Hece Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hece Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2020 Perşembe

SPİNOZA VE YAHUDİ İNANCINDA DEPREM ETKİSİ




TEOLOJİK - POLİTİK İNCELEME


Antik çağdan günümüze felsefe önemli aşamalar kat etti. Eski Yunan’da bireysel bir düşünce ürünü olarak ortaya çıkan felsefeye ait konular zamanla sistemleşerek, bir düşünce sistematiğine, bir forma dönüştü.
Felsefe, düşüncede özgürlüğü geliştirdikçe düşünceye sınır koyan çeşitli tabular da adım adım yıkıldı. Antik Yunan denince ilk akla gelen isimler elbette Aristo ve Platon’dur. Tüm felsefe tarihini etkileyen Aristo ve Platon’un düşünceleri sonraki yüzyıllarda da etkisini sürdürmüş, oluşturdukları tartışma atmosferiyle özgür düşüncenin önünü açmışlardır.

Felsefi tartışmaların yaygınlaşması yeni çağların doğmasına önemli etken olmuş ve geleceğe damgasını vuran Rönesans bu kaynaktan beslenmiştir.
Rönesans dönemi düşünürleri önceki dönem filozofların düşüncelerinden son derece etkilenmiş, bu doğrultuda yeni düşünceler ileri sürmüşlerdir.
15. yüzyılda İtalya’da başlayan ve kısa sürede Avrupa’nın tümüne yayılan bu aydınlanma dönemi Dünya’nın bilim, sanat, arkeoloji, tarih, edebiyat, kültür ve daha birçok alanda geliştiği bir dönem oldu.
Bu dönem aynı zamanda dini konularda da farklı görüşlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Kilisenin gücünün azalmasının yanı sıra Hıristiyanlıkta yeni mezhepler doğdu, din konusu ilahi anlatımların dışında akıl yoluyla anlaşılmaya, sorgulanmaya başlandı, süreç içerisinde de inançtan bağımsız felsefi görüşler, farklı düşünceler ortaya çıktı.

Rönesansın ardından gelen yüzyıllarda bu etki daha belirgin hale geldi. Artık kilisenin dayatmalarına, dogmatik düşüncelere açıktan cephe alınabiliyor, tabu denilen konular tartışılır hale geliyordu. Bilimin ilerlemesi Tanrı, İnsan ve Evren konusunun yeni düşünsel boyutlarda ele alınmasını gerektirdi. 17.yüzyıla gelindiğinde artık her şey daha çok somutlaştı ve akla dayalı düşünceler dogmatik düşüncelerin yerini alır hale geldi.

Rönesans felsefesi, içinde geliştiği kültür ortamının tümü gibi, daha oturmamış, bir arama, araştırma atılımı içinde bulunan bir felsefeyken, 17. yüzyıl felsefesi Rönesans'ın sağladığı birikimi derleyip toparlayarak, bundan birliği, bütünlüğü olan genel bir düşünce geliştirdi. Bilimin gelişmesine paralel olarak fizik ve matematik alanında önemli mesafeler kat edilmesi aynı zamanda evrenin niteliği, Tanrı, ruh, insan vb gibi konular felsefenin öznesi oldu. Tartışmalar ise matematik ve fizik konuları etrafında ele alınmaya başlandı.

17. yüzyıl felsefesinin başlatıcısı Descartes'tır (1596-1650). Descartes, felsefenin sorunlarını sistematik hale getirmiş ve soruları akla, fenne dayalı felsefi boyutuyla cevaplamaya çalışmıştır. Görüşlerini geometrik argümanlarla açıklama yolunu seçerek, aritmetiğin yöntemini geometriye uygulamakla analitik geometrinin kurucusu olmuştur. Ona göre, felsefe ile doğru bilgiye ulaşmak amaçlanıyorsa, analitik geometri ile matematik ve fiziğin yöntemi kullanılmalıdır.
Descartes, modern düşüncede sadece rasyonalizmin öncü ismi olarak anılmamakta, aynı zamanda modern düşüncenin kurucu isimlerinden birisi olarak değerlendirilmektedir. Felsefenin ilgisi dahilindeki temel konulara kendi yöntemini uygulayarak, düşüncelerini bir metod üzerinden anlatmıştır. Bu nedenle, onun sorunlara akli cevaplar arayış yöntemi Metodik şüphe diye adlandırılan yeni bir yöntem olmuştur.

