23 Ağustos 2014 Cumartesi

Bachmann Zamanı


“Yakında bu yük çok ağır gelecek, sevgili kardeşim,
Ve batacağız uçurumlara.” Ingeborg Bachmann

bakarsın talihin çarkı döner
kucağında büyüdüğümüz hayat, ölüm sapağında bizi hatırlar
acı soyulur,
hüzün çekilir
ve alçıda bekleyen kanatlarımız
uçurum kıyısında nihayet, hayırlı bi’işe yarar.

bakarsın hızla Parise düşer,
İnge’nin küçük balıklarına dönüşür gövdemiz
pas sökücü yağmurlar gelir sonra deli kanda Seine krizi
pullarımız, el değmeden çözülür kurtlanmış paslarından

kalptir; gördüğün belki zâhirî uykudur, biter
bellekte yüzgeçle solumanın doyumsuz tadı
ufkumuzu es geçen yüzyıl bakarsın elinde küresel bir akvaryum
önümüzde ağlayarak diz çöker

mevsimidir
“intikam içli bir marştır gerçekte”*
ve bağışlamak: en yağız hançer
ki
iz bırakır,
gül kokusu bırakmıştır, aşkla bilendikçe.

Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan Sayı: 8


*İlhami Çiçek

İki Otel ve İç Yangınları


7 aylık doğdu, acelesi vardı.  Sanki, sabırsızlıkla yaşama katılma arzusu içindeydi. Zümrüt kadar değerli olmayan bir mücevherin adı verildi O’na. İsmini Zebercet koydular.
Anayurt Oteli, edebiyatta Yusuf Atılgan, sinemada da Yönetmen ve  Senarist Ömer Kavur ile can bulan bir eser. Bir romanın sinemaya uyarlanışının başarılı örneklerinden biri.  Bekleyişin, umudu kaybetmenin, ölümün hikayesi.  
Otel metaforu eserin başat öğelerinden. Hikâyenin büyük bir kısmı Zebercet’in hem iş yeri hem de evi olan otelde geçiyor. Orada yaşamın durağanlığı, insanların göçebeliği, Zebercet’in gecikmeli Ankara treni ile bir kez otele gelen ve bir daha hiç gelmeyen kadını umutsuzca bekleyişi var; bir de ölen akrabalarının fotoğrafları ve onlarla ilgili anılar.
 Edip Cansever, Otel şiirini Zebercet için yazmış sanki…O’nun iç dünyasını, kışını anlatıyor: 
“Ölüler dirilirdi. Çıkamazdım ki otelden / Ben otelden hiç çıkamazdım ki / Her şeyi bilen bir adam gibi gelip geçerdi / Kış / Ve hayaletler halinde kuş sürüleri /Gündüz ve gece / Gece desem gece, gündüz desem gündüz / Ve desem ki, sonuncu günü / Dünyanın insan eliyle yaratılmasının/ Sonuncu günü / Koridorlardan geçerdim.” *

