27 Şubat 2021 Cumartesi

28 ŞUBAT - SÖYLEŞİ

 



Pamukkale Üniversitesi Dr. Öğr. Görevlisi NEZAHAT BELEN İLE SÖYLEŞİ

 

SEMİHA KAVAK

 

Semiha Kavak: 28 Şubat uygulamaları en çok başörtüsünü, dini müesseseleri hedef aldı. İmam Hatiplerin orta kısmı kapatıldı. Başörtülüler okullara sokulmadı, ikna odaları kuruldu, başörtülü, sakallı aileler askeri kışlalara  ve bazı yerlere alınmadı. Siz de bizatihi bu durumları yaşayan biriydiniz. Neler yaşandı o dönemde okullarda? 

Nezahat Belen: Öncelikle teşekkür ederim halen daha mağduriyetleri giderilememiş arkadaşlarımın, öğrencilerin ve insanlar adına. Mağduriyet yaşamış birisine mağduriyetini anlat demek tekrar o günleri o anları yaşa demek gibi. Üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmiş olsa da bu soruyu sorunca içimde kabuk bağlayan yaranın sızladığını hissediyorum.

28 Şubat 1997 Postmodern darbenin gerçekleşmesini sağlayan MGK kararlarının önemli bir bölümü “irtica” dolayısıyla “kılık-kıyafet”e ilişkin hususlardı. Darbecilerin müdahalede öncelikli hedefleri, eğitim ve çalışma alanı olarak belirlenmişti. Bunun sonucu olarak, öncelikle, “üniversiteler” uygulama alanı olarak seçilmiş, aynı zamanda orta öğrenimde İmam Hatip okulları da uygulamanın bir parçası olarak belirlenmişti. Bunların yanında ister kamu kurumları ister özel şirketler olsun çalışma alanları da uygulamanın hedefi olmuştu.

“Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Okullarda Okuyan Öğrencilerin Kılık Kıyafetine Dair Yönetmelik” hükümleri ile 1982 yılında kısmen başlatılan, 1987 yılı Ocak ayında da “katı bir yasak” olarak uygulanmak istenen, ancak daha sonraki süreçte yasal olarak ve fiilen ortadan kaldırılan “kılık kıyafet yasağı” üniversite hayatında hemen hemen hiç olmamıştı. 1997 yılına kadar üniversitelerde “kılık kıyafet yasağı”nı uygulama imkânı bulamayan yasakçı güçler, 1997 sonlarında İstanbul Üniversitesi’ne rektör seçilen  Kemal Alemdaroğlu’nu yasakların baş aktörü İstanbul Üniversitesi’ni uygulama merkezi seçmişlerdi. Kemal Alemdaroğlu’nu “...bayan öğrencilerin başları bağlı olarak (başörtülü olarak) erkek öğrencilerin sakallı olarak ders, staj ve uygulamalara alınmamaları…” istediği genelgesi dalga dalga tüm üniversitelerde uygulanmaya başlanmıştı. Üniversitelerin kapısı, o güne kadar görülmemiş bir şekilde başörtülü öğrencilere kapatılmaya başlanmıştı. Genelgenin uygulanması için, üniversite kapılarında güvenlik görevlileri istihdam edilmiş, bu kişiler kolluk kuvveti gibi kullanılmış, başörtülü öğrencilere karşı etten bir duvar örmüşlerdi. Bitirmeyi düşledikleri okulun kapısı yüzlerine kapatılan yasadışı yasak nedeniyle zor durumda kalan öğrenciler, anlamsız yasağın ve oluşturulan fiili engelin kaldırılması için çareler aramaya başlamışlardı. Mağdur öğrenciler, hukuk devletinde haksızlığa uğrayan herkesin başvurabileceği bir yola, mahkemelere başvurmaya karar vermişler, hukuksuz uygulamanın ve haksızlığın giderilmesi için İdare Mahkemelerinde davalar açmaya başlamışlar ancak talepleri tek tek reddedilmişti.

Açıkçası kişilerin, kendi iradeleri doğrultusunda hareket edip etmemesi özgürlükler hukukunda esastır. İnsanlar doğrudan doğruya herhangi bir makamın ya da kişinin müdahalesi ya da izni olmadan temel haklarını kullanmakta serbesttirler. Bir hukuk devletinde temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, sadece üçüncü kişilerin somut olarak zarar görebilecekleri durumlarda açık bir yasa hükmü ile sağlanabilir. Başörtüsü; dini inancın yaşanması, eğitim ve çalışma hakkı itibariyle temel hak ve özgürlükler kapsamı içerisindedir. Kadınların dini inançları gereği başlarını örtüyor olmaları, inançlarına uygun şekilde eğitimlerine devam etmek ve çalışmak istemeleri kişilerin ya da kuruluşların müdahale edebileceği bir alan değildir. Ancak Türkiye’de bu süreçte çeşitli yasak ve uygulamalarla müdahale de bulunulmuştur. Yürürlükte olan uluslararası sözleşmeler, anayasanın ilgili maddeleri ve kanunlar bu yasakla ihlal edilmiş, temel hak ve hürriyetleri ellerinden alınan mağdurlara karşı suç işlenmiştir.

