16 Kasım 2020 Pazartesi

ENDÜLÜS


DÜNYANIN İNCİSİ ENDÜLÜS

Endülüs denince Müslümanlar olarak ‘ah’ çekip, iç geçiririz. Zira Endülüs sadece bir coğrafyanın Müslümanların elinden çıkışını değil, aynı zamanda bir medeniyetin de yok oluşunu getirir akıllara.

Emevi Devletinin hikayesi Emevi ailesinden bir gencin zorunlu göçüyle başlar. “8. yüzyılın ortalarında bir gün Abdurrahman adında gözü kara bir delikanlı İslam’ın yakın Doğu’daki kalbi Şam’daki evini terk etti ve sığınacak bir diyar bulma umuduyla Kuzey Afrika çöllerini arşınlamaya başladı. Abdurrahman Müslümanları ilk kez Arabistan çöllerinin dışına çıkarıp Bereketli Hilal’in zengin kültürleri ile tanıştıran iktidardaki Emevi Hanedanlığına mensuptu.”
Abbasilerin, Emevî hanedanına son vermesiyle Emevi sülalesinden gelen Hişam'ın torunu Abdurrahman, İspanya'ya giderek burada 756 yılında Endülüs Emevi Devleti'ni kurdu.

Endülüs adı bugün Portekiz ve İspanya sınırları içerisinde olan, Batı’da Atlas Okyanusu, Doğu’da ise Orta Asya'ya uzanan İber Yarımadası'nın Müslümanlar tarafından egemenlik altına alınması sonucu ortaya çıkmıştır. Devletin merkezi olan Kurtuba zaman içinde bölgenin en önemli kültür ve sanat yeri haline geldi. Merkezde kurulan kütüphane, medrese ve camiler burayı bir ilim ve sanat yerine dönüştürmüştü. Buradaki 400 bine yakın el yazmasına sahip olan kütüphane birçok gelişmeye öncü oldu. Müslümanlar burada birçok medrese ve cami inşa ederek İslâmın o coğrafyada kök salmasını sağladı. Bu zengin kültür dokusu Rönesans'ın doğuşuna da zemin hazırlamış pek çok Avrupalı gezgin ve ilim insanı İslam medeniyeti ile tanışmıştır.

Devletin ilk hükümdarı ve kurucusu olup Franklara karşı başarılı mücadeleler veren ardından da Abbasiler ile mücadeleye girişen ve sonunda İber Yarımadası'nda egemenlik kuran I.Abdurrahman'la başlayan Emevi Hanedanına mensup Müslümanların  Endülüs’teki parlak devirleri  çağa damgasını vuracak türdendi.

Oldukça uzun bir dönem varlığını koruyan Endülüs Emevi İslâm Devleti 1031-1090 yılları arasında çöküşe geçti. Âmiriler Dönemi'nin son hanedanı IV. Abdurrahman'ın başarısız politikaları devlet otoritesini zayıflattı ve devletin sınırları içerisinde bulunan pek çok şehir bağımsızlıklarını kazanmak adına iç isyan çıkardı. İç karışıklıklar ve dış saldırılar nedeniyle Endülüs Emevi Devleti parçalandı. Yerine ise sayıları 15'i bulan küçük uydu devlet ( tavaif-ül mülk ) kuruldu. Bunlar içinde en önemlisi Ben-ül Ahmer devleti olup, 1492 yılına kadar varlığını sürdürdü.

Ortaçağ kültür ve tarihi çalışmalarının tanınmış ismi Maria Rosa Menocal’in “Dünya İncisi ENDÜLÜS” adlı eseri tarihin unutulmayan bu medeniyetini ve sonrasını ele alıyor.


Bu kitapta anlatılanlar Müslümanların bu muhteşem döneme çok daha fazla ilgi göstermesi gerektiği gerçeğini ortaya koyuyor. Zira, Endülüs Emevi İslam Devleti, yedi yüz küsur yıl boyunca İslam’ın Avrupa’daki bir devleti olarak tarihe adını yazdırdı. Bu sürenin 624 yıl hüküm süren Osmanlı Devletinden daha uzun bir süre olduğunu düşünürsek buradaki devlet yapılanmasının ne derece güçlü olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Eğer, Emevi Devleti Avrupa’da günümüze dek tutunabilseydi belki de dünya tarihi yeniden yazılırdı.

Farklı dil, din, mezhep ve etnisitelerin Endülüs’te hoşgörü içerisinde asırlarca bir arada yaşamasının derinliklerinin ortaya çıkması aynı zamanda İslam’ı ve Müslümanları barbar göstermeye çalışan Batı’ya bir cevap niteliği taşır. Bunun yanısıra burada ortaya çıkan medeniyet Orta Çağ’ı karanlık çağ olarak değerlendirenlere gerçeğin hiç de öyle olmadığını anlatır.
“Orta Çağ’ın nispeten geri kalmışlığıyla ilgili basma kalıp fikirlerimizden mi yoksa kültür, din ve siyasi ideolojinin iyi kötü bir insicamının olmasını beklediğimizden midir bilinmez, Endülüs kültürünün ardında bıraktığı kalıcı izleri, Sevilla’daki Aziz Ferdinand’ın kabri gibi eserleri gördüğümüz zaman afallıyoruz. III. Ferdinand, Granada hariç kalan tüm İslam topraklarını fetheden Kastilya Kralı olarak tarihe geçti ama kabrindeki kitabeler, Latince ve Kastilyaca, Arapça ve İbranice dillerinde yazıldı. 
İlk kez Endülüslüler tarafından sanata dönüştürülen köklü karmaşık ve karşıt kimlikler tasavvuru, nihayetinde Endülüs dünyasının ve modern İspanya’nın coğrafi sınırlarının çok ötesini, Avrupa’nın büyük kısmını şekillendirdi.”

Abbasilerin Emevileri tahttan indirmesi ve aralarındaki savaşta Emevilerin yenik düşmesi Emevilere Endülüs’ün kapısını açtığı gibi, birbirlerine rakip bu iki hanedanın rekabetlerini başarı için kullanmalarını da sağladı. Abbasiler önce Şam’da sonrasında ise yerleştikleri Bağdat’ta dillere destan bir medeniyeti oluştururken, Emeviler de Endülüs’ü Avrupa’nın ilimde, bilimde, sanatta cazibe merkezi haline getirdiler ve burada çeşitli milletlerin bir arada yaşadığı bir toplumsal yapı geliştirdiler.

“Yunan felsefe ve bilim metinlerinin tercümesi için muazzam maddi ve dini insan kaynağı ayıran Abbasiler gibi Emeviler de takva ve dini kurallara harfiyen uyma ile entelektüel ve “seküler” hayat ve toplumun birbirine zıt görülmediği bir islam alemi inşa etti.”

Ama ne yazık ki, her iki İslam devletinin çöküşüne  giden yolda yine iç çatışmalar, kavgalar rol oynadı. Birçok şehir iç savaşlar neticesinde harabeye döndü ve inşa edilmiş olan birçok eser bu çatışmalar nedeniyle yok oldu. Bunlardan biri de Medinetü’z Zehra idi: “Emevi halifeleri, son yıllarda korkunç bir kargaşanın hüküm sürdüğü büyük başkentlerinden uzakta, Medinetü’z Zehra’da yaşıyordu. Bu sarayın muazzam ihtişamı, kiralık Berberi askerler ve Endülüs’teki Kuzey Afrikalı yabancılar için yok edilmesi gereken eski düzenin vücut bulmuş haliydi…Bu yabancı Müslüman askerlerin Emevilere ve hanedanın simgelediği her şeye karşı duyduğu derin hınç, olayların sarayın yıkılmasına kadar varmasına neden oldu. Askerler işlerini bitirdiğinde saraylar, havuzlar ve harikalardan oluşan koca bir şehir yerle bir olmuştu.”
“Endülüslerin kendi aralarındaki iç çekişme ve ihanetler, Frenklerin güneydeki topraklara açılmasına fırsat tanıdı. Abdurrahman, 756 yılında tahta çıktığı ilk günden beri kendinden önceki valilerin hatalarını tekrar etmemeye ve Endülüs’ün kısa tarihinin büyük kısmını şekillendiren kargaşayı ortadan kaldırmaya kararlıydı. Berberililer ile Suriyeliler arasındaki rekabetin, devletin genişlemesine ve refahına engel olacağının farkındaydı.

