27 Kasım 2014 Perşembe

CLAVİS AUREA


"Ağrısız geçen bir gün, bir şeylere, bir şeye karşı kazanılmış bir gün."

"Sevişmesiz, değişmesiz geçen her gün, bir şeylerden eksilerek giden, harcanan, yaşanmamış bir gün."

"Yazı yazmadan geçen bir günse, ancak, o gün boyunca bir şeyler yaşanmışsa, yaşama bağışlanabilir. Yoksa onun da ağırlığı biner ölümsek omuzlara..."

B.Karasu / Öteki Metinler syf 82

22 Kasım 2014 Cumartesi

AYNA İNSAN SAYI 13



Ayna İnsan 13. sayısıyla okurla buluşuyor.


Derginin 13.sayısında; Prof. Dr. Asım Yapıcı, Remzi Karabulut, Yahya İncik, Semiha Kavak, Yunus Develi, Deniz D. Şimşek, Ömer Akşahan deneme, öykü, inceleme yazılarıyla; Salim Nacar, Ersun Çıplak, Nevzat Konşer, Ferda Balkaya Çetin, Selma Özeşer, Merve Akbaydoğan, Sema Enci, Oktay Şafak, Seyit Pelitli, Rukiye Taşkın, S İclal Tiryaki, Ercan Bulut, Mustafa Yalçın, Hasan Özlen, Kadir Bıyıklı, Kubilay Bürgan, şiirleriyle katkıda bulundular.

Ayna İnsan, İz Bırakan Şairler bölümünde Anne Sexton'u andı.

14. sayıda buluşmak dileğiyle…

İçindekiler
Ayna İnsan/Sunuş
Prof. Dr. Asım Yapıcı: Coşkunluk ve Suskunluk Sarmalında "Lili"nin Dirilişi
Remzi Karabulut: Benim de Önemli Öykülerim Var
Yahya İncik: Bir Şiir Fetişisti Edip Cansever ve Şekerli Gerçek
Semiha Kavak: Yeni Umutların Gölgesinde Dönüş Yolu: Anabasis
Yunus Develi: Picasso'nun Elleri
Ömer Akşahan: Yenik Düşürülmüş Zaman: Balthus
Deniz D. Şimşek: Fazla Esma'lı Öykü

Ve şiirleriyle

Salim Nacar: Üç Lirik
Ersun Çıplak: Yolculuk Duası
Oktay Şafak: Sarhoş Liman
Seyit Pelitli : (y)
Nevzat Konşer: Karanlığın Önünü İlikle Oğlum
Merve Akbaydoğan: Çöl ve Su
Ferda Balkaya Çetin: Boşluk
Selma Özeşer: Espas
Mustafa Yalçın: Melani
Sema Enci: Kavuşma
Rukiye Taşkın: Kır Kırılmışlığını ve Otur Yanıma Moya
Kadir Bıyıklı: Ne Eksikse Hayattır
Hasan Özlen: Mükerrer Kanayış
Ercan Bulut: Başkarakter
Kubilay Bürgan: Perili Oda
Kabuğun Sırrı: S İclal Tiryaki


20 Kasım 2014 Perşembe

KESİK


Yaşamanın kesik bir yerinde
Sevgiler yüzleri düşündürürdü
Gide gide incelen, kaybolan
Uçucu anlamlar kalırdı ağırlıksız
Kırılıp dökülen bir şeylerden

Şimdi hiçbir şey değiliz doğru mu
Bizim için kimse kimsenin bir şeyi değil
İlgiler gündelik giysiler gibi eski inceliksiz
İsa'dan bu yana giydiği herkesin

Yaşamanın kesik bir yerinde uzun uzun
Deli bir adam savruk bir kız
Bir duruma bağlarlardı kendilerini
Var bilinen sürüp gidecek sanılan

Güz geldi mi üst üste üç güz gelirdi
Her gün başka olmaktan yüzlerce olurdu
Her kuş yüzlerce olurdu anlatılmaz güzel
Ufalır ellerimiz tutula tutula

