15 Ağustos 2020 Cumartesi

BİR DİNÎ İDEALİN İFADE BİÇİMLERİ

 


TASAVVUFA DAMGASINI VURAN BİR KADIN EVLİYA: RÂBİA EL-ADEVİYYE

 

Semiha Kavak 

Günlük hayatta İslam denilince sıklıkla karşılaştığımız kelimelerden biri de tasavvuf kelimesidir.

Batı’da mistisizm olarak tanımlanan ve “kâinatın sırlarını, kanunlarını ve bunların üzerinde tasarruf etme yollarını öğreten akım” olarak tanımlanan öğretinin karşılığı İslâm literatüründe tasavvuf olarak nitelendirilir. Oysa, tasavvuf mistisizmle özdeş bir anlama sahip değil. Kaynakları itibarıyla bu iki kavram birbirinden ayrışır. Bu nedenle, İslam tasavvufu, mistisizmle ayrılığı ortaya konmuş bir tanım olan sufizmle tanımlanır.

Genellikle Uzakdoğu dinlerini inceleyen ve diğer dinlerle ilgili derinlemesine araştırmalar yapmış olan Fransız metafizikçi yazar Abdülvâhid Yahyâ (Rene Guenon) İslâm tasavvufunun geleneksel bir usulünün oluşu, bir rehber (şeyh, mürşid) önderliğinde yaşanması, rehberlerin Hz. Peygamber’e kadar varan silsileleri, kişinin zevk, anlayış ve kavrayış seviyesine uygun bularak girdiği bir tasavvufî yolun (tarikat) kendine ait, özelliklerinden dolayı onun mistisizmden tamamen ayrı olduğunu belirtir.

İslâm tasavvufu tarikatlar üzerinden şekillenmiş usullere dayanırken, sufizm tarikatları aşkın bir anlamı içinde barındırır. Kişinin iç olgunluğuna erişmesi için İslâm’a uygun dini hassasiyetler geliştirerek takva sahibi olması sufizmin kalıplarıyla tanımlanır. Bu yolda yol alan bireye sofi/sufi denilmekte. O nedenle Sofi/sufi sadece tarikat mensupları için söylenmez. Bu gibilere aynı zamanda, Allah dostu anlamında bir tasavvuf terimi olan veli denir. Bu terimin çoğul kullanımı ise evliyadır.

Kur'an'da "Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de." ayetinde "Allah dostları" olarak geçen, bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslam dîninin bildirdiği gibi olan, Allah'ın ve Hz. Peygamber'in kendilerini sevdiğine inanılan kimselere veli ve bunun çoğulu olarak evliyâ denir.

Evliya kavramı, İslâm Tasavvuf terminolojisindeki mürşit ve şeyh gibi kelimelerle karıştırılmamalıdır. Velilik, tarikat ile ilgili olmayıp mutlak anlamda Allah dostu kabul edilen kişiler için kullanılır. Veli olan kişi aynı zamanda eğer bir tarikatın şeyhi ise mürşid olarak tanımlanır.

Başlangıcından günümüze, İslâm tasavvufu ele alındığında çok sayıda evliyanın varlığından bahsedilir. Kimilerine göre bilinenlerin yanı sıra çok sayıda bilinmeyen evliya vardır. 

İslâm tasavvuf kaynaklarına bakıldığında evliyaların arasında kimi kadın evliyalara yer verildiği görülür. Bu isimlerden en bilineni Rabia el-Adeviyye veya Rabiatü'l Adeviyye’dir. 752 yılında Basra’da fakir bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldiği için kendisine (dört anlamında) Râbia ismi verilen Râbia el-Adeviyye küçük yaşta anne ve babasını kaybedince köle olarak bir aileye satılır. Buradan  kaçma girişiminde bulunup eli yaralanınca efendisi ona acır ve onu azad eder.

12. yüzyılın en büyük şairlerinden ve din bilginlerinden sayılan Feriüddin Attar, evliyaların hayatları ve sözlerini derlediği ünlü eseri "Tezkiret'ül Evliya" eserinde ondan övgüyle bahseder ve zamanın şeyhleri ve mürşid''lerinin Rabiatül Adeviyye'yi ziyaret edip onunla sohbet meclisleri oluşturduklarını belirtir.


İlk dönem sufi şairleri arasında en önemli isimlerden biri olan Râbia el Adeviyye hem çağındaki, hem kendisinden sonraki sufileri etkilemiştir.

