31 Ekim 2014 Cuma

SANA GELDİM


Sana geldim denize giden bir ırmak gibi
Yatağımı değiştirdim dağlarıma kıydım
Herşeyi boşladım senin uğruna
Dostlarımdan ayrıldım çocukluğumu unuttum
Ömrümün her damlası tuzunu sonsuzluğundan aldı
Güneşin dağıttı folklorumu
Kanımın düşlerimin çılgınlığımın ecesi


Sana verdim belleğimi bir tutam saç gibi
Artık yalnız senin karlarında uyuyorum

Yatağımdan çıktım perilerimi kovdum
Boşverdim nicedir efsanelerime
Efsaneler ki onlarda
Rimbaud vardı Cros ve Ducasse vardı
Gece yarısı ağlayan Valmore
Nerval ve ipi vardı
Lermentov’u vuran kurşun benim yüreğimden geçerdi
Ayaklarınla böldüğün
Ellerinle saçtığın yüreğimden
Bir zorlu yel gibi ormana tutkun
Sabah süpürülüp evden atılan
Bütün bir gün görünmeden sabredip
Yeniden gelen tozum


Sarmaşığım sessiz soluksuz büyüyen
Sana bağlı bir sarmaşık sökülüp atılıncaya dek
Basa basa aşındırdığın taşım
İskemleyim seni bekleyen eski yerinde
Alnının boşluğa bakarken yandığı camım
Yalnız sana yönelmiş beş paralık bir romanım
Bir mektubun açılıp sonra okunması unutulmuş
Tamamlamaya değmez yarım kalmış bir tümceyim
Ürperişi çiğnenmiş odaların
Geçerken yaydığın güzel kokuyum
Ve sen çıkıp gidince mutsuzum aynan kadar

Aragon
Türkçesi: Erdoğan Alkan



30 Ekim 2014 Perşembe

DARÜSSAADE'DE GÜÇ MÜCADELESİ


“Bir kalemdir zaman; geçmişten günümüze uzanan, elden ele verilen sayfalar dolusu yazıp kelamı bitmiş gibi susan; geceyi kovalayıp gündüzü bekleyen ve o gün geldiğinde sırrını ifşâ edip mahremiyeti silen…”

XVII ve XVIII. yüzyıllar Osmanlı Devleti’nin değişime uğrayıp, muvazenelerin bozulduğu, kaybedilen topraklarla birlikte devlet düzeninde farklı uygulamaların ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde pek çok kişi husule gelen değişikliğin sebebi ve bunların nasıl değiştirilebileceğini ifade eden risâleler kaleme almıştır. Bu kişilerin içinde Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Kâtip Çelebi, Koçi beyi gibi müverrihler bulunmaktadır. Risâlelerdeki temel düşünce; devletin nizamı kanûn-ı kadime uyulmadığı için bozulduğu, eğer eski düzene dönülürse yeniden güçleneceği düşüncesidir.  

Risâle-i Teberdâriye ilk olarak 1976 yılında Cengiz Orhonlu tarafından “Derviş Abdullah’ın Bir Eseri” adlı makalesinde yayınlanmış ve tanıtılmış. Harem dünyası ile alakalı ilginç söylenceleri sebebiyle pek çok defa kitap ve dergilerde alıntılarla gönderme yapılmasına rağmen, eseri yayım dünyasına kazandıran Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yüksek lisans tezi olarak hazırlayan Pınar Saka’dır. Eserde, bozulma düşüncesinin temeline darüssaade ağaları olan kara hadımlar yerleştirilmiş. Bu yüzden o dönemde yazılan hem harem ağalarıyla alakalı eserlerden hem de diğer risâlelerden bu farklı tutumuyla ayrılır.

Muhtemelen siyasi olan bir konu olmasına rağmen bu kitap Osmanlı tarihinin ilk ırkçı söylem içeren eseridir ve kara hadım ağaların tarih boyunca saray içinde yaptıkları kötülükleri ve entrikaları anlatmaktadır.