Biz şimdi güzleri ayrı ayrı
Kuşları güzelsiz yüzlercesiz
Bir bakıma öldük açıkçası bu
Bir başka bakıma nedensiz evetsiz
Unutmaya yaşıyoruz günleri doğru mu

gülten akın

13 Kasım 2014 Perşembe

BİLİNCİN KAPISINI ARALARKEN


Hannah Arendth zihnin hayatını tasavvur etmemizi sağlayabilecek tek metaforun yaşadığını hissetmek olduğunu yazar. Hayatın nefesi olmaksızın insan vücudu cesetten farksız, düşünce olmaksızın zihin ölüdür. Onunla aynı fikirde olan Susan Sontag da Günlüklerinin ve not defterinin ikinci cildinde şöyle demiş: "Zeki olmak benim için 'daha iyi' bir şey yapmak değil. Bildiğim yegâne varoluş bu... Pasif (ve bağımlı) olmaktan korktuğumun bilincindeyim. Aklımı kullanmak aktif (bağımsız) hissetmemi sağlıyor. İyi bir şey bu."

Susan Sontag'ın "Bilincin Kapısını Aralamak" isimli kitabını okurken altını çizdiğim yerlerde zaman zaman durakladığım oldu. Sohbetten ve diyalogdan hoşlanan -en çok da kendimle- biri olduğum için söyleşi yazıları ve kitapları her daim ilgi alanım içerisinde olmuştur. Kitapla tanışmadan bir iki yıl önce yazdığım ve Sontag'ın bazı düşünceleriyle birebir örtüşen notlarımı anımsadım. Aynı duygularla karşılaşınca kısa bir tereddüt ve şaşkınlık yaşadım. "En cüz'î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur" sözü doğruluğunu her zaman kanıtlıyor.

Sontag, günde bir kitap okuduğunu yazmış bir yerde. İnsan kendi doğasına aykırı davranır çoğu kez, bilerek ya da bilmeyerek. Zaten, söyleşide böyle zamanlarda dikkat etmeden okuduğunu belirtmiş, yani bunu bir eğlence olarak gördüğünü. Dünyaya katlanamayan insanların böyle tesellileri olur. Bir tür kafa dağıtma metodu da olabilir bazen okumak. Fakat bu onun görüş açısının yalnızca küçük bir parçası.

Okuru kendi sınırlarıyla yüzleştiren bu eser Sontag'ın Rolling Stone Dergisi'nin editörü Jonathan Cott'la 1978'de gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşilerinden oluşuyor. 

***

"Bana kendimi güçlü hissettiren nedir?" diye sorar, günlüğüne düştüğü notlardan birinde Sontag. "Aşık olmak ve çalışmak" diye yanıtlar ve hemen ardından "zihnin hararetli coşkunluklarına" duyduğu sadakati yeniden hatırlatır. Sontag için sevmenin, arzulamanın ve düşünmenin aynı özden beslenen eylemler olduğu açıktır.

"Aşka dair yazmayı çok isterdim! Ancak aşk konusu büyük cesaret gerektiriyor, çünkü kendin hakkında yazar gibi oluyorsun ve insanlar senin hakkında bilmelerini istemediğin şeyler öğrenebilirmiş gibi utanıyorsun. Biraz da gizli kalmak, mahremini korumak istiyorsun. Kendim hakkında yazmasam da insanlar öyle olduğunu düşünecekler, dolayısıyla biraz çekiniyorum. Gerçi yıllardır, aşk hakkında bir deneme yazmak için notlar alıyorum. Bu bende çok eski bir tutku."

"Yeni duyguların bilincine varmayı sağlayan bir olay her zaman için bir insanın hayatındaki en önemli deneyimdir."

"Sakince sevebilmek, tereddütsüz güvenebilmek, kendinle dalga geçmeden umut edebilmek, cesur davranabilmek ve enerjin tükenmeksizin zor işler başarabilmek kolay değildir."