Üniversitelerde, yaygın bir akademisyen tasfiyesine, sahne olunmuştur. 12 Eylül 1980 sonrası yaşanan tasfiyeye benzer biçimde, hatta ondan daha sistematik ve daha programlı biçimde, özellikle araştırma görevlisi, yardımcı doçent ve doktora öğrencileri üniversitelerinden atıldı, yüksek lisans için gidenler yurtdışından geri çağrıldı ve akademik hayatları sona erdirildi. Hukuk normları geriye yürütülerek birçoğunun kazanılmış hakları yok sayıldı. Bazı üniversitelerin denkliği iptal edildi ve bu iptal hükmü geriye yürütülerek, yıllar önce bu üniversitelerden birinden mezun olup Türkiye’deki bir üniversitede görev yapan öğretim elemanları, bir anda lise mezunu durumuna düşürülerek işlerini kaybetti.

Sekiz yıllık eğitime geçiş de aynı biçimde kazanılmış hakların tanınmaması yoluyla gerçekleştirildi ve böylece meslek okulu öğrencilerinin üniversiteye girmelerini fiilen imkânsız kılacak bir alan zorlaması ve puan sistemiyle “rejim dışı gördüklerinin çocukları”nın en az üç kuşağı tasfiye edilmiş oldu. Bu uygulama, İmam-Hatiplilerle birlikte tüm meslek okullarının öğrencilerini de içine aldığından dolayı, uygulamadan zarar görenlerin sayısı çok daha fazla oldu.

Eşi ile işi arasında tercih yapmaya zorlananlardan bazıları başörtülü eşlerinden, bazıları geçimlerini sağladıkları işlerinden vazgeçmek durumunda kaldılar. “İkna odaları” yükseköğretim literatürüne bu dönemde girdi ve üniversiteli kızlar, inançları ve siyası kimlikleri ile gelecekleri arasında tercih yapmak zorunda bırakıldılar. Bu süreçte, yine sayısı belirsiz kız öğrenciler, kimi zaman son sınıfına veya son sınıfın son dönemine kadar geldikleri üniversitelerini terk etmek zorunda kaldılar. Mağdurelerden okulunu veya işini kaybedip eşleri tarafından geçindirilmeyi bekleyen, eşi tarafından başı açtırılan veya aile düzeni bozulup eşini kaybeden, sağlığı bozulup depresyona giren ve intihara kalkışanlar oldu. Bugün için ihlale uğrayanların sayısı ve ihlallerin niteliği ile ilgili sağlıklı veriler halen mevcut değildir.

                Bu çerçevede ikna odalarında bizi ikna etmeye çalışanların aklımıza ve kendi öz saygımıza hakaret eden; “Kendi isteğinizle mi yoksa kocanızın zoruyla mı kapandınız?” ,“Kocanız çok mu kıskanç?” ,“Saçınızı sarıya boyatmayın, kırmızı ruj sürmeyin” gibi sorularla başını örten bir kişinin beynini de örttüğünü ya da kullanmadığını düşünen sığ, bağnaz ,okumuş cahil grubunun sorularına cevap verme muhatabında olmak gerçekten içler acısıydı. Hakkımızda açılan soruşturma gerekçeleri incelendiğinde, kılık-kıyafet yönetmeliğine uymadıkları gerekçesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125/A-g maddesinde tanımlı “belirlenen kılık ve kıyafet hükümlerine aykırı davranmak” gereği uyarma cezası verilmesi gerekirken, aynı gerekçeden göreve son verilmeye kadar farklı uygulamalar yapılmıştır. Ben de bu süreçte 2 yılda bir yapılan görev uzatma işlemimin önce 1 yıla sonra 6 aya daha sonra 3 aya indirilerek ve sürekli bir komisyon karşısında ikna edilmeye çalışarak geçirdim. Benim gibi birisinin Türkiye Cumhuriyeti Tarihini ve Atatürk’ü anlatamayacağını, özel hayatımda insanlara yanlış örnek oluşturduğumu ifade eden cümlelerle üzerimde sürekli baskı uygulamaya devam etmişlerdi. Bazen de ortamı yumuşatmak için “Benim dedem de Hacca gitti. Anneannem kapalı” gibi ortak noktalarımızı ortaya koymaya çalışıyorlardı. Ecdatları için söyledikleri sözlerin hiçbirisini maalesef kendileri için sarf etmeden, kendi tahayyüllerindeki  laik modern çağdaş (!) insan profilini bize dayatmaya çalışıyorlardı. Sonunda devlet memurluğundan çıkarılmamak ya da ilişiğimin kesilmemesi gayesiyle kendi isteğimle istifa etmek zorunda bırakıldım. Benim gibi olanların sayısı halen daha tam olarak bilinmemektedir. Bu rakamın, görevine son verilenlerin sayısının çok daha üzerinde bulunduğu bilinen bir gerçektir. Daha sonra öğretmenlik mesleğine dönmek için verdiğim mücadelelerde MEB’in açıktan atama kararı ile Giresun’un bir ilçesine atanan kararnamem tebliğ edilmesinden 1 gün sonra iptal edilerek bozuldu. Bozulma gerekçesini daha sonra İl Milli Eğitim Müdürlüğünde çalışan bir arkadaşımın özlük dosyamda Batı Çalışma Grubu tarafından fişlendiğim için iptal edildiğini yazdığını söylemesi ile öğrendim. Böylece hayatta en sevdiğim mesleğimden (öğretmenlikten) uzaklaştırıldım. Akademik hayatım 10 yıl geride kaldı. Benim zamanımda asistan olan kişiler şu an Profesör oldular, ben kaldığım yerden (hamdolsun ) son 6 yıldır yeniden başladım.