Zebercet de kendi otelini kendi içinde, kendi elleriyle kuruyor. Şizoid  kişilik özelliğine sahip olan Zebercet, iki otelde birden yaşıyor. Biri fiziki varoluşunu sürdürdüğü Anayurt Oteli,  ikincisiyse onun izdüşümü olan  daha kalabalık ve renkli, geçmişe ait olan oteli. Her iki otelle de bütünleşik bir yaşam sürüyor Zebercet.
İçerisindeki otelde yaşarken, kendi dünyasıyla baş başa kalmayı, kendisiyle konuşmayı seviyor.  İç dünyasında çoğalıyor. Merdivenlerde, hep en olmadık zamanlarda ayağının altında  beliren kedi, Zebercet’i içerisindeki otelden uzaklaştırıyor.
 Kedinin sahibi ise, otelin temizlik işlerini yapan kadın. O da otelde kalıyor. Ortalıkçı kadın, oteli-hayatını reddedercesine sürekli uyuyor, sanki bu dünyadan uzaklaşma, kaçma isteği var. Yüzü hep asık. Zebercet’in cinsel arzuyla odasına girdiği zamanlarda bile gözlerini kendiliğinden açmıyor. Hiçbir şeyden zevk almama haline, yaşama karşı duyarsızlığına rağmen, bir yandan uzun süredir ziyaretine gelmeyen dayısını bekliyor. Hayatla bağı kedi ve dayısı ile sınırlı. Zebercet’e hayat vermiyor. Zebercet’e “Ağam” dese de diyalogları bir zorunluluktan öteye varmıyor. O’nu geçmişine uzanan dar koridorlar, katları birbirine bağlayan bitimsiz merdivenler ve hiç durmayan içindeki ölülerin sesleriyle dolu oteline yönelterek, Otel şiirine eklemliyor:
“Koridorlar ki uzun desem uzun, kısa desem kısa /Aslında bana göre bir şekil/ Bir monolog da diyebilirim buna, içinde bir konuşma ürpertisinin  yer aldığı / Kelimeleri olmayan bir yazı türü belki de/ Koridor / Ve benim çağrışımsız sesleri düşüren ellerime / Meyhanelerden gelen ve bir daha gelmeyen / Ölü sesleri / Sokaklarda karşıma çıkan ve bir daha çıkmayan/ Ölü sesleri / Masa örtülerinin altına saklanan ve bir daha saklanmayan / Resim ve para sesleri/ Ölülerin / Merdivenleri inerdim.
Merdivenleri inmek kolay desem kolay, kolay demesem gene kolay /Bir diyalog olduğu için değil, zaten bir diyalogdur merdivenler/ İçinde insan uğultularının yer aldığı /Ve kimsenin kimseye bir şey sormadığı.”

Zebercet,  bu iki otel arasında savruluyor sürekli. Bir içerisindeki otele bir Anayurt Oteli’ne geçiyor. Orada da ancak alışkanlıklarıyla sürdürüyor yaşamasını. Mesela her sabah saat 6’da çalan saatin sesiyle uyanıyor. Otelin girişinde, merdiven altındaki masasına kuruluyor, sonra gazeteleri geliyor. Haftada bir doldurduğu müşteri fişlerini gazeteci çocukla karakola  gönderiyor. 
Zebercet bir gün yine koridorlarda dolaşırken, otele kalmaya gelen evli bir çiftin kapısını dinliyor. Kadın erkeğine “Nasıl da seninim!” derken daha önce hiç bilmediği bir duygu içinde canlanıyor, ürperiyor. Aralarındaki bağdan etkileniyor. Kendisiyle uzlaşamıyor  bir kez daha içerisindeki otele, dar koridorlara  ve merdivenlere yöneliyor:
“O ben ki seviyordum beni yargılayan/ Bir otel diye seviyordum oteli/ Kendi yasalarıyla/ Aslına bakılırsa  kendimi dolaştırıyordum bir bir /Sokakları olmayan bir şehir için/ Yaralı ayaklarımla/ Alanları,  parkları ve afişleri/ Olmayan bir şehir için.”

Zebercet, otelin kendisini yargılamasından, oteli bu yüzden sevmekten, orada sürekli kendini dolaştırmasından, sokakları, parkları ve afişleri olmayan bir şehirde yaşamaktan yoruluyor. Gerçek hayatla bir bağ kurmasına yardım edecek birisini arıyor; gecikmeli Ankara treni ile bir kez otele gelen kadını bekliyor. Ama umudunu yitirmesi ve ısrarla beklenenin geri dönmeyeceğini idrak etmesi ve hüsran;  ortalığı yangın yerine çeviriyor:
“Ben onun yanından geçerken/O benim yanımdan geçerken /O döner dönmez köşeyi /Ben yere eğilir eğilmez /O dönüp bakarken gizlice /Ben cebime sokarken elimi /O gözetlerken beni köşeden /Ben başımı çevirirken ansızın /Bir anahtar sesi /Bir sigara gürültüsü /Yere düşen bir çakmak/Kırmızı bir benzin istasyonu belirtisi.”

