felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2019 Cumartesi

3 Mart 2019 Pazar

-FELSEFE KONUŞMALARI-

İlk kez Pythagoras(Pisagor) (MÖ 580-500) tarafından kullanıldığı belirtilen Felsefe terimi bilgelik sevgisi veya hikmet arayışı anlamına gelmekte.
Felsefeyle amaç varlıkla ilgili bilginin derinleştirilmesi ve böylece insanın zihnen ve ruhen olgunlaşabileceği bilgiye sahip olmasıdır.
MÖ dönemlerde böylesi arayış içerisinde olanlara filozof denmekteydi. Filozoflar insanı ilgilendiren tüm sorulara cevap bulmaya çalışır, eleştirici ve sorgulayıcı yöntemlerle sorular üzerinden düşünceler üretirdi. Filozofların her konuyla ilgilenmesi ve felsefe yapması nedeniyle, felsefe bütün ilimlerin merkezi olarak görülürdü. İlim deyince anlaşılan şey felsefe idi.
Sonraları çeşitlenen ilim dalları nedeniyle felsefe ayrı bir yere oturdu, başka ilim dalları ortaya çıktı. Yakın dönemlerde ise bu bölünme gittikçe daha da arttı.
Her ne kadar ilmi alanlar bölünmüş olsa da felsefe tümünün üzerinde, onları düşünsel bir disipline oturtan bir dal olarak varlığını sürdürüyor. Zira, felsefe neyi, nasıl bilmemiz gerektiğini konu edinir. O nedenle felsefe bütün düşünce ekollerinin de anası sayılır. Bütün düşünce ekolleri bir felsefi mantık üzerinden hareket ederek kendi gerçekliklerini vurgularlar.
Başlangıçtaki filozoflar düşüncelerine göre faklı ekollerin temsilcisi olarak değerlendirilseler de, yeni dönem düşünürler, düşüncelerini bir ideolojik disiplin içinden ortaya koyarlar ve düşüncelerini bu doğrultuda bir felsefi temele oturturlar.

“Felsefe konuşmaları-Felsefeye Giriş” adlı kitap varoluşçu akımın temsilcilerinden olan Karl Jaspers’in radyo konuşmalarından oluşmakta.
Karl Jaspers insanın olaylar karşısındaki durumunu, birey olarak ölüm, savaş, suç, değişim gibi şeyler karşısında nasıl tavırlar takınması gerektiğini varoluşçu yaklaşımlarla analiz eder ve varoluşçu felsefe doğrultusunda görüşler üretir.
Aynı zamanda psikiyatrist olan İsviçreli filozof Karl Jaspers bu özelliği sayesinde felsefenin pek çok alanında ilginç anlayışlar geliştirmiştir. Din felsefesinde "aşkın", "şifre" (gizli yazı düzeni), "felsefece inanç" tasarımları; tarih felsefesinde "Eksenler Dönemi" tezi; siyaset felsefesinde ise "yeni siyaset düşüncesi" Jaspers’in özgün yaklaşımlarını ortaya koyar.
Abdurrahman Aliy tarafından çevirisi yapılan kitapta Karl Jaspers’in görüşlerinden derlenen 12 bölüm yer almakta.

Kitap “Felsefe nedir?” sorusuyla başlıyor ve ilerleyen bölümlerde bu soruya yanıt aranıyor.
“Felsefe şu soruyla başlamıştır: Ne vardır? Her şeyden önce çok çeşitli varlık, Dünyada nesneler, canlı ve cansız şekiller-kalıplar, sonsuz çoklukta şeyler vardır, hepsi gelir ve gider. Ama asıl var olan, her şeyi bir arada tutan, her şeyin kendisinden ortaya çıktığı varlık diye isimlendirilen şey nedir? Bunun yanıtı şaşılacak çeşitliliktedir.” felsefe çeşitlilik içerisinde bu sorulara yanıtlar arar.
Felsefe bir bilim midir, felsefe ile bilim arasındaki ilişki nedir, felsefe neyi sorgular, bilim neyi arar?