HAREM

Harem kelimesinin aslı Akadça “Örtmek, gizlemek, ayırmak, tecrid etmek” manalarındaki haram(um) kelimesinden gelir. Harem kavramı sanıldığının aksine sadece İslamiyetle örtüşmemektedir. Antik Yunan’da Ksefenon (MÖ.400 yıllarında) Oikonomikos’unda şöyle der: “… ideal hane yapısında kadınların dairesi sürgülü bir kapıyla erkeklerinkinden ayrılmıştır. Çünkü bu sayede evden çıkmaması gereken hiçbir şey çıkmaz ve cariyelerin doğurganlığı evin sahibi tarafından denetlenir.” Bu ifade bize Yunan toplumunda da harem ve cariye kavramının mevcut olduğunu göstermektedir. Tabii ki burada uygulama safhası konusu tartışılmamaktadır. Yine Sümer’de ve Doğu Roma’da da bu kavram kullanılmıştır. Fakat harem deyince akla gelen ilk devlet; Osmanlı Devleti’dir. Bunun nedeni Osmanlı Devleti’nin Ortaçağ’dan Yakınçağ’a kadar yaşamış büyük bir imparatorluk olması, padişahın yanında valide sultanın oynadığı rol ayrıca haremin başı kabul edilmesi, Müslüman harem hayatının yabancılar için bir muamma oluşu, bu kurum hakkında ya ütopik düşsel ya da kulaktan dolma söylentilerin oluşturulmasına ve yayılmasına neden olmuştur. Sonuçta doğruluğu araştırılmayan bu bilgiler, yabancı tüccar, seyyah hatta büyükelçilerin kalemiyle günümüze aktarılmıştır.

Sanıldığının ve söylenilenin aksine haremdeki her kadın evin sahibi erkeğe eşlik görevi yapmak zorunda değildir. Zaten Osmanlı Devleti’nde de poligami yaygın bir olgu değildi. Aynı çekirdek yapılanma Harem-i Hümayun içinde de geçerlidir. Harem-i Hümayun gelişimini Edirne Sarayı’na kadar götürebilmemize rağmen bu kurumun asıl teşkilatlanması Fatih Sultan Mehmed döneminde olmuştur.

Harem-i Hümayun’a getirilen cariyeler belirli bir eğitimden geçirilip yükselmektedir. Bu eğitim ise şöyledir; Müslüman adabını öğrenmek, okuma-yazma, dini bilgileri öğrenmek, yeteneğine göre musiki, biçki dikiş, nakış dersleri almak, sofra hizmetlerini öğrenmek vb. bu döneme “acemilik” denilmektedir. Acemilik dönemini bitirenler “kalfalık” dönemine geçer; en iyi kalfalar “usta” olur. Ancak işini en iyi yapan kalfalar imparatorluğun en güçlü ailesine hizmet edebilmekte ve ancak bunların içinden padişaha takdim edebilecek kızlar seçilip özel eğitime tabi tutulmaktadır.

Harem-i Hümayun’u paşa ve tebaa hareminden ayıran en büyük özelliği ise kapsam bakımından daha büyük, statü açısından daha kurumsal olmasıdır. Bu da haremin zaman zaman hanedan içi taht kavgalarına karışmasına, hatta haremde çalışan üst düzey görevlilerin üstünlük mücadelesine neden olmuştur. Harem’in yöneticisi valide sultan olmasına rağmen özellikle XVII. ve XVIII. yüzyıllarda sarayda padişahın haremini korumak, harem için camiye tenini sağlamak, cariye, usta,  ikbal ve kadınefendilerin terfii ve cezalandırmalarını padişaha arz etmek, sultanların evlenmesinin vekilliğini yapmak, töreni ihara etmek hırka-i şeriflerde destimalleri vermek gibi görevleri bulunan kızlar ağasının nüfuzu altına girmiş kızlar ağası, devlet işlerine karışır hatta vezirleri azledebilir duruma gelmiştir. Öyle ki, Sultan I. Mustafa’nın tahttan çıkışı ve indiriliş meselesi ve Sultan II. Osman’ın katli meselesinde kızlar ağasının rolü olduğunu, fakat tarihçilerin gerçekleri kızlar ağasından korktukları için yazamadıklarını söyleyen müellif bulunmaktır. Aynı dönem içerisinden harem içinde bulunan ak ve kara hadım ağaların mücadeleleri de yadsınacak ölçüde değildir. Ayrıca bu ağaların saray içinde yaşanan nüfuz mücadelelerinde taraf tuttukları bilinen bir gerçektir. Kösem Sultan’ın devlet yönetiminde valide-i muazzama olarak devam eden rolünde özellikle ak hadım ağalar ve yeniçerilerin desteğini almıştır. Valide Hatice Sultan’ın tarafını tutan Darüssaade Ağalarının gece vakti hareme girmesinin yasaklanması da -her ne kadar dönem tarihçileri bunu IV. Mehmed’in yaptığını söylese de IV.Mehmed’in o dönemde küçük bir çocuk olduğunu göz önünde bulundurmak gerektiği düşünülmeli- onun Büyük Valide Sultanlığı zamanında olmuştur. Fakat Uzun Süleyman Ağa’nın Kösem Sultan’ı egale ederek güçlenmesi onun önce Valide Hatice Sultan ve çocuk yaştaki padişah üzerinde nüfuz sahibi yapmış ardından devlette otoritesini kurarak üç-beş ayda vezirleri değiştirmesini sağlamıştır. Bu durum ancak Köprülüler döneminde duraklamıştır.