Adını  bile bilmediği o kadın, yeniden gelseydi, Zebercet oteller arasında savrulmayı bırakıp, gerçek hayatla gerçek bir bağ kurabilirdi belki de…Ama o kadın ve ona benzettiği diğer kadınlar hiç geri gelmiyor. Bekleyişi her gün daha da azalan Zebercet’in her iki oteli de batışa yöneliyor böylece:
“Silik bir izlenim gibi kalıyordum kendimde/ Elimle filan bir şeyler yaptığımı görüyordum/Seyrek de olsa konuşuyordum, örneğin/ Eski bir efsaneyi anlatıyordum birilerine/ Ya da bir yerleri tarif ediyordum yüzümü buruşturarak/İçki de içiyordum, hem de sert içkiler içiyordum/ Bazen bir iki bardak/ Bazen de sabahtan akşama kadar/ Durmadan içiyordum/ Canım elbette, diyordum, nasılsa/ Otel batacak, otel batacak.”

Zebercet kapısına “kapalı” tabelası astığı Anayurt Oteli’nde Ankara Treni ile gelen gizemli kadının odasında kendini asıyor. Ve bütün otelleri batıyor. Geriye ise, edebiyatta Yusuf Atılgan’ın, sinemada ise, Ömer Kavur’un büyük yapıtı “Anayurt Oteli” kalıyor.  Edip Cansever’in Türk edebiyatının en güzel şiirlerinden “Otel” de bu yapıtları çağrıştırıyor.
Birçok yönlü
Anayurt Oteli, modern Türk edebiyatı içerisinde, Freudcu yaklaşım, yabancılaşma başta olmak üzere psikolojik, sosyolojik ve felsefi gibi birçok çerçeveden ele alınabilen çok yönlü bir eser.
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2 adlı kitabında, yapıtı; insanın hayatta istediği ahengi yakalamak için gerçeğin dışında kendi dünyasını kurarak, kendisini aldatmasına dayanan Saçma Kuramına bağlıyor. Zebercet’in dış ve iç dünyası arasında bir bağın olmadığını anladığında ise kendisini kandırmaktan vazgeçtiğini ve  eserin bu şekilde tamamlandığını belirtiyor. [1]
Anayurt Oteli neden filme uyarlandı?
Ömer Kavur’un vefat ettiği 2005 yılında yayınlanan, Ertekin Akpınar’ın Sinema Söyleşileri kitabında, Ömer Kavur’un son röportajlarından biri de yer alıyor. Kavur, söyleşirken bir roman ve bir sinema eseri ilişkisi hakkında çok önemli tespitlerini de sıralıyor.  Edebiyatın, sinemamızın temel taşlarından biri olduğunu ve edebiyattan koptuğumuz için sinemamızda gerileme olduğunu[2] savunuyor.
Bazı klasik kitap uyarlamalarının başarısızlığının nedenini, eserlerin popülaritesinden yararlanmak için, onlara birer meta olarak ticari amaçla yaklaşılması olarak görüyor. Kavur için bir uyarlamanın başarılı olabilmesi, metni yazan ve metni sinemaya uyarlayacak kişinin ruhlarının örtüşmesine bağlı.  Anayurt Oteli’nin başarısını da Yusuf Atılgan’a duyduğu yakınlıkla: “Romanı okuduğum vakit o kadar kendime ait bir şey buldum ki. Eğer bir yazar olsaydım ona çok benzer bir metni yazmayı arzu ederdim” sözleriyle açıklıyor. [3]
Kavur’un başarısının bir başka sırrı ise filmlerini aşkla çekmesi. Kavur bu tutkusunu ise şöyle ifade ediyor: “Benim gözümde her film bitmiş bir aşk gibidir. Ama hala o filmle ilgili içimde yaşayan bir şey vardır. Onlarla yüzleşmek istemiyorum. Bende hüzün yaratıyor. Türkiye’nin birçok yerinde film çektim, bir daha o mekanlara gitmedim. Hatta o şehirlere bile gitmedim. Bu çok kişisel bir şey. Bunun benim için anlaşılır bir açıklaması da yok.”[4]