Ancak, tarih boyunca süren bu iç çatışmalar ve kavgalar nedeniyle birçok İslam devleti gibi bu iki devlet de aynı akıbeti yaşayarak tarihe karıştı.

Yazar, kitabında Endülüs medeniyetinde farklı milletlerinin birbirlerine yakınlık sağlayan kültürel benzerliklerinden  yola çıkarak kurulan medeniyetin şifrelerini çözmeye çalıştığı gibi, çözülmelere ve çöküşe giden aşamalara da dikkat çekiyor; “9.ve 10. Yüzyıllarda Dar-ül İslam; Arapça konuşan, kültürel ve entelektüel bakımdan zengin ve rengarenk bir dünyaydı. Emevi görüşü de bu zemin üzerine inşa edilmişti. Endülüs dünyası, Yahudi toplumu için sadece teknik ya da dilsel anlamda erişilebilir bir yer değildi. Kimliklerinin hayati bir parçasını oluşturuyordu ve bu durum hiçbir surette Yahudiliklerine aykırı değildi. Ülkedeki yaygın kültür de Yahudilerin varlığı ve çalışmalarından nasibini aldı.” “ziyadesiyle Araplaşmış Yahudiler, İbraniceyi Endülüs’te yeniden keşfedip dillerine hayat verdiler. Hıristiyanların, entelektüel felsefe tarzından camilerin mimari şekillerine kadar neredeyse tüm yönleriyle Arap tarzını sahiplendikleri yer, yine Endülüs’tü.”

Menocal’ın geçmişi günümüze taşıyarak resmettiği bu kitap kökleri bizim Yakın Doğu adını verdiğimiz bölgeye ve yedinci yüzyılın ortalarına dayanan bu beklenmedik gelişmelerin Avrupa tarihi ve medeniyetinin seyrini ne kadar derinden etkilediğini gözler önüne seriyor.


Sürükleyici bir roman tarzında kaleme alınmış olan kitap öğretici olduğu kadar tarih boyunca Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflarının nelere mal olduğunu da ortaya koyuyor.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK KİTAP - Kasım 2020

 https://www.yenisafak.com/hayat/enduluse-selam-olsun-3575151?fbclid=IwAR1ZoSwhLupRzQBPv_jtjqVvZ28kr6LOy01i6qnECPoSxvXNh0INj_Wsugg

 


15 Kasım 2020 Pazar

18 Ekim 2020 Pazar

MİM KEMAL ÖKE İLE SÖYLEŞİ

 


Önemli bir hayat tecrübesine sahip olan ve çok yönlü kişiliği ile tanınan tarih ve siyaset bilimcimiz Profesör Dr. Mim Kemal Öke ile korona öncesi ve sonrasını, filmlerini, tasavvufu konuştuk. Bir eğitmen olan Öke, sürecin eğitime etkisini değerlendirdi. 

 

Yıllardır ekranlardan uzaktınız ancak güzel bir filmle, "Dilsiz"le yeniden izleyicilerle buluştunuz. Bununla ilgili nasıl tepkiler aldınız,  ne gibi duygular yaşadınız?

 Ekranlardan uzaktım, evet. Dinlendim. Dem’lendim herhalde. Aslında ‘drama’yı severim. Tiyatro tutkumdur. Lise, üniversite yıllarımda çok oynadım. Hatta İngiltere’de drama okumayı bile düşlemiştim. Sonra nereden çıktıysa (gülüyor) şu siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler okumak?! Hoş koronadan önce tek kişilik piyesle sahnedeydim: “Baba, sana bir masal anlatayım mı?” Nazlı’nın dilinden bir engelli bireyin öyküsünü, kızımla yaşadıklarımı aktarıyorduk.

Malum, durduk.

Sinema filminde oynamak… Hayal bile edemezdim. Mevlevi bir hattatı oynadım, “Dilsiz”de. Maceraperest ruhlu olduğum için, yönetmenimizin teklifine hemen evet dedim. Sonra panikledim; nasıl altından kalkarım diye. Ama, ‘asıldım’ işe. Ciddiyimdir. Disiplinli. Sonunda şükür herkes hoşnut kaldı rolümden. Semih Kaplanoğlu beyden bile ‘Aferin’ aldık hani.

 

Bu tür şeylerin devamı gelecek mi?

 

Tabii ki devam ettirmek isterim. Zaten iki film teklifi geldi. “Pause 2020”yi çektik. Tekliflere açığım (gülüyor)  Ama gönlüm tarihi dizilerde. Tarihçiyim, ezelden, meslekten. Ee, bir de çocukluk var serde. Oynatın gayrı beni bir menkıbede. At da binerim, kılıç da savururum yani…



 TASAVVUF MUHABBETİ SUNAR

Tasavvufa ilginiz var. İnsana manevi olgunluk kazandırmayı amaçlayan tasavvuf ve mevlevilik bu dönemde insanı nasıl bir içsel yolculuğa çıkarıyor? Sizce tasavvuf günümüz toplumuna neler kazandırabilir?

 

Tasavvuf… 30 yıldır bu ummanın içindeyim. Ne var ki, günümüzde maalesef cemaatler, tarikatlar, hatta dinin ta kendisi bazı mensuplarının yanlışları nedeniyle eleştirilmeye başlandı. Hatta, soğudu insanlar… O nedenle tebliğ değil, önce temsil devri diyorum. Tasavvuf kâmil insan yetiştirmeye taliptir. Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim insanı. Günümüzün giderek koflaşan, kabalaşan, hatta nefretle dolan beşer’ini “medenî” kılmak için tasavvuf biçilmiş kaftandır diyeceğim, demek istiyorum.

İnsanlığın cinnet geçirdiği, kötülüğün arttığı, bencilliğin azdığı, sapıklığın nerede ise norm haline geldiği şu çağda şifadır tasavvuf. Safadır ruha…

Sevginin cemresini atar yüreklere.

Süfli’den Latif’e taşır bizleri.

Ancak, bu kadar çok postmodern mürşidin olduğu bir zamanda halvet farz oldu diyesi geliyor insanın içine.

Korona bir eşik sunuyor. İnsanlar “sonlama” mantalitesi ile, ya ne yaparsam kârdır diye her günahı meşru hale getirecekler, ya da ibret alıp, haydi nefsimizi tezkiye etme zamanıdır diye kendilerini murakabeye sokacaklar.

İşte, tasavvuf, muhabbeti sunar.

Lakin, şu ‘muhabbetizm’in tadı kaçırılmamalı. Sulandırılmamalı. İçi boşaltılmamalı. O nedenle, tasavvuf ehil olmayanlara sorulmamalı. Devir, sadece iyiliğe çağrı olsun.


BİLİMİ TELAFİ ETMEK ZORDUR

Dünya koronavirüs salgınının kıskacı içinde. Salgın her şeyi olumsuz etkiledi. Belki de en olumsuz etkisi eğitim alanında. Siz bir hoca, bir eğitmen olarak bu sürecin eğitime etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Koronavirüs, yaptı yapacağını. Eğitim-öğretim kepenkleri kısmen indirdi. Evet, ama her zaman derim, bu iş sadece okulla sınırlı görülmemeli. Aileler zaten bu süreçte olmalıydılar hep. Uzaktan yapılıyor. Buna da şükür. Ama, yine arz ediyorum, öğrenci de okuma heveslisi olmalı. ‘Okula bağımlılık’ ne veliler ne de evlatları nezdinde bir husus olmamalıydı.

Uzaktan eğitim, tabii ki arzulananı vermez. Donuktur, soğuktur. Hele üniversite koşullarında. Üniversite dersane değildir. Spordur, sanattır, kulüplerdir. Bir özel sosyalleştirici, kültürleştirici havzadır. Ve bence de asıl önemli olan budur.

Bu kesildi, alındı hayatlarımızdan. Öğrenci ne kadar hocasına muhtaçsa, hoca da öğrencisine muhtaçtır.

