14 Eylül 2020 Pazartesi

NURULLAH KOLTAŞ'LA TASAVVUF ANLAYIŞI ÜZERİNE

 

Bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır.

Sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler.

Tasavvufun her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyen Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim görevlilerinden Nurullah Koltaş, tasavvuf anlayışına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: Tasavvuf İslam’ın daha iyi anlaşılması ve daha derinlikli yaşanmasına nasıl etki yaptı/yapıyor?

Nurullah Koltaş: Dinlerin dışa dönük yani zâhir ve içe dönük yani bâtın şeklinde iki yönü bulunur. İslam bağlamında bu iki yönün bir kumaşın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz olduklarını görmekteyiz. Tasavvuf yolu, bu iki yönü de hariçte tutmaksızın “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” gibi bir öncülden hareket ettiği için gerek bu yolu benimseyenlerin hayatları gerekse yolun ilke ve yöntemleri, İslam’ın layıkıyla anlaşılması ve yaşanması üzerine bina edilmiştir. Allah Resûlü’nün “Rabbim, bana eşyayı olduğu hal üzere göster” niyâzında yansıma bulan bu bakış açısı, görülenin ve ötesinin ne olduğu konusunda tefekkür, teemmül, tedebbür gibi çeşitli düşünme biçimleri ve tezkiye, tasfiye, terbiye gibi benliği ıslah yöntemlerini vurgulamak suretiyle bu âlemdeki varlık sebebimizi anlama ve bunun uyarınca yaşamanın yollarını aramayı merkezî bir konuma yerleştirir. Binaenaleyh, bu yolu izleyenlerin âyet ve hadislerin zâhirî anlamları yanında bâtınî anlamlarını da anlamaya çaba gösterdikleri, bunu da insanın Adn hâlinin muhafazası ve Hakk’ın tecellilerini temaşa için her imkânın peşine düşerek gerçekleştirdikleri aşikârdır. Teorik bir düzlemde sınırlı kalmayan bu anlayışın mimarîden musikîye hayatın her alanında inikas bulduğu bu topraklarda yaşayan herkesin malumudur.

 

TASAVVUF TERMİNOLOJİSİNİN DAYANAK NOKTALARI


Semiha Kavak: Geçmişten günümüze tasavvuf ehlinin takip ettiği eserlerde İslam’a, Kur’an’a aykırılıklar olduğu, bu eserlerde yer alan görüşlerin Kur’an ayetlerinden daha çok zayıf hadislere dayandığı tezi hakkında neler söylersiniz?

Nurullah Koltaş: Ehl-i tasavvuf, yollarının mihverine Kur’an’ı ve yaşayan Kur’an olarak Allah Resûlü’nü yerleştirdikleri için herhangi bir ayrılığın düşünülmesi bile abes bir durum. Din-i mübînin hilâfına bir hayat tarzından bahsetmek şöyle dursun, İslam’ın izzeti için ömrü vakfetmek gibi yüce bir amaç gözetmişlerdir. Günümüzde kimi çevrelerde örtülü bir gündem olarak Nebi’nin -tabiri caizse- devre dışı bırakıldığı kimi sesler öne çıksa da Hakk’ın Kelâmı’nı bize ileten Resûl’e azami ihtiram ve bağlılık, tasavvuf yolunun kırmızı çizgisidir. Bu açıdan büyük sûfîlerin tefsir ve hadis gibi ilimlerini tahsil ettikten sonra bağlılarına yollarının esas ve usullerini aktardıkları bilindik bir husustur. Kaldı ki yakîn, mârifet, zâhir, bâtın gibi tasavvuf terminolojisini oluşturan kavramları incelediğinizde, dayanak noktalarının âyetler ve hadislerden müteşekkil olduklarını görürsünüz. Soruda dile getirilen tez olsa olsa tasavvufun mahiyetine dair sathî bir değerlendirmenin göstergesi olabilir. Bu tür tezlerin ortaya çıkışı ve belli bir taraftar kitlesini etkilemeleri, özellikle seküler çevreler ve modernist Müslümanların yanı sıra “neo”selefi” olarak isimlendirilen grupların hemfikir oldukları bir konu olarak da farklı bir gündemin varlığına işaret ediyor.