Regiman Deniz
Ayna İnsan Sayı: 4

KUTU-
ANAYURT OTELİ FİLMİ
Yönetmen : Ömer Kavur
Senaryo : Ömer Kavur, Yusuf Atılgan (kitap)
Görüntü Yönetmeni. : Orhan Oğuz
Kurgu : Mevlüt Koçak
Müzik : Atilla Özdemiroğlu
Oyuncular : Macit Koper, Şahika Tekand, Sera Yılmaz, Orhan Çağman
Yapımcı : Cengiz Ergun, Ömer Kavur
Yapım Yılı : 1986
Süre : 110 Dakika





[1] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 5. Basım, İstanbul: İletişim yy. 1997, ss.233-234
[2] Ertekin Akpınar, 10 Yönetmen ve Türk Sineması, 2. Basım, İstanbul:Hayalet Kitaplığı, 2009, s.18
[3] Akpınar, ss.19-20
[4] Akpınar, s.31
*Metinde bölüm bölüm yer alan Edip Cansever’in Otel Şiiri , Kirli Ağustos Kitabı’nda.

22 Ağustos 2014 Cuma

21 Ağustos 2014 Perşembe

Noktalar


"İnsanın aşk'ı hazmedecek mânâ gücü yoktur. İnsan, bir böceğin ağaç kabuğunu kemirmesi gibi yalnızca aşk salyasını kusar..."
Abbas Sayar


15 Ağustos 2014 Cuma

Boş Tuval ve Ötesi


İnsanoğlu,gerçekte "anlaşılmak"tan çok "yanlış anlaşılır." Sıkça yaşadım bunu, ama hiçbir zaman soğuk dönemimde olduğu denli belirgin değil; bazı dostlarım sırtlarını döndüler o sıralarda. Ama buz (resminin değil, yanlış anlaşılmasın)  nasılsa eriyecekti;  biliyordum bunu. Belki bugün biraz daha erimiştir.  Zaman, insanları sürükler. Ama aşırı hızlı büyüyen daha hızlı kurur - derinlik olmadan yükseklik olmaz."

Vassil Kandisky

14 Ağustos 2014 Perşembe

BAŞLANGIÇTA NE VARDI?