Descartes şüpheyi doğru bilgiye ulaşmada bir araç olarak kullanmış ve şüpheler üzerinden doğru bilgiye ulaşmayı amaç edinmiştir. Olguların bilgisini vermede duyuların etkin rol oynadığını, bunun yanılmaya yol açacağını, bu nedenle doğru bilgiye şüphe üzerinden gitmenin zorunlu olduğunu ileri sürer. Akıl yürüterek önce kendi varlığını, sonra Tanrının varlığını, sonra genel varoluşu şüpheler üzerinden doğrulama yöntemiyle ortaya koyar. Bütün bunları yapan şeyin düşüncesi olduğundan yola çıkar ve varlığını düşünceye bağlar. “Düşünüyorum o halde varım.” sözünü, araçsız, doğrudan doğruya şüpheyle kavranan kesin bir bilgiye dayandığını anlatmak ister. Descartes felsefesinin ağırlık merkezi bilgi, varlık gibi kuramsal sorunlar üzerinde toplanmıştır. Ortaya attığı düşüncelerle 16. yüzyılın son çeyreğinde dikkatleri üzerinde toplayan bir isim olsa da onun asıl etkisi 17. yüzyılda görülür. 17. yüzyılın düşünürlerini derinden etkileyen, Descartes’ten en çok etkilenen isim ise Spinoza’dır.
Spinoza, Yahudi bir aileye mensuptu. Ailesi Portekiz’den engizisyon baskıları nedeniyle Hollanda’ya göç etmişti. Ailesi onu dindar yetiştirmek istiyordu. Ancak görüşleri nedeniyle aforoza uğrar.
Cemaat Mahkemesi tarafından din dışılıkla (materyalistlik ve Tevrat'ı küçük görmek ile) ve Tanrı hakkındaki görüşleri nedeniyle Spinoza, hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır. Daha sonra da Yahudi cemaatinden kovulur.
Bu gelişmeler üzerine düşüncelerini kitaplaştırır ve “Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme” isimli kitabında görüşlerini ana hatlarıyla ortaya koyar.
Daha sonraki eserinde ise etkisinde kaldığı ünlü düşünür Descartes’i ele aldığı “”Descartes Felsefesi'nin İlkeleri “ isimli kitabını yayınlar. Bu kitabın ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır.

1670'te basılan “Teolojik Politik İnceleme” adlı kitabı ise büyük yankı uyandırır. Bu kitapta yazdıklarıyla sadece dini çevrelerin değil, kimi siyasi çevrelerin de tepkisine yol açar.
Spinoza, bu kitabı yazmasındaki amacı, dini çevrelerin kendisi hakkındaki ön yargıları önlemek, kendisini sürekli ateistlikle suçlayanlara gerçek düşüncelerini anlatmak, Kutsal Kitab’ı gerçekçi bir şekilde yorumlamak olarak açıklar; “Felsefecilerin tartışmaları, Kilise’de ve Senato’da en tutkulu bir şekilde ortalığı birbirine katıyor. Şunu da fark ediyordum: Bu tartışmalar ortaya çıkarken, insanları kolayca ayaklanmalara sürükleyecek en acımasız kinler ve anlaşmazlıklar yanında, buraya aktarılması çok uzun olacak sayısız başka belayı da doğuruyordu. Bu nedenle, Kutsal Kitab’ı yeniden dürüst ve özgür bir kafayla ciddi olarak incelemeye ve ondan açıkça çıkarılamayacak hiçbir şeyi ona atfetmemeye ve öğreti olarak kabul etmemeye karar verdim.”
Spinoza, yazdıklarıyla dini, hurafelerden kurtaracağını ve bunun ne derece zor olduğunu şu cümlelerle belirtir. “Dine bağlılık görüntüsü altında insanların kucakladığı şu önyargıların zihne nasıl inatçı bir biçimde kazınmış olduğunu biliyorum. Sonra şunu da biliyorum: Yığınları hurafelerden kurtarmak, korkudan kurtarmak kadar imkansızdır.”

Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme adlı kitabı, dinin vazgeçilmez gördüğü önemli konuların eleştirisine dayanır. Kitapta, peygamberler, vahiy, Yahudilerin seçilmiş halk olup olmadığı, tanrısal yasanın niteliği, dini törenler, mucizeler, gibi konuların yanı sıra Kutsal Kitap'ı oluşturan metinlerin kimler tarafından yazıldığı, din ve özgürlük, devlet ve din/insan ilişkilerini, politik gücün temellerini sorgular. Görüşlerini bir yöntemle açıklayan Spinoza, yöntem olarak aklı kullanır. Kutsal Kitap'ın en yavaş çalışan kafanın bile kolayca anlayabileceği pek basit birkaç dogma öğrettiğini, inancın felsefi spekülasyonla uzaktan yakından ilgisi bulunmadığını, gerçek dinin buyruğunun adaleti ve hemcinsine karşı yardımseverliği uygulamaktan ibaret olduğunu, dolayısıyla Kutsal Kitap'ta aklı mahkum eden ya da ona karşı çıkan hiçbir şey bulunamayacağını ispata çalışır.
Spinoza, Tanrısal hukuku reddeder ve devletin teolojik bağlılıklarının olmaması gerektiğine dikkat çekerek, özgür düşüncenin en iyi devlet ve toplum modelini oluşturabileceğini öne sürer ve özgürlüğün güvence altına alınması gerektiğini anlatır.
Spinoza’nın kitabında konu ettiği ve çeşitli açılardan ele alarak yaptığı din değerlendirmesi genel itibarıyla Musevilikle ilgilidir. Tezlerini, “Kutsal Kitap(Tora)” üzerinden yaptığı yorumlamalarla ortaya koyar, zaman zaman Hıristiyanlığa değinse de bu konuda tahlillere girişmez.
“İsa hakkında bazı Kiliseler'in yaydıkları kanılara, onları reddetmek için bile olsa değinmiyorum. Çünkü içtenlikle itiraf edeyim ki onları anlamıyorum. Yukarıda ileri sürdüklerimi doğrudan Kutsal Kitap'tan çıkarıyorum.”
Spinoza, Tanrının kendi kendinin nedeni olan bir töz/cevher olduğunu, evrenin/doğanın Tanrının varlığına dayalı bir zorunluluk olduğunu, buradan yola çıkarak Tanrıyı anlayabileceğimizi belirtir. Spinoza’ya göre Tanrı tamamen içkindir; dolayısıyla tek bir ilahi sistemin içindeki bağlantılar mantıklı ilişkilerdir. Tüm sistem hakkındaki gerçeği bilerek, kişi bütün parçaların arasındaki bağlantıları anlayabilir. “Tanrı olmazsa hiçbir şey de var olamayacağına ve kavranamayacağına göre, kuşkusuz olan bir şey var: Tabiatta olan her şey, Tanrı kavramını, özü ve mükemmelliği ölçüsünde içerir ve dile getirir. Demek ki tabii şeyleri tanıdıkça, Tanrı hakkındaki bilgimiz de artar ve daha mükemmel olur.” Tanrıyı tabiat üzerinden anlamayı gerekli gören Spinoza, bu nedenle vahye ve Peygamberliğe yüklenen anlamları reddeder. Vahyin zihinsel olduğunu, peygamberlerin zihin yapılarının geniş hayallere açık olduğunu belirtir.
“Peygamberlik yapmak için daha yetkin bir zihne değil, yalnızca daha canlı bir hayal gücüne ihtiyaç var.”
“Peygamberler özel ve sıradışı bir erdeme sahip” oldukları için hayal güçlerinden aldıkları ilhamları topluma anlatıyor,” dine bağlılığı olağanüstü bir kararlılıkla uygulamaya koyuyorlardı. Sonra Tanrı'nın zihnini okuyor, yani kararlarını kavrıyorlardı.”
Tanrı'nın kararlarını ilettiği ölçüde, peygamberlerin hayal gücü de tanrısal zihin diye adlandırılabilir ve onların tanrısal zihne sahip oldukları söylenebilir.”
“Peygamberler Tanrı'nın vahiylerini yalnızca hayal gücünün yardımıyla kavradılar; yani ister gerçek ister hayali olsun, yalnızca sözlerle ya da görüntülerle… Peygamberler tanrısal vahiyleri hayal gücünün yardımıyla kavradıklarına göre, hiç kuşku yok, anlama yeteneğinin sınırları ötesindeki birçok şeyi de kavrayabildiler… Peygamberler hemen hemen her şeyi meseller ve bilmecelerle kavrayıp öğrettiler; ruhsal olan her şeyi de bedensel olarak dile getirdiler. Çünkü bütün bunlar hayal gücünün tabiatına daha uygundur… Kuşkusuz, başkaları gibi, vahyin tanrısal güç uyarınca indiğini söyleyebilirim. Ama boşuna gevezelik etmiş de olurum.”
Çok az insanda Peygamberlerde olduğu düzeyde hayal gücü olduğunu, zamanla onların hayal güçlerinde de bulanıklaşma olduğunu belirten Spinoza, bu nedenle Peygamberlerin sayısının az olduğunu, sık sık Peygamber çıkmadığını belirtir. “Son olarak da, hayal gücünün bulanık ve istikrarsız özelliği yüzünden, peygamberlik peygamberlerde uzun süreli olamıyordu. Sık sık ortaya çıkmak şöyle dursun, çok uzun aralıklarla görülüyordu. Pek az insanda, o da pek ender olarak peygamberliğe rastlanıyordu.”