DOĞU YA DA BATI ŞEKLİNDE BİR SINIR SÖZ KONUSU DEĞİL


Semiha Kavak: Tasavvufun İslâm toplumlarından ziyade Batı toplumları üzerinde daha etkili olabileceği görüşü yaygın. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Nurullah Koltaş: İlk dönem zâhidlerinden metafizik bir bakış açısıyla nazarî tasavvufun muazzam eserlerini ortaya koyan sûfilere kadar tasavvuf geleneği, İslam’ın arzın dört bir yanında yaşanılır kılınmasını öncelemiştir. Anadolu özelinde düşünecek olursak, bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır. Endonezya’dan Çin’e, Hindistan’dan Kafkaslara, Orta Doğu’dan Afrika’ya ve Endülüs’e, Anadolu’dan Balkanlara kadar dünyanın dört bir tarafında yaşanmış ve yaşanmakta olan bu hayat tarzını görmezden gelmek mümkün olabilir mi? Hasan-ı Basrî’den Sarı Saltuk Gazi’ye, Şeyh Şâmil’e ya da Emîr Abdülkâdir Cezairî’ye kadar mutena şahsiyetleri gazi olmaya sevk eden nedir? Sadreddin Konevî’den Davûd-i Kayserî’ye, Molla Fenârî’den Saçaklızâde Mehmed Efendi’ye kadar ilim dünyamızın münevverlerin düşünce dünyalarında hâkim unsur tasavvufun nazarî derinliğinden gayrısı mıdır? Dahası, İslam dünyası genelinde sosyal ve kültürel anlamda bir canlılığın ve entelektüel zenginliğin büyük oranda bu yol ile ilişkili olduğunu söylemek hiç de abartı değildir. Geriye dönüp düşünce, edebiyat ve gelenekli sanatlarda belli bir bayındırlık seviyesine nasıl ulaşıldığı, yakın dönemlerde gözlemlenen duraksamanın da bu gelenekle olan irtibatın kimi nedenlerle kesintiye uğramasından kaynaklandığı derinliğine incelenmek durumundadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, tasavvuf yolunun intişarı için Doğu ya da Batı şeklinde bir sınır söz konusu olmamıştır. Her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahiptir tasavvuf. Bununla birlikte, Batı’daki ihtidâların kökeninde tasavvufun ana faktör olduğu konusunda çok sayıda çalışma yapılmış olup ihtidâ hikayeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, tasavvufta içkin olan kalbîliğin bir yansıması olarak da alınabilir.


 
SÛFİYANE BİR HAYATIN VARLIK SEBEBİ: TEVHİD


Semiha Kavak: Tasavvufun bir ruhban sınıfı ürettiği, bunun ise tevhid düşüncesiyle örtüşmediği konusunda neler söylemek istersiniz?

Nurullah Koltaş: Bilâkis, tasavvuf hem nazarî hem de amelî büyük bir vizyona sahip olduğu için ruhban bir sınıfın ortaya çıkışına karşıt bir eylem ve söylem barındırır. Eğer ruhbanlığı rahib kelimesiyle ilişkili bir kavram olan “rehbet”, yani dünyadan el etek çekme anlamında ele alıyorsanız, el etek çekme ya da “terk” adını verdiğimiz tavrın mahiyeti dikkatlice ele alınmak durumundadır. Sûfîler için dünyanın değersizliği ve Âhiret’in önceliği başlıca hareket noktasıdır. Yalnızca Hakk’ın hakikati mutlak olduğu için O’nun dışındaki her şey (mâsiva) izâfî bir hakikate sahiptir. Sûfîlerin bu hakikati tüm zerrelerinde tasdik etme tavırları, riyâzet ve nefs muhasebesi gibi çok çeşitli terbiye yöntemlerinde ifade bulur. Dünya kelimesi, etimolojisinden yola çıkılırsa “aşağılık, bayağılık” barındırır. Kutlu olana can atmak, bir anlamda bu kesret ya da çokluk dünyasında vahdet ya da birlik fikrinin özümsenmesiyle mümkün olabilir.  Dolayısıyla sûfîler bu aşağı âlemdeki nihai gayelerinin Allah’ın Birliği ve Biricikliğini tahakkuk ettirmek olduğunu düşünürler ki Tevhid de budur. Diğer bir deyişle, sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler. Gazzâlî, Kuşeyrî, Hucvîrî gibi klasik müelliflerinin eserlerine bakıldığında, apolojetik ya da savunma kabilinden bir tavrın öne çıktığını görürsünüz. Yani herhangi bir sapmanın teminatı bizzat tasavvuf ve sûfîlerdir.

