Ayna İnsan Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayna İnsan Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2015 Pazartesi

Gerçek Ülkeler Biziz


-Kitabında ben de var mıyım?

-Sadece ruhlarının kabından taştığını fark eden iki gönül değil, sadece birbirine ervah-ı alemde iliştirilmiş iki ruh değil. Başka türlü olamayacağı için öyle olan, ezeli bir tanışıklığı bu alemde de sürdüren; yola çıkmış ok gibi, vurmamış ama vuracak gibi, henüz kor gibi, yakmayan ama yakacak gibi.Ufukta kızaran bulutlar gibi,uzak ama çok yakın gibi. Bu adlar ateşîn  deftere yazılmışı gibi. Bir satırı sileceksen, iki ismi silmek gibi. İki ruh birbirine karışmış, başka bir ruh doğmuş gibi. Ölümün bile ayıramayacağı, iki ırmağın bir denizde yek vücut olduğu gibi. Gibi'ye muhtaç değil ama gibisiz anlatılmaz gibi

-Saçında hâlâ kum var.

-Her kum tanesi tek tek çöl değildir ama çölü kum tanesinden sorarlar. Çöl, kumların oluşturduğundan başka bir şeydir. Deseydin ki-Saçında çöl var…

-En çok ne zaman sevindin? -Şu an.. En çok ne zaman üzüldün? -Şu an…

-Yanarken bir yanın, bir yanın buz keser. Ağzında acı taflan tadı. İçte hararet, dışta soğuk bir ürperti. En mutlu anında, hüzne yakınlığı fark etmenin alışkanlığa dönüşmesi... Kimse sakin kalamamıştır aşk önünde...

-Ve senin el yazını çok seviyorum.

-O duygular bir parfüm gibi yükselirken, tuttu şair onları kağıda rapteyledi. Yazı ile sonsuza kalacak aşk. Yazılmasa say ki yaşanmadı. Yazıldığı için yaşandı, yaşandığı için yazıldı. Yazılmak ile bilinir oldu her şey. Yazılmasa yitikti. Yazıldı. Sonsuzluğa komşu kılındı.

-Kalp, ateşten bir organdır.

-Evrenin sığmadığı ev olan, ateşe düşenlerin yuvası, yaktığını sindirip, kendine katan, yakarak büyüyüp gelişen... Ey kalp, özün meyvesi, aşkın evi, aşkın sahibinin evi...

-Bana hoşça kal de… -Henüz seni özlemiyorum. -Özleyeceksin, özleyeceksin.

-Yanındayken sıcaktır dünya, söylenen ne olursa olsun ehemmiyeti yoktur. Yanındadır O. Ateş soğuyunca, kendinle baş başa kalınca fark edilen o fakirlik… Bir daha görememe korkusu. Asla ile kurulan cümleler iskambil  kuleleri gibi  yıkılır bir nefeste. Özleyeceksin! Öyle ki yanındayken bile özleyeceksin. Özlemezsen her şey isim verilmeksizin bitmiştir.

Mektuplar ve acı sözlerle  dolu defter.

-Aşkın defterinden daha sıcak bir yer olabilir mi? Aşığın kalbinden daha sıcak bir yer olabilir mi? Defter dedik, demeseydik yazılmış bir kalp derdik. Bazen koşarak ilerleyen, bazen sürünen, bazen geri giden defter... Tek şahittir kalbe, fırtınalara, limanlara...

-Seni hep sevdim.

-Ruhundan taşan duygular birbirinin kalbini doldurmuş, biri eksikse tam olamayan bir oluş… Yalnızca bu iklimde, bu toprakta bitebilen. Özel olduğu düşünülmemiş kadar özel. Adı konulmamış tazelikte. Seni Hep Sevdim. Dünya an be an değişirken ben değişmedim. Mevsimler geldi geçti, günler uzadı kısaldı. Değişti dünya, ben değişmedim. Seni Hep Sevdim.

-Her gece kalbimi boşaltıyorum ama sabah kalktığımda yeniden dolmuş oluyor.

-Yaşadığı zamanı kendi tasarrufunda sanan, aşk ile kendini aşan; kalbine nasıl öğüt verirsin. Boş bir kalp ile kendinle kalırken dolu bir kalp ile kanatlanır hayat. Sen, kendine mi kaldın sanıyorsun? Seçilmiş olmanın heybesi değil mi taşıdığın. Asla kalbine öğüt verme... Tutamazsın…

Sabah oluyor ama zehir yine de bir yerlerden sızıyor değil mi?

-Kara paltosunu sürükleyip giderken gece, acı uyanıyor. Olacakları çaresizce beklemenin, düşünceleriyle dünyayı tararken, bir yatakta sessizce kalmanın zehiri. Yılanın, akrebin zehri gibi öldüren değil, çaresizliğin yavaş yavaş kalbi kemirdiği zehir…

Karanlıkta bir gün ne kadar sürer? Ya da bir hafta...

-Vuslatta bir gün, bir hafta ne kadar sürer? Sevincin ve acının buzdağında; bedeller alınır, verilir. Karanlık mı? O yoksa hep karanlık. Zaman bazen aşıklara hizmet eder, bazen cefa... Bazen peşin öder ücretini, bazen gün bitiminde. Sonunda bir bedel kalır. Yazacak duyguların, beklediğin varken sormak neyi onarır?