M. Nedim Tan, “Bir Dinî idealin Biçimleri- Râbıa el Adevviye’den Kalanlar” adlı eserinde bu etkileri ele almakta.

Tan, Râbia el Adeviyye’yi kendisine atfedilen sözler, menkıbeler ve şiirler bağlamında ele aldığı eserinde, bu konuda önemli çalışmaları bulunan Margaret Smith, Abdurrahman Bedevî ve Rkia Elaroui Cornell’den önemli ölçüde yararlandığını, “bu çalışmada hem Râbia üzerinden bir tasavvuf tarihi okuması yapmayı hem de tasavvuf tarihi üzerinden Râbia’yı okumayı denediğini” belirtmekte.

Râbia el Adeviyye’yi tasavvuf tarihi içerinde konumlandırmak için günün Basra'sını ele alan Tan şöyle demekte;

“Basra hem tasavvuf adının ilk defa ortaya çıktığı bölge hem de tasavvufi uygulamaların kavramsal ifade ve sosyal kimlik kazandığı bir merkez olarak düşünülür. Hz. Ömer tarafından askerî amaçlarla kurulan şehir, Hz. Osman dönemi ve sonrasında yaşanan siyasal dönüşümler dolayısıyla geçirdiği aşamalara bağlı olarak Râbia'nın yaşadığı yüzyılda gelişmiş bir maddî kültüre sahipti ve ortaya çıkan sınıfsal farklılıklar bir düşünce çeşitliliği üretmekteydi.”

"Râbia'nın yaşadığı düşünülen zaman dilimi dinî ideal olarak zühdün yaşatıldığı ve yüceltildiği bir döneme denk gelir."

"Dönem zâhitlerinin en görünür özellikleri ameli başka hiçbir nitelik ve gerekçenin gerisinde tutmayarak Allah'a yönelişin temeli saymaları, bu doğrultuda herhangi bir hafifletici etkiye fırsat bırakmayan sorumluluk ve caydırıcılık tonu güçlü bir tutum ortaya koymalarıdır."

Ayrıca, o dönemde Râbia gibi öne çıkan züht ehli kadınların varlığı son derece önemlidir. Hatta bunlardan biri de "yer yer mürşidi olarak takdim edilen Hayyûne'dir."

Kısaca, Râbia’nın yaşadığı “Basra çevresi zühdün aşama kazanarak muhabbetin göstergelerine taşıyıcılık ettiği bir dini bilince zemin oluşturur.” 

Tan’a göre Râbia’yı etkileyen Basra’nın o günkü dini atmosferidir, ancak Râbia da Basra ve çevresinde önemli etkiler bırakmıştır. Bu etkileri Basra ve Bağdat üzerinden aktarılan çeşitli dini menkıbelerde, dini aktarımlarda görmek mümkündür. 

Kitapta, Rabia’nın etkileri konusunda ilk olarak Râbia’nın Zâhitler ve edebiyatçıların kayıtlarında çeşitli sözleriyle yer aldığı örneklenmekte;

“Râbia hakkındaki ilk kayıt, tasavvuf literatürünün oluşumunda seçkin bir yere sahip olan Hâris B. Esed el-Muhâsibî’de görülür. Muhâsibî, el-Kasd ve’r-rücû ilallâh’ında “Allah için seven kimselere (muhibbin lillâh) herhangi bir korku var mıdır? Sorusunu cevaplarken Râbia’nın sonraki dönemlerde de yankısı duyulacak şu seslenişine yer verir:

“Râbia el Adeviyye gece çöktüğü zaman şöyle derdi: İşte gece geldi çattı ve karanlık iyice bastırdı, her seven sevdiği ile başbaşa kaldı. Sevgilim! Ben ise seninle başbaşa kaldım.”

“İbn Ebi’d-Dünya Zühd’ü konu alan eserinde Râbia’nın şu nasihatını aktarır: Râbia’nın yanında bir topluluk dünyayı çokça yerince şöyle dedi; Dünyayı kötülemeyi azaltın! Çünkü bir şeyi çok seven onu çokça anar.” 

Zâhitler ve Edebiyatçıların neler dediği konusunda bu bölümde birçok örnekler aktaran Tan, sonraki bölümde ise tasavvuf kaynaklarında Râbia’nın yerini ele alır.