 

KLASİKLER ÖNCELİK TAŞIYOR


Semiha Kavak: Tasavvufu daha iyi anlamak için gerek ülkemizde bilinen kaynaklardan, gerekse sonradan müslüman olmuş Batılıların kaynaklarından neleri önerirsiniz?

Nurullah Koltaş: Asıl âlemden uzakta, gurbette olan biz gariplerin kendimize özgü ihtiyaçları bulunmakta. Bu nedenle de herkes için standart listelerden ziyade genelden özele ilgi alanlarını belirleyerek okumalar yapılması büyük önem taşıyor. Bununla birlikte, tasavvufun kitaplardan öğrenilen bir husus olmadığını, zevkî ve hâlî bir bir hayat tarzını tazammun ettiğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Genel bir kaide olarak İmâm Gazzâlî, Hucvîri, Kuşeyri, Sülemî, ibnü’l-Arabî gibi müellifler tarafından kaleme alınmış olan klasikler öncelik taşıyor. Ayrıca bu eserlerin şerhleri de büyük birer kaynak niteliğinde. Yani ibnü’l-Arabî’yi Tilimsânî ya da Konevî üzerinden okumak farklı pencereler sağlayabilir. Önde gelen sûfilerce kaleme alınan ve sülûka giden yola dair tecrübe edilen hususları ihtiva eden eserler de ufuk açıcı nitelikte. Aklıma hemen Gazzâlî’nin “el-Münkız”ı geliyor. Tasavvufî şiir şerhleri de ayrı birer hazine ve yol azığı. Sorunuzun ikinci kısmıyla alakalı olarak çalışma saham nedeniyle René Guénon, Frithjof Schuon, Martin Lings, Seyyid Hüseyin Nasr, William Chittick, Michel Chodkiewicz gibi mümtaz şahsiyetlerin eserleri farklı bakış açıları sağlayabilir diye düşünüyorum. 


YENİ ŞAFAK PAZAR

 

https://www.yenisafak.com/amphtml/hayat/tasavvufun-temeli-islam-ahlakidir-3566893?__twitter_impression=true

 


8 Eylül 2020 Salı

Yitik Belleği Rüzgârın

 


Buradayım, sana bakıyorum
Omuzumda yağmurun silktiği tozlar
Oysa henüz ne nisan ne de sonbahar
Yalnızca suyun gizli duvarı
Yani bir ırmak gibi akmaktasın
Ben seni izliyorum, gölgeni
Güneşin yağmura vuran gölgesini
Fildişinden bir taş gibi öpüyorum seni
Yani seni diyorum öpmek akıp giden suyu
Suda oynayan ışığı
Işığı ışıkla dolduran aşkı, adını
Gömüyorum sessiz çığlıklara, suya, uçurumlara
Sen avuçlarından gizli kuşlar geçiren
Bilmez misin ki bulut
Bir balık sürüsüdür o göksel denizde
Ben seni izliyorum nicedir daldırıp ellerimi
O bulutların arasından çekip çıkarmak için seni
Sen altın ya da güneş ışığı bir bıçakla kalbimi oyuyorsun
Oyulmuş iskeletimden karanlık bir rüzgâr gibi geçiyorsun
Bir ırmak gibi geçiyorsun zaten hiç durmadan
Zaten hiç durmadın ki, nereye gittiysen
Bir güvercin uçuşuyla oraya dek izledim seni
Yeşeren okyanusların, köpüren dalgaların içinden
Diyorum ki köpüğü sudan ayırmak ya da akşamı
Rüzgârın yitik belleğiyle uçarken ben
Bir kayayı çekip çıkarmak ırmağın derisinden
İşte öyle seviyorum seni, bir taş
Nasıl sonsuzca düşerse
Sonsuzluktan bir sonraki uçurumlara
Tuğrul Tanyol




3 Eylül 2020 Perşembe

HECE EYLÜL 2020

 


HECE 285. Eylül Sayısıyla okurların huzurunda...
"İNSANIN ZOR SINAVI: ÖLÜMLE YÜZLEŞMEK" başlıklı bir inceleme yazısıyla bu sayıdayız. 