“Bilimsel bilgiler, herkes tarafından bilinmesi asla zorunlu olmayan tek tek nesnelerle, konularla ilgilenirken, felsefede insanı insan olarak ilgilendiren varlığın bütünü ile aydınlatıldığı yeri, her tür bilimsel bilgiden daha derinden kavrayan hakikat söz konusudur.”
“Felsefe insanı yoğunlaştırarak gerçeklikten pay sahibi yapar, böylece kendi olur.”

*

Felsefe yapmak gerekli mi, değil mi soruları tarih boyunca hep soruldu. Felsefe yapmak insan için kaçınılmaz bir sorgulamadır. “Felsefe yapmak, yaşamın doğal gereksinimlerine bağlılıktan bir tür uyanıştır. Bu uyanış eşyaya, göğe, dünyaya belirli bir amaca yönelik olmayan bakışta gerçekleşir.”
“Felsefe yapmak, kökeni uyanık yapma, kendisine giden yolu yeniden bulma ve içsel eylemde, sahip olunan güçlere göre kendine yardım etme kararıdır.”

Jaspers, felsefe yapanın bir ana düşünceye, bir temel inanca bağlı olması gerektiğine inanan düşünürlerden biri. Ona göre, “bağımsızlık, özellikle olumsuzlamanın keyfiliğine dönüşür”, bağlılık ise doğru yolda iz sürmektir.
“Felsefe yapmak, kendi aşkınlığı yoluyla mutlak bağlılıkla özdeş olan Dünya-içi bir bağımsızlıktan doğar ve büyür. Bağlılığı olmayan sözde bağımsızlık hemen boş düşünceye, yani içerikte hazır olmadan, ideaya katılmadan, varoluş üzerine kurulmuş olmadan yürütülen formel düşünceye dönüşür.”

Tanrı konusu felsefenin en çok tartıştığı konular arasında yer alır. Filozoflar, Tanrı’nın varlığını sürekli tartışmışlardır. “Batı’nın Tanrı düşüncesinin iki tarihsel kökü vardır: İncil ve Yunan felsefesi”
Batı aydını tartışmaları hep bu iki pencereden yürütür. Jaspers’e göre Yunan felsefesiyle, İncil’in Tanrı anlayışı arasında özü itibarıyla farklılık yoktur. Ona göre Yunan felsefesi çok Tanrılı bir anlayışı benimsemiş olsa da bu yaklaşım gelenekseldir ve onlara göre de yaratıcı Tanrı, tektir.

Günümüzde Tanrı’nın varlığı-yokluğu gibi konular sadece eski filozofların yaklaşımları üzerinden değerlendirilmektedir. Çağımızın filozofları “Tanrı’nın olup olmadığı sorusunu seve seve görmezden geliyorlar. O’nun varlığını ne olumluyorlar ne de yadsıyorlar.” Jaspers, felsefe yapanın bu konuya değinmesinin zorunlu olduğunu öne sürer. Açıklamalarında Tanrı’ya inanmakla, özgür birey olabilme arasında bağ kurarak, Tanrı’ya inanmayı özgür olmakla özdeşleştirir ve o nedenle kendini ona adadığını belirtir.
“İnsan ne kadar çok özgürse, Tanrı da onun için o kadar çok kesindir.”
“Yaşamda özgürlüğümüz, sanki oradan gelecek yardımı deneyimliyormuşuz gibi bir haletiruhiye içindedir.”
“Tanrı varlıktır, varoluşun asıl biçimi olan bu varlığa kendimi tamamen adarım. Dünyada yaşamım pahasına kendimi adadığım şey, Tanrı’nın inanılan iradesi koşulu ve sürekli imtihan altında, Tanrı ile ilişkilidir…
Dünyadaki realiteye kendini adamada-kendini Tanrı’ya adamanın vazgeçilemez aracısı-kişi-olma gelişir.”
“Tanrı vardır, zorunlu bir talep vardır, insan sonludur ve mükemmel değildir, insan ancak Tanrı’nın idaresiyle yaşayabilir.”