Peygamberlerin sözlerinin hayal gücüne dayalı olması nedeniyle doğruluğunun kabul edilemeyeceğini belirten Spinoza, dine teslimiyetin akla uygun olmadığını öne sürer.
Spinoza, Yahudilerin Tanrının seçilmişleri olduğu düşüncesinin de Kutsal Kitabın yanlış yorumundan kaynaklandığını belirtir. Ayrıca; Yahudilikteki dini törenlerin de, Yahudilerin seçilmişliğini öne çıkarmak için hahamlar tarafından uydurulduğunu öne sürer, hiçbir ulusun, bir diğerinden üstün olmadığını ifade eder.
“Yahudiler bugün diğer ulusların üstünde kendilerine atfedebilecekleri hiçbir ayrıcalığa sahip değildirler… anlama yeteneği ya da gerçek erdem açısından, hiçbir ulus bir diğerinden farklı olamaz. Öyleyse bu alanda, Tanrı hiçbirini bir başkasına tercih ederek seçmez.”
Spinoza, inancın akılla kavranabileceğini, bunun için ise düşünce özgürlüğünün güvence altına alınmasını gerekli görür. Özgürlüğü, gerçek düşünceye ulaşmak için zorunluluk olarak görür, Tanrının ancak özgür düşünceyle anlaşılabileceğini, ancak bunun düşünmeye yönelik bir özgürlük olduğunu vurgulayarak, insan dahil sonlu olan hiçbir varlığın mutlak özgür olamayacağını, sadece kendini özgür sanabileceğini belirtir.
Ona göre; Özgür olmak bilgiyle mümkündür. Varlığını koruma ve varlığını sürdürme güdüsü kişinin temel hakkı ve güdüsüdür. Bunu yapabilmesi için yetkin ve güçlü olmak zorundadır. Kişi özgürlüğünü ancak devletle sağlayabilir. Devlet yapay bir örgütlenmedir. Devletin amacı bireylerin özgürlüklerini sağlamak ve bireylerin barış içinde ve güvenli şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Devletin egemenlik biçimi demokrasi olmalıdır. Demokrasi akla dayalı sözleşmedir.
Spinoza, kitabında, Musevilik inancında önemli bir yeri olan mucize konusunun Yahudiliği yüceltmek için kullanıldığını, mucize inancının akla uygun olmadığına dikkat çeker.
“Mucizeler, Tanrı'nın özünü, varoluşunu ve esirgeyiciliğini anlamamızı sağlamaz. Tam tersine, tabiatın sabit ve değişmez düzeni bunları bize daha iyi kavratır. Tabii nedenleri olsun olmasın; mucize, nedeni gösterilerek açıklanabilecek bir eser değildir. Bir başka deyişle, insanın kavrama yeteneğini aşar. Ama kavrama yeteneğimizi aşan bir eserden ya da genel olarak böyle herhangi bir şeyden yola çıkarsak, hiçbir yere varamayız. Çünkü açık seçik anladığımız şeyi ya kendisi ya da onu kendinden açık seçik anladığımız bir başka şey aracılığıyla tanımış olmamız gerekir.”
“Genelde teologların umurunda olan tek şey, kutsal metinleri saptırmak için en uygun yolu bulmak, böylece ortaya attıkları uydurmaları onlara dayandırmak ve bunları tanrısal otoritenin kanatları altına sokmaktır.”
Kutsal Kitab’ın kaynağının ilahi olmadığını iddia eden Spinoza Yahudi inancının temel kitapları olan Tevrat, Yeşu, Hakimler, Rut, Samuel ve Krallar’ın Tanrı kelamı olmadığını belirtir.
“İncelemiş olduğumuz bütün kitaplar aslında başkaları tarafından yazılmış, içerdikleri olaylar da geçmiş olaylar olarak anlatılmıştır. Şimdi tüm bu kitapların art arda sıralanışını ve savlarını göz önüne alırsak, bundan kolayca çıkarılabilecek olan şu: Onların tamamı, başlangıcından Yeruşalim'in ilk yıkımına kadar Yahudiler'in tarihini kaleme almak isteyen tek bir tarihçi tarafından yazıldı.”
Tanrıya inancın özgür düşünce ile olabileceğini belirten Spinoza, bunun yanı sıra devletin de son derece önemli olduğunu söyler; “Özgür bir devlette her insan istediğini düşünebilir ve düşündüğünü söyleyebilir.”
“Tanrı'ya doğru dürüst itaat etmek istiyorsak, dışsal ibadet ve tüm dine bağlılık uygulamaları devletin huzuru ve korunmasıyla uyuşmalıdır”
“Dine bağlılığın göstergesi olan ve her insanın uymak zorunda olduğu ibadeti kamusal yarara uyarlayamayan, dolayısıyla da üstün gücün tüm kararlarına itaat etmeyen biri, Tanrı'ya da doğru dürüst itaat edemez.”
Spinoza’nın düşünceleri bugün için çok önemli görülmeyebilir ancak, içinde bulunduğu dönem Avrupa’sında düşünceleri son derece cesaret gerektiren, toplumdan dışlaşmaya neden olacak türden düşüncelerdi.