"Vücut insanın her zaman başvurabileceği bir kaynak. Duyusal deneyimini hatırlamak veya cinsel fantezi kurmak için gidip biriyle sevişmen gerekmiyor, beyninde bu zaten kayıtlı. Bu demektir ki vücudun da beyninde kayıtlı. Şimdi yazarken fiziksel açıdan çok rahat olacağım koşulları düşünüyorum. Örneğin soyunup kadifelere sarındığını hayal etsene! Yazdıkların değişmez miydi? Bence değişirdi."

                                                               

"Yazım tarzımı tasvir edebilecek sıfatlardan en rahat sahiplenebileceğim "yalın". Yazıyı süslerden arındırmanın iyi bir eğilim olduğunu düşünmüşümdür. Fikrimce okuduklarımın arasında da unutulup gidecek olan bölümler yazının süslemeleridir. Sonsuzu hedefleyen edebiyatın sade bir tarzı olmalı."

"Yazmak cinsel isteği bile öldürüyor. Birine yönelik cinsel bir çekim duyuyorum, sonra bir yazı hazırlamaya kendimi kaptırdığımda bir tür oruca giriyorum. Ben böyle bir yazarım tamamen disiplinsizim ve yazma eylemini uzun, yoğun, takıntılı dönemler halinde gerçekleştiriyorum."

"Evet, başka türlü yazmak istiyorum. Şu anki özgürlüğümden farklı bir özgürlük bulmak istiyorum. Yazar olarak elbette özgürlüklerim var ve başka, sahip olmadığım tür özgürlüklere ancak pratikte ulaşabilirim. Kafka, "Hiçbir zaman yazacak kadar yalnız olamazsın" demişti, ve haklıydı da."



Shakespeare'in dediği gibi: "Dişsiz, gözsüz, tatsız, hiçbir şeysiz."

"Yaşlılar aşağılık duygusunu çok derinden hissederler. Yaşlı olmaktan utanırlar. Gençken neler yapabileceğin ve yaşlandığında neler yapabileceğin de keyfi tanımlamalardır; kadınsan neler yapabileceğin ve erkeksen neler yapabileceğin ayrımı kadar temelsizdirler. İnsanlar sürekli şunu söylerler: "Bilmem neyi yapamam! Altmış yaşındayım, benden geçmiş artık," veya "Bilmem neyi yapamam. Yirmi yaşındayım, çok gencim." Niçin? Kim demiş? Oysa kendini bütün seçeneklere açık tutmalısın. Elbette gerçek seçimler yapabilmek için özgür olabilmen de gerekir. Demek istediğim, insanın her şeye sahip olabileceğine inanmıyorum; bu yüzden de seçimler yapmak gerek. Ve herkesin hayatında bir şeyleri daha fazla ertelemediğini ve bir seçim yapmış olduğunu kabullendiği bir an vardır."

S.Kavak

11 Kasım 2014 Salı

POZİTİF BİR İLHAN BERK PORTRESİ


Yapıtıyla en çok didiştiğim sene kaybettik şiirimizin uç beyini.

Ne çok şâir-yazar-farklı farklı- tanımlar/tanımlamalar getirmiştir/geliştirmiştir İlhan Berk için. Zannediyorum ki, hiçbir şair için, bu derece çeşitlilik içeren söyleyiş(ler) geliştirilmemiştir: Behçet Necatigil’in söylediği başta olmak üzere (şiirimizin uç beyi) –pîrim İlhan Berk için- bütün söylenenler bir kenara; benim için; en çok pîrim Lâle Müldür’ün söylediğidir İlhan Berk: “Dikkat! O bir şaman, yağmur yağdırabiliyor!”

Değil mi ki; “Minarelerine takılı bulutların sarhoş olduğunu/şairler söylediler.”