-Öleceğiz, aşkımızla dolu olarak, güzellikleri tatmış ve bulunduğumuz bedenlerde ırmaklar gibi akarak. Korkularımızı bu berbat mağarada saklar gibi sakladık. Bütün bu izleri vücudumda taşımak istiyorum. Gerçek ülkeler biziz. Güçlü adamlar tarafından çizilen haritalar değil…

 Bir gün buraya gelip beni rüzgârın sarayına götüreceğini biliyorum. Tek isteğim bu. Seninle ve dostlarımızla böyle bir yerden haritasız bir dünyaya girmek…

-Rüzgârın bir mağaraya girmesi, saklı olanı âyân etmesi, her şeyi birbirine karıştırması ve bir süre sonra sakinleşmesi. Dünyanın en güzelidir aşık kişi. Çünkü aslında o iki kişidir. Hayatına eşlik eder eşi ve sevgisi. Kıyılarını genişleten bir deniz gibi.

Çölün haritası yapılamaz rüzgâra rağmen. Tanımlar yapılamaz, kimsenin kalbi elinde değilken. Aşk bu kadar güzelken ya onu Yaratan? Asil ruhlara emanettir O.

Orhan Tepebaş
Ayna İnsan Sayı:14


4 Şubat 2015 Çarşamba

Coşkunluk ve Suskunluk Sarmalında Lili'nin Dirilişi


“Lili”, otantik bir Sezai Karakoç şiiri. Öyle bir şiir ki bu, okudukça daha fazla içine çekiyor insanı. Her seferinde farklı bir şaşkınlık yaşıyoruz, afallıyoruz biraz. Anlamaya çalışıyoruz, lakin bir şeyler hep eksik kalıyor. “Nasıl bir şiirdir bu?” “Ne var bu şiirde?” “Neden Mona Roza gibi tokluk hissi vermiyor da tam tersine daha fazla acıktırıyor bizi?” Sorular çoğalıyor zihnimizde.

İlk okuduğumda biraz etkilenmiştim, itiraf etmeliyim fazla değil biraz. Sonra tekrar tekrar okudum bu şiiri. Her okuma yeni bir okumayı davet etti. “Kan kesilince damardan sıcak sımsıcak kelimeler boşandı” der ya İsmet Özel, aynen onun gibi aşkın poyraz ikliminde aldatıcı bir serinliğin yakıcı dizeleriyle karşılaştım. Hüznün bedenlenmesi, aşkın masumiyet çığlığı, ayrılığın imkânsızlığı, yeniden kavuşmanın heyecanı… Bu şiirde bütün bunları yakalamak mümkündür, ancak yine de her okuma bir şeyleri ıskalama duygusu uyandırır. Belki de budur çekici kılan Lili’yi.

Şiir dili yaratıcıdır, şairin nev-i şahsına münhasırdır. Bununla birlikte kimileri ilk okuyuşta “Bu da neyin nesi?” duygusuna kapılabilir. Eğer şiirin “ne”liğine ve “nasıl”lığına ilişkin katı kalıplarımız varsa “Lili” fazlasıyla yorar bizi. Dahası her kim “Şiir şöyle olmalıdır.” diye bir stereotip geliştirirse Lili kırar atar o stereotipi.
Şiir sesi, bu bağlamda ritmi, müzikalitesi ve seyyâliyeti ikircikli duygular bırakır insanda. İlk anda gözümüze ve kulağımıza çarpan aşırı redif-kafiye yükü sanki şiiri boğuyormuş gibi görünse de, yanıltıcı bir durumdur bu. “Besbelli” “yok mu” ve “Lili” sık sık tekrarlanır. Hatta bazı dizelerin aynen bazılarının da çok küçük farklılıklarla tekerrür ettiği görülür. Fakat şiir hâlâ dimdik ayaktadır. Aslında bu tarz Kur’an-ı Kerim’de var olan redif-kafiye sisteminin Lili’de hayat bulmuş şeklidir.

Lili’nin bizi en çok etkileyen tarafı sinema ile şiir arasındaki ilişkide gizlidir. Yurt içinde ve yurt dışında roman ve hikâye başta olmak üzere pek çok edebi ürünün beyaz perdeye aktarıldığını biliyoruz. Az sayıda da olsa sinemaya ilham kaynağı olan şiirler de mevcut. Örneğin “Fahriye Abla”. Ahmet Muhip Dıranas’ın bu şiiri 1984 yılında Yavuz Turgul tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Buraya kadar her şey normal görünüyor. Ancak “Lili” bu düzlemden konuşmuyor, karşı kıyıdan sesleniyor. Bir sinema filmi somutlaşıyor şiirde. Burada “somutlaşma” kavramını özellikle vurgulamak istiyorum, çünkü bu kavram ikinci yeni şiirinin en bariz özelliklerinden birisi, hatta olmazsa olmazı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lili’yi anlamanın en iyi yolu, kuşkusuz yönetmenliğini Charles Walters’ın yaptığı 1953 Amerikan yapımı “Lili” isimli sinema filmini izlemekten geçer. Başrollerde Leslie Caron, Mel Ferrer ve Jean Pierre Aumont’un oynadığı müzikal bir dramdır bu.

Filmin karakterleri oldukça etkileyicidir, hikâyesi de. Aynı şeyi Lili’nin öyküsünü 1954’te dizeleriyle canlandıran Sezai Karakoç’un şiiri için de söyleyebiliriz.