Rabia’nın dönemine yakın bütün tasavvuf ehlini etkilediği çok açıktır. Neredeyse eserlerinde, anlatımlarında Rabia’dan bir aktarımda bulunmayan yok gibidir. Gazali’ye varıncaya kadar Basra ve Bağdat çevresinde yetişmiş olan mutasavvıflar önemli tasavvufi vurgularını Râbia’nın sözleri üzerinden yaparlar.

Yazara göre Râbia’nın ününü yayan isim Attar’dır. “Attar, Râbia ile ilgili hafızayı zirveye ulaştıran, bunu ani bir sıçrama ya da keskin bir kırılmayla değil yüzyılların getirisi üzerinden yapan ve Râbia’yı tüm sûfî zümrelerin şifâhî kültürüne mal eden isim olarak karşımızdadır.”

“Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ’da Râbia’yı şöyle takdim ederek söze başlar: özel bir tülle örtülmüş, samimiyet perdesiyle gizlenmiş, aşk ve özlemle yanıp yakılmış, yakınlığa ve yakılmaya tutulup kalmış, kavuşmada kendini yitirmiş, erler içerisinde itibar edilmiş saflık sahibi Hz. Meryem’in vekili Râbia el-Adeviyye- Allah kendisinden razı olsun.”

Kitabın son bölümünde ise Râbia’ya atfedilen beyitler ve onlarla ilgili diğer tasavvuf ehlinin ekleme ve değerlendirmelerine yer verilmekte.

Sonuç bölümünde yazar, hem kitapta yer alan ve tasavvuf çerçevesinde geçen konu ve kavramları ele alıp günümüz ilim dünyasındaki yerini irdelemekte hem de Rabia’nın tasavvufun geneli üzerindeki etkilerine değinmekte.

“Râbia el-Adeviyye'yi konuşmak dinî bilincin tarih içerisinde kazandığı katmanların neredeyse tümüne açılmayı zorunlu kılan bir süreci başlatır. Onu içinde bulunduğu bütünle irtibatlandırmaya çalıştığımızda geniş bir literatür ve derin bir kavramsal içerikle karşı karşıya kalırız. Çünkü Râbia elAdeviyye'den aktarılanlarda kendi yüzyılının gündemleri açığa çıktığı kadar sonraki nesillerin dinî arayışları da ifadesini bulmaktadır. Zâhitlik türleri, sûfilerin hâller ve makâmlara ilişkin birikimleri, velîlik hakkındaki kabuller ve beklentiler, tarikat kültürünün geriye dönük inşâları, edebî ve entelektüel ilgiler... Bunların hepsi Râbia el-Adeviyye'de buluşabildiği için o söz konusu tezahürlerin tümüne örneklik eden çok yönlü bir temsilcidir.”

YENİ ŞAFAK Kitap - Gazete

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Haiku


Kara gün dostu-
Beni yalnız bırakmaz Gece yıldızı Semiha Kavak

5 Temmuz 2020 Pazar

YENİ ŞAFAK Pazar




BEŞ ASIRLIK CAMİ AYASOFYA

Ayasofya’nın yeniden cami yapılması veya müze olarak devam etmesi gerektiğiyle ilgili tartışmalar uzun yıllardır süren bir tartışma. Bu konuda birçok kişi, farklı görüşler öne sürdüler. Biz de bu konuyu ülkemizin ilk Bizantologu, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Sahibi, Sanat ve Kültür Tarihçisi Semavi Eyice’nin gözünden incelemek istedik.

Semavi Eyice, Bizans Sanatı ve Osmanlı Sanat Tarihi sahalarında emsalsiz eserler vermiş bir otorite. 1940'lı yıllarda yazmaya başladığı kitap ve makalelerin sadece listesi 116 sayfa tutuyor. 400’den fazla bilimsel makalesi ve onlarca kitabı mevcut.

Eyice’nin verdiği bilgilere göre, “Ayasofya, 4. yüzyılda putperest mabetlerin yerine ahşap çatılı bazilika biçiminde bir yapı olarak inşa edilmişti. Genellikle bu ilk yapının 1.Constantinus'un eseri olduğuna inanılır ise de kilise ancak onun 337'de ölümünden sonra oğlu Constantinus döneminde bitirilerek, açılışı 15 Şubat 360'da yapılmıştır.