“Felsefe Konuşmaları” çeşitli zamanlarda yapılmış olan radyo konuşmalarının çözümü olduğu için farklı konu başlıklarına rağmen yer yer benzer cümlelerle karşılaşmanız mümkün.

Semiha Kavak
HECE Dergisi 2019

11 Eylül 2014 Perşembe

Tekerrür



"Hatırlamanın sevgisi mutlu olan tek sevgidir." Kjoerlighed

Hani aşıklar sık sık aşkın tatlı acısını mutlulukla filizlendirmek için şairin kelimelerine başvururlar ya, o da öyleydi. Öylece ileri geri volta atıyor ve Paul Moller'in bir şiirini tekrarlayıp duruyordu:

İşte o zaman, benim koltuğuma,
Gençliğimden bir hayal gelir.
Benim rahat koltuğuma.
Sana duyduğum içten bir özlem sarar beni,
Sen kadınların güneşi.*

Gözleri doldu, kendini koltuğa bıraktı, şiiri tekrar ve tekrar okudu. Gördüğüm manzara beni etkilemişti. Tanrım, diye düşündüm, hayatımda böyle bir melankoliye şahit olmadım. Evet, melankolikti, gayet iyi biliyordum - ama aşık olmasının onu böyle etkilemesi! Ve nasıl da, normal olmayan bir halet-i ruhiye bile daimi olduğu zaman tutarlı oluyor. Melankolik birinin aşık olması gerektiği ve ancak o zaman melankoliden kurtulabileceği söylenir hep. Eğer gerçekten melankolikse, ruhunun onun için her şeyden daha önemli bir şey haline gelmiş olanda melankolik bir biçimde emilmemesi nasıl mümkün olabilirdi?

Derinden ve coşkulu bir biçimde aşıktı, bu kesindi, ama  sadece birkaç gün sonrasında bile aşkı bir anı haline gelmişti, aşkını hatırlayabiliyordu. İlişki onun için tamamen bitmişti. Ne tuhaf bir diyalektik! Bütün gün onun yanında olmamak için kendisine şiddet uyguluyor ama gelgelelim ilk fırsatta ilişkisi konusunda yaşlı bir adam haline geliyor. Uzun süredir hiçbir şey beni bu manzara kadar etkilememişti.

Soren Kierkegaard syf.18, 19

* "Da kommer en Dr0m fra min Ungdomsvaar / Til min Laenestol / Efter Dig jeg en inderlig Laengsel faaer, / Du Qvindernes Sol!"  Poul Mortin Moller, "Den Gamble Esker"

deja vu, 03.03 (ben) 


14 Nisan 2014 Pazartesi

Sanat ve Felsefe'den Hakikate Açılan Pencere


"İnsan hayal edebildiği için sanat var. Ne garip değil mi akledebildiği için değil."


Sanat ve felsefe birbirine ne kadar yakın? Birbirinden ne kadar uzak? Kuramsal felsefenin tarihi neredeyse 3 bin yıla uzanıyor. Sanat hakkında ise o tarihe kadar uzanabilir miyiz? İnsanın doğruyu ve güzeli aynı anda aramaya başladığını varsayarsak ikisini birbirinden ayırmak son derece güç. İlk insana isimler öğretildiğine göre onların zıtlıklarını içeren güzel ve çirkin kavramı yani sanatsal düşüncede varoluşla düşünülmeli.

Sanatın genel tarifine bakıldığında sanat; insanların nesnel gerçekliği, yeni bir formda, estetiksel biçimde yeniden üretmesi ve bunu yapabilme yeteneği olarak tarif edilir. Kısaca sanat, insanla, nesnel gerçekçilik arasındaki estetik ilişkidir. Bu ilişkinin varlıksal kaynağı ise uzun süredir tartışılmakta.