Filmin başkahramanı Lili sarı saçlı, temiz kalpli, masum, ziyadesiyle utangaç, on altı yaşlarında oldukça güzel bir kızdır. “O küçük bir çan gibidir” der Pool, “Nasıl vurursanız vurun o saf bir ses verir.”
“Altın saçlarını yana atışı yok mu Lili’nin
Lili’nin yağdan kıl çekercesine inanışı,
Lili’nin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu?”
“Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili,
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili”
Babasının ölümü üzerine şehre gelen Lili, hayatını devam ettirebilmek için kalacak bir yer ve iş aramaya koyulur. O sırada şehirde kurulan “Cabaret de Paris” isimli bir sirkte çalışan yakışıklı sihirbaz Markus ile tanışır. Bu durum onun için güzel bir iş imkânıdır. Sirkte garson olarak işe alınır, böylece yeni bir dünyaya yolculuk başlar.
“Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris’nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allah’ınsa Lili de o kadar Allah’ın Lili”

Lili hem sihirbaz Marcus’a hem de onun yaptığı gösterilere hayrandır. Kutunun içinden çıkan mendilin şekilden şekle, renkten renge girişini şaşkınlıkla izlemektedir. Ancak bu izleyiş onun işten kovulmasına sebep olacaktır. Çünkü Markus’un gösterilerini uzun süre seyre dalınca görevini layıkıyla yapamaz hale gelir.
Lili yakışıklı sihirbaz Marcus’a âşık olmuştur. Ancak bu, tek taraflı bir aşktır.
“Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdar’dan geçerken bulduğun mendil”
Üsküdar’dan geçerken bulunan mendil, aşka davet bildirir, hâlbuki sihirbazın mendili sadece bir aldatmaca, sadece bir illüzyondur. Markus’un şekilden şekle, renkten renge bürünen o mendili ilan-ı aşk içermemektedir.
Lili’ye gönlünü kaptıran sihirbaz Markus değil kuklacı Pool’dür. Dıştan bakıldığı zaman kaba saba, sevimsiz, öfkeli ve oldukça sert bir görünüme sahip olan Pool savaşta yaralanıp sakat kalmadan önce çok iyi bir dansçıdır. Ancak sakatlanınca dans edemez olmuş, geçimini sağlamak için sirkte kukla oynatmaya başlamıştır. Belki de öfkesi ve kızgınlığı bu yüzdendir. Durumu kabullenmekte zorlanmaktadır. Karşıt tepki geliştirme savunma mekanizması kullanarak “içi başka, dışı başka” bir görüntü vermektedir. Gerçekte müşfik, adil, dürüst ve iyi niyetli bir insan olmasına rağmen bütün bu iyi özelliklerini bastırmakta, dışarıya sert mizaçlı, küfürbaz ve kaba bir insan görüntüsü vermektedir. Belki bu da bir dikkat çekme biçimidir. Kuklaları çok güzel oynatmaktadır. Bu işte oldukça ustalaşmıştır. Bedensel eksikliğini mesleğini icrada profesyonelleşerek ödünlemektedir.

Lili’nin işten atılması umutsuzluk ve depresyon halini beraberinde getirir. Hatta intihar etmeye karar verir. Hayatın anlamını kaybetmiş gibidir. Çaresizlik içinde kıvranmaktadır. Tam o sırada perdenin arkasından Pool’un oynattığı havuç kafalı kukla görünüverir ve Lili’yi yanına çağırır. Lili kuklayı oynatanın kim olduğunu bilmemektedir. Bununla birlikte Lili ile kukla arasında sıcak bir dostluk, samimi bir sohbet başlar. Bir insanla cansız bir kuklanın konuşmaları Markus başta olmak üzere sirktekilerin ilgisini çeker. Lili yeniden işe alınır. Ancak bu sefer yapacağı iş garsonluk değil, kuklalarla konuşmaktır. Bu bir gösteriye dönüşür. Lili her akşam seyircinin karşısına kuklalarla konuşan birisi olarak çıkar. Lili oldukça mutludur, hatta belki de onun en mutlu anları kuklalarla konuştuğu zamanlardır.

