başlamak üzere, toplumsal alanlarda da bu referansın sağlam ilkeleri ile güçlü bir gelecek kurulması projesi çizilmiştir. Bu konuda her aydın düşünce adamının sorumluluk yüklenmesi gerektiğini savunmuş ve kendisi de bu konuda üzerine düşen sorumluluğu üstlenmiştir.


Semiha Kavak 
Hece Dergisi 2011
Rasim Özdenören Özel Sayısı


4 Haziran 2014 Çarşamba

Tüyap Çalışması


BİR KAPALI KUTU: RUSYA
Tarihte önemli bir yere sahip olan Rusya, SSCB'nin dağılmasıyla birlikte de önemini sürdürüyor. Dünyanın devleri arasında yer alan ve iki kutuplu dünyanın sosyalist kanadını temsil eden Sovyetlerin ana gövdesi Rusya, Sovyetlerin dağılmasından sonra da hala etkinliğini sürdürüyor. Hélène Carrère d'Encausse "İki Dünya Arasında Rusya" adlı eseri Rusya'nın dünkü konumu ve etkisiyle, bugün gelinen noktayı çeşitli yönleriyle irdeliyor.Yedi bölümden oluşan kitabı dilimize Reşat Uzman kazandırmış. 1991'den beri Fransız Akademisi üyesi ve daimi sekreteri olan Hélène Carrère d'Encausse'un Rusya'yı tanıtan ve Ötüken Yayınları arasında çıkan "Tamamlanmamış Rusya" adlı eserin bir tür devamı niteliğinde olan bu eserde, 1991'den sonra Rusya'yı derinden etkileyen olaylar ele alınmakta.
1989 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında kısa sürede Rusya’nın yeniden dünya sahnesine geri döneceği tahmin edilemiyordu. Kısa sürede kendini toparlayan Rusya, Putin'le birlikte hiçbir sarsıntı geçirmemiş gibi kaldığı yerden yoluna devam ediyor. 2000 yılından beri ülkenin başında bulunan Vladimir Putin’in başkanlığında Rusya yeniden bir güç olarak kendini Dünya'ya kabul ettirdi. Bugün Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede Rusya bir ağırlık merkezi. İki Dünya Arasında Rusya kitabında Putin dönemi çeşitli yönleriyle ele alınıyor. Kitapta tarihten gelen tecrübelerle "Bugünkü Rusya’nın yayılmacı ve emperyal politikalarından çekinmek gerekir mi? Rusya demokrat ve Avrupalı bir ülke midir? Asyalı olmaya mı meyletmektedir, yoksa iki dünya arasında bir köprü müdür? Rusya bir müslüman devlet sayılabilir mi? Rus-İran jeopolitiği ne durumda?" gibi değişik ve birbirinden farklı soruların cevabı aranıyor.
Yazar bu eserinde Rusya'yla ilişkili ülkelerin kuvvet denemelerini, Putin'in dış gücünü ve içteki imajını da tahlil ediyor. Rusya'yı Rusya gözünden değerlendiren bu eserde kaçırılan fırsatlara değinmenin yanısıra gelecek hedefinin de işaretlerini bulmak mümkün. Tarihin sahnesinde güçlü şekilde yerini korumasını bilen Rusya konusunda yazılmış bu farklı eseri başta uluslararası ilişkilere ilgisi olanlar olmak üzere herkes okumalı.


ŞEHİR, SOKAKLAR VE ZAMAN

"Şehirler gürbüz çocuklar gibidir
gelişir, serpilir, büyürler.
Eski elbiseleri hep dar gelir onlara"