Tarihsel süreçte sanatın ne olduğu üzerine pek çok kurgular oluşturulmuşsa da bunların en önemlisi, Platon-Aristotales'in güzellik felsefelerine dayanan "öykünmeli sanat"tır. Aristoteles'e göre sanat, gerçeğin öykünmesidir ve üç etkisi vardır: eğlendirir, eğitir, arıtır. Bu görüş 18.yy'da Rousseau ile "anlatımlı sanat"a dönüşür. Bu anlayışta önemli olan güzellik değil, duygusal taşkınlıktır. Daha sonraları anlatımlı sanat da yerini "biçimsel sanat"a bırakır. Bu anlayışa göre de sanat, bir biçimdir. Günümüzde ise sanatı, bilinçaltı duygu ve düşüncelerin ürünü olarak gören akımlar türemiştir.
Söz sanattan açıldığında ilk önem verilen değer bulan görüşler Batı'ya ait görüş ve düşünceler olur. Batı denince bugüne eşlik eden felsefe, müzik, resim, heykel sanat eserleri gibi edimlerin kaynağı akla gelir. Batı modern bilim ve sanatın kaynağı görüldüğünden bütün doğrulamalar bu kaynağa dönüştürülerek tariflendirilir. Böyle olunca da bizlere sadece bir medeniyet mukayesesi kalır. İslam, felsefe ve sanat alanında mevcuda kendi elbisesini giydirir. İslam Felsefesi Batı felsefesini tersyüz eder. İyice silkeler. En parlak dönemini geçirir bir dönem. Sanatta da öyle.  İslam sanatı Batı sanatına hem görkem, hem derinlik verir. Felsefenin kuru dili İslam felsefecilerinin elinde olgunlaşırken, İslam sanatı da Batı sanatına dünyaya ve ahirete bakan bir ruh giydirir. Yeni bir gerçeklik, hakikat gerçekliğinin damgasını vurur eserlere.



Dücane Cündioğlu'nun son kitap serisi arasında yer alan "Sanat ve Felsefe" adlı eseri (1) de böylesi bir yolculuğun ürünü. Cündioğlu, modern dünyadan yola çıkarak sanat ve felsefe arasındaki ilişkiyi ele alıyor ve buradan hareketle okuyucuyu mistik dehlizlerden sanatın o büyülü atmosferinden geçirerek ruhun dingin yerine, sakin limanlara sürüklüyor.

36 konu başlığıyla felsefe ve sanatı irdeleyen kitabının daha ilk başında okuyucuyu bir iddiayla sarsıyor Cündioğlu; "İnsan hayal edebildiği için sanat var. Ne garip değil mi, aklebildiği için değil." diyerek sanatı aklın ötesinde olanla tarif eder.  Sanatın bilimden ayrılan yönüne dikkat çeker ve bilimin sınırlarının var olduğunu oysa sanatın hayal edeblime yetisine bağlı olduğunu vurgular. Doğal olarak da bu tariften muhafazakar sanatın varlığını yadsır. Sanatın edebiyatla yakın ilişkilerine örnekler verir ve o cepheden bir tarifle sanatın kendi gerçekliğini yarattığına dikkat çeker. "Sanatın asıl gücü, gerçekliği temsiller vasıtasıyla dönüştürebilmesinde. Başka bir deyişle yeni gerçekliklere vücud verebilmesinde. Paralel evrenler inşa edebilen bir güç bu. Muhayyilenin gücü. Mecazın. Ve dahi bireyin gücü.  Bireyselliğin."