AYASOFYA VE DİĞER AYASOFYA CAMİİLER

Şehrin en büyük 2 kilisesinden birincisi olan Ayasofya, İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453'te fethinin hemen ardından, fetih yoluyla alınan her yerde uygulanan usul gereğince camiye çevrildi. Bu usul üzere “Ulu Cami” mahiyetini alan Ayasofya’dan başka Fatih Sultan Mehmed, Cenevizlilerden aldığı San Domenico ve San Paolo Kilisesi’ni camiye çevirmiştir ki, bu bina sonraları Arap Camii adı ile şöhret bulmuştur. Bursa’da bugün mevcut olmayan Hisar’daki Orhan Camii, İznik’te Ayasofya, Edirne’de izi bile kalmayan Ayasofya, Trabzon’da Ortahisar Camii, Antalya’da Güdük Minare denilen Cuma Camii (Korkut Camii), Silivri’de izi kalmayan Fatih, Enez’de Ayasofya, Amasra’da Fatih, Karadeniz Ereğlisi’nde Orhan, Atina’da Fatih Camii yapılan Parthenon Tapınağı, Budapeşte’de Budin’in Büyük Katedrali (Kanûni zamanında) akla gelen ilk örneklerdir.

BEŞ ASIR CAMİ KALIYOR

Fetihle birlikte Ayasofya’da “kubbeye kadar çıkan Fatih Sultan Mehmed, yapı ve çevresinin harap görünüşü karşısında, meşhur Farsça beyti söylemiştir. Padişah, Ayasofya'nın tahribini önlemiş, burada ilk namazı kıldıktan sonra, hayratının ilk eseri olarak buraya vakıflar tahsis etmiş; yanına da ayrıca, sonraları pek çok değişikliğe uğrayan bir medrese yaptırmıştır. Fatih'in vakfiyelerinden öğrenildiğine göre, caminin çeşitli hizmetlerinde 62 kişi bulunuyordu.”
Ayasofya’nın Türkler açısından önemine değinen Prof. Eyice, buranın müze olmasını ise şu cümlelerle eleştirir;
“Burası bin yıl dünyanın en büyük kilisesiydi. Fetih sonrası beş asır cami kalmış. Fatih, Ayasofya Camii Vakfiyesi’nde de amaç dışı kullanmak isteyenler için ‘Allah’ın gazabı onların üzerinde olsun’ bedduası etmiş. İstanbul’un işgalinde bile kimse Ayasofya’da namazı engelleyemedi.”

Eyice’ye göre; “Türk şehirlerinin çoğunda bulunan Ulu Cami İstanbul'da yapılmamış, bu görevi 1934'te camilikten çıkarılıncaya kadar 480 yıl Ayasofya sürdürmüş, Türkleşen İstanbul'un en başta gelen İslâm ibadet yeri olarak özel bir değere sahip olmuştur. Nitekim Kadir geceleri burada başka hiçbir camide rastlanmayacak bir ihtişam içinde kutlanırdı.”

GÖZLER YENİDEN AYASOFYA'DA

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Ayasofya yeniden yabancıların, Rumların göz diktiği bir mabet olmuştur.
“1. Dünya Savaşı'nın ardından İstanbul'un işgali yıllarında Ayasofya'yı tekrar kilise yapmak isteyen bazı yabancı güçlerin bir oldu bitti yapmasını önlemek üzere, burada küçük bir Türk askeri birliği hazır tutulmuş ve Rumların girişimleri engellenmiştir.

Cumhuriyet dönemi öncesinde yaşanmış olan İstanbul depremlerinde Ayasofya önemli hasarlar görmüş, ciddi tahribatlarla karşı karşıya kalmış. Burada çeşitli onarımlar yapılmıştır. Cumhuriyet'ten sonra 1926'da yine yerli ve yabancı uzmanlardan Ayasofya'nın karşı karşıya olduğu tehlikeler ve tamir esaslarına dair raporlar istenmiştir. Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), 1931'de Ayasofya'nın mozaiklerini meydana çıkarmak üzere izin almış ve çalışmalara 1932'de başlanmıştır.



Eyice’nin belirtiğine göre;  “Wittemore'nin idaresindeki çalışmalar sürerken 1934'de Atatürk bir akşam sofrasında Ayasofya'nın müze haline getirilmesi düşüncesini ortaya atmıştır. Bunun üzerine “Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen ertesi gün, binanın Vakıflar'dan kendi bakanlığına devrini isteyen ilk yazıyı yazmış ve 1 Şubat 1935'ten itibaren Ayasofya resmen Müzeler İdaresi'ne bağlanmıştır.”