Lili, âşık olduğu Marcus’un evli olduğunu öğrenince işten ayrılmaya karar verir. Bavulunu eline alıp sirki terk etmeye hazırlanırken kuklalar ortaya çıkar ve Lili’ye seslenir: “Bize veda etmeden mi gideceksin? Bizi de yanında götür” diye yalvarırlar.
“-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili”
Tam da bu sırada dikkat çekici bir sahne girer devreye. Kukla arkadaşlardan birisi olan tilki (Bernardo), Lili’ye borçla bir hediye kürk almıştır. Şayet borcunu ödeyemezse kendi kuyruğunu vereceğine dair sözleşme yapmıştır. Lili’nin işi bırakıp gitmesi kukla tilkinin kuyruğunu kaybetmesi anlamına gelmektedir.
“Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili”
Veda anında Lili kuklaların kendisine gösterdiği ilgi ve sevgiden çok etkilenir, onlara içini döker, sevgisini sunar. Kuklalar Lili’nin kalbinden geçenleri okumakta, onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini hemen anlamaktadırlar.
“Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli”
Lili, gözyaşlarını tutamaz, ağlamaya başlar. Bu sırada kuklalar Lili’ye sarılır. Lili şaşkındır “Ama canlarım benim, siz titriyorsunuz!” der. Kuklalar gerçekten de titremektedir.
“Kuklalar titremesin ne yapsın
Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın”
Kuklaların titrediğini fark eden Lili perdeyi kaldırır. Dehşetli bir şaşkınlık yaşar.
“Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu?”
Perdenin arkasında kaba, asabi ve sert kişilikli olarak tanıdığı Pool’ü görür ve bağırır: “Ben kuklalara sarılıp ağlıyorum. Onların sen olduğunu unuttum. Hangisi sensin söyle? Neden kuklaların arkasına sığınıyorsun. Kimsin sen?”
Pool cevap verir: “O kuklalar benim. Ben şefkatli ve akıllı olan havuç saçlıyım. Aynı zamanda Canavarım. Sevilmek istiyorum. Margarit’im hassasım, kıskancım, kendimle kavgalıyım. Bernardo’yum, bir hırsızım. Sözleri yalanlarla dolu fırsatçının biriyim. Evet, bütün bunların hepsi benim.” Anlaşılan o ki iyisiyle kötüsüyle bu dört kukla insanı sembolize etmektedir. Dahası da var. Kişilik (personality) denilen şey aslında farklı durumlarda farklı şekillerde ortaya çıkan maskeler (person) değil midir? Maske yüzü nasıl gizlerse perde de onu öylece örtmektedir. Perdenin arkasındaki kişi dört farklı kişiliğe bürünmektedir kuklalar vasıtasıyla.
“Lili’nin çekip gideceği besbelli”
Kafası iyice karışan Lili eline bavulunu alır, sirki terk ederek yollara koyulur.
“Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu?”
Lili, elinde bavuluyla giderken düşünür, yaşadıklarına anlam vermeye çalışır. Kendisiyle hesaplaşmaktadır. Gerçeğin ve yalanın ne olduğunu anlama peşindedir. Vakit yüzleşme vaktidir. Bu arada çarpıcı ve şaşırtıcı bir vizyon yaşar ya da bir rüya görür. Kukla arkadaşlarıyla yürürken onların her biri Pool’a dönüşmekte, Lili ile dans etmektedir. Bu vizyon ya da rüya bir şeyi keşfettirir ona. Bu kuklalar basit birer kukla değildir, ruhu ve duygusu olan gerçek varlıklardır. Zaten ruhu olmayanlarla dans etmek imkânsızdır.
“kuklaların kukla olmadığı besbelli”
Onlar aslında Pool’dür. Lili kalbinin en ücra yerlerinde, iç dünyasının en karanlık dehlizlerinde yeşermek için bekleyen bastırılmış duygularıyla yüzleşir, Pool’ü sevdiğini fark eder. Çirkin ve sevimsiz Pool bir anda tatlı bir sevgiliye dönüşür. Lili koşarak sirke döner.
Lili’nin dönüp geleceği besbelli”
Pool, sirkin kapısında Lili’yi karşılar. Lili muhteşem bir sevinçle Pool’ e sarılır.
“Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu?
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu?
Lili’nin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu?
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı,
Lili’nin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu?”
Filimde uzun süre Pool’ün doğrudan değil de kuklalar vasıtasıyla konuşması, aşkın duyulmayan çığlığının kelimelerin arasına sıkıştırılması, şiirin finalinde “Ben konuşmasını bilmem Lili” diyerek ifadesini bulur. Bu dize ile şair bir yandan “Ben konuşmam şiir yazarım.” derken bir yandan da “Kelam, aşkın dile getirilişine yetmez” demektedir. Ancak yine film üzerinden gidilecek olursa, kuklalar Pool’den daha güzel konuşmaktadır. Tabii burada sormak gerekir: Konuşmak nedir? Konuşmayı bilmemek nedir?
Lili ahraz bir aşkın saflığını ve büyüklüğünü anlatan hem bir gidiş hem de bir dönüş şiiridir. Temiz kalplilik, kirlenmemişlik, çocuksuluk, hayal ve gerçekle yüzleşme, hiçbir şeyin dıştan göründüğü gibi olmaması… Kısaca pek çok şey mevcuttur bu şiirde. En önemlisi de Cemal Süreya der ya: “Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız.” İşte aynen onun gibi Diyarbakır’dan İstanbul’a oradan da dünyaya açılan bir şiire dönüşmüştür Lili.
İkinci yeninin hem öncüsü hem de gönülsüzü bir şairle karşı karşıyayız. Farkındayız ya da değiliz şiirde geçen “Bakkal”, “Allah” ve “Üsküdar” kelimeleri evrensel içinde yerelin derin izlerini sunmaktadır bize. Lili, aşkı kaybettiği yerde yeniden bulmakta, öldüğü yerde yeniden doğmaktadır. “Diriliş”in bir anlamı da bu değil midir zaten?
Şiirin en kucaklayıcı mesajı kanaatimce şudur:
Kimliğimizi kaybettiğimiz yerde yeniden kendimizle buluşmak zorundayız, aynen Lili gibi.

Asım Yapıcı
Ayna İnsan Sayı:13

Kaynaklar
Can Doğan, M. (2011). İkinci yeni söyleminin öncüsü, ikinci yeni şiirinin gönülsüzü: Sezai Karakoç. Turkish Studies 6 (3), 731-744.
Eroğlu, E. (1981). Sezai Karakoç’un Şiiri. İstanbul: Bürde Yayınları.
Karakoç, S. (2012). Gün Doğmadan. İstanbul: Diriliş Yayınları
Karataş, T. (1998). Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç. İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Tosun. N. (2005). Film Defteri. İstanbul: Dergah Yayınları.