Salgın biter. Devam edersiniz. Ama bilim öyle değil. Onu telafi etmek zordur. Ye’is yok, yine de. Vallahi ben derslerimi iyi hazırlardım. Uzaktan’ı da cazip kılmak için videoları, vd malzemeleri de devreye soktum. Moralimi de sağlam tutup, Bismillah dedik.

Hoş, koronaya gelene kadar, eğitim sisteminden çok daha başka şikayetlerimiz olabilirdi; (gülüyor) ama onu açmayalım şimdi.

Bilim-bilgelik farkı gibi dertlerimiz var, ama üniversitelerde


KORONA BENCİL KILDI. DİĞERGAMLIK UNUTULDU.

Down sendromlu bir çocuğunuz var ve onun eğitimi sizin için son derece önemli. Ancak şartlar onu okuldan, arkadaşlarından uzaklaştırdı. Bu durum çocuğunuza ve aile bireyleri olarak sizlere nasıl yansıdı? Bu salgın çocukların, gençlerin geleceklerini nasıl etkileyecek?

Nazlı 30 yaşında ablası. Ama 15 yıldır aynı görüntüde. Eskiden birlikte yürürken, “baba-kız” derlerdi. Şimdi “dede-torun” diyorlar. (Gülüyor)

İlköğretimini bitirdi. Bir özel okuldan musiki eğitimi aldı. Şimdi enstrüman eğitimimiz ve korolarımız vardı gittiğimiz. Durdu, üzüntüyle kaydedeyim. Ancak, evde eşlik ediyoruz. Her gece…

Ne var ki haklısınız, rehabilitasyon merkezleri -korona dolayısıyla- bir şekilde kapatıldı.

Özel çocuklar için şarttır bu!

Telafisi imkansız. Aileler çocukları zaptedemiyor evlerde. “Mimterapi” videolarımızla Youtube üzerinden,  bilabedel evlere hizmet yaptık. Müzik terapi açısından.

Koronayı affedemiyorum. Bize iyilik yapma sürecimizi durdurdu. Devlet koruması altında öksüz-yetim-engelli çocuklara müzik terapi veriyorduk. Yararlı Ceylanlar Kulübü olarak. Onlarla coşuyor, onlarla onların sayesinde rehabilite oluyorduk. Onlarla konserler verip, insanoğluna aslını hatırlatıyorduk. Durdu. İnsanlar içine kapandı. Şimdi kurallar dahilinde tekrar başladık. Ama, işte sorun bu. Korona bencil kıldı… Diğergamlık unutuldu. İyilik yapmak devre dışı kaldı. Çocuklara, gençlere bu hatırlatılmalı…

 


KİTAPLAR MÜRŞİDİM OLDU 

Siz, çocukluğunuzdan itibaren fırtınalı bir hayat yaşadınız. Aile büyüklerinizin tanınan  simalar oluşu, aile yapınız sizin hayatınıza yön verirken aldığınız kararları ne yönde etkiledi?

Bu Mim Kemal Öke’nin mim’i farklı! Hani derim ya ben, sorunca bana tasavvuf nedir diye: “tasavvuf; “mim”dir. Muhabbet ilmini marifete dönüştürme kemalatı…”

Dedem ayrı bir vakıa. O kadar çok dedelerim meraklı ki, bir de öbür dedem var. Ekrem Hayri Üstündağ. Demokrat Parti’nin kurucusu. Fikren, mizacen ona daha yakınımdır ben. Tanıyamadım onları. Zaten aileden de sıkıntım vardı. Anne baba, hayat tarzları itibariyle benim beklentilerimin dışındaydı. Modellerim olmadı. Kitaplar mürşidim oldu. Ben masal, menkıbe, mesnevilerle büyüdüm. Onlardan edindim karakterimi. Kahramanım vardı; Turgut Reis. Onun güvertesinde çıktım hayata. Açıldım ummana. Tasavvufi alem de buna dahildir. Kaldı ki 18’imde yurt dışına gittim. Gidiş o gidiş!..

Bu arada bana sorarlardı: “En sevdiğiniz kitabınız?”

“Daha yazamadım” derdim.

Yazdım!

“Biat”

İşte, orada saklı bir biyografim, insan telakkim, medeniyet tasavvurum saklıdır.

“Zamane Dervişi”ni tanımak isteyenler, buyursunlar güverteye.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK PAZAR

  https://www.yenisafak.com/hayat/kitaplarim-mursidim-oldu-3571227


15 Eylül 2020 Salı

Kitaplar Arasından Salgın Hastalıklara

 


Dünden bugüne salgın hastalıklarından ilhamla dünya edebiyatının en çok okunan romanları kaleme alınmıştır. Bu romanların bir kısmı gerçek hikayelerden yola çıkmıştır. Öte yandan salgın döneminde en çok okunan sağlık ve bilim kitapları arasında bu hastalıklar  hakkında bilgi veren, nasıl korunmamız gerektiğini anlatan güvenilir çalışmalardır. Bu anlamda pandemi sürecince yerli ve yabancı dillerde birçok kitap raflarda yerini aldı. Geçmişten bugüne salgın hastalıkların ele alındığı yerli ve yabancı edebiyat kitaplarından yola çıkarak bir okuma listesi oluşturduk.


SEMİHA KAVAK

İnsanoğlu var olduğu sürece birçok salgınla karşılaşmış ve çeşitli dönemlerde yaşanan bu salgınlar milyonlarca insanın ölümüyle neticelenmiştir. Tıbbın günün salgınları karşısında yetersiz kalması, karantinanın yeterince uygulanamaması vs. gibi nedenlerle kitlesel ölümlere yol açan bu salgınların önüne geçilememiş, tıptaki gelişmelere rağmen de süreç içerisinde yeni salgınların ortaya çıkması önlenememiştir.

Tarihte yaşanmış olan ve kitlesel ölümlere yol açan bu salgınlar birçok sanat eserinde tasvir edilmiş, insanlık tarihini anlatan her şeyde yerini almıştır.

Bu salgınlar aynı zamanda birçok edebi esere de konu olmuş, bu salgınların güne ve geleceğe etkisi kitaplarda, makalelerde yerini almıştır.

Tarihte en çok ölümlere yol açan salgınlardan olan veba, cüzzam, kolera, tifüs, İspanyol gribi, Asya gribi gibi çeşitli ölümcül gripler, hıv/aıds, sars, mers-cov gibi salgınları konu edinen önemli eserlerin yanı sıra bu salgınlardan korunma konusunda da yazılmış eserler mevcut.

Tarihte en önemli yere sahip olan veba salgınıyla ilgili birçok önemli kitap bulunuyor. Ortaya çıktığı 14. yüzyılda Avrupa’da 200 milyon kişinin ölümüne yol açan veba, son bulduğu 19. yüzyıla kadar edebiyatı en çok etkileyen salgınlardan biri oldu.

 SALGIN ÜNLÜ ROMANLARDA

Veba ve edebiyat deyince de akla ilk olarak Giovanni Boccaccio'nun Decameron'u geliyor. Boccaccio’nun 1348-1351 yılları arasında yazdığı hikayeler, İtalya'daki veba salgınından kaçmak için bir araya gelen yedi genç kadınla üç genç erkeğin önce bir ev sonra da şatoda konaklarken birbirlerine anlattıkları öykülerden oluşuyor…

Klasiklerin yazıldığı dönemin korkulan rüyası olan kara ölüm, Daniel Defoe’nin kaleminden ‘Veba Yılı Günlüğü’ olarak dökülüp kayıtlara düştü. 1722 yılında yayınlanmış olup, İş Bankası Yayınları arasında yer alan kitapta 1665 yılında Londra’da veba salgını sırasında yaşanan olaylar, bu salgının ekonomiye etkileri tarihe not düşülmüş. Hayalî gözlemleri, resmî bilgileri, sayısal verileri ve yarattığı kahramanları kitabında bir araya getiren Defoe, usta bir yazar olarak o günleri anlatmış.

Varoluşçu edebiyatın önemli ismi Albert Camus “Veba” adlı romanında kitlesel bir hal alan veba salgını karşısında Doktor Rieux, Tarron ve Grand'ın aralarında gösterdikleri dayanışma örneği, başta yetkililer olmak üzere, herkes için güç ve umut kaynağı olarak ortaya çıkar. Camus, eserinde, Doktor Rieux'ün kişiliği üzerinden dünyanın bu tür olaylarla karşılaşmasını ele alarak okuyucuları yenilginin sonu gelmeyeceğini bile bile kötülüklere karşı çıkmaya, yaşama anlam katmaya çağırır.