17. Yüzyılda özgür düşünmeye önemli katkılarda bulunduğu gibi, sonraki dönem, aydınlanma dönemi düşünürleri üzerinde de son derece etkin oldu. Düşünceleriyle Freud’u, Nietzche’yi, Einstein’i, Hegel’i, Goethe ve diğer düşünürleri etkileyen Spinoza, bu eseriyle kendilerini seçilmiş ulus olarak gören Yahudi inançlarına büyük darbe indirdi.
Teolojik-politik İnceleme adlı kitapta ele alınan konularda sıkça tekrarlar söz konusu. Spinoza’nın birbiriyle ilintili konuları yorumlarken bağlantılı konulara atıfta bulunması tekrarları kaçınılmaz kılmakta.

17. Yüzyıl ve sonrası düşüncesini daha iyi anlamak için Spinoza düşüncesini yakından tanımanın önemini anlatmaya bilmem gerek var mı?

Semiha Kavak
HECE Mayıs  2020



2 Kasım 2019 Cumartesi

3 Mart 2019 Pazar

-FELSEFE KONUŞMALARI-

İlk kez Pythagoras(Pisagor) (MÖ 580-500) tarafından kullanıldığı belirtilen Felsefe terimi bilgelik sevgisi veya hikmet arayışı anlamına gelmekte.
Felsefeyle amaç varlıkla ilgili bilginin derinleştirilmesi ve böylece insanın zihnen ve ruhen olgunlaşabileceği bilgiye sahip olmasıdır.
MÖ dönemlerde böylesi arayış içerisinde olanlara filozof denmekteydi. Filozoflar insanı ilgilendiren tüm sorulara cevap bulmaya çalışır, eleştirici ve sorgulayıcı yöntemlerle sorular üzerinden düşünceler üretirdi. Filozofların her konuyla ilgilenmesi ve felsefe yapması nedeniyle, felsefe bütün ilimlerin merkezi olarak görülürdü. İlim deyince anlaşılan şey felsefe idi.
Sonraları çeşitlenen ilim dalları nedeniyle felsefe ayrı bir yere oturdu, başka ilim dalları ortaya çıktı. Yakın dönemlerde ise bu bölünme gittikçe daha da arttı.
Her ne kadar ilmi alanlar bölünmüş olsa da felsefe tümünün üzerinde, onları düşünsel bir disipline oturtan bir dal olarak varlığını sürdürüyor. Zira, felsefe neyi, nasıl bilmemiz gerektiğini konu edinir. O nedenle felsefe bütün düşünce ekollerinin de anası sayılır. Bütün düşünce ekolleri bir felsefi mantık üzerinden hareket ederek kendi gerçekliklerini vurgularlar.
Başlangıçtaki filozoflar düşüncelerine göre faklı ekollerin temsilcisi olarak değerlendirilseler de, yeni dönem düşünürler, düşüncelerini bir ideolojik disiplin içinden ortaya koyarlar ve düşüncelerini bu doğrultuda bir felsefi temele oturturlar.

“Felsefe konuşmaları-Felsefeye Giriş” adlı kitap varoluşçu akımın temsilcilerinden olan Karl Jaspers’in radyo konuşmalarından oluşmakta.
Karl Jaspers insanın olaylar karşısındaki durumunu, birey olarak ölüm, savaş, suç, değişim gibi şeyler karşısında nasıl tavırlar takınması gerektiğini varoluşçu yaklaşımlarla analiz eder ve varoluşçu felsefe doğrultusunda görüşler üretir.
Aynı zamanda psikiyatrist olan İsviçreli filozof Karl Jaspers bu özelliği sayesinde felsefenin pek çok alanında ilginç anlayışlar geliştirmiştir. Din felsefesinde "aşkın", "şifre" (gizli yazı düzeni), "felsefece inanç" tasarımları; tarih felsefesinde "Eksenler Dönemi" tezi; siyaset felsefesinde ise "yeni siyaset düşüncesi" Jaspers’in özgün yaklaşımlarını ortaya koyar.
Abdurrahman Aliy tarafından çevirisi yapılan kitapta Karl Jaspers’in görüşlerinden derlenen 12 bölüm yer almakta.

Kitap “Felsefe nedir?” sorusuyla başlıyor ve ilerleyen bölümlerde bu soruya yanıt aranıyor.
“Felsefe şu soruyla başlamıştır: Ne vardır? Her şeyden önce çok çeşitli varlık, Dünyada nesneler, canlı ve cansız şekiller-kalıplar, sonsuz çoklukta şeyler vardır, hepsi gelir ve gider. Ama asıl var olan, her şeyi bir arada tutan, her şeyin kendisinden ortaya çıktığı varlık diye isimlendirilen şey nedir? Bunun yanıtı şaşılacak çeşitliliktedir.” felsefe çeşitlilik içerisinde bu sorulara yanıtlar arar.
Felsefe bir bilim midir, felsefe ile bilim arasındaki ilişki nedir, felsefe neyi sorgular, bilim neyi arar?

“Bilimsel bilgiler, herkes tarafından bilinmesi asla zorunlu olmayan tek tek nesnelerle, konularla ilgilenirken, felsefede insanı insan olarak ilgilendiren varlığın bütünü ile aydınlatıldığı yeri, her tür bilimsel bilgiden daha derinden kavrayan hakikat söz konusudur.”
“Felsefe insanı yoğunlaştırarak gerçeklikten pay sahibi yapar, böylece kendi olur.”

*

Felsefe yapmak gerekli mi, değil mi soruları tarih boyunca hep soruldu. Felsefe yapmak insan için kaçınılmaz bir sorgulamadır. “Felsefe yapmak, yaşamın doğal gereksinimlerine bağlılıktan bir tür uyanıştır. Bu uyanış eşyaya, göğe, dünyaya belirli bir amaca yönelik olmayan bakışta gerçekleşir.”
“Felsefe yapmak, kökeni uyanık yapma, kendisine giden yolu yeniden bulma ve içsel eylemde, sahip olunan güçlere göre kendine yardım etme kararıdır.”