11 Kasım 2014 Salı

POZİTİF BİR İLHAN BERK PORTRESİ


Yapıtıyla en çok didiştiğim sene kaybettik şiirimizin uç beyini.

Ne çok şâir-yazar-farklı farklı- tanımlar/tanımlamalar getirmiştir/geliştirmiştir İlhan Berk için. Zannediyorum ki, hiçbir şair için, bu derece çeşitlilik içeren söyleyiş(ler) geliştirilmemiştir: Behçet Necatigil’in söylediği başta olmak üzere (şiirimizin uç beyi) –pîrim İlhan Berk için- bütün söylenenler bir kenara; benim için; en çok pîrim Lâle Müldür’ün söylediğidir İlhan Berk: “Dikkat! O bir şaman, yağmur yağdırabiliyor!”

Değil mi ki; “Minarelerine takılı bulutların sarhoş olduğunu/şairler söylediler.”

İlhan Berk’i bilmem, bilemem; bilmeye çalışırım; ama büyük yapıtı ( büyük yapıtıyla da bir anılır olmuştur üstat.),-sanki-her yerde olmanın/olmak istemenin arzusu içinde kıvranır, durur. İşte, İlhan Berk, or(a)dadır: Karıncanın su içtiğini görür; belki yatağı önüne çeker, bir yerde kuraklık baş göstermiştir; yağmur yağdırır. Mısır’ın bütün yalnızlığını içinde taşır; yalnızlık olur; Mısır olur… Kamyonlar, elarabaları, taksiler, dünyayı sırtlamış hamallar, berduşlar, haytalar, Pera Yahudileri, ayak satıcıları, macuncular vesaire...  Sonra dizeler sıralanır, gider…

İç içe geçer imgeler: Şeyler, onda, büyük helecandır! Kendi payıma, İlhan Berk, “dahaçok” Şeyler Kitabı ve Tümceler Geliyorum; “ençok” Galata ve Pera’dır…  Sonra, Adlandırılmayan Yoktur’da saklıdır poetikası: “Bu bir şiir kitabı değildir.” İlhan Berk’in söylediği…

Oysa, bu vurguda dahi, bir şiir vardır: Dokunduğunu şiir eder, evet, ama, o her yerdedir ve her zaman diliminden geçmiştir. Yoksa nasıl dokunur o  “şey”lere:


Bir takım insanlar arasında dolaşır, Sait Faik kadar insan tanımıştır; az şey mi?

Pera’da yedi sekiz dil konuşulur, dokuzuncu dil İlhan Berk’tir: Babil Kulesi’ni anımsatır…

Bir kahramandır da aynı zamanda “Berk” ! Dışardan bir anlatımla yazmışsa da büyük yapıtını, içerde yaşam bulan insanlardan bir insandır da, bizatihi kendisi... Pera’da bir görünür bir yok olur Berk ! Yan karakterdir belki de… O gizemli “şaman”, her “şey”de ve her “şey”de; ordadır.

Berk, kim bilir, Cadde-i Kebir’de yürüyor; Park Otel Yemek Listesi’nden mönüye bakıyordur: “Rus Çorbası/Tavuk Suyu, Mayonezli İstakoz/Kılıç Şişte, Salçalı Makarna/Pilav/Omlet. İşte şimdi şiir olmuştur. Oradan Sait Faik de geçmiştir; Naim Tirali de…

Yapıtı başlı başına bir sinemadır belki de, bakış açımıza göre değişebilir. Bir şair bir pasaj almıştı şiirinin başına, bu pasajdan önce şunu belirtmeli: Kadınlar en çok İlhan Berk’te korkusuzca soyunurlar, bana kalırsa; orada pornografi değil; bir romantizim vardır: En çok aşk!

İşte o pasaj: “Sex, insanın aşkı bulamadığında / elinde kalan tek tesellisidir çoğu zaman” diyordu şâir. Marguez’den bir alıntı bu: Hüseyin Alemdar’ın Burç İşaretleri adlı şiirinde rastladım o dizeye (Benim için bir dize). Bir başka dize: “Çok beyaz bir göğü gece gitmek sinema gibidir” diyordu Ah’ın şâiri. (Hüseyin Alemdar) Ah, “Güzel Irmak”:”Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni”. Öyleyse, bir dize daha sallamalı burada İlhan Berk’ten: “oranızı açıyorum. gök/yüzü, ağaçlar gibi kokuyorsunuz/dik bir suru çıkıyoruz. bir attan iniyorum. beyazım. beyazsınız” (Aşıkane,1968)

Anımsadığım/anımsayamadığım her yerde İlhan Berk’i görürüm ben. Şamandır o çünkü. Bir görünür bir yok olur. Yok mu olur?

Dıştan bir gayya kuyusu gibidir… Önce hiçbir “şey” görünmez. Derinlerde ne çok “şey” saklıdır: Adeta bir “cehennem” derecesinde yazıyla çarpışıyordur: “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden yazmak eylemimden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.” Der İlhan Berk… Değil mi ki Neşet Günal resim için söylemiştir aynı şeyi: “benim için resim yapmak bir oyun değil, azaplı bir süreçtir” diye.

Bütün alıntılar/yaşantılar bir noktaya işaret etmektedir: Her yerde ve her zamanda olan şâir; Haritada Bir Nokta: İlhan Berk! Şâir imgesini koruyan kaç “şaman” var ki; edebiyatımızda ?!