Jack London da “Kızıl Veba” adlı eserinde vebadan kurtulan bir avuç insanın yaşam ve medeniyet mücadelesini öne çıkarır. Vebadan arda kalanlar insanlık tarihinin başlangıçlarına döner ve o günleri yeniden yaşamaya başlar ancak kaybolup giden eski dünyanın sırlarını hatırlayan, hayatta kalan tek insan olup yaşı bir hayli ilerlemiş olan Profesör James Howard Smith onlara öncü olur. Onun tek umudu yetişecek neslin bu barbarlığı, cehaleti ve umursamazlığı aşıp medeniyete yeniden erişmesidir. 

Bakteriler ve mikroplar açısından bir dünya tarihi niteliğinde olan “ Mahşerin Dördüncü Atlısı” adlı eserde Andrew Nikiforuk, toplumsal hayatın hastalıklarla yakın ilişkisini çevreci bir bakışla incelemekte ve dünyamızın en eski sakinleri olan mikro-organizmalarla barış yapmamızı , yani bağışıklığın önemini öne çıkarmış. 

Kurgusal romanlardan olan “Körlük” adlı eserinde Josef Saramago, adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın beyaz kör olmasının ardından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır, bu hastalığa yakalananlar etrafı süt gibi bembeyaz görmeye başlar. Kısa sürede şehirde pek çok kişiyi etkisi altına alan hastalıkla beraber bir kargaşa da yaşanmaya başlar. Beyaz körler sağlıksız şartlar altında karantinaya alınırken, bu durum insanlığın kendini de sorgulamasına neden olur. 

GERÇEK HİKAYELER DE VAR 

Geraldine Brooks’un “Mucizeler Yılı” adlı eseri, bir tarihi roman. Kitabın kurgusu 1666 yılı İngiltere’sinde tüm sakinleri vebaya yakalanan “Eyam” isimli köyün gerçek hikâyesine dayanıyor. Londra’dan gelen gezgin bir terzi, hayvancılık ve madencilikle uğraşan bu kendi halindeki sessiz köye veba hastalığını taşır. Öngörülü genç bir rahip, köylüleri, hastalığı yaymamak için köyü karantinaya almaları gerektiğine ikna eder. Ancak ölüm korkunç yüzünü gösterince, insanlar dualardan ve şifalı bitkilerden yüz çevirip çareyi üfürükçülükte ve ölümcül bir cadı avında aramaya başlarlar. Hikâyenin anlatıcısı genç Anna Frith istemeden de olsa bu umutsuz savaşta ön saflarda yer alır.

Gabriel Garcia Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” adlı eseri ise Kolombiya’da koleranın ortalığı kasıp kavurduğu, bir tırpan gibi insanları biçtiği bir zamanda yaşanan romantik bir aşk öyküsü.

“Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık” Irwin W. Sherman'ın yazdığı kitapta kolera, sıtma, frengi, grip ve AIDS gibi hastalıkların yayılımı ve sonuçları anlatılırken bu hastalıkların siyasi ve toplumsal sonuçları ele alınmakta. Dünyayı kasıp kavuran Hitler’in ortaya çıkışına dair kitapta ilginç değerlendirmelere yer verilmiş.

Yükselen Güneş, Zaman Tüneli ve Küre adlı romanlarıyla tanıdığımız Michael Crichton “Uzak Mikrobu” adı ile çevrilen kitabında sürekli evrilen ve daha önce görülmemiş olan bir mikroorganizmanın sebep olduğu bir salgını anlatmakta. Kitapta ABD’nin uzaya gönderdiği bir askeri araştırma uydusunun küçük bir kasabaya düştükten sonra uzaydan şimdiye kadar bilinmeyen çok ölümcül bir virüsü de beraberinde getirmiş olduğundan şüphelenilmesi, bölgenin karantinaya alınması ve zamana karşı yarışarak bu virüsün sırrını çözmeye çalışmaları konu edilmekte.

Kanadalı yazar Margaret Atwood “Antilop ve Flurya”da dünyada doğal kaynaklar tükenirken ve insanlık veba nedeniyle yok olurken büyük şirketlerin tek derdinin insanları aptallaştırarak sentetik yaşamın daha iyi olduğuna inandırmak ve kasalarını doldurmak olduğunu anlatmakta.

Meksikalı yazar Yuri Herrera, “Bedenlerin Göçü” kitabında ölümcül bir salgının pençesine düşmüş isimsiz bir şehri anlatıyor. Kitapta insanların bir kısmı eve kapanırken bir kısmı randevuevlerine gitmeyi sürdürüyor.

Kanadalı yazar Emily St. John Mandel’in “İstasyon On Bir” adlı romanında ölümcül bir grip virüsünün dünyanın yüzeyinde patlaması, ölüm oranının % 99’un üzerinde olması ve medeniyetlerin yıkılması konu edilmekte.

Amerikalı yazar Peng Shepherd yazdığı ilk romanı The Book of M ile 2019 yılında Neukom Edebiyat Sanatları Enstitüsü ilk kurgusal roman ödülünü aldı. Kitapta bir salgın nedeniyle insanların önce gölgelerini kaybetmeleri, sonra yepyeni güçlere sahip olmaları, ancak bir süre sonra da tüm hafızalarının silinmesi anlatılıyor. Sevdiklerini kurtarabilmek için her şeyini feda etmek zorunda kalan bir grup insanın etkileyici hikâyesi konu edilmiş.

Philip Roth, “Nemesis” adlı eserinde 1944 yazında polio salgını nedeniyle Newark sakinlerinin, özellikle de çocuklarının hayatlarını cehenneme çevrilmesini ele alır. Gözleri yeterince iyi görmediği için orduya alınmayan genç beden öğretmeni Bucky Cantor ise bir okulun bahçe sorumluluğunu üstlenirken bir yandan da orada oynayan çocukları hastalıktan korumaya çalışır. Uzaktaki sevgilisine kavuşmanın hayalini kuran Cantor, bu hayaline ulaşmak için acele ettiğinde bütün hayatını değiştirecek bir seçim yapar.

KEHANETTE BULUNAN KİTAP 

Öte yandan salgınları önceden haber verdiği iddia edilen kimi komplo teorilerine ve kehanetlere dayanan kitaplar da var. Bunların en önemlilerden biri ABD’li yazar Dean Koontz’un 1981 yılında yazdığı “The Eyes Darkness” (Karanlığın Gözleri) adlı kitabı. Koontz bu eserinde corona virüsü salgına değiniyor ve adeta yaşananlar konusunda kehanetlerde bulunuyor.

Slyvia Browne ve Lindsay Harrison’un “Dünyanın Sonuna İlişkin Tahminler ve Kehanetler” başlıklı kitabında, ‘2020’lerde, akciğerleri ve bronşları ciddi oranda etkileyen, tedaviye ise zalimce direnen zatürre benzeri bir hastalığın patlaması nedeniyle ortalıkta ameliyat maskeleri ve plastik eldivenlerle dolaşan çok daha fazla insan göreceğiz. Hastalık hakkında kafa karıştırıcı olan şey ise, bir kış boyunca müthiş bir paniğe yol açtıktan on yıl içerisinde hem sebeplerini hem de tedavisini gizemli bırakarak tamamen ortadan kaybolacak’ ifadelerine yer verilmiş olması bu kitaba olan ilgiyi artırmış. 

OSMANLI’DA SALGIN HASTALIKLAR 

“Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Salgın Hastalıklar ve Kamu Sağlığı” adlı eserde salgın hastalıklar ve kamu sağlığı uygulamaları, çeşitli tarihsel dönemlerde devlet ve toplum perspektifinden incelenmekte. Kitapta yer alan yazılarda, kamu sağlığı ve kenti sıhhileştirme çabaları çerçevesinde mekân ve kurum özelinde bazı değerlendirmelerde bulunularak, imparatorluğun ve cumhuriyetin genel sağlık politikası hakkında çeşitli görüşlere yer verilmekte. Kitap, bir taraftan Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan zaman diliminde devletin sağlıklı vatandaşlar yetiştirmek için tesis ettiği kurumları, bireylerin bu uğurda nasıl seferber edildiğini inceleyerek, devletin sağlık politikaları bağlamında zihniyet değişimini ele almakta; diğer taraftan ise toplumun belirleyiciliğine ve sağlık tarihinin ulusları aşan özelliğine dikkat çekerek, sınırların sadece devletleri birbirinden ayıran bir hattan ibaret olmadığını gözler önüne sermekte. 