"Odamdan Kitaplarımı ve Slaytlarımı Çaldılar"

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi esnasında ilginç tartışmalar yaşanmış, minarelerin yıkılması dahi gündeme gelmiştir;
“Müzeye çevrilirken sekiz kişilik bir komisyon kurulur ve bir rapor sunmaları istenir. Yedisi Türk adı taşıyan bu kişiler Müzeye çevrilmesini, etrafında ve içinde Osmanlıya ait her şeyin yıkılıp yok edilmesini teklif ederler. Ancak profesör E. Ungen rapora muhalefet şerhi koyar ve cami kalmasını teklif eder.

Bu rapor doğrultusunda avludaki Fatih Medresesi yıkılır. Minareler de yıkılacakken Batı’da eğitim görmüş bir vatanperver mimar Kemal Attan, "Minareler yıkıldığı takdirde kubbenin göçebileceğini" mimar diliyle matematik bilgilere dayalı bir raporla anlatır. Minareler kurtulur.
İçeriden çıkartılmak istenen Mustafa İzzet Efendi'nin levhaları yerlerinden indirilir. Ancak levhaların çapının yedi buçuk metre olup kapıdan çıkmaması sebebiyle Demokrat Parti dönemine kadar üst üste istif edilmiş olarak içerde kalır.

O yıllarda İbnü’l Emin Mahmut Kemal'in öncülüğünde levhalar eski yerlerinin biraz altına asılırlar.
Ayrıca, “Ayasofya camiinin avlusundaki Fatih Medresesi milletin gözleri önünde yıkıldıktan sonra araştırmalar yapılmış ve bir tane vaftiz teknesiyle, moloz taşlar çıkarılarak teşhir edilmiştir.”

Eyice, Ayasofya’nın müze yapılmasıyla birlikte  Osmanlı izlerinin silinip, buradaki geçmişe ait birçok şeyin yok edilmek istendiğini belirtmekte; “Sultan Abdülmecid, Rus elçiliğinin restoresi için İtalya’dan gelen Gaspare Fossati isimli bir mimarı Ayasofya’nın restoresi için de görevlendirir. Bizans İmparatorlarının badana altına gizlenmiş mozaiklerinin bulunması üzerine, Abdülmecid, kendi resminin de duvarda olmasını arzu eder. Böyle bir şeyin olamayacağını düşünen Fossati yere düşen mozaik parçalarından Abdülmecid’in tuğrasını işletir ve ‘Bunu asabilirsiniz Sultanım’ der. Bu kaydı arşivde bulduğumda Ayasofya’da böyle bir tuğra yoktu. Topkapı Sarayı Müzesi’ne bir ziyaretimde depoda bu tuğrayı bulduk. Ayasofya’ya asılması için yıllarca mücadele ettim, lakin her değişen müdürle tuğra asılan yerinden çıkarılıp depoya kaldırıldı. En son Prof. Dr. Haluk Dursun zamanında tuğra kapıya asıldı ve hala duruyor. Her defasında tuğranın neden kaldırıldığını anlamak zor. Bir kuvvet vardır ki Ayasofya’da Türk ve Müslüman izinden bir parça olmasına tahammülü yoktur.”
Ayrıca, “Şehir fethedildiğinde fetih camisinde minberin iki yanında Osmanlı sancağı sallanırdı. İmam, minber kapısının üzerinde duran kılıçla minbere çıkardı. Zamanında Ayasofya’da da bu sancaklardan ve kılıçtan vardı, lakin Ayasofya’nın içinde Türk ve Müslüman ne varsa kaldırdılar. Kiliseden bozma camilerdeki sancak geleneği maalesef yok oldu. Biz kendi geleneğimizi, kültürümüzü yok eden garip bir milletiz.”
Eyice’nin belirttiğine göre, Ayasofya’daki Osmanlı izlerini silmek isteyen kimi çevreler, müze özelliğini daha da genişletmek ve burayı uluslararası bir müze hale getirmek istemişlerdi. “Bizans Eserleri Müzesi yapma girişiminde bulunulmuşsa da bu girişim tepki çekmiştir. İstanbul'dan çeşitli Bizans parçaları toplanarak bu işe başlanmıştır. Evdoksiya'nın meşhur gümüş kaplamalı heykelinin kaidesi de oraya getirilmiştir.”