 Kubilay Bürgan
Ayna İnsan Dergisi / Sayı: 11

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Kendi Hikâyelerinin Kahramanları Olan Adam'lar



“ (Erdem)-Eee beyler, okudunuz mu birbirinizin hikayesini?
 (Rasim ve Ali)-Evet Okuduk.
 (Erdem)-Nasıl buldunuz peki?
 (Rasim)-Ben Ali’nin hikayesini beğendim. Eğer biraz daha genişletirse roman bile olur o hikaye. Efendim, şu güzel güzel Maraş gününde ilk okurunuz olmakla haşir neşirim.
 (Ali)-Ben Rasim’in hikayesini beğenmedim.
 (Rasim)-Neden yahu?
 (Ali)-Sonunu beğenmedim. Daha etkileyici bir son lazım o hikayeye…”

Maraş’ın münbit topraklarında serpilip büyüyen Yedi Güzel Adam’ın vücuda gelmiş yaşam öykülerini izliyoruz bu aralar. Yukarıdaki diyalog o diziden bir alıntı… Her birimiz kendi penceresinden hayal dünyalarına dahil oluyor; hüzünlerine ortaklık, yolculuklarına yârenlik ediyoruz.

Kendi hikayelerinin kahramanları olan Adam’lar, tarihin koridorlarından geçerken kendilerine has bir rayiha yayarlar. Kelimeleri değildir sadece onları “var” kılan, varlık sebepleri sadece yazmak olmadığı gibi…

Bazen şiir oluyor yağmurun toprakla vuslatı, bazen “Aşk” şiirin mahzenine sızan gün ışığı tadında büyülüyor bizi… Bahse konu olanlar şairler ise eğer; aynı dehlizlerden geçip, aynı yağmurun altında ıslanmak ve kederi iliklerinde hissetmek şiir okuyucusunun kaderi elbette. Fakat sadece bu değil, bu değil sadece onları Yedi Güzel Adam diye dillerimize dolayan gerçek…

Yazmak fiili belalı iş. Bazılarımıza bahşedilmiş bir yeti ve bu yetinin kanatlarına tutunup edebiyat dünyasının göğüne birer yıldız kondurmak için çabalıyoruz. Kimimiz tutunamıyor gökyüzünün uçsuzluğunda kayıp gidiyor. Kimimizin kanatları nice fırtınalardan sağlam çıkıyor, yaralarını sarıp yeniden süzülüyor ufukta.

Tam da bu noktadan sonra başlıyor aslında o Adam’ları “Güzel” kılan hikaye. Tam da yukarıdaki diyalogda saklı Yedi Özel Adam’ın ve onların yoluna ışık tutan Usta’ların vazgeçilmezliği… Birbirlerinin şiirlerini ve hikayelerini yetersiz buldukları halde hâlâ aynı kararlılıkla “Dost” kalabilen, yersiz övgülerle değil, yüreklendirici teşviklerle yek diğerinin varlık sebebine varlığını koyan, böylece gelişen, serpilen, her adımda daha da kuvvetlenen o dostluklardır işte. 


Sırat Köprüsü’nden geçer gibidir yazmak; kaderini avuçlarına koyan Güç ilhamının güneşini parlattıkça benlik duygusu sinsi bir düşman gibi kelimelerimizin koynuna sokulur. Güneşi unutur, ışığın kaynağı olduğumuzu var sayarız. Şiirinin tanrısı olma hevesi işte bu noktada edebiyatçının ayağına dolanır. Okuyucu veya dost hanesine yazılanlarımız da kaydırdıkça kaydırır zemini.

“Hikayeni beğenmedim” ya da “şiirindeki imgeleri kuvvetli bulmadım” deme gücünü kendimizde bulamadığımızdan yolculuk körler ve sağırlar diyaloğunun gölgesinde sürüp gider. Oysa “Dost” bazen sana rağmen seni koruyan saikin adıdır ve bu tarafıyla değerlidir. Dostluk; hikayesini beğenmeyen Ali’nin kalemindeki güzelliğe aynı içtenlikle kuvvet veren Rasim’in şahsında hayat bulandır . Dost odur ki; “olmamış” dediğinde kayıtsız şartsız yeniden yazmanı gerektirecek olan “ben”indir, sendendir, sensindir.

İşte bu aynîleşmedir, bir “Kara Lise”nin duvarlarını muhabbete boyayan güç. O Adam’ları Kararan göğümüzde hâlâ aynı heyecanla yıldızlaştıran sebep asıl budur. Gerisi o büyük Güç’ün kalbe düşürdüğüdür, gerisi zaten “Biz”den değil, “O”ndandır….