Son söz olarak derler ki bir konu hakkındaki hakimiyetiniz soru soruşunuzdan bellidir. Bizi ikna etmeye çalışanların kendi hayal dünyalarında bilgi dağarcığı o kadar olduğu için böyle sorular soruyorlardı. Oysaki çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı bu millete hedef koyan M. Kemal Atatürk bizlere “Ben fikri hür, vicdanı hür nesiller” istiyorum diyerek en büyük mirası bırakmıştır.


Semiha Kavak: 28 Şubat’la birlikte birçok dini özgürlük kısıtlandı. Buradan baktığımızda 28 Şubat Postmodern darbesinin hedefinin dini olduğu söylenebilir mi?

Nezahat Belen: Hedefin sadece dini olduğunu söylemek son cümledir. Esasında Türk siyasi tarihine baktığınızda yaşadığımız darbeler ve darbe girişimlerinin anatomisi incelendiğinde bunların sadece tek nedenli olmadığı harici ve dahili etkenler ile ekonomik ve siyasi etkenlerin de etkili olduğunu görürüz. 1980 darbesinde bir sağ-sol çatışmasından çıktığını ileri sürenler 28 Şubat Postmodern darbenin de Türkiye’nin konjonktürel yapısında bir eksen kayması endişesi ( Refah Partisi ve D-8 İşbirliği)  ile “devlet tarafından tanımlanan bir din anlayışı” dışında gelişen din anlayışının (bu darbeyi yapanlara göre irtica!)  tehlike olarak görülmesi ve kontrol altında tutulması isteğinden çıktığını ileri sürmüşlerdir. Bunun için de paravan olarak irtica/din hedef alınmıştır. 28 Şubat kendisini böyle meşrulaştırmıştır. Ama bu süreç, sadece irticayla ilişkilendirilen İslami kesimlerle dindar kitleler için değil, toplumun tüm kesimleri için bir demokrasi kaybı, baskı ve insan hakları ihlalleri üretmiştir.

   


              

Semiha Kavak: Bu ülkede Askerlerin seçimle gelen iktidarlara müdahalesi sıkça yaşanmış bir olay. Öncelikle şunu sormak istiyorum; Askeri müdahalelerin düşünsel temeli nereye dayanıyor?

Nezahat Belen: Öncelikle bir Türk anası ve Türk milletinin bir ferdi olarak “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz ordumuza ve onun her bir ferdine saygılarımı, şükranlarımı sunuyorum. Asker-ordu deyince Malazgirt Kapılarını bize açan Alparslan’dan, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e, Akdeniz’i bir göl haline getiren Barbaros Hayrettin Paşa’dan Çanakkale’de, Galiçya’da, Sarıkamış’ta, Sakarya’da bize bu toprakları vatan eden, vatan kalmasını sağlayan tüm ecdadımdan Allah razı olsun.

                “Ordu-millet elele, Bir lokma bir hırka” anlayışımız maalesef bizlerde orduyu temsil ettiğini düşünenlere karşı koşulsuz itaat etme olgusunu ve yapılanları sorgulamayı ayıplatır bir gelenek oluşturmuş. Bizim yerimize, bize rağmen! bizim için bir şeyler yapma hakkını kendinde görenlere sorunuzun başında söylediğim o sevgi ve saygıyı yanlış değerlendirip, çok uzun süre üzerimizde tahakküm kurdurtulmuştur. Unutmayalım ki bu millet gerçek tehlike anında kadınından çocuğuna, gencinden yaşlısına, 7’sinden 70’e topyekûn mücadele etmeyi bilmiştir.

                Bizler daima kulaklarımızda Bilge Kağan’ın “Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, Altta yağız yer delinmedikçe, Senin İlini (devletini) ve töreni (adaletini) kim bozabilir! Titre ve kendine dön!” sözüyle devletine bağlı ve devletini temsil eden her şeye saygılı yetişmişizdir. Bu hassasiyetimiz 1913 Bab-ı Ali Baskınından beri halkını küçümseyen, onun manipüle olabileceğini düşünerek onun yerine karar vermeyi kendine hak gören, Hindistan gibi açık bir Kast sistemi olmasa da insanlarımızı kökenine, eğitimine, ailesine, çevresine, cinsiyetine göre derecelendirerek yetersiz, hor gören hastalıklı bakışla, bu müdahaleler yapılabilmiştir.