İyi okumalar


24 Ağustos 2020 Pazartesi

İşe Yarar Bir Şey

"yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim, geçen günlere üzüldük tamam, yola düşelim...

düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli."

18 Ağustos 2020 Salı

Haiku

 

siyah bulutlar-
koltuk altında saklı
beyaz şemsiye

Semiha Kavak

15 Ağustos 2020 Cumartesi

BİR DİNÎ İDEALİN İFADE BİÇİMLERİ

 


TASAVVUFA DAMGASINI VURAN BİR KADIN EVLİYA: RÂBİA EL-ADEVİYYE

 

Semiha Kavak 

Günlük hayatta İslam denilince sıklıkla karşılaştığımız kelimelerden biri de tasavvuf kelimesidir.

Batı’da mistisizm olarak tanımlanan ve “kâinatın sırlarını, kanunlarını ve bunların üzerinde tasarruf etme yollarını öğreten akım” olarak tanımlanan öğretinin karşılığı İslâm literatüründe tasavvuf olarak nitelendirilir. Oysa, tasavvuf mistisizmle özdeş bir anlama sahip değil. Kaynakları itibarıyla bu iki kavram birbirinden ayrışır. Bu nedenle, İslam tasavvufu, mistisizmle ayrılığı ortaya konmuş bir tanım olan sufizmle tanımlanır.

Genellikle Uzakdoğu dinlerini inceleyen ve diğer dinlerle ilgili derinlemesine araştırmalar yapmış olan Fransız metafizikçi yazar Abdülvâhid Yahyâ (Rene Guenon) İslâm tasavvufunun geleneksel bir usulünün oluşu, bir rehber (şeyh, mürşid) önderliğinde yaşanması, rehberlerin Hz. Peygamber’e kadar varan silsileleri, kişinin zevk, anlayış ve kavrayış seviyesine uygun bularak girdiği bir tasavvufî yolun (tarikat) kendine ait, özelliklerinden dolayı onun mistisizmden tamamen ayrı olduğunu belirtir.

İslâm tasavvufu tarikatlar üzerinden şekillenmiş usullere dayanırken, sufizm tarikatları aşkın bir anlamı içinde barındırır. Kişinin iç olgunluğuna erişmesi için İslâm’a uygun dini hassasiyetler geliştirerek takva sahibi olması sufizmin kalıplarıyla tanımlanır. Bu yolda yol alan bireye sofi/sufi denilmekte. O nedenle Sofi/sufi sadece tarikat mensupları için söylenmez. Bu gibilere aynı zamanda, Allah dostu anlamında bir tasavvuf terimi olan veli denir. Bu terimin çoğul kullanımı ise evliyadır.

Kur'an'da "Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de." ayetinde "Allah dostları" olarak geçen, bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslam dîninin bildirdiği gibi olan, Allah'ın ve Hz. Peygamber'in kendilerini sevdiğine inanılan kimselere veli ve bunun çoğulu olarak evliyâ denir.

Evliya kavramı, İslâm Tasavvuf terminolojisindeki mürşit ve şeyh gibi kelimelerle karıştırılmamalıdır. Velilik, tarikat ile ilgili olmayıp mutlak anlamda Allah dostu kabul edilen kişiler için kullanılır. Veli olan kişi aynı zamanda eğer bir tarikatın şeyhi ise mürşid olarak tanımlanır.

Başlangıcından günümüze, İslâm tasavvufu ele alındığında çok sayıda evliyanın varlığından bahsedilir. Kimilerine göre bilinenlerin yanı sıra çok sayıda bilinmeyen evliya vardır. 