Şehir hikayelerini anlatan kitaplar her zaman ilgi odağı olmuştur benim için. Çoğu insan için de aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum. Fakat bazı hikayeler var ki; çok renkliliğiyle sizi adeta çarpar. Neye uğradığınızı şaşırırsınız. İşte Yurttaş Sokak'ta öyle bir kitap.
Emir Kalkan'ın akıcı ve evrensel üslubu, yalın anlatımının yanında sinematografik öğelerle bezeli bu eser ilgi çekici hikayelerle dolu. Hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Kayseri'nin 50'li, 60'lı yıllarını anlatıyor bize yazar.
Akşamların şehrin üzerine erken indiği, geceleri masalların anlatıldığı, İzm'lerin hortlamamış, insanların şeytanlaşmamış, sokakların erkenden çeşit çeşit seyyar satıcıların sesleriyle şenlendiği, esnafın veresiye defterine yazdığı, dar ekonomik koşullar içerisinde kıt kanaat geçinilen kolalı yakalar ve kömürlü ütüler devri.
En önemlisi de burada yaşayanlar arasında ekonomik farklılığın bir ayrıcalık doğurmadığı, zengin mahallesi, yoksul mahallesi gibi bir ayrımın olmadığı, yapılaşma ve yaşam tarzında pek farklılık görülmediğiydi. Bir ucunda münzevi Ermeni mahallesi diğer ucunda Çingenelerin birbirine yakın samimi komşuluk ilişkileri içerisinde yaşadığı, din ve milliyet ayrımının kimsenin aklına gelmediği sokaklar buralar.
Kitabın sayfaları arasında gezinirken, karşılaştığınız bir olayla attığınız ani bir kahkaha, az sonra yerini hazin bir burukluğa bırakabilir. Gürültü, şamata, kavga ve müzik seslerinin hiç eksik olmadığı bu sokaklarda hep birlikte ağlanır hep birlikte gülünür; "Durmuş Ali'nin davulu susunca klarnet başlar, o da susunca taş plaklardan Abdullah Yüce'nin sesi yükselir. 'Bu ne sevgi ahh, bu ne ızdırap..."
Herkesin hayran olduğu mahallenin esmer güzeli, cıvıl cıvıl sesi olan Semiha Abla'nın anlaşılamadan unutulup giden hazin öyküsü, Yurttaş Sokağın yıl boyu yatıp, ramazan aylarında birdenbire ortadan kaybolan, büyük şehirlere giderek hocalık yapıp muska yazan Çingen Murat'ı, 'Abdaloğlu Hüseyin' namıyla tanınan Aşık Hüseyin'in saf ve erdemli aşk mısraları sizi farklı diyarlara sürükleyebilir. Bu ibret alınası hikayeleri okudukça, özellikle Çingeneler hakkında geçmişten beri bilinen o kerih anlayış da değişebilir belki...
Sentetik yaşamlarımıza baktıkça, kimbilir belki de imreniriz onların yaşadığı dolu dolu hayatlara...


DERSAADET'TE BİR SOSYALİST

PARVUS EFENDİ

Ötüken Yayınları'nın repertuarı arasında, 1910'lu yılların kritik dönemlerinde (İkinci Meşrutiyet)  İstanbul'da yaşayan sıradışı bir şahsiyeti konu alan Cenk Beyaz imzalı önemli bir eser var. Parvus Efendi.
Bu çalışma, Alexander Israel  Helphand'ın (Parvus Efendi) hayatını ve mezkur yıllarda yayınlanan yazılarının Türkiye'de iktisadî kalkınma ve modernleşmeyle ilgili tartışmalara kazandırdığı boyutu anlatıyor. "Bu dönem yürütülen tartışmalar, iki yüz yıldır birikmiş çağdaşlaşma sorunlarının tümünü kapsayan bir tartışmayı meydana getirmekte ve İslamlık, Osmanlılık ve Türklük tartışmaları çerçevesinde neden geri kalındığı sorusuna odaklanılmaktadır. (Berkes, 1978:404)" İlk olarak, "Sosyalist Bir Yazardan Osmanlı İmparatorluğu'nun İktisadî Sorunlarına Çözüm Önerileri: Alexander Israel  Helphand-Parvus Efendi" başlığı altında Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmış.
Hayatı hakkında yeterli bilgiye sahip olunamayan ve görüşleri çok az bilinen Parvus Efendi'ye ait literatürdeki en geniş bilgi, yazarın biyografi bölümünde kullandığı kaynaklar olan Scharlau ve Zeman'ın Devrim Taciri (Merchant of Revolution, 1965) ve Wolfe'un Devrim Yapan Üç Adam (Three Who Made a Revolution, 1964) çalışmalarında yer alıyor.
İstanbul'da bulunduğu süre içerisinde başta Türk Yurdu olmak üzere, Bilgi Mecmuası, İctihad, Tanin, Tasvir-i Efkâr, Jeune Turc, Nevsal-i gibi dergi ve gazetelerde yazıları yayınlanmış.
Parvus Efendi'nin Hayatı ve Entelektüel Konumu'nu içeren biyografisi  kitabın ilk bölümünde yer alıyor; "Yahudi burjuva bir ailenin oğlu olarak Odesa'da  dünyaya gelir. Dünya çapında kapitalizmin gelişimi (Lenin, 60, 65:6), ulus devletlerde iktisadî ve siyasi rollerin düşüşü,  siyasi devrimlerin başlangıcı için kitlesel güce ihtiyaç gibi uluslararası tezler, ilk olarak ve zekice Pavlus tarafından öne sürülür." Diğer bölümlerde Osmanlı Ekonomisi ve Toplumun Modernleşme ve Kalkınma Sorunu, Tarım, Köylülük, Ulaşım, Demiryolu Sorunu başlıkları altında bulunan konular mevcut.
Sonuç bölümünde ise Parvus Efendi'nin incelenen yazılarında öne sürdüğü görüşlerin gerek kendi döneminde gerekse erken Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde ne gibi yansımaları olduğu tartışılıyor.

Semiha KAVAK
STAR Gazete-Kitap