                Tabii bir de anayasamızın askere tanıdığı hukuki haklar var. Şimdiye kadar “Ordunun devleti” şeklinde olan anayasa en son 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle çıkarılan TSK görev ve yetkileri kanunu ile “ Devletin Ordusu “ olmuştur. Ne demek istiyorum. “Hakimiyet bila kaydu şart Milletindir” sözünü Milli Mücadelenin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şiarı yapan Atatürk, hayatı boyunca halkın iradesine önem vermiş. Kendisinin seçime girip seçilerek cumhurbaşkanı olmasına gerek olmazken bile tüm siyasi hayatında millet iradesine verdiği önemin göstergesi olarak daima seçimle iş başına geçmiştir. Fakat halkın iradesine ipotek koyan, halkı cahil cühela gören darbeci zihniyetler iyi-kötü, başarılı-başarısız, yeterli-yetersiz diye gözetmeden şimdiye kadar halkın oylarıyla seçilenleri yönetimden indirmeyi kendilerinde hak görmüşlerdir. Bunun kökeni ise aslında insanlığın varlığından beri süregelen güç ile iktidar arasındaki mücadelededir. Gücü elinde tutanların iktidar olma isteği, iktidar da olanların güce sahip olma isteği…

Demokrasinin işlevsel olduğu yerlerde, sorunların demokrasinin kurum ve kurallarınca çözülmesi umulur. Darbelerin olmasında tek ayaklı bir sebep yoktur. Burada darbeyi yapanlar kadar darbeye sebep olanlar da bir o kadar sorumludur. Ülkenin sosyo-kültürel altyapısını bilen, dengeleri sağlayacak ve ileri görüşlü liderlere sahip olunamaması demokrasinin kurumsallaşmasını engellemektedir. Bu durum Türkiye’nin demokratikleşememesinin önünde en önemli nedenlerinden birisidir. Bunun yanında bazı kesimler için olağanüstü özellikleri haiz olan TSK, hala sorunları en iyi çözebilecek kurum durumundadır. Ne zaman ülkede bir kriz çıksa, bir kesim sivilin, maalesef darbe beklentisi içerisine girdiği (hâlâ!) görülmektedir. Neticede Türkiye’de toplumun bir kesimi askeri sorun çözücü olarak görmesi dolayısıyla, asker de kendini bu pozisyonda görmeye başlamakta ve çok rahat bir şekilde darbeye kalkışmaktadır.

Askerlik veya bir kurum olarak ordu; modern devlet modellerinde, devletin ihtisas sahibi ve görev sahası sınırlandırılmış bir kurumudur. Ordunun siyasal yapıda iki işlevi vardır: birincisi devletin egemenlik hakkının fiziki teminatı, ikincisi ise devletin siyasal karakterinin, devletin yapısının fiziki garantörlüğünü temin etmektedir. Dikkat edilirse birincisi dışarıya karşı, yani uluslararası ilişkiler seviyesinde egemenlik sahasını belirtirken, ikinci nokta milletle devlet arasındaki ilişkilerde mevcut olan meşruiyet anlayışıyla devlete karşı “halktan gelen”, devletin şeklini değiştirmeye yönelik hareketlere karşı bir fiziki güç kullanma hakkını ihtiva etmektedir.

                I. Dünya Savaşı’nın sona ermesi, monarşilerin yıkılarak ulus devletlerin kurulduğu bir düzenin başlama sürecidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerinin atılmaya başladığı bu dönemde, güç ve iktidar mücadelesi vatanı işgal edenler sebebiyle “istiklal ve istikbal” mücadelesine dönüşmüştür. Bu süreçte bizzat (fiilen) işgal altında olan halkın düşmana karşı fiili mücadele eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini desteklemesi, halkın seçimiyle açılan Büyük Millet Meclisi ile hükümet arasında bir resmiyet mücadelesi başlatmıştır. Bir taraftan vatanın savunması, var olma, yaşama mücadelesi bir yandan da iktidar mücadelesi başlamıştır. Hukuki olarak halkı kim temsil ediyor sorusu; ülkeyi işgal edenlerin ordu kuvvetleri ile ülkeden çıkarılması ile cevaplanmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin , yeni ilkelerini yapmak ve uygulamak için ordu 1923-1927 yılları arasında en önemli destek iken mecliste bulunan sivil orduda(!), siyaseten destekçisidir. 1920 yılının 23 Nisan’ında ilk Büyük Millet Meclisi’ndeki milletvekillerinin 1/6’sı askerdir. Sonraki meclislerde bu oranın daha yüksek olduğunu görürüz. Özellikle 1923-1938 yılları arası mecliste asker kökenli milletvekili sayısı, daha fazladır. Ayrıca bu dönemde Savunma, Ulaştırma ve Bayındırlık Bakanların asker olması da beklenen, kabul edilen bir geleneğe dönüşmüştür.

30 Ekim 1924’te Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, milletvekili olan ordu komutanlarının ya milletvekili ya da asker (Ordu komutanı) olarak hizmet etmelerini tercih etmelerini söylemiş %99’u milletvekilliği görevine devam ederek askerlikten istifa etmiştir. Ordu 1927-1938 yılları arasında artık rejimin aktif silahlı koruyucu gücü olarak kendi iç düzenlemelerini yapsa bile, kendisini cumhuriyetin “kurucusu ve koruyucusu/kurtuluşu” olarak görmeye başlamıştır.