Yazdıklarında Cemil Meriç etkisi belli olan Cündioğlu, Meriç'in çok sevdiği "mağara" metaforunu kullanmayı da seviyor. Kitabının ikinci başlığı olan "Mağara Gevezelikleri"nde. Mağara sıradanlığı, sanatı, derin idraki, muhayyileyi dışarıda bırakmaktır yazara göre; "Mağaranın diliyle konuşuyoruz. Anlaşabileceğimiz tek dille, mağaranın diliyle. Mağaranın dili, gerçekte siyasetin ve ticaretin dili. Mülkiyetin ve cinsiyetin dili. Gölgelerin."
Yer yer konu başlığına uygun fotoğrafların da serpiştirildiği kitapta yer yer başka diyarlarda geziniyor yazar. Oscar Wilde'den, Platon'a, Kant'a oradan da Mevlana'ya, Şems'e uzanıyor. Kimi zaman da konunun içine atıveriyor yaşamından bazı kesitleri; "Uzunca bir süredir sık sık evimin dışına çıkıyorum. Evimin ve ülkemin. Sınırımın ve sınırlarımın. Yazmayı erteliyorum bu yüzden. Daha çok okuyorum. Sadece okuduklarımı değil, gördüklerimi de biriktiriyorum birkaç senedir."
"Dünyaya odaklanmam pek mümkün görünmüyor. Her defasında ancak bir parçasını görebiliyorum; ya dünya çok büyük, ya ben çok küçüğüm." Çeşitli örneklerden, kişilerden yola çıkarak sanatın yüceliğini vurgulayan Cündioğlu, ilerleyen sayfalarda ise düşünce sanatı aşkın olana yani inanç limanına yanaşır. "Sanatçılar ve düşünürler, ulaşabildikleri son noktada dahi gerçeğin ne tarafını, daha da önemlisi ne kadarını görebiliyor ve(ya) gösterebilirler?"
"Bir gölün genişliği belki bir kuyunun derinliğine tercih edilebilir ama, okyanus söz konusu oldukça, bilinmelidir ki bu mukayese en son tahlilde lafazanlıktan öte bir mana taşımayacaktır."

VAN GOGH GİBİ DEĞİL, ŞEMS GİBİ


Cündioğlu bu bölümde Van Gogh'un "Hapishane Avlusu" (1890) resmiyle, Necip Fazıl Kısakürek'in hapiste yazdığı; "Duvar katil duvar yolumu biçtin, Kanla dolu sünger beynimi içtin" dizelerinin gerçekliğiyle, büyük sanatçının gerçeği arayışı arasındaki mesafeyi izaha kalkar. Bu gerçeklik farkının hapiste keşfine yer verir. Sanatsal gerçeklikle, hakikat arasındaki mesafe çıplaklaşır.


Gerçeklik sorgulaması "Bilmek varetmektir" başlıklı konuda biraz daha yakından irdelenir. Oedipus'a kahin uyarısı olan "Bilmek istemediğimiz şeyler varolmazlar. Bilmek istediklerimiz ise varolurlar" cümlesiyle ele alınan bilme isteğinin sınırları iki ayrı yöne yönelir. Biri cinlerin, perilerin, şeytanın, iblisin yolu. Diğeri ise Melek'lerin yolu. Kadim toplumlar şeytana uymuşlardı" Onlar düşünmeyi Şeytan'a has bir yeti olarak tanımlıyorlardı." "Kadim şeytan tasavvurunun üstünü kazıyınız, altından akıl ve düşünce çıkacaktır." İslam ise vahyi önceler. "Akılcılık, düşünce tarihimiz açısından olumsuz bir tanımlamadır" "Vahiy sözkonusu olduğunda cinlerin yerini melekler alır."

Kitap ağırlıklı olarak Batı sanatının Batı düşüncesini yansıtan, bir gerçeklik arayışının nerelere uzanabileceğine dikkat çeken bir irdelemenin eseri. 

İnsanlık tarihini en çok etkileyen ve etkilemeyi sürdüren Batı sanatının, İslam karşısında mahcubiyetini ispatlar gibi, ancak İslam sanatı konuların dışında tutularak mukayeseler tasavvufi vurgularla yerine oturtulmuş. Bu kitabı okuyan okuyucuların böylesi yeni bir kitabı bekleyeceklerini düşünmek abartı olmaz! 
Kitabın sonlarına doğru yer alan "gözleri kapalı bilinç" başlıklı yazıda kendi dünya algımıza da serzeniş var. "Artık teorik haklılaştırma denemelerine ihtiyaç duymayacak denli acilcidir çağdaş dindarın bilinci. Acilci, yani pragmatist."

170 sayfalık kitabın sonunda ise sanat ve felsefeyi irdelediği notlarına yer vermiş yazar. Ve kitabını şu güzel cümlelerle bitirmiş:

"Yüce'yi, yüceleri mi anlamak istiyorsun, o halde toprağa secde et! Düşüncenin ve sanatın toprağına.
Hz.İnsan'a."

Semiha KAVAK
HECE