Daniel Panzac’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba (1700-1850) adlı eserinde Balkanlar, Anadolu ve Arap toprakları ile Kuzey Afrika’da 150 yıllık süreçte vebanın hikâyesi analitik bir yaklaşımla ele alınmakta. Bu eserde vebanın tanımı üzerinde durulduktan sonra 1778-1787 yılları arasında Osmanlı topraklarında veba, Osmanlı topraklarında vebanın epidemiyolojisi (doğal, daimi ve geçici veba odakları), vebanın deniz ve kara yoluyla yayılması, vebanın bulaşması konuları etraflıca açıklanmakta.

10 akademisyen ve araştırmacının hazırladığı makalelerden meydana gelen “Osmanlı’da Salgın Hastalıklarla Mücadele” bulaşıcı hastalıkların dünyada ve Osmanlı coğrafyasında neden, nasıl, nerelere ve kimlerle yayıldığı, salgınları önlemek için ne gibi tedbirlerin alındığı ve bunun siyasi ve ekonomik sonuçlarının neler olduğu gibi sorulara cevap veriyor.

M. Kemal Temel “Gelmiş Geçmiş En Büyük Katil: 1918 İspanyol Gribi” başlığı altında yazdığı kitapta İspanyol Gribini ele alıyor. Milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan İspanyol gribinin kitleleri nasıl bir çaresizliğin içine soktuğu Temel’in bu kitabında bir dram olarak okuyucuyu etkiliyor. 

TÜRK EDEBİYATINDA SALGIN 

Türk edebiyatında da geçmiş salgınlarla ilgili eserler var. Reşat Nuri Güntekin'in ‘Salgın’ı bunlardan biri. Bu eserde Güntekin, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Anadolu'nun bir köyünde ortaya çıkan salgını anlatır. Güntekin, salgın karşısında insanların tepkilerine ve idari yöneticilerin umursamazlığına odaklanır hikayesinde…

Öte yandan salgın baş karakter olarak yer almasa da ölümlerin nedeni olarak eserlerde rol alır. Klasik Türk edebiyatında ölümler genellikle salgın hastalıklar nedeniyle gerçekleşiyor. Bakıldığında, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat da (Şemseddin Sami) Talat sıtmadan, Müşâhedât’ta (Ahmed Mithat Efendi) Antuvan Kolariyo hummadan, İffet’te (Hüseyin Rahmi Gürpınar) Sadık Bey kuşpalazından, Mev’ud Hüküm’de (Halide Edip Adıvar) Hayri tifodan, İstanbul’un Bir Yüzü’nde (Halit Karay) Fikri Paşa zatürreden, Çalıkuşu’nda (Peyami Safa) Munise’nin ablası kuşpalazından hayatını kaybediyor.

 Salgınların ölümcül hal alması çoğu kez kişilerin bağışık sistemiyle ilişkilendirilmekte. O nedenle güçlü bir bağışıklık sisteminin önemine vurgu yapan ve bu konuda tavsiyelerde bulunan farklı dallarda yazılmış olan çeşitli eserler de mevcut.

Amy Myers,” Bağışıklığınızı Güçlendirin” adlı eserinde salgınlara karşı en etkili silahın güçlü bir bağışıklık sistemi olduğunu tüm bilim insanları gibi söylüyor. Amy Myers bu kitabıyla alerjilerden salgın hastalıklara, astımdan gıda hassasiyetlerine pek çok hastalığı mercek altına alıyor ve güçlü bir bağışıklık sistemi için yapılması gerekenleri anlatıyor.

Annie B. Bond ve Melissa Bre tarafından kaleme alınan “Doğru Gıda” adlı kitap ise 8 kolay adım ile yeni ve sağlıklı bir yaşam öneriyor. National Geographic’in hazırladığı kitapta, güçlü bir bağışıklık sistemi ve sağlıklı bir beden için nelerden uzak durmamız ve hangi gıdalara yönelmemiz gerektiğini anlatılmış.

Salgınlarda önemli bir tedbir olarak düşünülen ‘Sosyal mesafe ve izolasyon’ insan psikolojisini doğrudan etkiliyor ve güçlü bir mutsuzluk hissine yol açabiliyor. Ünlü psikolog Daniel Gilbert’in “Mutluluk Beyinde Başlar” adlı kitabı, bu sorunun aşılması için çeşitli öneriler sunuyor.

 YAKIN DÖNEM SALGINLARIYLA İLGİLİ KİTAPLAR 

İspanyol gribinden sonra en etkili salgın olan koronavirüs salgını çeşitli komplo teorilerine yol açtığı gibi sonrasında oluşacak tablo konusunda da çeşitli görüşler mevcut. Sıkça duyduğumuz “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünün tam olarak neye tekabül ettiği en çok sorgulanan konular arasında yer almakta.

COVİD-19 salgınıyla birlikte hem bu virüs hakkında, hem korunma tedbirleri hakkında, hem de bundan sonra dünyanın alacağı yeni şekil hakkında yüzlerce makale yazıldı. Dünyanın birçok yerinde, birçok dilde kitaplar yayınlandı.

Ülkemizde de bu alanda ilginç kitaplar mevcut. Henüz bu virüsün ne olduğu ve korunmak için neler yapılması gerektiğinin yoğun olarak konuşulduğu günlerde yayınlanan Muhammet Taşdemir’in “Covid-19 Koronavirüs El Kitabı” adlı eserde herkesin anlayabileceği düzeyde 50 soruya cevap aranmakta. Küresel Salgın Nedir? Koronavirüs Nedir? COVID-19 Nedir? COVID-19 Küresel Bir Salgın mıdır? Kaç Tip Koronavirüs Çeşidi Vardır? Sosyal Mesafe Nedir? Günlük Hijyen Kurallarına Nasıl Uyulmalıdır? gibi soruların yer aldığı bu kitap bir el kitabı niteliğinde. 

Sonia Shah’ın Cihat Taşçıoğlu tarafından “pandemi “ismiyle çevrilmiş olan, “Koleradan Koronavirüslere Dünyayı Sarsan Virüsler” kitabında tarihin derinliklerine iniliyor, salgınların nerelerde, nasıl yayıldığına, etkilerine değiniliyor. Çin’deki hayvan pazarlarının salgına yol açtığı iddiaları üzerine hayvan pazarlarına inilerek buradaki gözlemlerini aktaran yazar, bizlere SARS’tan Ebola’ya, koleradan koronavirüslere bir virüs tarihçesi sunuyor.

“Pandemi “isimli bir başka kitabın yazarı ise Metin Bakar. “Pandemi-Kartlar yeniden Dağıtılıyor” adlı eserinde Bakar, koronavirüsle birlikte bazı devletlerin insanlık üzerinde ne gibi tahakkümler kuracağından yola çıkarak, bu virüsten daha etkili olabilecek bir virüsün devletleri nasıl etkileyeceğini kurgusal bir anlatımla dile getiriyor.

Koloni kitap tarafından yayınlanan “Salgın Hastalıklar ve Koronavirüs, Covıd-19 Hakkında Önemli Bilgiler” adlı eserde, Salgın hastalıkların seyri ve yaşanan Koronavirüs salgını hakkında çeşitli sorulara cevap verilmiş.