Ülkenin cumhurbaşkanı dâhil olmak üzere tüm milletvekillerin asker (eski ordu veya kolordu komutanı olması) kökenli olması sebebiyle günümüz Genelkurmay Başkanlığı o günkü Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti 3 Mayıs 1920’den-3 Mart 1924’e kadar hükümet içerisinde bir bakanlık olarak yer almıştır. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti 3 Mart 1924’te kaldırılarak yerine Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti tesis olunmuştur. Yani bugünkü Türkçe ile söyleyecek olursak Genelkurmay Bakanlığı yerine Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur. Aralarındaki fark sadece bakan ve başkanlık değil yetki ve sorumluluklardır. Genelkurmay bakanlığında ordu, sivillerin idaresi altındadır. Genelkurmay başkanlığı ise Cumhurbaşkanı yerine orduyu barış durumunda komuta eden en yüksek rütbeli askeri makam ve görevinde bağımsız olduğu açıkça belirtilmiştir. Genelkurmay Başkanı’nın askeriyeye emir ve komuta ettiği, askeri politika ve stratejiyi tespit ettiği, kendisine bu konularda karışılmayan, savunma bakanlığının üstünde konumlanmış genelkurmay sisteminin yasal temellerinin bu kanunla atıldığı söylenebilir. 1922 yılından 1944 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı makamını sürdüren Mareşal Fevzi Çakmak, bu makamda oldukça bağımsız bir şekilde (1924’ten itibaren) 20 yıl çalışmıştır.

Mareşal Fevzi Çakmak’ın emekli olmasından sonra 1944-1949 yılları arası Genelkurmay Başkanı artık bağımsız değildir. Başbakana bağlı ve başbakanın izni dâhilinde diğer bakanlıklarla iletişim kurabilen, ordunun en üst askeri memurudur. Bu şekilde askeriyenin sivil hükümetlerin kontrolü altına alınması yolunda ilk ciddi adım atılmıştır. Ancak asker kökenli İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olarak “Millî Mücadele esasen bir ordu ihtilali idi” sözü askerlerin ülkenin geleceğinde belirleyici kararlar almasını desteklemiş ve bu durum ordu için bir rahatsızlık oluşturmamıştır.

19. yüzyılda Osmanlı aydınları meclis ve anayasanın olduğu meşruti bir yönetimin ülkenin kurtuluşu için geçerli olacağına inanıyorlardı. 21.yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınları da cumhuriyet ve seçimle gelmiş milletvekillerinden oluşan Meclisin ülkenin ilerlemesine yeteceğini varsayıyorlardı. Çünkü o aydınlar aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin son aydınları idi. Devlet değişmiş, yönetim değişmiş fakat yaşanan toprak ve insan ortaktı. Osmanlı Devleti’nin devamı idi. Dolayısıyla 1950 seçimlerine kadar yönetimin bir parçası olmayı sorun etmeyen ordu, iktidarın seçimle değişmesini ve gelen iktidarın II. Meclis’teki ikinci gruba yakın olması sebebiyle 27 Mayıs 1960 ’da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk askeri darbeyi gerçekleştiriyordu. Ordu, darbeyi TSK İç Hizmet Kanununda yer alan “Türk Yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak” ibaresini hukuki dayanak yapmıştı.

Ordunun 27 Mayıs 1960 Darbesinin akabinde yaptığı ikinci ve daha önemli adımı ise Millî Savunma Bakanlığına bağlı Genelkurmay’ın oluşunu, ortadan kaldırmaktır.  Çünkü 1949 yılında kabul edilen yeni kanunla Genelkurmay başkanı, Millî Savunma Bakanlığı’nın (MSB) teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla atanan sadece Millî Savunma Bakanlığı’na bağlı bir görevli, Millî Savunma Bakanlığı’nın bir dairesi durumunda oluyordu. Savaşta ve barışta askerin hazırlanması görevi MSB’lığına aitti. Kısaca modern devletlerde olduğu gibi ordu, sivil idarenin kontrolü altında onun bir kurumu konumundaydı.

 1960 Darbesi sonrasında kabul ettirilen 1961 Anayasası ile ordu yeniden 1924 yılındaki kanunun verdiği haklara kısmen geri dönüyordu. Yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanı olan Genelkurmay Başkanı, görev ve yetkilerinden dolayı sadece Başbakana sorumlu oluyordu. Böylece Genelkurmay, Başbakan’a karşı sorumludur diyerek artık asker vesayeti altında sivil hayat başlamış oluyordu. Bu kanunla ne değişmiştir. Birincisi 1924 kanunu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında onun kurulmasında etkin ve etkili olan kadronun tamamının olduğu bir kanundu. İkincisi ülke için tehlike hali daha geçmiş değildir. Dolayısıyla meclis savaş düzeni şeklinde görev dağılımındaydı. 1960’lara geldiğimizde ise artık ülkede cumhuriyet ve rejim yerleşmiş, demokrasinin olmazsa olmazı çok partili hayat ve daha demokratik seçimlere geçilmiştir.

Dünyada tüm toplumlar demokrasi ile yönetilmemektedir. Demokrasi kültürünü geliştirmeye çalışan toplumların, neredeyse tamamının ortak sorunlarından en önemlisi sivil-asker ilişkileridir. Bu toplumlarda nasıl bir yönetimin olması gerektiği hakkında toplum ve kamu kurumları arasında uzlaşma sağlanamamıştır. Bu yüzden bu tür ülkelerde ya askeri darbe ya da hükümet krizleri ile devlet yönetimi kesintili bir görünüm sergilemektedir. Ülkemizdeki darbelerin düşünce mantığı da zannımca bu.

