15 Eylül 2014 Pazartesi

İçerki Odada


Küçük piyano parçalarına dadandı birkaç
yıldır: Bitmemiş hala başlanmamış parçalar
da denilebilir. Diyor ki: Bunlardaki patlak
vermemiş fırtınalar, dokuların dağınıklığına 
sinmiş telaşsız tutku gibisi yok. Artık tamam-
lanmış hiçbir şeyi sevemem duygusuyla yaşı-
yorum. Her şey eksik, bunca yarım bırakıl-
mışken...


Enis Batur


13 Eylül 2014 Cumartesi

Sonraya Anıyız


o yangınlar geçti
yüreğimi yakan yok
kalan küller savrulup genzime doluyor
gözlerim bulut yüklü
konuşamıyorum
ellerim yüzümü saklıyor aynadan
göz göze geliyorum sonra kendimle
şaşkınlık endişe ve hüzün
suya tutup akıp gitmesini bekliyorum
su gidiyor yüzümle kalıyorum
güneş bakır çalıyor akşamüstü
çığırtkan kuşlar tepemde
elim sende oynuyorlar ağaçtan ağaca
boyacı ayakkabılarımı soruyor
daldıklarımdan çıkarıp beni yüze
gün bitiyor
çırpınıyorum
her şey gelip oturuyor şurama
hiç bu kadar kalabalık olmadım
sitem
vefa
veda
ve ceza
daralıyorum ansızın
bir yaprak daha düşüyor ayak ucuma
dallar soyunuyor
üşüyorum
kalkma vakti çınar dibinden
dönüş yolunda pürneşe çocuklar
gökyüzüne bakıp derin bir nefes alıyorum
toprak kokusu yağmurun habercisi/ gün bitiyor

Kadir Bıyıklı 


12 Eylül 2014 Cuma

Yakîn

Nam Nguyens

Kapı: "Yaşamımızın sahtekârlığını ancak ölüm örter..."


Günahkar Bir Savaş Tanrı(Ça)sı Olmak


Dünya tarihi, savaşların tarihi. İnsanlık, oldum olası bir başkasını yok ederek varlığını öne çıkarıyor. Bu nedenle yazılı metinlerin çoğu savaş anılarıyla, kahramanlıklarla, savaş oyunlarıyla süslü. Savaşların galipleri bir kahraman, onları yaratanlar da o derece önemli isimler haline geliyorlar.

Ian Thornton’un "Tek başına I.Dünya Savaşı’nı Çıkaran Adam-Johan Thoms’un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi" adlı eseri 1.Dünya Savaşı'nın 100.yıldönümüne atfen yazdığı ilginç bir kitap. Okuyucunun bir tarih kitabı özelliği taşıdığını düşünebileceği bu eser, hiç de alışık olmadığımız türden. Tarihsel gerçeklikleri birebir anlatan bir kitap değil, ancak bu olguları çarpıtmadan her bir savaş parçasından eğlenceli, hicvedici, kışkırtıcı ve savaşa karşı tutunmayı kolaylaştıracak derecede felsefi dayanaklar oluşturan bir eser.

I. Dünya Savaşı’nın sizin yüzünüzden çıktığını düşünseydiniz ve hayatınızın geri kalanını bu suçluluk duygusuyla, bu vicdan azabıyla geçirseydiniz ne yapardınız? 
Johan Thoms’un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi tam da böyle bir yaşamı farklı bir anlatım diliyle romanlaştırılmış.

Thoms, 1894 yılında Bosna’nın Argona kasabasında dünyaya gelen, zeki ve terbiyeli bir gençtir. İyi bir eğitim almıştır ve bir insanın sahip olmayı arzulayacağı her şeye sahiptir. Etrafında onu çok seven bir aile, samimi dostlar, nüfuzlu tanıdıkları vardır. Henüz üniversitedeyken yüksek bir ücretle iş sahibi olmuştur ve bu iş, hem onun hem de milyonların hayatını değiştirecektir. Thoms, güzel Lorelei Ribeiro’ya aşıktır. Renkli bir kişiliği vardır. Ancak onca yeteneğine rağmen Franz Ferdinand’ın binmiş olduğu arabayı geri geri sürmeyi beceremez, yanlış bir dönüşle tarihin akışını sonsuza kadar değiştirir.

TARİHSEL GERÇEKLİK FANTASTİK HİKAYEYE AŞILANIRSA...