Henüz COVİD -19 salgınının başladığı günlerde Kürşad Berkkan tarafından kaleme alınan “Corona ve Virüs Savaşları” adlı kitap, gündemdeki komplo teorilerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Kürşad Berkkan’ın eseri yaşanan sürecin doğal olmadığını, planlı bir organizasyon olduğunu düşünenler için biçilmiş kaftan. Yazar, herkesin aklında olan soruları soruyor. Koronavirüs salgının başlangıcı ve yayılmasındaki soru işaretleri üzerine yoğunlaşıyor. Gizli organizasyonlar ve tarikatlar konusunda uzman olan yazar, kitabında biyolojik silah çalışmalarına da derinlemesine yer vermiş. Corona virüsü nasıl ortaya çıktı, virüs savaşları başladı mı, domuz gribi, kuş gribi, sars virüsü gibi olayların perde arkasında kimler var, aşı ve ilaç sektörleri hangi baronların ellerinde gibi birçok sorunun yanıtını bu kitapta bulabilmek mümkün. 

Sadece yetişkinler için değil, çocuklar için de koronavirüsle ilgili el kitabı denilecek türden kitaplar mevcut. Çocuklar İçin Koronavirüs adlı : Elizabeth Jenner, Kate Wilson & Nia Roberts Danışman: Prof. Dr. Graham Medley, Enfeksiyon Hastalıkları Profesöründen oluşan ekiple, Londra Halk Sağlığı ve Tropik Hastalıklar Hastanesi tarafından hazırlanan kitap resimlerle çocuklara koronavirüs hakkında bilgiler veriyor. Nazlıcan Kabataş tarafından çevirisi yapılmış olan kitap, çocuklara bu virüse karşı alınması gereken tedbirleri de öğretir türden.

Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği dahil olmak üzere insani yardım alanında çalışan 50’den fazla kuruluşun işbirliğiyle çocuklar için bir hikaye kitabı hazırlandı.

“Kahramanım Sensin, COVID-19 ile Savaşan Çocuklar!” isimli hikayede, hayali bir yaratık olan Ario vasıtasıyla çocukların kendilerini, ailelerini ve arkadaşlarını koronavirüsten nasıl koruyabilecekleri, yeni ve hızla değişen bir gerçeklikle karşılaştıklarında zorlayıcı duygularını nasıl yönetebilecekleri anlatılmakta.

Manuela Molina tarafından çocuklar için hazırlanan “Merhaba , Ben Bir Virüsüm” adlı kitap da birçok dile çevrilen görsel bir kaynak. Covibook adı verilmiş olan bu kitapçık bol resimli ve çocukların duygularına ve neler yapabileceğine odaklanan 12 sayfalık bir kaynak. 

İtalyan Çocuk Müzeleri işbirliği ile oluşturulan ve Uluslararası Çocuk Müzeleri Birliği tarafından desteklenen rehber İnformel Eğitim-Çocuk İstanbul girişimi ve İBB Kent Konseyi Başkanlığı işbirliği ile Türkiye’deki çocuklarla buluşan kitaplardan biri.

Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından COVID-19 salgını sonrası dünya düzenine ilişkin Türk akademisyenlerin yazdığı makalelerin yer aldığı, COVID-19 Sonrası Küresel Sistem: Eski Sorunlar Yeni Trendler” adlı kitapta, akademisyenler COVID-19 sonrasında nasıl bir sistemle karşı karşıya kalacağız? Salgın sonrası küresel çapta yaygın eğilimler neler olacak? Bizi ne tür tehditler bekliyor? Önümüze nasıl fırsatlar çıkacak? gibi konuları ele almaktalar. Her biri konusunda uzman olan 26 akademisyen çeşitli bakış açılarıyla bu konuları irdeliyor.

Bilal Sambur’un “Covid – 19 Sonrası Dünya Düzeni” adlı kitabında, Corona salgınının kişisel hayatımızdan toplum yaşamına, küreselleşmeden demokratikleşmeye tüm boyutlarıyla özgürlük, güvenlik, din, siyaset, toplum, felsefe ve eğitim gibi geniş yelpazede bir dizi konuya etkisini en ince ayrıntılarıyla tartışmakta. Akıcı üslubu ve derin analizleriyle baştan sona kadar keyifle okunacak bu eser, düşünce dünyamıza COVID-19 sonrası dünya düzenini anlamak için yeni bakış açıları sunuyor.

Editörlüğünü Doç.Dr. Harun Kılıçaslan’ın “Covid – 19: Küresel Pandeminin Ekonomik ve Mali Etkileri” adlı kitapta, küresel pandeminin ekonomik ve mali etkileri incelenmekte ve bu etkilerden olumsuz etkilenmemek için neler yapılması gerektiği ele alınmış.

Salgın öncesinde ve sonrasında Çin’in mali pozisyonunu derinlemesine analiz eden ve dünya ekonomileri üzerindeki etkileri ve çeşitli değerlendirmelerin yapıldığı kitapta geleceğin izlerini yakalamak mümkün. 

Pandemi küresel çapta ekonomiyi olumsuz etkilediği gibi ülkemizde de çalışma hayatında yeni düzenlemelere ihtiyaç doğurdu. Bu konuda çeşitli toplantılar yapıldı, yazılar yazıldı. Prof. Gülsevil Alpagut’un editörlüğünü yaptığı “Pandemi Sürecinde İş Hukuku “ adlı kitap digital toplantılardaki konuşmalardan derlenmiş. Gözlemlendiği gibi Covid-19 salgınının yarattığı pandemi sürecinin hukuk alanında yarattığı sorunların çok önemli bir bölümü İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku alanında oldu. Salgın karşısında yetersiz kalan mevzuattaki eksiklikler; bir takım yasal düzenlemeler, genelgeler ve idari kararlarla giderilmeye çalışıldı. Bu konudaki eksikleri gidermek amacıyla İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Derneği, Pandemi Sürecinde İş Hukuku adlı bir toplantı düzenlemişti. Bu kitap, İstanbul Barosu İş ve Sosyal Güvenlik Komisyonu ile 1 Mayıs 2020 tarihinde dijital yöntemle ortaklaşa gerçekleştirdiği toplantıda konuşulanlardan oluşturulmuş bir kitap. 

Dr. Cem Heper’in editörlüğünü yaptığı Bursa Tabibler Odası yayınlarından olan “Sürekli Tıp Eğitimi Pandemi Kitabı” da koronavirüsle ilgili çeşitli görüşleri içermekte. Bu konuda birçok uzmanın görüşleri kitapta yerini almış. 

Koronavirüsle ilgili bilgilendirici eğitici kitapların yanı sıra bu dönemde yayınlanan kurgusal romanlar da var. Bunlardan biri “Hastalık” adlı eser. Onur Gürleyen “Hastalık” isimli kitabında huzur ve refah içinde yaşayan bir toplumun bir salgın hastalık sonucunda her şeyini kaybederek yok olmasını anlatıyor. 

“Çivisi Çıkan Dünya, Covid 19 Salgını Üzerine Muhasebeler” adlı kitapta Harvey, Zizek, Agamben gibi birçok ünlü düşünürün makaleleri yer alıyor. Kitapta düşünceleri bir araya getirilen bu düşünce insanları, her an neler yaptığımız/yapmamız gerektiği sorununu kapsamlı bir arka planda ele alıyorlar. Ama bunu yaparken komplocu bir “büyük resim” çizmek yerine felsefe, sosyoloji, antropoloji, siyasal iktisat, biyoloji gibi disiplinlerin birikimine ve eleştirel düşüncenin gücüne yaslanarak ayakları yere basan ve ufku daha iyi bir gelecek ihtimaline dönük bir tartışma sahası açıyorlar. Bu salgınla sahici bir yüzleşmeye girişeceksek, Çivisi Çıkan Dünya’daki seslerin her kesimden insana söyleyebileceği çok şey var. 

“Korona ve Sonrası İçin Güçlü Bağışıklık” adlı kitap, salgınlarda bağışıklığın ne derece önemli olduğuna dikkat çekiyor ve virüsleri yenmek için bağışıklık sisteminin güçlü olmasının önemini vurgulayarak bu konuda neler yapılması gerektiğini açıklıyor. Kitap sadece bağışıklık sistemini güçlendirmek için alacağımız besin ve gıdalara değil, vücudun korunması için de neler yapılması gerektiğine değiniyor. 

Polat Onat tarafından yazılan “Koronavirüs Karantina Günlükleri” adlı kitabın ilk bölümünde, koronavirüs pandemisini bilimkurgu perspektifinden değerlendiren, Çin'de ve İngiltere'de geçen, heyecan yüklü kurgusal öyküler yer alıyor. Kitabın ikinci bölümündeyse birbirinden çarpıcı nitelikte, hayal gücünün sınırlarını zorlayan gelecek tasarımları sürükleyici bir dille kurgulanmış.