I.Mahmud’un da Darüssaade Ağası Beşir Ağa’nın etkisinde kaldığı hakkında yazılan yazılarda şöyle bir olay aktarılmıştır; Darüssaade Ağası Beşir Ağa ile Avusturya Talman birbirlerine hediye göndermiştir. Beşir Ağa’nın Rus Savaşı’nda Avusturya’nın  desteğini almak veya Rusya ile birleşmesini engellemek amacıyla böyle davrandığı düşünülebilir fakat dönem kaynağına göre Avusturya, Beşir Ağa’yı kandırmış ve onları oyalarken askeri düzenlerini tamamlayıp, Osmanlı’ya saldırmıştır. Ayrıca Moskova’ya barış görüşmeleri için giden ve Avusturya elçisi Talman’ın arabuluculuk edeceği elçiler Talman’ın azledildiğini öne sürmesiyle Moskova’da biçare kalmışlardır. Bu arada Avusturya Niş Kalesini zaptetmiştir. Padişahla görüşmek isteyen El-Hac Mehmed Paşa ise Beşir Ağa tarafından padişahla görüştürülmeyerek, Edirne’de bekletildiğinden Mehmed Paşa’nın bu hareketi isyan olarak algılanıp azledilmesine neden olmuştur. I. Mahmud’un Beşir Ağa’ya olan güveni ise şu sözlerle tasdik edilmiştir: “Kızlar ağası olmasa benim saltanatım zail olur.”

Müellifler tarafından yazılanların ne tamamı doğru ne de tamamı yanlış denilebilmiştir. Bilinen ise özellikle XVII. Ve XVIII. yüzyıllarda darüssaade ağalarının gücüne güç kattığı, sarayda nüfuz mücadelesinden tutun da  yönetim erkini etkiledikleridir. İmparatorluktaki kargaşanın merkezdeki yanılsaması olan bu durum “Kadınlar Saltanatı” boyunca güçlenerek devam etmiş, fakat bir süre sonra dengelenmeye başlayarak, nihayet Tanzimat’la birlikte gücünü kaybetmeye başlamıştır. 1922 yılına gelindiğinde ise darüssaade ağaları tarih sahnesinden çekilmiştir.

SEMİHA KAVAK
HECE

İlgili linkler: 
http://www.f5haber.com/star/darussaade-de-guc-mucadelesi-haberi-2824778/

29 Ekim 2014 Çarşamba

Bİ ŞEY EKSİK


Adın bu kez
Tunçtan acılar bağışlamıyor
Sade bir taş gibi iniyor
Ruhumun sana dönük elini
Onarmak için