Nur Zelal Ceylan
Ayna İnsan Sayı: 11

22 Haziran 2014 Pazar

Türk Sineması ve Tiyatrosunun Tanrıçaları



Türkiye’nin sinemayla tanışmasının pek kolay başladığını söyleyemeyiz. Türkiye, sosyolojik olarak Müslüman Türk kadınlarının temaşa sanatlarında ön planda görünmesine henüz hazır değildi. Bir gün bu muhafazakâr kapalılık, yüzünün perdelerini halkına açacaktı. Müslüman Türk kadınlarını Ermeni kadınlar canlandırırken, 17 yaşında genç bir kadın bütün toplum yasağına rağmen sahneye çıkma cesaretini gösterdi. Adı daha sonra ‘Afife Jale’ olarak anılacak olan bu kadının yürüyeceği yol, pek rahat olmayacaktı. Darûl Beda-i’ deki oyunları polis tarafından basılıp, sahneye çıkmaması kendisine tembih edilmesine rağmen, Afife Jale sahneye çıkmaya devam etti. ‘Tatlı Sır’ adlı oyunu polis tarafından basıldığında arka bahçeden bir suçlu gibi kaçırıldı. Resmi kanunda böyle bir yasak olmamasına rağmen polis, toplum baskısını uygulamaya çalışıyordu. Afife Jale sahneye çıkmaya devam edince İçişleri Bakanlığı yayınladığı bir resmi bildiriyle Müslüman Türk kadınlarının sahneye çıkmalarını yasakladı. Afife Jale bu yasağa da uymayıp sahneye çıkmaya devam edince yakalanıp, tekrar tekrar hapse atıldı. Bu kadar sık hapse girip çıkması sağlığını olumsuz yönde etkiliyordu. Darûl Beda-i yöneticileri devlet baskısına dayanamayarak Afife Jale’ nin ücretli görevine son verdi. Yaşadığı maddi sıkıntılar Afife Jale’ de şiddetli baş ağrıları yaratmıştı, çektiği azabı azaltmak adına doktorun yaptığı morfine bağımlı oldu.

"Nereden Sevdim O Zalim Kadını" 
1923 yılında Cumhuriyetin kurulmasının ardından Atatürk, Türk kadınlarının sahneye çıkma yasağını kaldırdı. Anadolu tiyatro ekibiyle, Anadolu turnesine çıkan Afife Jale’nin sağlık durumu iyice bozulmuştu. Bu yüzden tiyatroyu bırakmak zorunda kaldı. Ünlü Tamburi ve bestekar Selahattin Pınar ile tanışıp evlendi. Bu aşktan çok ünlü besteler çıkacaktı : “Nereden sevdim o zalim kadını” gibi. Sağlığı günden güne kötüye giden Afife Jale, henüz 39 yaşındayken vefat etti. Bir ülkenin kapanmış sahne kapılarını açan, sahne sanatlarının Jan Dark’ ı adına düzenlenen ve gelenekselleşmiş hale gelen ‘Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ her yıl sanatçının anısına düzenlenmektedir.        
                      
Son Yolculuk!
Afife Jale, kimsesizliğin, terk edilmişliğin, yoksulluğun son durağı Balıklı Rum Hastanesi’nde bir deri bir kemik veda etti hayata…Ölümü gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu. Selahattin Pınar, Afife’ nin ölümünün ardından paraladı kendini…Nice, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında ‘Hatıralar’ şarkısını seslendirdi; ‘Beni de alın koynunuza hatıralar/Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar…’ Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti, doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı donattı. Rakısını yudumlarken, son nefesini verdi. ‘Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün.’ Diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı; ‘Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri…’


Büyük Bir Oyuncu 
Afife Jale sahneye çıktığı ilk geceyi şu sözlerle anlatıyor: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş;  ben çıkarken durdu, alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin’ dedi.        

1987 yılında, fotoğraf sanatçısı Şahin Kaygun, Müjde Ar’ ın başrolde oynadığı,  Afife Jale’ nin hayatını anlatan ‘Dolunay’ filmini çekerek, bir nevi Afife Jale’ nin yaşantısını günümüze aktarmış ve bu büyük oyuncuyu yad etmiştir.      

Afife Jale’nin Müslüman kadın oyuncuların sahne yasağını kırmasından sonra onun yarattığı bu zeminde, Müslüman Türk kadınları oyuncu olarak Darûl Beda-i’de görülmeye başlandı. Bedia Muvahit, Şaziye Moral gibi kadın oyuncular mesleklerini özgürce icra ediyorlardı. Atatürk’ün kadın haklarını destekleyici yaklaşımı Afife Jale ile sınırlı kalmamış, 1934′te kadınlara ‘Seçme ve Seçilme Hakkı’ nı vererek devam etmiştir. Atatürk bununla da yetinmeyip Türk Edebiyatının altın dönemini yaşatacak olan insanlar yetiştiren Köy Enstitülerini kurmuştur.

"Bataklı Damın Kızı Aysel" 
Cahide Sonku, Türk Sinemasının bir dönemine damga vurmuş, kimine göre ‘Azize’ kimine göre de ‘Tanrıça’ diye adlandırılan Cahide Sonku devri yaşanmıştır. 16 yaşında Darûl Beda-i’ye giren Sonku, İstanbul Şehir Tiyatrolarının star oyuncusu olmuştur. Dönemin tiyatro dünyasının tek adamı, Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini yaptığı “Söz Bir Allah Bir” filmiyle Cahide Sonku, 1933′te sinemaya adım atmıştır. Ünü hızla artıp, peş peşe filmlerde oynadıkça herkesin görmek, dokunmak, konuşmak istediği bir star olmuş; Tanrıçalık mertebesine erişmiştir. Fakat bu büyük ün, Sonku’ nun, Muhsin Ertuğrul ile çatışmasına neden olmuştur. ‘Bataklı Damın Kızı Aysel’ adlı filmiyle ünlenen Cahide Sonku, Türk Sinemasında adeta bir fetiş olmuştu. Hemen her filmde, erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle hayranlarının karşısına çıktı. Baş döndürücü yükseliş Cahide Sonku’ ya büyük yanlışlar yaptırmaya başlatacaktı. Tanrıça, tiyatro provalarına geç gelen, daima alkol alan ve küstah bir kadına dönüşmüştü. Rivayete göre,  bir gün Cahide Sonku tiyatroya gelir ve yine Muhsin Ertuğrul sarhoştur, Muhsin Ertuğrul onu provaya almaz ve tiyatrodan kovar. Buna çok alınan Sonku, çok zengin olan fabrikatör İhsan Doruk’tan tiyatro binasını satın almasını ve ruhsatı kendisine vermesini ister. Bir zaman sonra Cahide Sonku tiyatroya gelir, prova  yapmakta olan Muhsin Ertuğrul’ a elindeki ruhsatı göstererek “Sen beni tiyatrodan kovmuştun, şimdi ben seni tiyatromdan kovuyorum” der. Muhsin Ertuğrul hiç reaksiyon göstermez, sessizce portmantoya gider, paltosunu alır ve fötr şapkasını kafasına koyarak Cahide Sonku’ya döner: “Siz tiyatroyu satın almadınız, bu binayı satın aldınız. Benim tiyatrom nerede oynanıyorsa, orası benim tiyatromdur, buyurun, şimdi binanızda güle güle oturun” der ve çıkar, arkasından da tüm oyuncular tiyatroyu terk ederler. Cahide Sonku sahnenin ortasında, yalnız başına kalakalmıştır… 