COVID-19 Salgınında Vaka Yönetimi

Covid-19 salgını çocuklar, gençler, yaşlılar, fiziksel ve ruhsal sağlık, eğitim ve çalışma yaşamı, kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi toplumun tüm kesimlerini olumsuz yönde etkilemiş ve karmaşık ihtiyaçları gündeme getirmiştir. Vaka yönetimi plan yapmak, araştırmak, savunuculuk yapmak ve farklı sosyal hizmet kurumları ya da sağlık bakımı organizasyonlarından hizmetleri izlemek ve müracaatçı yararına çalışma sürecidir. Bu süreç bir organizasyondaki ya da farklı organizasyonlardaki meslektaşların çalışmalarını koordine etmek için, profesyonel ekip çalışması aracılığıyla insanlara hizmet etme olanağı tanımaktadır.

Covid-19 Salgınında Vaka Yönetimi kitabında her bir konu etik ve değerler, nitelikler, bilgi, kültürel ve dilbilimsel yeterlilik, değerlendirme, hizmet planlaması, uygulama ve izleme, savunuculuk ve liderlik, disiplinlerarası ve örgüt içi işbirliği, uygulamayı değerlendirme ve geliştirme, kayıt tutma ve arşivleme, iş yükü sürdürülebilirliği ve profesyonel gelişim, yetkinlik standartları çerçevesinde ele alınmıştır.

Oğuz Düzgün’ün yazdığı “Pandemi- Kritik” adlı eserde Post-Korona çağda bizleri nelerin beklediği ele alınmakta. Üç bölümden oluşan kitapta bugüne gelinceye kadar ortaya çıkan çeşitli görüşlerin ışığında bundan sonrasıyla ilgili nelerin yaşanabileceği çeşitli konu başlıkları altında ele alınıyor.

Düzgün, kitabında dünyanın nüfusunun azalması bir yana daha da artacağını, yaşlı neslin saf dışı bırakılıp genç neslin iş başına geçeceğini ve yaşanan pandemi sonucunda Türkiye’nin güçleneceğini öne sürüyor. “Türkiye gibi aileye, yaşlılara önem veren ülkeler cazibe merkezi haline gelecek gibi görülüyor. Batı’nın eğitimli ve tecrübeli yaşlıları da değersizlikten kurtulmak adına Türkiye gibi ülkelere geleceklerdir.”

YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ

https://www.yenisafak.com/hayat/kitaplar-arasindan-salgin-hastaliklara-3567197?fbclid=IwAR1OOEv00mYC0nbfuatWdDUG5z2qR2-ISZwr4NU4QLLTy0sXIwyJ3RSuYck





14 Eylül 2020 Pazartesi

NURULLAH KOLTAŞ'LA TASAVVUF ANLAYIŞI ÜZERİNE

 

Bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır.

Sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler.

Tasavvufun her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyen Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim görevlilerinden Nurullah Koltaş, tasavvuf anlayışına yönelik sorularımızı cevapladı.

 

Semiha Kavak: Tasavvuf İslam’ın daha iyi anlaşılması ve daha derinlikli yaşanmasına nasıl etki yaptı/yapıyor?

Nurullah Koltaş: Dinlerin dışa dönük yani zâhir ve içe dönük yani bâtın şeklinde iki yönü bulunur. İslam bağlamında bu iki yönün bir kumaşın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz olduklarını görmekteyiz. Tasavvuf yolu, bu iki yönü de hariçte tutmaksızın “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” gibi bir öncülden hareket ettiği için gerek bu yolu benimseyenlerin hayatları gerekse yolun ilke ve yöntemleri, İslam’ın layıkıyla anlaşılması ve yaşanması üzerine bina edilmiştir. Allah Resûlü’nün “Rabbim, bana eşyayı olduğu hal üzere göster” niyâzında yansıma bulan bu bakış açısı, görülenin ve ötesinin ne olduğu konusunda tefekkür, teemmül, tedebbür gibi çeşitli düşünme biçimleri ve tezkiye, tasfiye, terbiye gibi benliği ıslah yöntemlerini vurgulamak suretiyle bu âlemdeki varlık sebebimizi anlama ve bunun uyarınca yaşamanın yollarını aramayı merkezî bir konuma yerleştirir. Binaenaleyh, bu yolu izleyenlerin âyet ve hadislerin zâhirî anlamları yanında bâtınî anlamlarını da anlamaya çaba gösterdikleri, bunu da insanın Adn hâlinin muhafazası ve Hakk’ın tecellilerini temaşa için her imkânın peşine düşerek gerçekleştirdikleri aşikârdır. Teorik bir düzlemde sınırlı kalmayan bu anlayışın mimarîden musikîye hayatın her alanında inikas bulduğu bu topraklarda yaşayan herkesin malumudur.

 

TASAVVUF TERMİNOLOJİSİNİN DAYANAK NOKTALARI


Semiha Kavak: Geçmişten günümüze tasavvuf ehlinin takip ettiği eserlerde İslam’a, Kur’an’a aykırılıklar olduğu, bu eserlerde yer alan görüşlerin Kur’an ayetlerinden daha çok zayıf hadislere dayandığı tezi hakkında neler söylersiniz?

Nurullah Koltaş: Ehl-i tasavvuf, yollarının mihverine Kur’an’ı ve yaşayan Kur’an olarak Allah Resûlü’nü yerleştirdikleri için herhangi bir ayrılığın düşünülmesi bile abes bir durum. Din-i mübînin hilâfına bir hayat tarzından bahsetmek şöyle dursun, İslam’ın izzeti için ömrü vakfetmek gibi yüce bir amaç gözetmişlerdir. Günümüzde kimi çevrelerde örtülü bir gündem olarak Nebi’nin -tabiri caizse- devre dışı bırakıldığı kimi sesler öne çıksa da Hakk’ın Kelâmı’nı bize ileten Resûl’e azami ihtiram ve bağlılık, tasavvuf yolunun kırmızı çizgisidir. Bu açıdan büyük sûfîlerin tefsir ve hadis gibi ilimlerini tahsil ettikten sonra bağlılarına yollarının esas ve usullerini aktardıkları bilindik bir husustur. Kaldı ki yakîn, mârifet, zâhir, bâtın gibi tasavvuf terminolojisini oluşturan kavramları incelediğinizde, dayanak noktalarının âyetler ve hadislerden müteşekkil olduklarını görürsünüz. Soruda dile getirilen tez olsa olsa tasavvufun mahiyetine dair sathî bir değerlendirmenin göstergesi olabilir. Bu tür tezlerin ortaya çıkışı ve belli bir taraftar kitlesini etkilemeleri, özellikle seküler çevreler ve modernist Müslümanların yanı sıra “neo”selefi” olarak isimlendirilen grupların hemfikir oldukları bir konu olarak da farklı bir gündemin varlığına işaret ediyor.