Jaspers, felsefe yapanın bir ana düşünceye, bir temel inanca bağlı olması gerektiğine inanan düşünürlerden biri. Ona göre, “bağımsızlık, özellikle olumsuzlamanın keyfiliğine dönüşür”, bağlılık ise doğru yolda iz sürmektir.
“Felsefe yapmak, kendi aşkınlığı yoluyla mutlak bağlılıkla özdeş olan Dünya-içi bir bağımsızlıktan doğar ve büyür. Bağlılığı olmayan sözde bağımsızlık hemen boş düşünceye, yani içerikte hazır olmadan, ideaya katılmadan, varoluş üzerine kurulmuş olmadan yürütülen formel düşünceye dönüşür.”

Tanrı konusu felsefenin en çok tartıştığı konular arasında yer alır. Filozoflar, Tanrı’nın varlığını sürekli tartışmışlardır. “Batı’nın Tanrı düşüncesinin iki tarihsel kökü vardır: İncil ve Yunan felsefesi”
Batı aydını tartışmaları hep bu iki pencereden yürütür. Jaspers’e göre Yunan felsefesiyle, İncil’in Tanrı anlayışı arasında özü itibarıyla farklılık yoktur. Ona göre Yunan felsefesi çok Tanrılı bir anlayışı benimsemiş olsa da bu yaklaşım gelenekseldir ve onlara göre de yaratıcı Tanrı, tektir.

Günümüzde Tanrı’nın varlığı-yokluğu gibi konular sadece eski filozofların yaklaşımları üzerinden değerlendirilmektedir. Çağımızın filozofları “Tanrı’nın olup olmadığı sorusunu seve seve görmezden geliyorlar. O’nun varlığını ne olumluyorlar ne de yadsıyorlar.” Jaspers, felsefe yapanın bu konuya değinmesinin zorunlu olduğunu öne sürer. Açıklamalarında Tanrı’ya inanmakla, özgür birey olabilme arasında bağ kurarak, Tanrı’ya inanmayı özgür olmakla özdeşleştirir ve o nedenle kendini ona adadığını belirtir.
“İnsan ne kadar çok özgürse, Tanrı da onun için o kadar çok kesindir.”
“Yaşamda özgürlüğümüz, sanki oradan gelecek yardımı deneyimliyormuşuz gibi bir haletiruhiye içindedir.”
“Tanrı varlıktır, varoluşun asıl biçimi olan bu varlığa kendimi tamamen adarım. Dünyada yaşamım pahasına kendimi adadığım şey, Tanrı’nın inanılan iradesi koşulu ve sürekli imtihan altında, Tanrı ile ilişkilidir…
Dünyadaki realiteye kendini adamada-kendini Tanrı’ya adamanın vazgeçilemez aracısı-kişi-olma gelişir.”
“Tanrı vardır, zorunlu bir talep vardır, insan sonludur ve mükemmel değildir, insan ancak Tanrı’nın idaresiyle yaşayabilir.”

“Felsefe Konuşmaları” çeşitli zamanlarda yapılmış olan radyo konuşmalarının çözümü olduğu için farklı konu başlıklarına rağmen yer yer benzer cümlelerle karşılaşmanız mümkün.

Semiha Kavak
HECE Dergisi 2019

25 Nisan 2014 Cuma

İmbikten Süzülen Mekanlar


Kahvehaneler
  
“Gerçekten o devirde kahve ; akademinin, meslek cemiyetinin, kulübün, salonun, fikir ve sanat meclisinin bütün vazifelerini küçük tahta masalarının etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu. O zaman anladım ki, biz bir kahve milletiyiz. Köyde kahve, mahallede kahve, mektebin önünde, cezvesinde bütün millî ve dinî şuuru pişiren, ibriğinde kolektif vicdanı demlendiren, tezgâhın dibinde halkı ve münevveri birbirine kenetleyen, iptidaî olduğu için basit, fakat ananesi olduğu için derin ve canlı, tek ve tam bir cemiyet mihrakıdır.”
                                                                                                                     Peyami Safa

Sözlü kültürün iletişim ortamı olarak kahvehanelerin kültürümüzde önemi hiç kuşkusuz büyük bir yere sahip. Osmanlı Türk toplumunun yaşayışına baktığımızda kahvehanelerin en geniş yaşam alanlarının (ev, cami, çarşı vb.) hemen yakınlarında yer aldığını görüyoruz. Sosyalleşme adına birçok alanda faaliyette bulunulan bu mekânlar, toplumsallaşma süreci açısından o dönemde önemli işlevlere haizdiler. Her ne kadar günümüzde kahvehanelerle ilgili algılayış eskisinden çok farklı nitelendirilse de yine de ileriye dönük süreçte her şey değişebilir. Çünkü insan da, hayat da aynı kalmıyor. Kuşaklararası bağın devamlılığını sağlayabilecek bu mekânlara dair olan umudumuz ve duyarlılıklarımız da her daim değişiyor.