 


Semiha Kavak: 28 Şubat’ta yaşananlara post-modern darbe denmesinin nedeni nedir? Bununla amaçlanan neydi, bu amacın gerçekleşmesi için hangi yöntemler uygulandı?

Nezahat Belen: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ordu, müdahalesini meşru zeminde gerçekleştirmek için toplumda belli bir kesimin desteğine yönelmiştir. Bunu kimi zaman medya aracılığıyla toplumda belli gruplara hitap ederek sağlamıştır kimi zamanda tarihsel olarak kendisini devletin bekçisi/yöneticisi/varlığı/ asıl savunucu olarak gördüğü için gerçekleştirmiştir. Ordunun temel özelliklerinden biri olan devlete ve millete ait olan her şeyi kendi sorumluluğunda olduğuna inanmak, halka/topluma karşı tarafsız bir tutum içerisinde hareket ederek devletin varlığını, milletin varlığından üstün olduğunu düşünmek, yaptığı müdahaleleri daima meşru görmesini sağlamıştır.

28 Şubat dönemini “askeri demokrasi” olarak adlandırmak mümkünse de bilinen en yaygın kullanım şekli “post-modern darbe” olarak adlandırılmasıdır. Nedeni, askerin silah kullanma yoluna gitmeden, toplumsal katmanları harekete geçirerek hükümetin değişmesini sağlamasıdır. Bir başka ifadeyle asker geleneksel askeri imkânları kullanmadan ve doğrudan yönetimi ele almadan yönetimin değişmesini ve istediği değişikliklerin siyasiler vasıtasıyla yapılmasını sağlamıştır. Çünkü bu dönemde gerek toplumsal yapıdaki değişiklikler gerekse uluslararası konjonktür askerin doğrudan darbe yoluyla iktidarı ele geçirmesine uygun değildir.

Ordunun kendi çıkarları ve özellikle güvenlik kavramının araç olarak kullanılması, yapılan müdahalenin temel sebepleri olarak okumak gerekir.28 Şubat’ta, birtakım (sözde) sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra basın-yayın kuruluşlarının, üniversitelerin, sendikaların, sermaye çevrelerinin, sivil bürokrasinin, yargı mensuplarının desteği alınarak, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan kararlar hükümete dayatılmış, koalisyon ortağı parti milletvekillerinin baskı, tehdit, şantaj ve ikbal vaadiyle istifa ettirilmiş, nihayetinde seçilmiş bir hükümet işlevsiz hale getirilerek, istifaya zorlanmıştır. 28 Şubat sürecinde TSK’nın, kendilerine sunulan iç tehdit algısını kabullenip buna uygun kararlar vermeye hevesli bir yargı ortamını beklentilerinin de ötesinde hazır ve nazır bir şekilde bulduğu pekâlâ söylenebilir. Bu itibarla belki TSK tarafından verilen brifinglerin, en etkin bir şekilde “yargı” alanında yansımasını bulduğu görülmektedir. Bu süreçte, tıpkı 1980 askeri darbesinde olduğu gibi, kendisini “rejimin teminatı” olarak gören TSK, emir-komuta zinciri içinde hareket etmiştir. Komuta katının benimsediği çizgide olmadığı düşünülen çok sayıda muvazzaf asker, bu kez “yıkıcı, bölücü ve irticai faaliyetlerde bulundukları” gerekçesiyle, hukuk kuralları zorlanarak tasfiye edilmiştir. Bu tasfiyenin, 1960 darbesindeki gibi üst düzey komutanlara yönelik değil, Albay ve alt rütbedeki askeri personele dönük olmuştur.

Görünürde değerler ve semboller düzeyinde koparılan bütün bu fırtına, maddi ilişkiler alanında 28 Şubat’ın neleri değiştirdiğini önemli ölçüde gizlemeyi başarmıştır. Oysa 28 Şubat, bütün bu görüntünün ötesinde veya siyasi mücadelenin yanında, Cumhuriyet tarihi boyunca ekonomik ve sınıfsal bakımdan ayrıcalıklı bir kesimin, bürokrasinin ve devletle organik ilişki içindeki büyük sermayenin, yeni gelişen toplumsal güçlere karşı giriştiği bir tasfiye operasyonu olarak da okunabilirdi. Bu bakış açısına göre, “türban”, sadece kamusal alanın hizmetli sınıfında istihdam edilen kadının başını örtseydi, belki “devleti ele geçirmeye kararlı irtica sembolü” olmayacaktı; çember sakallı da varoşlardaki esnaf olarak kalıp TÜSİAD’la yarışmaya aday bir girişimci olmaya kalkışmasaydı, aynı şekilde “rejim için tehdit” oluşturmayacaktı. Ama Türkiye’nin sosyolojik dönüşümü, üretilen maddi değerlerin paylaşımında da söz sahibi olmak isteyen kesimlerin veya sınıfların, iş bölümü sürecindeki eski konumlarını sorgulama ve değiştirme çabasına şahitlik ediyordu.