Johan Thoms, Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie’nin bulunduğu arabanın direksiyonuna geçer. Sırp örgüt Kara El, suikast planlarını çoktan yapmış ve suikastçılarını en can alıcı noktalara yerleştirmiştir. Johan, Franz ve Sophie’yi ilk suikast girişiminden kıl payı kurtarmayı başarır. Ama hayalperest, genç bir delikanlı olan Johan, çıkmaz bir sokağa girer ve oradan geri çıkamaz, kurbanlarını suikastçı Gavrilo Princip’in tam da kucağına bırakınca Arşidük Franz Ferdinand ve Sophie orada öldürülür.

İşte bu savaşa susamış Avrupa için kaçırılmaz bir fırsattır. Böylece milyonların felaketi olan savaş başlamıştır. Johan Thoms, 1. Dünya Savaşı’nın ve devamındaki savaşların onun yüzünden gerçekleştiğinden emindir. Önünde kederle ama bir yandan da tatlı sürprizlerle dolu bir yaşam onu beklemektedir.

Thoms, yaptığı küçük bir hata nedeniyle dünyayı ateşe vermekten kendini sorumlu tutar. Utancından, sevdiği her şeyi bırakıp Avrupa’nın çeşitli yerlerini gezer. Korkuyla I. Dünya Savaşı’nın yayılmasını izler. Portekiz, İspanya ve İngiltere’ye yaptığı gezilerde farklı faklı arkadaşlar edinir. Kendi hikayesine Dorothy Parker, Ernest Hemingway ve George Orwell gibi ünlüleri ortak eder ve ara ara onları hikayesine konuk ederek bir savaş dramasının analizini yapar. Kendini herkesin ölümünden sorumlu tutan olayların merkezine oturtarak kendi sürgününü yaratır. Günleri bu suçluluk duygusuyla ilerler. 

Yer yer açığa çıkan abartılara rağmen kahraman zihinlerde fazlaca sorgulanmıyor. Yazarın da belirttiği gibi “Abartı, masal olarak bilinen cesedin DNA'sında doğal olarak meydana geliyor." Yazar, tarihsel gerçeklikleri fantastik bir hikayeyle başarılı bir şekilde aşıladığında, anlatıdaki aşırılık da dikkatten uzak oluyor.

SAVAŞTA PAYIM VAR MI KORKUSU

Ian Thorton, bu farklı üsluptaki etkileyici romanında hem esprili hem de hüzünlü bir dili bir arada kullanarak okuyucuyu kurgusal açıdan da oldukça başarılı bir karakter olan Johan Thoms’un zihninde ve anılarında gezdiriyor. Okuyucu Johan’la seviniyor, Johan’la üzülüyor. Bazen onun suçlu olduğuna inanıyor, ona kızıyor, bazen de hak veriyor. Ancak, bu durum okuyucunun onunla özdeşleşmesine engel yaratmıyor. Onun samimi itirafları okuyucuyu kendine yaklaştırıyor. Nedamet, bir güzel sözle anlatıyor kendini;

"Pişmanlık; haz tarafından döllenen ölümcül yumurta." William Cowper.

Savaş çerçevesinde her tür düşünce zenginliğinin yer aldığı kitapta, yer yer mistik anlatımlar da öne çıkıyor; “İçinde yaşlı bir adam yavaşça hareket ediyor. Ernest’in dışarıdan duyabileceği kadar yüksek sesle konuşuyordu.

‘Ben diriliş’im.

Ben hayat’ım..”

Bir başka girişte ise; “Verin, size verilecektir. Hangi ölçekle verirseniz aynı ölçekle alacaksınız. Luka 6:38”

Kitaptaki en unutulmaz alıntılardan biri ise, Johan’ın asil ve renkli dostu Lord Kaunitz’in delikanlıya verdiği öğüt: “Usulca süzül. Böylece sonsuza dek süzülürsün…”

Okur da aynen böyle süzülüyor bu ilginç kitabın sayfalarında. Tarihi roman tadında, felsefi, nükteli, veciz uyarılarla yüklü farklı kitap arayanlar için ilk tavsiye edilebilecekler arasında mutlaka yer alması gereken bir eser.