Cem Sökmen bu konudaki duyarlı kalemlerden biri. “Aydınların İletişim Ortamı” üst başlığıyla “Eski İstanbul Kahvehaneleri” isimli kitabında, fikir ve sanat birikiminin aktarıldığı bu renkli ortamları geniş kaynaklar çerçevesinde ele alıp titiz bir çalışma ile okura sunmuş.
Kitabın “kişisel olmayan yaşantı”nın kaybolmaya yüz tuttuğu, entelektüel merak ve bilincin ‘lifestyle’ karşısında gerilediği bir atmosferde yaşananla kaybedileni karşılaştırma düşüncesi” ile ortaya çıktığını ifade eden müellifin bu sözlerinden,  kahvehanelerin sosyalleşmeyi sağlayan, toplumun dünya görüşünün ve geleneklerinin aktarıldığı en önemli mekânlar olarak algılanması gerektiğini söylemek mümkün.
Bir hayli emek verilen bu ciddi çalışmada, kahvenin tarihi, kahvehaneler, kıraathaneler, bunların konumu, tarihi süreci, misyonu ve günümüze kadar gelen son durumlarıyla ilgili pek çok konu ayrıntılı olarak ele alınıyor.
Genel kabule göre kahvehanelerin açılış tarihi 1550’li yılların başı. Halepli Hakem ve Şamlı Şems adlı kişiler tarafından İstanbul Tahtakale’de açılan bu kahvehanelerin sayısı gitgide artarak elliye ulaşmış ve halk tarafından fazlasıyla ilgi görerek çok çabuk benimsenmiştir.
Tahtakale’nin hareketli yapısı da kahvehaneler için uygun bir ortam teşkil etmiştir. Bu mekânlarda kitaplar ve güzel yazılar okunur, çeşitli toplantılar düzenlenir, edebiyat ve şiirden söz edilirdi.
1574-1595 yılları arasında bu sayının daha da artarak altı yüze ulaştığını belirten Sökmen, iletişimin üretildiği mekânlar olarak belirgin bir kimlik kazanan kahvehanelerin içe dönük iletişimden dışa dönük iletişime geçişte çok önemli bir zemin teşkil ettiğini ifade ediyor.
Farklı katmanlardan meydana gelen insanlar tarafından kültürün üretildiği ve tüketildiği bu mekânlar o dönemde İstanbul’da çeşitli meslek ve sanat gruplarının en uğrak yerleri haline gelmiştir.
Sökmen bu çalışmasında Türk toplumunda önemli bir yere sahip olan şifahi kültürün yaşandığı, daha sonra farklı gruplara ayrılan bu kahvehanelerle (Esnaf, Yeniçeri, Tulumbacı, Aşık, Semai ve Meddah kahvehaneleri gibi)  karşılıklı kültür miraslarının yaşatıldığını ve korunduğunu söyleyerek önemli bir konunun da altını çizmiştir.


Birkaç örnek verecek olursak, gündelik hayatın en dar yaşama alanını meydana getiren mahallenin kendi içinde homojen bir kültürü barındırması ve bunu geliştirerek sürdürmesi mahalle kahvelerinin yaygınlaşmasıyla gerçekleşmiştir. Kökleri cami ile ilişkili bu mekânlar, mahallelinin sorunlarının dile getirilerek hep birlikte çözüm aranıldığı, hasta  olanların ihtiyaçlarının tesbit edilip gerekli yardımın sağlandığı yerler olarak da önemli bir misyonu üstlenmiştir.  Bu kahveler aracılığıyla mahalleli, sokak kültürünü tanıyarak şehir hayatına doğrudan katılabilme olanağı elde etmiştir.
Mahalle kahvelerinin gelişmesi ve çoğalmasının akabinde ortaya çıkan esnaf kahvehaneleri ise günlük işçi taleplerine cevap veren mekânlar olmuştur.
17.yüzyılın ortalarında kurulan ve tulumbacı kahvehanelerinin kökleri olan ve daha çok siyasetin konuşulduğu Yeniçeri kahvehaneleri İstanbul’un Boğaziçi ve kıyı bölgelerinde faaliyet göstermiş, okur-yazar oranının çok düşük olduğu dönemde buralar söylenti ve dedikodunun merkezi halini almıştır.
Âşık ve Semai kahvehaneleri ise çalgılı kahvehaneler olarak bilgi ve kültürün aktarıldığı toplumsal yapı içinde âşık tarzı hem halk edebiyatının hem de tekkeler yoluyla yayılan tasavvuf edebiyatının birleşimi ve yansımasıdır.
İstanbul’daki yaşama alanı gündelik hayatta mesken dini hayat için cami, tekke, havra, ticaret alanında çarşılarla sınırlı iken, kahvehanelerin yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal hayat da renklenmiş ve çeşitlenmiştir. Yalnızca bir şeyler içilip, satranç, dama, çeşitli kağıt oyunları oynanan yerler değil, siyasal ve edebî sohbetlere tanıklık eden yerler olmuştur. İstanbul’da kahvehanelerin bu derece çok olmasında, buranın asırlardır bir başkent vazifesi görmüş olmasının etkisi vardır.  Hep bir başkent ve metropol konumunda bulunan İstanbul’da kentin konumuna uygun olarak her dönemin kendi şartları ve olanaklarına göre hareketli ve renkli mekanları varolmuştur.