Bugün de 28 Şubat’ı anlamak için yapılması gereken, belki de öncelikle onun iktisadi boyutuna bakmaktır. “İrticai veya yeşil sermaye” olarak tanınan girişimlerin bu süreçte nasıl ambargoya tabi tutulduğu, kaçının iflas ettiği, hangi büyük medya grubunun borçlarının silindiği, hangi büyük holdingin süreçten sermaye artırımıyla çıktığı, onların yönetim kurullarına kimlerin “danışman” olarak girdiği, hangi bankaların neden artık mevcut olmadığını ve onların yerini hangilerinin aldığı gibi sorular bugün de cevap beklemektedir.

28 Şubat post-modern darbe süreci bir toplum desteğinden ziyade topluma rağmen yapılmıştır. Toplumdan büyük destek almaya yönelik politikalar yürütülmesine rağmen, meşru zeminde karşılık bulamamış ve Türk siyasi hayatında demokrasiyi sekteye uğratacak bir girişim olarak sonuçlanmıştır.

 

Semiha Kavak: 28 Şubat’taki gelişmeler karşısında eğer istenilen sonuç elde edilemeseydi ve Refahyol iktidarı devrilmeseydi neler yaşanabilirdi?

Nezahat Belen: Daha önce 2 defa tecrübe ettiğimiz şekilde bir askeri darbe daha olurdu herhalde. Yapılan brifingler, basın, ordunun söylemleri, siyasilerin kendi iç menfaatleri çözümü gene askerde görürlerdi.

 

Semiha Kavak: 28 Şubat’ın ardından iktidara gelen siyasi partilerin bu süreçte demokrasiye uygun davrandıklarını, iyi sınav verdiklerini söylemek mümkün mü, sizce bu partilerin post modern darbede rolleri oldu mu?

Nezahat Belen: Asla! Zaten milletin iradesini ve milletin emanetini elinde tutanlar kendilerine düşen görevleri hakkıyla yapsalardı bu olaylarla bu şekilde karşılaşmazdık. Neden mi derseniz. Bu millet, vekili ile el ele 15 Temmuz gecesi gerçek bir duruş sergilemiştir. O gün TBMM’de halkın temsilcisi olan vekillerimiz, yöneticilerimiz ve halkımız aynı İstiklal Harbimizde olduğu gibi istiklali ve istikbali için tek vücut olarak asil duruşunu sergilemiştir. Özlediğimiz duruştu bu. 28 Şubat’a gelecek olursak; ülkedeki siyasi istikrarsızlık, politik çekişme ve artan kutuplaşmalarla o günün siyasileri imtihanı geçememişlerdir. Kısaca hatırlatmak gerekirse:

Türkiye, Turgut Özal’ın 8.nci cumhurbaşkanı seçildiği 1989 yılından Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar 13 yılda 12 hükümetle ülkeyi idare etmeye çalışmıştır. 1989-1995 tarihleri arasında koalisyonsuz 4 hükümet ülkeyi idare ederken, 1995-2002 arasında koalisyonlu “7 yılda 7 hükümet” idare etmiştir. İlginçtir 1980 darbe öncesinde de gene ülkede koalisyonlar ve benzer şekilde 7 yılda 7 hükümet işbaşındaydı. Siyasi istikrarın sağlanması için bu dönemde toplam 9 seçim yapılmıştır: 6 genel seçim (1983,1987,1991,1995,1999 ve 2002) ve 4 yerel seçim (1984,1989,1994 ve 1999) . Bu tablonun oluşmasında 12 Eylül 1980 askeri rejimin, seçim kanunları ile oynamak suretiyle, parti sistemini yeniden biçimlendirmeye çalışması da etkilidir. Bundaki amaç, daha ideolojik nitelikteki küçük partileri tasfiye etmek ve parti sistemini yönetmesi daha kolay bir-iki ya da üç parti sistemine dönüştürmekti. Yani demokrasi ilkesinden uzak sözde temsil hakkı ile yönetilen bir cumhuriyet rejimi.

 

Semiha Kavak: Sizce 28 Şubat postmodern darbesi sürecinin aktörleri kimlerdi, bu müdahale sadece iç dinamiklerle ortaya çıkmış bir müdahale miydi? Ayrıca dış dinamiklerden bahsetmek mümkün mü?

Nezahat Belen: Darbenin aktörleri birden fazladır. Hem dahili hem de harici etkenler vardır. 28 Şubat 1997 darbesi, merkez medyanın Genelkurmay’ın basın bürosu gibi çalıştığı, seküler sermayenin hükümeti hedef aldığı, YÖK’ün ve YÖK güdümündeki üniversitelerin üretilen bilgi kirliliğine ve siyasal kitle akademik meşruiyet kazandırma çabasına girdiği bir dönemin sonucudur. 28 Şubat darbesi, 27 Mayıs darbesinden sonra ilk kez ordu-aydın ittifakının yeniden tesis edilmesi nedeniyle önemlidir.

28 Şubat sürecinde ordu, üniversiteler ve aydınlar üzerinden bir müdahale kanalı yaratmaya çalışmış ve bu ittifak üzerinden siyasal meşruiyet arayışında olmuştur. Ordunun üniversite-aydın bloğu ile kurduğu ittifak 28 Şubat sürecinden sonra da sürmüş, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişini izleyen süreçte de ordu, bu ittifak üzerinden siyasete müdahale kanalları açmaya çalışmış, ancak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin arkasındaki geniş toplum desteği nedeniyle başarılı olamamıştır.