Kocaman bir harf oluyor/sun

Ne getirdin bana uzağı mı
Özlem aynı yerde duruyor

Semiha Kavak



26 Ekim 2014 Pazar

EDEBİYAT VE FELSEFEYE DAİR



SÖYLEŞİ

TAYFUN İLBAHAR: Bu hayat serüveni içinde sizi zorlayan ya da zora sokan hangi hususlardan şikâyetçisiniz?
SEMİHA KAVAK: Anlatmak istediklerinizin yerine ulaşıp ulaşmadığı endişesi yazmayı ve sürekliliği etkileyici bir unsur. Ayrıca iletişim kanallarının çoğalmasıyla baş gösteren kavramların ve düşüncelerin çoğalarak yabancılaşması, aslından uzaklaşması yazma edimini isteksiz kılan unsurlar arasında sayılabilir.
TAYFUN İLBAHAR: Bir kitap analisti ve eleştiri yazıları yazan biri olarak kullandığınız lisan sizce eski ile yeninin arasındaki rabıtayı bozmuyor mu? Resmettiğiniz hususlardaki remz modernitenin ruhsuz bir bedene ait profan kültürüne hizmet ediyor diyebilir miyiz?
SEMİHA KAVAK: Eskiyle yeni arasındaki zaman mefhumunu araladığınızda her şeyin birbirine yakın olduğunu ve benzeştiğini fark edebiliyorsunuz. Bu benzerlik ve aynılık dilini çözdüğünüzde fotoğraf daha çıplak şekilde avucunuza düşüyor. Size onu kendi düşünsel mecranızla, kendi hamurunuzla yoğurmak kalıyor. Modernizm bir serüven ve bir insanlık süreci. Bugün modernizmin önümüze koyduğu araçları ilkel çağın araçlarının çok uzağında görmüyorum. Sadece teknolojinin insan yapısını aşındıra aşındıra bugüne getirmesi söz konusu.
TAYFUN İLBAHAR: Kastımız anlaşılsın diye “engin gönüllü” ile “alçakgönüllü” olmak arasında musiki ve mânâ kaybı olduğuna dair bir tedirginliğiniz var mı? Var ise dilin kullanımı hususunda okuyucu ve edebiyat dünyasına ne gibi tavsiyeleriniz olur?
SEMİHA KAVAK: Sanatın kendine ait bir dili var mı? Asırlar boyu tartışılıyor bu konu. İyi bir yazar, düşünür, sanatçı, zor olanı halka kolay sunabilecek bir dili yakalayabilendir. Bütün kolaylık yollarını deneyebilen özgün ve yetkin bir dile sahip olsanız da, anlatılanın yani obje içinden sunduğunuzun doğal zorluğu sizi anlaşılmaz kılabilir. Bu sanatın özgünlüğüyle açıklanabilir ancak. “Anlaşılamamak” genel itibariyle bir tedirginlik oluşturur elbet. Ancak sanatçı asıl olanın yeniden üretiminin ötesinde yeniden yaratıcısı gibi bir görevi üstlenmiş hisseder kendini. O nedenle onun endişesi halkın endişesinin üzerinde “aşkın” bir endişedir.
TAYFUN İLBAHAR: Wittgenstein’nin meşhur kavli ile “Felsefe, poetikaya evrilmiyor ise edebiyat kadük kalmıştır.” sözü sizde ne gibi aks buluyor. Veya edebiyatçı sadece güzel kelime kullanıcısı ve müşahhas bir dünyanın havarisi midir?
SEMİHA KAVAK: Felsefeyle, poetik olan arasındaki ilinti, edebiyatla dil arasındaki ilinti gibi görülemez. Felsefe kendine toplumsal bir dil ararken poetik olanla buluşur. Onu kendi dünyasına katmak ister. Onu süslemek değildir amacı. Onu derinleştirerek bir üst katman haline sokmaya çalışır. Oysa toplumsal yaklaşımlarla felsefi olan yeniden güncelleşir ve kendini günlüğün içinde kaybeder. Felsefeye ilginin sürekli olamayışının ana nedenlerinden biri bu.
Edebiyatçı ise her şeyi bir arada toplayarak kendine dil üzerinden sahici bir dünya kurmaya çalışır. Onu ne kadar sahici kılarsa toplumu o kadar dönüştürür. Dil bunu yapmaya sadece bir araçtır. Dili toplumsal bir amaç uğruna sihirbaz gibi kullanır edebiyatçı. Bu nedenle edebiyat ile toplumsal yapı arasında hep doğrudan bir bağ vardır. Edebiyat akımları bunun bir göstergesidir.
TAYFUN İLBAHAR: Shakespeare ile tanışıklığının hem okuyucu hem de edebiyat dünyası ile ilgili olarak, İbn Meymun, İbn Rüşd ya da Şeyh Bedrettin, Ahmet-i Hani ile yabancılaşması ve aşinalığa dönük olmaması ahlâkın ve etiğin Batı’ya endeksli olduğunu sizce gösterir mi?
SEMİHA KAVAK: Batı kültürü, Doğu’nun kültür kaynaklarından ayrışan bir kültür de olsa, kültürlerin buluşmaları ve birbiriyle yüzleşmesi aradaki farkları da azalttı. Bu buluşmada kimin ne kazandığı ya da neyi kazandığı o gün bugün tartışılıyor. Bu tartışmada taraf olsak da aynı çerçevede düşündüğümüz Doğu düşünürlerinin de birbirlerinden oldukça uzak düştüğünü söyleyebiliriz. Örneğin; yakınlarda kaleme aldığım “İbn Rüşd’de Nedensellik” isimli kitabın tanıtımında da değindiğim gibi İbn Rüşd birçok konuda Aristo’nun tekrarcısı gibi. İslam düşüncesi içerisinde önemli yeri olan bu düşünürün Gazali, İbn-i Sina gibi başka ünlü düşünürlerle derin farklılıkları da ortaya koyuyor ki; düşünceler birbirlerinden ne kadar uzak görülürse görülsün birbirleriyle buluştuklarında etkileniyorlar ve başkalaşıyorlar.