Kahvehanelerden Kıraathanelere

Kadim Doğu geleneğinde 1500’lü yılları “sohbet medeniyeti” olarak ifade eden tarihçiler, özellikle bu yıllardaki kahvehanelerin artmış olmasını böyle bir geleneğe bağlamakta ısrarlıdırlar.
Orta Asya’dan beri Türklerin sohbet geleneği kültür tarihi içerisinde çok büyük bir öneme sahiptir. Osmanlı döneminde zirve yapan önemini sürdüren bu gelenek günümüze kadar gelmiştir.
Bilgi ve kültürün sohbetle üretildiği geleneksel toplumlarda her ne kadar o dönemde pahalı ve ulaşılması zor olsa da yazılı kültür sözlü kültürden tamamen kopuk kalmamıştır. Mesela Mesnevi, Yunus Emre Divanı, Fuzuli Divanı, Taberi tarihi gibi edebiyat, tarih ve din konulu kitaplar kahvehanelerde okunmuş ve okur-yazar olmayan topluluklar tarafından dahi büyük bir heyecanla dinlenilmiş, 1553’den 1850’lere kadar uzanan devirde kahvehaneler farklı çevrelerden insanların biraraya geldiği yaşam alanı olarak kuşatıcılığını sürdürmüştür.
Daha sonra toplumsal değişim ve dönüşümlerle birlikte kahvehaneler de değişerek kıraathane ismini alır. Sökmen, çalışmasında kahvehanelerden kıraathanelere geçişte iki önemli etkenin rolünden söz eder: Süreli yayınların ortaya çıkışı ve Tanzimat sürecinde Batılılaşma etkisiyle yeni kurulan eğitim kurumları.
O dönemde kahvehaneler bütün dergi ve gazetelerin değerlendirildiği yerler olması bakımından büyük önem taşıyan merkezler haline gelir. Yazar, dünya tarihinden İslam tarihine kadar geniş konuların anlatıldığı ve konuşulduğu bu mekânların bazı tanınmış yazarların eğitimlerinde ne denli büyük rol oynadığını da onların kendi sözlerinden aktarıyor kitabına.
Adeta gayrıresmî eğitim kurumları haline gelen kahvehaneleri, “tembel yatağı” olarak eleştiren zümreye Sait Faik; “Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz tamamen muhtar üniversitelerin tavla şakırtıları arasında; gören bir göz, işiten bir kulak bir memleketin insanlarının nabzını tutabilir; o nabız hızlı mı atıyor, yavaş mı atıyor, yoksa ‘intermittance’mı var, doktor olmaya pek hacet kalmadan müşahadelerini yapar.” diyerek en sert cevabı vermiş ve bu mekânların eğitimdeki önemine işaret etmiştir.
İstanbul’da merkez olma özelliği taşıyan ve sivil toplum için büyük önemi olan bu kıraathaneler dört büyük semt olan Beyazıt, Babıali, Şehzadebaşı ve Beyoğlu’nda yer almış, kütüphane, yayıncılık, kitapçılık gibi yeni ortaya çıkacak olan kurumlara da evsahipliği yaparak işlevini kültürel açıdan gereği gibi yerine getirmiştir.

Mevcut literatürün bu konuda oldukça yetersiz olduğunu gözlemleyen Sökmen, eserin ortaya çıkmasında büyük ölçüde hatırat kitaplarından faydalanmış. Yazar bu konunun yalnızca geçmişe bir öykünme olarak değil, sosyalleşme alanı yaratan yerler olması bakımından büyük fonksiyonlar taşıdığının bilinmesini ve kültür tarihi olarak ele alınmasını istiyor. Bu yüzden bu çalışma büyük emek verilerek titizlikle hazırlanmış. Yer yer eski dönemi anımsatan siyah beyaz fotoğraflar ve yeni biçim özellikleri de kitaba ayrı bir renk, ayrı bir soluk katmış.

Şehir hayatı,  sunduğu yeni yaşam biçimiyle insan ilişkilerini zayıflatıp, samimiyetin ve sıcaklığın giderek kaybolmasına yol açıyor. Her geçen gün giderek artan internet ve televizyon üzerinden sağlanan paylaşımlar, eski dönem kahvehanelerindeki birlikteliklerde yaşanan o sıcak atmosferin yarattığı sinerjiyi oluşturamıyor ne yazık ki…
450 yıldan beri bu toplumun bağrında var olan kahvehane kültürünün bugün de cafe, vakıf, dernek vs. tarzındaki kültürel ortamlar oluşturan benzer örnekleri şehrin çeşitli yerlerinde mevcut bulunmaktadır.
Biz buradan hareketle sosyalleşmenin her zaman yaşanacağı, farklı ilgilerin, farklı bakış açılarının bir araya gelerek her zaman varolabileceği gerçeğini unutmamalıyız.
En başta da söylediğimiz gibi bu gerçeğin bizi bu mekânlardaki birliktelikler sayesinde sanat ve edebiyatta yeni yeni oluşumlara taşıyabileceği umudunu her zaman korumalıyız.

Çünkü asırlardır nüvemizde bu gerçeğin izlerini barındırıyoruz…
  
Semiha Kavak / Hece Dergisi
2012 Şubat