İlhan Berk’i bilmem, bilemem; bilmeye çalışırım; ama büyük yapıtı ( büyük yapıtıyla da bir anılır olmuştur üstat.),-sanki-her yerde olmanın/olmak istemenin arzusu içinde kıvranır, durur. İşte, İlhan Berk, or(a)dadır: Karıncanın su içtiğini görür; belki yatağı önüne çeker, bir yerde kuraklık baş göstermiştir; yağmur yağdırır. Mısır’ın bütün yalnızlığını içinde taşır; yalnızlık olur; Mısır olur… Kamyonlar, elarabaları, taksiler, dünyayı sırtlamış hamallar, berduşlar, haytalar, Pera Yahudileri, ayak satıcıları, macuncular vesaire...  Sonra dizeler sıralanır, gider…

İç içe geçer imgeler: Şeyler, onda, büyük helecandır! Kendi payıma, İlhan Berk, “dahaçok” Şeyler Kitabı ve Tümceler Geliyorum; “ençok” Galata ve Pera’dır…  Sonra, Adlandırılmayan Yoktur’da saklıdır poetikası: “Bu bir şiir kitabı değildir.” İlhan Berk’in söylediği…

Oysa, bu vurguda dahi, bir şiir vardır: Dokunduğunu şiir eder, evet, ama, o her yerdedir ve her zaman diliminden geçmiştir. Yoksa nasıl dokunur o  “şey”lere:


Bir takım insanlar arasında dolaşır, Sait Faik kadar insan tanımıştır; az şey mi?

Pera’da yedi sekiz dil konuşulur, dokuzuncu dil İlhan Berk’tir: Babil Kulesi’ni anımsatır…

Bir kahramandır da aynı zamanda “Berk” ! Dışardan bir anlatımla yazmışsa da büyük yapıtını, içerde yaşam bulan insanlardan bir insandır da, bizatihi kendisi... Pera’da bir görünür bir yok olur Berk ! Yan karakterdir belki de… O gizemli “şaman”, her “şey”de ve her “şey”de; ordadır.

Berk, kim bilir, Cadde-i Kebir’de yürüyor; Park Otel Yemek Listesi’nden mönüye bakıyordur: “Rus Çorbası/Tavuk Suyu, Mayonezli İstakoz/Kılıç Şişte, Salçalı Makarna/Pilav/Omlet. İşte şimdi şiir olmuştur. Oradan Sait Faik de geçmiştir; Naim Tirali de…

Yapıtı başlı başına bir sinemadır belki de, bakış açımıza göre değişebilir. Bir şair bir pasaj almıştı şiirinin başına, bu pasajdan önce şunu belirtmeli: Kadınlar en çok İlhan Berk’te korkusuzca soyunurlar, bana kalırsa; orada pornografi değil; bir romantizim vardır: En çok aşk!

İşte o pasaj: “Sex, insanın aşkı bulamadığında / elinde kalan tek tesellisidir çoğu zaman” diyordu şâir. Marguez’den bir alıntı bu: Hüseyin Alemdar’ın Burç İşaretleri adlı şiirinde rastladım o dizeye (Benim için bir dize). Bir başka dize: “Çok beyaz bir göğü gece gitmek sinema gibidir” diyordu Ah’ın şâiri. (Hüseyin Alemdar) Ah, “Güzel Irmak”:”Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni”. Öyleyse, bir dize daha sallamalı burada İlhan Berk’ten: “oranızı açıyorum. gök/yüzü, ağaçlar gibi kokuyorsunuz/dik bir suru çıkıyoruz. bir attan iniyorum. beyazım. beyazsınız” (Aşıkane,1968)

Anımsadığım/anımsayamadığım her yerde İlhan Berk’i görürüm ben. Şamandır o çünkü. Bir görünür bir yok olur. Yok mu olur?

Dıştan bir gayya kuyusu gibidir… Önce hiçbir “şey” görünmez. Derinlerde ne çok “şey” saklıdır: Adeta bir “cehennem” derecesinde yazıyla çarpışıyordur: “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden yazmak eylemimden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.” Der İlhan Berk… Değil mi ki Neşet Günal resim için söylemiştir aynı şeyi: “benim için resim yapmak bir oyun değil, azaplı bir süreçtir” diye.

Bütün alıntılar/yaşantılar bir noktaya işaret etmektedir: Her yerde ve her zamanda olan şâir; Haritada Bir Nokta: İlhan Berk! Şâir imgesini koruyan kaç “şaman” var ki; edebiyatımızda ?!

 Kubilay Bürgan
Ayna İnsan Dergisi / Sayı: 11