Ayasofya’nın müze yapılmasına bazı yabancıların da itirazı olduğunu belirten Eyice; “Düşünün ki ben Ayasofya’ya ilk gittiğimde henüz camiydi. Ayasofya’nın müze olmasına Hıristiyan Bizans uzmanları bile karşıydı. Dünyanın en önde gelen Bizans uzmanlarından Prof. Dr. Schweinfurth ve Prof. Ch. Diehl cami olarak kalmasını savundu. Sorbonne Üniversitesi öğretim üyesi Prof Ch. Diehl ‘Bu binaya müze yakışmaz’ dedi. Asistanlığını yaptığım Berlin Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Schweinfurt ise ‘Ayasofya’nın camilikten çıkarılması, binanın ruhaniyetini kaybettirdi. Keşke cami olarak kalsaydı’ demişti.” diye not düşer.
İstanbul’da birçok tarihi eserde Türklerin, Osmanlı’nın izleri silinmiştir. Bu konuda maalesef yeterli bir hassasiyet söz konusu değildir.

Türklerin tarih yaptığı, ancak tarihine sahip çıkmadığını belirten Eyice, “Bizans ve Osmanlı gibi iki büyük imparatorluğun bakiyesi olmamıza rağmen onlardan kalan eserlere kayıtsızlığımız hayret verici. Şahsî hayatımda tecrübe ettiklerimin yanısıra bildiklerimi de anlatmak istiyorum. Doğramacı kanunu ile resmen üniversiteden kovulduktan sonra bir iş için üniversiteye çağırılmıştım. Odamın bulunduğu koridor Fen Fakültesi ile bağlantılıydı. Fakat biz o bağlantıyı kapatmıştık.

Açmışlar, bir yürüyeyim dedim. Odamın kapısının aralık olduğunu fark ettim. İçeri baktığımda oldukça değiştiğini gördüm. İyi kötü kurmaya çalıştığım kütüphaneden neredeyse eser kalmamıştı. Beşte birini görünce çok üzüldüm. Bir de slayt koleksiyonum vardı. Türkiye’deki müzelerde ve arazilerde yer alan eserlerle Avrupa’daki Bizans eserlerinin renkli slaytlarını toplamıştım. Ayrıca seminer ödevi ve tez verdiğim her öğrenciden konusuyla ilgili 10-15 adet slayt isterdim. Neticede devasa bir koleksiyon oluşturmuştum. O kadar sene uğraşarak edindiğim koleksiyonun da kıymetinin bilinmeyip tarumar edildiğini görünce kahroldum.”  diyerek üzüntülerini dile getirir.


Semiha Kavak
Yeni Şafak - Pazar 




18 Haziran 2020 Perşembe

KAPIDA


Karardı gece
Çözüldü dizlerim
Ay tırmanırken göğün katına
Kapını aç bana
Geldim, bu gece
Gözlerindeki nergisten bir demet biçmeye
Bir uyku için,
Bir rüya için, biraz ağlamak için
Çözgün saçlarının bulutları üstünde

Geldim bu gece
Anısı olan kentin kıvılcımı seslendi bana
Çocukluğumun suretiyle
Salkımsöğüt hüznümle birlikte
Geldim, dönmeyeceğim de
Ya erişirim sana
Ya mum gibi yanar, eririm

Kapını aç bana
Ben, her zamanki âşığınım
Kapındaki eşiğinim ben
Susatan ve taşan yağmurunum hep
Aç bana kapını
Benim bu
Daha düne kadar
Aydınlık koynunda saklardın
Korkunun kâsesiyle içerdin beni

Zaman
Göğün kanatları altında
Esniyor
Yer
Sessiz bir kıtadır
Kapıyı aç bana
Daha tatlı bir şey olamaz
Ayakların hışırtısı, dudakların titremesinden!

Aç bana kapını uzak menziller yorgunuyum
Her zamanki gibi
Az oturur yola koyuluru
İlerledi gece
Çözüldü dizlerim
Ay tırmanırken göğün katına
Kapıyı aç bana
Yalvarmaya geldi kapındaki taşlar ve ağaçlar!

Avdillah Peşêw