Dinin, bilimin ve felsefenin ilk sorusu olarak karşımıza çıkar bu soru. Bu nedenle, her düşünce kendisini bir başlangıç hikâyesiyle şekillendirir. 'Başlangıçta ne vardı?' sorusuna verilen cevaplar, ilerleyen her sorunsala karşı yürütülen düşüncelerin de kaynağı olur. Kimi felsefi ekollerin tanrılık vasfı yükleyerek ilkil (primary) erk olarak karşımıza çıkardığı insan tekili, varoluş üzerine şekillenen her bir düşünce mecrasının da etkin merkezine oturur. İşte burada insan tekilinin bölünmüşlüğü üzerine var edilmek istenen evren kadına ve erkeğe ayrı ayrı alanlar, sayfalar açar. Erkek, ilkil görülür ve dişil olan sadece erkeğin gücünü devam ettirmenin bir ara safhası kabul edilir. Dişil olan aynı zamanda tüm evrende de aynı konuma yerleştirilir. Evren'le biyolojik bir mücadele içerisine giren, sokulan insandan, sürekli olarak erkeğin öncüllüğü üretilir. İnsan dendiğinde var edici güç, erkek olarak betimlenir.
İncil'de, Tanrı'nın erkek olduğunu ima eden vurguların yer alması Batı düşüncesinin bilinç altını besler. Tanrı'dan bahsedilen iki yüze yakın yerde eril terimler kullanılmakta. İsa Mesih, Tanrı’dan söz etmek için sadece Müjdeler’de yaklaşık 160 kere “Baba” sözcüğünü kullanır.
Kimi kutsal metinlerin yanısıra bazı antropomorfistler de Tanrı'yı erkek olarak ele alırlar. Yunan mitolojisi tarihin başlangıcında kadınları yok sayar, toplumda sadece erkeklere yer ayırır. Kadını erkek edimleriyle ilintilendirir ve bunu Tanrısallaştırır.
Prometheus’un tanrıdan gizlice ateşi çalıp insanlara vermesine çok kızan baş tanrı Zeus, erkekleri, toplumu cezalandırmak ister ve bunun için kadını yaratmaya karar verir. Bu yaratma esnasında da her bir tanrıçadan değişik özellikleri alıp yarattığı kadına yükler. Zeus’un yarattığı bu ilk kadın Pandora’dır. Zeus Pandora’yı dünyaya gönderirken ona bir kutu armağan eder ve bu kutuyu kesinlikle açmamasını söyler. Ancak Pandora merakına yenik düşer ve bu kutuyu açar. Kutunun içindeki tüm kötülükler, hastalıklar, keder, korku vs. dünyaya yayılmaya başlar. Pandora bunu fark eder ve hemen kutunun ağzını kapatır. Ancak kutunun içindeki bütün kötülükler dışarı çıkmıştır, kutuda kalan tek şey ise ümittir. Erkek-kadın-ümit hemen hemen tüm Yunan mitolojilerinde kendini bu haliyle gösterir.
Yunan mitolojisinde kadın kötücül amaçlarla, erkekleri cezalandırmak amacıyla yeryüzüne sonradan yaratılıp gönderilen ikinci sınıf bir varlık olarak görülmesinin etkileri kuşaklar boyu sürer. Tarihin ilk günlerinden başlayan kadını ikincil konuma, erkeğin varlığının araçsallığına düşüren görüşler çağdaş felsefecilerin görüşlerine de yansır. "Kadın yoktur. Kadın, erkeğin bir semptomudur" diyen J. Lacan aslında geleneksel Batı felsefesinin görüşünü yineler. Kitapta incelendiği gibi sadece Lacan değil, birçok Batılı kuramcı da kadını erkekten ayırarak erkeğin uzağına iter. Filogenetik/soyoluşcu açıdan bakıldığında tüm canlılar da olduğu gibi kadının sadece bir “üreme/kopyalama makinesi” olarak görülmesi, erkeği tanrısallığa çıkarmayı, kadını da onun uzağında, aşağılarda bir yerde konuşlandırmayı kolaylaştırmıştır.
KADINA AD BULMAK
Tarihin akışı içinde kadını geriye iten düşüncelere karşı başlatılan mücadeleler sadece özgürlük ve hak eşitleme talebinin ötesine gidemedi. Oysa bu eşitsizliğin temelini, daha derinlerde aramak, sorunun kökenine yönelerek kadın sorunsallığına sağlıklı ve mantıklı cevaplar bularak kadını başlangıçtaki yerine oturtmak gerekliydi.
İşte, bir postmodern feminist olan Luce Irıgaray, "Başlangıçta Kadın Vardı" adlı eserinde felsefenin ilk yıllarına uzanarak, Batı'nın bilinç altını besleyen ataerkil şifreleri çözmeye çalışıyor. Varoluşun kökenlerinden kadının çekip alınmasıyla oluşturulan boşluğu yeniden doldurmaya çalışarak, yabancılaşma ve hiçliğin başat şekilde görünmesinin nedenlerine, kadın-erkek yapılandırmalarının ne tür toplumsal metamorfozlara yol açabileceğine ayna tutuyor.