DOĞU YA DA BATI ŞEKLİNDE BİR SINIR SÖZ KONUSU DEĞİL


Semiha Kavak: Tasavvufun İslâm toplumlarından ziyade Batı toplumları üzerinde daha etkili olabileceği görüşü yaygın. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Nurullah Koltaş: İlk dönem zâhidlerinden metafizik bir bakış açısıyla nazarî tasavvufun muazzam eserlerini ortaya koyan sûfilere kadar tasavvuf geleneği, İslam’ın arzın dört bir yanında yaşanılır kılınmasını öncelemiştir. Anadolu özelinde düşünecek olursak, bu topraklarla İslam’ın öngördüğü hayat tarzının buluşması, diğer herhangi bir gruptan ziyade dervişlerin, Horasan erlerinin, alperenlerin değerli gayretleriyle ivme kazanmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’den Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye, Hacı Bayrâm-ı Velî’den Yûnus’a kadar isimleri bilinen ya da bilinmeyen mânâ erleri, tazeliğini hiç yitirmemiş bir mesajın taşıyıcısı olmuşlardır. Endonezya’dan Çin’e, Hindistan’dan Kafkaslara, Orta Doğu’dan Afrika’ya ve Endülüs’e, Anadolu’dan Balkanlara kadar dünyanın dört bir tarafında yaşanmış ve yaşanmakta olan bu hayat tarzını görmezden gelmek mümkün olabilir mi? Hasan-ı Basrî’den Sarı Saltuk Gazi’ye, Şeyh Şâmil’e ya da Emîr Abdülkâdir Cezairî’ye kadar mutena şahsiyetleri gazi olmaya sevk eden nedir? Sadreddin Konevî’den Davûd-i Kayserî’ye, Molla Fenârî’den Saçaklızâde Mehmed Efendi’ye kadar ilim dünyamızın münevverlerin düşünce dünyalarında hâkim unsur tasavvufun nazarî derinliğinden gayrısı mıdır? Dahası, İslam dünyası genelinde sosyal ve kültürel anlamda bir canlılığın ve entelektüel zenginliğin büyük oranda bu yol ile ilişkili olduğunu söylemek hiç de abartı değildir. Geriye dönüp düşünce, edebiyat ve gelenekli sanatlarda belli bir bayındırlık seviyesine nasıl ulaşıldığı, yakın dönemlerde gözlemlenen duraksamanın da bu gelenekle olan irtibatın kimi nedenlerle kesintiye uğramasından kaynaklandığı derinliğine incelenmek durumundadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, tasavvuf yolunun intişarı için Doğu ya da Batı şeklinde bir sınır söz konusu olmamıştır. Her zemin ve zamanda iştiyak içindeki cânların susuzluğunu giderebilecek bir potansiyele sahiptir tasavvuf. Bununla birlikte, Batı’daki ihtidâların kökeninde tasavvufun ana faktör olduğu konusunda çok sayıda çalışma yapılmış olup ihtidâ hikayeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, tasavvufta içkin olan kalbîliğin bir yansıması olarak da alınabilir.


 
SÛFİYANE BİR HAYATIN VARLIK SEBEBİ: TEVHİD


Semiha Kavak: Tasavvufun bir ruhban sınıfı ürettiği, bunun ise tevhid düşüncesiyle örtüşmediği konusunda neler söylemek istersiniz?

Nurullah Koltaş: Bilâkis, tasavvuf hem nazarî hem de amelî büyük bir vizyona sahip olduğu için ruhban bir sınıfın ortaya çıkışına karşıt bir eylem ve söylem barındırır. Eğer ruhbanlığı rahib kelimesiyle ilişkili bir kavram olan “rehbet”, yani dünyadan el etek çekme anlamında ele alıyorsanız, el etek çekme ya da “terk” adını verdiğimiz tavrın mahiyeti dikkatlice ele alınmak durumundadır. Sûfîler için dünyanın değersizliği ve Âhiret’in önceliği başlıca hareket noktasıdır. Yalnızca Hakk’ın hakikati mutlak olduğu için O’nun dışındaki her şey (mâsiva) izâfî bir hakikate sahiptir. Sûfîlerin bu hakikati tüm zerrelerinde tasdik etme tavırları, riyâzet ve nefs muhasebesi gibi çok çeşitli terbiye yöntemlerinde ifade bulur. Dünya kelimesi, etimolojisinden yola çıkılırsa “aşağılık, bayağılık” barındırır. Kutlu olana can atmak, bir anlamda bu kesret ya da çokluk dünyasında vahdet ya da birlik fikrinin özümsenmesiyle mümkün olabilir.  Dolayısıyla sûfîler bu aşağı âlemdeki nihai gayelerinin Allah’ın Birliği ve Biricikliğini tahakkuk ettirmek olduğunu düşünürler ki Tevhid de budur. Diğer bir deyişle, sûfîyane bir hayatın varlık sebebi Tevhiddir. Tevhidin dışında bir hayat ya da düşüncenin sızmasının önünde bizzat sûfîler savunma hatları oluşturmuşlar ve oluşturmaya da devam etmektedirler. Gazzâlî, Kuşeyrî, Hucvîrî gibi klasik müelliflerinin eserlerine bakıldığında, apolojetik ya da savunma kabilinden bir tavrın öne çıktığını görürsünüz. Yani herhangi bir sapmanın teminatı bizzat tasavvuf ve sûfîlerdir.

 

KLASİKLER ÖNCELİK TAŞIYOR


Semiha Kavak: Tasavvufu daha iyi anlamak için gerek ülkemizde bilinen kaynaklardan, gerekse sonradan müslüman olmuş Batılıların kaynaklarından neleri önerirsiniz?

Nurullah Koltaş: Asıl âlemden uzakta, gurbette olan biz gariplerin kendimize özgü ihtiyaçları bulunmakta. Bu nedenle de herkes için standart listelerden ziyade genelden özele ilgi alanlarını belirleyerek okumalar yapılması büyük önem taşıyor. Bununla birlikte, tasavvufun kitaplardan öğrenilen bir husus olmadığını, zevkî ve hâlî bir bir hayat tarzını tazammun ettiğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Genel bir kaide olarak İmâm Gazzâlî, Hucvîri, Kuşeyri, Sülemî, ibnü’l-Arabî gibi müellifler tarafından kaleme alınmış olan klasikler öncelik taşıyor. Ayrıca bu eserlerin şerhleri de büyük birer kaynak niteliğinde. Yani ibnü’l-Arabî’yi Tilimsânî ya da Konevî üzerinden okumak farklı pencereler sağlayabilir. Önde gelen sûfilerce kaleme alınan ve sülûka giden yola dair tecrübe edilen hususları ihtiva eden eserler de ufuk açıcı nitelikte. Aklıma hemen Gazzâlî’nin “el-Münkız”ı geliyor. Tasavvufî şiir şerhleri de ayrı birer hazine ve yol azığı. Sorunuzun ikinci kısmıyla alakalı olarak çalışma saham nedeniyle René Guénon, Frithjof Schuon, Martin Lings, Seyyid Hüseyin Nasr, William Chittick, Michel Chodkiewicz gibi mümtaz şahsiyetlerin eserleri farklı bakış açıları sağlayabilir diye düşünüyorum. 


YENİ ŞAFAK PAZAR

 

https://www.yenisafak.com/amphtml/hayat/tasavvufun-temeli-islam-ahlakidir-3566893?__twitter_impression=true

 


8 Eylül 2020 Salı

Yitik Belleği Rüzgârın

 


Buradayım, sana bakıyorum
Omuzumda yağmurun silktiği tozlar
Oysa henüz ne nisan ne de sonbahar
Yalnızca suyun gizli duvarı
Yani bir ırmak gibi akmaktasın
Ben seni izliyorum, gölgeni
Güneşin yağmura vuran gölgesini
Fildişinden bir taş gibi öpüyorum seni
Yani seni diyorum öpmek akıp giden suyu
Suda oynayan ışığı
Işığı ışıkla dolduran aşkı, adını
Gömüyorum sessiz çığlıklara, suya, uçurumlara
Sen avuçlarından gizli kuşlar geçiren
Bilmez misin ki bulut
Bir balık sürüsüdür o göksel denizde
Ben seni izliyorum nicedir daldırıp ellerimi
O bulutların arasından çekip çıkarmak için seni
Sen altın ya da güneş ışığı bir bıçakla kalbimi oyuyorsun
Oyulmuş iskeletimden karanlık bir rüzgâr gibi geçiyorsun
Bir ırmak gibi geçiyorsun zaten hiç durmadan
Zaten hiç durmadın ki, nereye gittiysen
Bir güvercin uçuşuyla oraya dek izledim seni
Yeşeren okyanusların, köpüren dalgaların içinden
Diyorum ki köpüğü sudan ayırmak ya da akşamı
Rüzgârın yitik belleğiyle uçarken ben
Bir kayayı çekip çıkarmak ırmağın derisinden
İşte öyle seviyorum seni, bir taş
Nasıl sonsuzca düşerse
Sonsuzluktan bir sonraki uçurumlara
Tuğrul Tanyol




3 Eylül 2020 Perşembe

HECE EYLÜL 2020

 


HECE 285. Eylül Sayısıyla okurların huzurunda...
"İNSANIN ZOR SINAVI: ÖLÜMLE YÜZLEŞMEK" başlıklı bir inceleme yazısıyla bu sayıdayız. 

İyi okumalar