Anadolu'da Tiyatro Turneleri 
Cahide Sonku, o dönemin tiyatro starlarından Talat Artemel ile evlenip ayrılır. Daha sonra Fabrikatör İhsan Doruk ile evlenen Sonku’ nun bu evlilikten Ender adında bir kızı olur. Sonku’ nun kızı Ender Doruk bir müddet sinemaya devam etse de -ki bunların bazılarında kamera asistanıydım, evlenip sinemadan uzaklaşmıştır. Cahide Sonku, İhsan Doruk’tan boşandıktan sonra, çılgınca, fırtınalı bir aşk yaşayacağı şair, aktör, yönetmen Cahit Irgat ile yolları kesişir. Beraber Cahitler Tiyatrosu’nu kurarak Anadolu’da tiyatro turneleri yapmışlardır. Uzun yıllar süren bu fırtınalı beraberlik bir gün her ikisinin de yollarını ayrılmasıyla son bulmuştur…

1950 yılında Sonku, kendi film şirketini kurar. Filmlerin bir kısmını kendisi, bir kısmını da şair Orhon Arıburnu yönetir. Cahide Sonku eşi Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu ile birlikte ‘Vatan ve Namık Kemal’ filmini  yönetir. Yıldız Dergisinin 1951 yılında açtığı yarışmada Vatan ve Namık Kemal ‘En İyi Film’ , Cahide Sonku da ‘En İyi Kadın Oyuncu seçilir.

Filmlerin Çoğu Kül Oldu 
Beklenmeyen son, “Beklenen Şarkı” filminden sonra gelir. Zeki Müren’ in yükselişine karşın bu filmden kazanılan başarı ve ün, Cahide Sonku için sonun başlangıcı olur. Cahide Sonku’ nun tiyatroya yeniden dönme çabaları sonuç vermez.  O dönemde bütün film şirketlerinin negatifleri ve kopyaları Kasımpaşa’da bir depoda saklanırdı. Bir gece bu depoda çıkan yangınla filmlerin çoğu kül olmuştu. O dönemdeki filmlerin kimyasalında yanıcı madde bulunduğundan, filmler çıra gibi alev almıştı. Bu yangında Türk Sinema Tarihinin temelini işgal eden birçok film yok olmuştur. Bu yangında kendisine ait olan tüm filmler yandığı için, bütün mal varlığı giden Cahide Sonku iflas eder. Türkiye’de bugüne kadar hiçbir tiyatro ve sinema oyuncusu Cahide Sonku kadar şöhret ve servetin şahikasına çıkamamış ve yine hiç bir ünlü yıldız onun kadar sefalet ve yokluk çukuruna birden bire inmemiştir. Bir zamanlar memleketin en güzel ve en zengin sanatçısı olarak yaşayan Cahide Sonku milyoner kocalarını ve milyonlarca lira kâr getiren film firmalarını kaybetmiş, yanında çalışan en fakir kimselerin merhametini çekecek hale düşmüştür.

Sinema Tarihine İlk Kadın Star 
1979 yılında Sinema Yazarları Derneği, düzenledikleri bir törenle Cahide Sonku’ya hizmet ödülü sundu. Cahide Sonku 1981 yılında Alkazar Sinemasında fenalaştı; 64 yaşında öldü. Cahide Sonku Türk Sinema Tarihine ilk kadın star, ilk kadın yapımcı ve ilk kadın yönetmen olarak damgasını vurmuştur. Ölmeden önceki son sohbetlerinden alıntılar yaparsak; birinci kocası Talat Arseven’ den içkiyi, ikinci kocası İhsan Doruk’ tan gücü ve sadakatsizliği, üçüncü hayat arkadaşı Cahit Irgat’ tan da aşkı ve starlığı öğrendiğini söyleyen Cahide Sonku, seçimleri ve tercihleriyle hem yenilgilerin hem de zaferlerin kadını olmuştur. Kadın kahramanların, azınlıkta ve hatta o dönemde nerdeyse hiç olmayan sinemamızda Cahide Sonku, apoletleri sökülmüş bir general gibi, starlık düşleri kuran, star kalabilmek için her yol mübahtır diyenlerin karşısında, Cahide Sonku, kendi yaşamına işaret etmiştir.

Aytekin Çakmakçı
Ayna İnsan Sayı: 11