İslâm tasavvuf kaynaklarına bakıldığında evliyaların arasında kimi kadın evliyalara yer verildiği görülür. Bu isimlerden en bilineni Rabia el-Adeviyye veya Rabiatü'l Adeviyye’dir. 752 yılında Basra’da fakir bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldiği için kendisine (dört anlamında) Râbia ismi verilen Râbia el-Adeviyye küçük yaşta anne ve babasını kaybedince köle olarak bir aileye satılır. Buradan  kaçma girişiminde bulunup eli yaralanınca efendisi ona acır ve onu azad eder.

12. yüzyılın en büyük şairlerinden ve din bilginlerinden sayılan Feriüddin Attar, evliyaların hayatları ve sözlerini derlediği ünlü eseri "Tezkiret'ül Evliya" eserinde ondan övgüyle bahseder ve zamanın şeyhleri ve mürşid''lerinin Rabiatül Adeviyye'yi ziyaret edip onunla sohbet meclisleri oluşturduklarını belirtir.


İlk dönem sufi şairleri arasında en önemli isimlerden biri olan Râbia el Adeviyye hem çağındaki, hem kendisinden sonraki sufileri etkilemiştir.

M. Nedim Tan, “Bir Dinî idealin Biçimleri- Râbıa el Adevviye’den Kalanlar” adlı eserinde bu etkileri ele almakta.

Tan, Râbia el Adeviyye’yi kendisine atfedilen sözler, menkıbeler ve şiirler bağlamında ele aldığı eserinde, bu konuda önemli çalışmaları bulunan Margaret Smith, Abdurrahman Bedevî ve Rkia Elaroui Cornell’den önemli ölçüde yararlandığını, “bu çalışmada hem Râbia üzerinden bir tasavvuf tarihi okuması yapmayı hem de tasavvuf tarihi üzerinden Râbia’yı okumayı denediğini” belirtmekte.

Râbia el Adeviyye’yi tasavvuf tarihi içerinde konumlandırmak için günün Basra'sını ele alan Tan şöyle demekte;

“Basra hem tasavvuf adının ilk defa ortaya çıktığı bölge hem de tasavvufi uygulamaların kavramsal ifade ve sosyal kimlik kazandığı bir merkez olarak düşünülür. Hz. Ömer tarafından askerî amaçlarla kurulan şehir, Hz. Osman dönemi ve sonrasında yaşanan siyasal dönüşümler dolayısıyla geçirdiği aşamalara bağlı olarak Râbia'nın yaşadığı yüzyılda gelişmiş bir maddî kültüre sahipti ve ortaya çıkan sınıfsal farklılıklar bir düşünce çeşitliliği üretmekteydi.”

"Râbia'nın yaşadığı düşünülen zaman dilimi dinî ideal olarak zühdün yaşatıldığı ve yüceltildiği bir döneme denk gelir."

"Dönem zâhitlerinin en görünür özellikleri ameli başka hiçbir nitelik ve gerekçenin gerisinde tutmayarak Allah'a yönelişin temeli saymaları, bu doğrultuda herhangi bir hafifletici etkiye fırsat bırakmayan sorumluluk ve caydırıcılık tonu güçlü bir tutum ortaya koymalarıdır."

Ayrıca, o dönemde Râbia gibi öne çıkan züht ehli kadınların varlığı son derece önemlidir. Hatta bunlardan biri de "yer yer mürşidi olarak takdim edilen Hayyûne'dir."

Kısaca, Râbia’nın yaşadığı “Basra çevresi zühdün aşama kazanarak muhabbetin göstergelerine taşıyıcılık ettiği bir dini bilince zemin oluşturur.” 

Tan’a göre Râbia’yı etkileyen Basra’nın o günkü dini atmosferidir, ancak Râbia da Basra ve çevresinde önemli etkiler bırakmıştır. Bu etkileri Basra ve Bağdat üzerinden aktarılan çeşitli dini menkıbelerde, dini aktarımlarda görmek mümkündür. 