Bu yaklaşımla söylenebilir ki; yabancılaşma evrensellik içerisinde artan bir sorun. Evren içinde kaybolan insan kendine yabancılaşıyor, evrene yabancılaşıyor.
TAYFUN İLBAHAR: Sanat sizce iktidara yakın mı olmalıdır? Ulufe almayan sanatkârın bu âlemde popüler olmayışı sizce devletin din ve dil üzerindeki kontrol mekanizmasının alameti midir?
SEMİHA KAVAK: Sanatın iktidarla birlikte düşünülmesinden daha vahim bir şey düşünemeyiz. Sanatçının aklını politikanın güdümünde kullanması demek onun esiri haline gelmesi demek. Sanatçının böyle bir tercihe göz kırpması onun tartışılır olmasına yol açar. Sanatçı kendi doğrularını söyler ancak. Günübirlik hesapların olduğu yerde sanat ve sanatçı yoktur. Sanatçının düşüncelerinin politik mecralarda işlerliğinin onun politikayla, iktidarla direkt ilişkilendirmek de doğru değildir. Sanatçı görüşlerini ortaya koyarken aslında bir yön çizer. İşte bu yön zaman zaman iktidarların diline yakın düşebilir. Buradan iktidar-sanat arasında doğrudan bir bağ olduğu varsayımını çıkaramayız.
TAYFUN İLBAHAR: Son asırlarda edebiyat ve felsefe üzerindeki erkek egemen bir sultanın olduğuna inanıyor musunuz? Bunun sebebi dinin yaygın anlayışı ve erkeğin “kayyum” oluşu. Kadının ise erkeğe tâbi, korunmaya muhtaç zayıf pozisyonu ile izah edilebilir mi? Siz dini böyle mi anlamlandırıyorsunuz?
SEMİHA KAVAK: Ataerkillik toplumsal bir olgu. İnsanlık tarihi bireye yer belirlerken cinsler arasında da bir tercihi dayattı. Bu yalnızca dinin vazettikleri arasında bulabileceğimiz bir sorun değil. Kadını insanla-hayvan arasında sayan Latin düşünürlerini de unutamayız. Toplumsal algıyı yaratan kültür, dini algıyı da bu dile evriltmiş maalesef. Bence bu bitmez tartışmanın içinde boğulmak yerine her birey insanlık için üretebildiğini üretmeli. Yeryüzünde hiçbir şey boşlukta kalmaz. Zaman gelir her emek değerini bulur.
TAYFUN İLBAHAR: “Ayna İnsan” adlı derginin tüm yükünü omuzlar iken, cemiyete bir mesajınız var mıydı? Bu yük kadının cemiyet içerisinde konumlandırılması hususunda, yükün paylaşılması ile ilgili erkekler açısından bir açılım getirir mi?
SEMİHA KAVAK: Ayna İnsan Dergisi birbirini iyi anlayan, yaşadığı çağ, dünya, doğa sevgisi, kelâm etiği gibi birçok ortak noktası bulunan ve kadın-erkek ayrımlarının çıkmazlarına sıkışıp kalmayan “güzel insanların” insanî eylem odaklı ekip çalışmasının ürünüdür. Dergi çıkarmak, Sait Faik’in ifadesiyle “Bir dergi bir fikir, bir dert yüzünden sevişen insanların toplandığı yer olmalıdır.”
Günümüzde popüler, bilinen isimlerin dışında da iyi metinler, şiirler, öyküler yazan genç bir kuşak var.  Biz; Ayna İnsan’la iyi metinler üreten ancak yazdığı metinleri kanon oluşturmuş edebiyat dergilerinde yayımlatamayan ve derdi edebiyat olan genç kuşak için bir kapı aralamayı, mevcut edebiyat saflarını Ayna İnsan’la daha da sıkılaştırmayı düşündük.
Mesajımız çok net ve açık. Ayna İnsan, insanı diğer varlıklardan farklı kılan tüm değerlerin, insanın gönül tahtı olduğunun bilincinde bir anlayış ve yaklaşımla insanın içindeki yaşama şiirle, edebiyatla, kültürle ayna tutmak için çıkıyor.
Bu süreçte Ayna İnsan’ın tüm derdi; dar bir zemine sıkışmadan edebiyat ve şiir olacaktır. Muhalif olmak adına ayrıksı bir güç gösterisinde, birilerine veya bir yerlere haddini bildirme amacında olmadan, hayata, insana, inanca, doğaya karşı öfkeli, isyankâr bir tutum içerisinde değil, yapıcı ve bütünleştirici, vefalı olmayı önemseyen. Samimiyetle, söyleyecek sözü olan herkese kapımız açık, Ayna İnsan’a gelenlerin her zaman oturacakları bir minderimiz olacak.
Ayna İnsan; kısaca Yunus Emre’nin “bir ben vardır benden içre” deyişinin tercümesidir.
TAYFUN İLBAHAR: Son olarak sizin siyasi ve sosyal problematiğin çözümü hususunda okuyuculara önerilerinizi ve özlemlerinizi lütfeder misiniz?
SEMİHA KAVAK: İslamın ilk emri “Oku!” emriyle başlıyor. Rabb’in adıyla okumak ise yabancılaşmayı engelleyen temel olgu. Eğer insan söylediklerini hesabı verilecekler arasında görürse ürettiği her şey yabancılaşmayı minimize eder. İki günü birbirine eşit olan ziyandadır. Gelişmek sadece insanın kendisine yönelik bir eylem olarak görülmemelidir. Bir zorunluluktur aynı zamanda. Üreterek gelişime katkıda bulunmak ve üretileni özümseyerek anlamaya çalışmak ve yeniden üretime kazandırmak genel bir idealim.
TAYFUN İLBAHAR: Semiha Hanım samimi ve öze dönük cevaplarınız için teşekkür ediyoruz. Sizi izlemeye devam edeceğiz. Başarılar.
SEMİHA KAVAK: Ben teşekkür ederim.