Irıgaray, Batı'nın kadın konusuna yaklaşımında eski Yunan'dan etkilendiğini düşünür. "Batı kültürü neden Yunanistan'la başlamak zorunda? Neden böylesi bir yarık, evvel geleneklerle, başka kültürlerle beraber işaret edilir?" diye sorar. Batı'nın, kadını alt katmanda konuşlandırmasının kodlarını Sokrates öncesi düşünceden itibaren arayan Irıgaray, çeşitli yaklaşımları analiz ederek kadının geriye itilişini besleyen düşünceleri, inançları irdeler ve kendince çıkarsamalarda bulunur. Kimi antik Yunan felsefecilerinin ve kutsal metinlerin, mitolojilerin kadını nasıl hayatın merkezinden söküp aldığını "usta", "öğrenci" yaklaşımıyla formüle eder. Kutsallığın aslında "dişil" olduğunu, ancak buradan alınan bilginin "usta" yani erkek kimliğine büründürülüp, bu yolla "öğrenci"ye aktarıldığını ve böylece erkeğin, kadından bir nevi rol çaldığını iddia eder. "Usta, üzerinde çalıştığı söylemde dişiden aldığı şeyin kim ve ne sayesinde oluşturulduğunu genellikle gizli tutar. Kelimeler eksik kaldığı ya da bu kaynağı kendisine saklamayı tercih ettiği için ondan pek söz etmez; çünkü kadınla olan ilişkisi hakkında konuşmak istemez ya da bunu yapamaz."
Irıgaray’a göre kadın sorunsalını bütünüyle kavramak ve doğru değerlendirmelerde bulunabilmek için konunun Batı yaklaşımlarının üstünde bir yaklaşımla ele alınması gereklidir. Bunun için Batı kültürünün empoze ettiği kalıpların dışına çıkılmasını zorunlu görür."Bizden istenen, insan gelişiminin yeni bir aşamasına, sanatın, felsefenin ve dinin Batılılar olarak bildiğimizden farklı, başka bir anlamda donatıldığı ve farklı bir şekilde uygulandığı yeni bir çağa adım atmamızdır." der.
Ağırlıklı olarak Freud'çu psikanalizlere başvurularak "erkek" çözümlemelerinin yapıldığı ve bu yöntemle kendine ait bir dil oluşturma gayreti göze çarpan kitapta, esas itibarıyla Batı'nın kadın algısını oluşturan antik Yunan felsefecilerinin kadını yok ediş ve erkeği bir "usta" olarak var edilişi örneklenerek ele alınır. Bu yönüyle kitap, Batı'nın kadını yok edişinin bir kritiği sayılabilir.
Irıgaray’ın, eserinde "mutlak" bir yaklaşım olarak karşısında erkek öznelliğini görmesi, bir başka tartışmaya kapı aralar nitelikte. Bu ön kabul nedeniyle kadını "öteki" olarak karşıtlandırmanın sonucunda da bu kez erkek, kadından kat be kat aşağılara indirilmekte. Tanrısallık ve bireyin varlığını dişilliğe sabitleyen bakış açısı, (belirgin bir şekilde) erkeği "yok" hükmüne düşürüyor. 'Erkek, dünyada doğmuşa ya da diğerleri arasında onu hoş karşılayan, kendi hayatını yaşayan bir evrende yer alıyormuşa henüz benzemez.', 'Erkek, kadın tarafından canlandırılan enerjiyi beslemek, coşkuyu ve hayranlığı dönüştürmek yerine kelimelerle oynar.'
Kutsalı, kadınla anlamlandıran Irıgaray, erkeğin Tanrıçadan uzaklaşmasıyla, kendinden de uzaklaştığını, kendi “logos”una tutsak düştüğünü öne sürer; "Kadından -ya da Tanrıçadan- koparılan erkekler kendilerinden uzaklaşırlar. Özsuyundan ve enerjiden yoksun bir halde dolaşırlar."
Kitabın son bölümü ise, erkeğin “kendi” olma isteği karşısındaki çaresizliğini haykırır nitelikte. Kadından, Tanrıçadan uzaklaşan(Batılı)erkeğin, sürekli bir öze, kendine dönüş istemi halinde olduğunu ancak bunu başaramayacağını anlatır. "Batı kültüründe, evden, kendinden uzaklaşmaya paralel olarak dönüş temasını buluruz. Kahraman evine döner, ama kendine döner mi? Emin değilim."der.
Kadın sorunsalının kökenleri üzerine yazılmış bu kitap, çatışmacı kültüre sahip olan Batı kültürünün bir eleştirisi de sayılabilir aynı zamanda. Batı'nın "kadın" algısının kutsal ve mitolojik etkilerinin tümüyle Batı kültürüne geçtiği savıyla yapılan değerlendirmeler bu iddiayı doğrular nitelikte. "Başlangıçta Kadın Vardı" bu sebeple daha çok feministlerin el kitabı olabilecek nitelikte. Doğu kültüründe kadının nasıl değerlendirildiğinin irdelenmediği bu eserde yer yer hakikat kırpıntılarına rastlanmakta. Ancak, yine de  erkek-kadın bütünlüğüne dayalı evrenin zıtlıkları arasından fışkıran hakikatin sınırlarında geziniyor sadece.
Semiha KAVAK
STAR Gazete-Kitap