Semiha Kavak
Star Gazete - Kitap 11 Eylül 2014



11 Eylül 2014 Perşembe

Tekerrür



"Hatırlamanın sevgisi mutlu olan tek sevgidir." Kjoerlighed

Hani aşıklar sık sık aşkın tatlı acısını mutlulukla filizlendirmek için şairin kelimelerine başvururlar ya, o da öyleydi. Öylece ileri geri volta atıyor ve Paul Moller'in bir şiirini tekrarlayıp duruyordu:

İşte o zaman, benim koltuğuma,
Gençliğimden bir hayal gelir.
Benim rahat koltuğuma.
Sana duyduğum içten bir özlem sarar beni,
Sen kadınların güneşi.*

Gözleri doldu, kendini koltuğa bıraktı, şiiri tekrar ve tekrar okudu. Gördüğüm manzara beni etkilemişti. Tanrım, diye düşündüm, hayatımda böyle bir melankoliye şahit olmadım. Evet, melankolikti, gayet iyi biliyordum - ama aşık olmasının onu böyle etkilemesi! Ve nasıl da, normal olmayan bir halet-i ruhiye bile daimi olduğu zaman tutarlı oluyor. Melankolik birinin aşık olması gerektiği ve ancak o zaman melankoliden kurtulabileceği söylenir hep. Eğer gerçekten melankolikse, ruhunun onun için her şeyden daha önemli bir şey haline gelmiş olanda melankolik bir biçimde emilmemesi nasıl mümkün olabilirdi?

Derinden ve coşkulu bir biçimde aşıktı, bu kesindi, ama  sadece birkaç gün sonrasında bile aşkı bir anı haline gelmişti, aşkını hatırlayabiliyordu. İlişki onun için tamamen bitmişti. Ne tuhaf bir diyalektik! Bütün gün onun yanında olmamak için kendisine şiddet uyguluyor ama gelgelelim ilk fırsatta ilişkisi konusunda yaşlı bir adam haline geliyor. Uzun süredir hiçbir şey beni bu manzara kadar etkilememişti.

Soren Kierkegaard syf.18, 19

* "Da kommer en Dr0m fra min Ungdomsvaar / Til min Laenestol / Efter Dig jeg en inderlig Laengsel faaer, / Du Qvindernes Sol!"  Poul Mortin Moller, "Den Gamble Esker"

deja vu, 03.03 (ben) 


Beş Kala


Ay uykusunda sayıklar seni 
Pırıl pırıl yansırken tenin rıhtım kanatlı denizlere 
Ama sahte ölüm çocukları doğuyor geceden 
Gök pusuna bulayacak gözlerimi 
Sesimi rüzgârına boğduracak
Ancak kurşun geçer yüreğimden
Tenin yüzüyor ve yüzecek daha
Çünkü bilmediğim bir saygınlıkla dokuyorum yüreğini
Ay paramparça düşüyor suya
Alacakaranlığı bölerek ikiye sıyrılıyor yaşamdan
Betonlaşan yağmurlara tutuluyor sevdam
Sis çöküyor iliklerine anarşist yüreğin
Bedeninde tel örgülerin acı büzgüleri
Od düşüyor gönlüme
Uzun ince parmaklarından gecenin
Beş kala ölüme

Kaan İnce 

9 Eylül 2014 Salı

Requiem


“Yaban balı özgürlük kokar / Toz, güneş ışını kokar / Aşk ise elma / 
Ama biz biliyoruz artık /
 Yalnız kan, kan gibi kokar.”

Anna Ahmatova

Bir acı tüm çıplaklığıyla yazılıyorsa en tehlikelisi budur çünkü şiirinin malzemesi acıdan geçenler yıkılıp yıkılıp tekrar yaşam kurmayı da bilmek zorundadır.

‘’Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: / Önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?’’ (Nietzsche)
İnsan yanmaya hazır olmalıdır ve hatta her insan tutkulu olmalıdır yitmeye çünkü korkusuzca kendini yok eden aslında her yok oluşta kendine yaklaşır, yepyeni bir yaşam kurulur böylece ve aslında hiç dinmeyen o büyük fısıltı: aşk.
 Anna da yeniden yaşamayı öğrenecek ve kozasından nasıl bir aşk çıkacağını görecektir. Hiç bilmemiştir belki de kim olduğunu kozasından çıkanın, o yalnızca aşk’ı sevmiştir. Aşk içine girdiği anda o yoktur artık uzanır öylece ve boşluğunu dolduracak gövdeyi bekler.
‘’Bugün, yapacak çok işim var; /Belleğimi sonuna dek öldürmeliyim,/Ruhun bir taş gibi olması gerek,/Yeniden yaşamak, bunu öğrenmem gerek.’’