Kitapta, Rabia’nın etkileri konusunda ilk olarak Râbia’nın Zâhitler ve edebiyatçıların kayıtlarında çeşitli sözleriyle yer aldığı örneklenmekte;

“Râbia hakkındaki ilk kayıt, tasavvuf literatürünün oluşumunda seçkin bir yere sahip olan Hâris B. Esed el-Muhâsibî’de görülür. Muhâsibî, el-Kasd ve’r-rücû ilallâh’ında “Allah için seven kimselere (muhibbin lillâh) herhangi bir korku var mıdır? Sorusunu cevaplarken Râbia’nın sonraki dönemlerde de yankısı duyulacak şu seslenişine yer verir:

“Râbia el Adeviyye gece çöktüğü zaman şöyle derdi: İşte gece geldi çattı ve karanlık iyice bastırdı, her seven sevdiği ile başbaşa kaldı. Sevgilim! Ben ise seninle başbaşa kaldım.”

“İbn Ebi’d-Dünya Zühd’ü konu alan eserinde Râbia’nın şu nasihatını aktarır: Râbia’nın yanında bir topluluk dünyayı çokça yerince şöyle dedi; Dünyayı kötülemeyi azaltın! Çünkü bir şeyi çok seven onu çokça anar.” 

Zâhitler ve Edebiyatçıların neler dediği konusunda bu bölümde birçok örnekler aktaran Tan, sonraki bölümde ise tasavvuf kaynaklarında Râbia’nın yerini ele alır.

Rabia’nın dönemine yakın bütün tasavvuf ehlini etkilediği çok açıktır. Neredeyse eserlerinde, anlatımlarında Rabia’dan bir aktarımda bulunmayan yok gibidir. Gazali’ye varıncaya kadar Basra ve Bağdat çevresinde yetişmiş olan mutasavvıflar önemli tasavvufi vurgularını Râbia’nın sözleri üzerinden yaparlar.

Yazara göre Râbia’nın ününü yayan isim Attar’dır. “Attar, Râbia ile ilgili hafızayı zirveye ulaştıran, bunu ani bir sıçrama ya da keskin bir kırılmayla değil yüzyılların getirisi üzerinden yapan ve Râbia’yı tüm sûfî zümrelerin şifâhî kültürüne mal eden isim olarak karşımızdadır.”

“Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ’da Râbia’yı şöyle takdim ederek söze başlar: özel bir tülle örtülmüş, samimiyet perdesiyle gizlenmiş, aşk ve özlemle yanıp yakılmış, yakınlığa ve yakılmaya tutulup kalmış, kavuşmada kendini yitirmiş, erler içerisinde itibar edilmiş saflık sahibi Hz. Meryem’in vekili Râbia el-Adeviyye- Allah kendisinden razı olsun.”

Kitabın son bölümünde ise Râbia’ya atfedilen beyitler ve onlarla ilgili diğer tasavvuf ehlinin ekleme ve değerlendirmelerine yer verilmekte.

Sonuç bölümünde yazar, hem kitapta yer alan ve tasavvuf çerçevesinde geçen konu ve kavramları ele alıp günümüz ilim dünyasındaki yerini irdelemekte hem de Rabia’nın tasavvufun geneli üzerindeki etkilerine değinmekte.

“Râbia el-Adeviyye'yi konuşmak dinî bilincin tarih içerisinde kazandığı katmanların neredeyse tümüne açılmayı zorunlu kılan bir süreci başlatır. Onu içinde bulunduğu bütünle irtibatlandırmaya çalıştığımızda geniş bir literatür ve derin bir kavramsal içerikle karşı karşıya kalırız. Çünkü Râbia elAdeviyye'den aktarılanlarda kendi yüzyılının gündemleri açığa çıktığı kadar sonraki nesillerin dinî arayışları da ifadesini bulmaktadır. Zâhitlik türleri, sûfilerin hâller ve makâmlara ilişkin birikimleri, velîlik hakkındaki kabuller ve beklentiler, tarikat kültürünün geriye dönük inşâları, edebî ve entelektüel ilgiler... Bunların hepsi Râbia el-Adeviyye'de buluşabildiği için o söz konusu tezahürlerin tümüne örneklik eden çok yönlü bir temsilcidir.”

YENİ ŞAFAK Kitap - Gazete