BERCESTE 
SAYI:149 

LE BATEAU İVRE

Leonid Tishkov

Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım.
Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız;
Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım!
Yeter, yarılsın teknem.
Alsın beni bu deniz.

A.Rimbaud

21 Ekim 2014 Salı

YOKLUK

inci kolye.
Bir kadının son arzusu-
ele avuca gelmeyen rüzgar,
özürsüz rüya...
alacalı bulacalı akıl
Koyu yalnızlık,
o boş kağıt,-ve ben- çoğul hayatlar arasından geçtik
yüzler var,
göz burun ağız yok
ama ÖLÜLER yine de gülüyorlar
Uzayacak bir gölge…
Ölüm bekleniyor…
-uzun gece söyle bana
yokluk nedir?
Kimsesizlik?
Kendinlesin...
Unutulanlar kutusuna
henüz girmemiş bir yüz
dönüşsüz bir saat
Gece yarısı
aralıkta bir çocuk
-nefessiz- umutsuz
kağıt çiçekler umutsuz-
Odadaki hava umutsuz
duygu-
acı
Acı-masız
gö-zü-pek
bem-be-yaz sıkıntı
yer ile gök arasında sallanan şiirler...
Ve sonra kapkara sessizlikten oluşmuş bir boşlukta
hep beraber göründüler
ey yunus
ey rumi
ey yar..
ORADA MISIN?
Düşteydim..
hangi düş' ü gördün?
Hatırlamıyorum..
yemin olsun ki hatırlamıyorsun!
can ve ten sarhoş
sanduka' n şiirin divanında
yokluk...
çığlıksız bir çölde
içinden geçtiğini zannettiğin zaman
yokluk nedir?
Rengin Özesmi

19 Ekim 2014 Pazar

ÖLÜLER SEVMEZ ARTIK BENİ


Metin Güven’e hürmetle

Çıktığım merdivenler de sevmez
Ayaklarımın korkunç yalnızlığı

Bir akşam silerken alnına dökülen acıyı ağustos
Karanlığı cebinde gezdiren postacı gibi
Hep konuşurken yakalıyorum kendimi onunla
Kucağında en sevdiği kedisi
Aldırma çocuk sen onlara, yaz! derken

Zormuş yokuşu düşünmek çıkmaktan
Anlamın göğsüne yaslanmış buldum kalbini
Her defasında
Kucaklaştım bilmeden son kez bakışlarıyla
O muzip çocuklar gibi gülümseyen

Sonra gitti
Omzuma dayayıp dünya telaşını
Yeniden karşılaşacağımız güne dek
Şimdi bir kusur gibi ilişiyor yakama
İtinayla yatıştırdığı diken…



Muharrem Sönmez
Ayna İnsan Sayı 4