28 Şubat darbesi, darbenin hedef öznesinin Refah Partisi olması nedeniyle, Türkiye solunun önemli bir kesimi tarafından sahiplenilmiştir. Özellikle 1990’ların ilk yarısında Kemalist kimlikleriyle tanınan aydınların katledilmesi, kendini siyaseten solda tanımlayan insanlardaki laiklik hassasiyetlerini arttırmıştı. Tam da böylesi bir laiklik hassasiyetinin yükselişinin üstüne gelen RP’nin seçim başarıları, 28 Şubat sürecinde asker-sivil siyasal seçkinlerin toplumsal zemin bulmalarının önünü açmıştır. 28 Şubat sürecini laiklik-şeriat gerilimi üzerinden değil de asker-sivil bürokrasi ve İstanbul-Anadolu serma yesi arasındaki gerilimli ilişki üzerinden okumak gerekiyor.

Ayrıca olay sadece irtica söylemleri değildi esas mesele değişen dünya düzeni içinde milli devlet özellikleri sergilemeye çalışan, taşıdığı tarihsel kodları aktif hale getirmek isteyen bir hükümetin tehlikesiydi.  Çünkü II. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası dış politika dengeleri ABD ve SSCB’nin ekseninde şekillenen, iki büyük güç arasında kıyasıya mücadelenin yaşandığı iki kutuplu bir dünya düzeninden ,1991 sonrası SSCB’nin açılımları ile tek kutuplu dünya düzenine ya da daha doğrusu medeniyetler çatışmasına dönüşmüştür.

Bir anlamda komünizmin, kapitalizm karşısında kaybettiği anlaşılmış, neo-liberalizm ve hızlı bir şekilde küreselleşme süreci ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda uluslararası şirketler ülkelerin iç ve dış politikasında, hatta dünya politikasında etkin hale gelmiştir. Bundan sonra, küresel oyuncular veya devletler siyasi ve ekonomik nedenlerle, bireyi, bireyin haklarını, etnik yapı ve etnik özellikleri ortaya çıkarmışlardır. Bu da etnik vurguları, çatışmaları, ayrımcılıkları arttırmış, milli devletler küresel çalışma yapmak isteyen devlet ve şirketlerin önünde engel olarak görülmüş, milli devletler yıpratılmıştır. Bu yüzden, milli devletleri savunanların yeni yöntemler, çözümler ve kavramlar bulmaları ve kurumlar oluşturmaları gereken sürece girilmiştir.

Türkiye, tarihi, dili, dini ve kültürü bir olan Türk Cumhuriyetleri ile ikili ilişkilerini geliştirirken, Rusya’da, Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya enerji politikasında Türkiye’nin önünü kesmek ve içine kapanmasını sağlamak amacıyla, Ankara’nın bu dönemde sorun yaşadığı İran, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile iyi ilişkiler kurmuştur. PKK gibi terör örgütlerini desteklemekten geri kalmamıştır. Bu anlayışla, Rusya, 1 Temmuz 1994’te imzalanan “Boğazlar Tüzüğü” ne karşı çıkmış, Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı Projesi’ni engellemeye çalışılmış, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne S-300 füzelerini satmak amacıyla 4 Ocak 1997’de anlaşmaya varmıştır. Bu da Türkiye-Rusya ilişkilerini gerginleştirmiştir. Bu gerginlikler Türkiye’nin 1994’te ikinci büyük ekonomik kriz yaşamasını ve 5 Nisan Kararlarını almasına sebep olmuştur.

Soğuk savaşın bitiminden sonra, Türk-Amerikan ilişkilerinde de bir duraklama meydana gelmiştir. Bu süreçte, Türkiye’nin rolü sorgulanmaya başlamıştır. 1991 yılında “geliştirilmiş ortaklık” kavramı ortaya atılmış, 1995’ten sonra ise ilişkiler değişik bir boyut kazanarak, Avrasya ve Ortadoğu bağlamında, “stratejik ortaklık” seviyesine çıkarılmıştır. Bu dönemde, Türk-ABD ilişkilerinde iyi ilişkilerin yanında, zaman zaman gerginlikler (1996 yılında yaşanan Kardak ve Kıbrıs sorunları, firkateyn sorunu) de yaşanmıştır. ABD, parası ödendiği halde 3 firkateyni teslim etmek istememiş, “örtülü ambargo” uygulamıştır. Bu firkateynlerin Türkiye’ye teslimi Adalar Denizi’ndeki sorunların ve Kıbrıs sorununun çözümüne bağlanmış, Türkiye bunu tepkiyle karşılamıştır.

ABD’nin bu uygulamaları milli ve yerli sermaye söylemleri ile stratejik konumu, tarihsel liderliği ve İslam dünyası üzerindeki etkisini değerlendirmek isteyen devrin Başbakanı Necmettin Erbakan tarafından alternatif bir ekonomik-ticari iş birliği kuruluşu yapılanmasına götürmüştür. Temelleri Ekim 1996’da atılan ve D-8 ( Developing Eight; Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya, Pakistan ve Türkiye) adını alan bu yapı 15 Haziran 1997 kurulmuştur. Türkiye’nin alternatif arayışı etkisini darbenin dünya devletleri tarafından desteklenmesinde de etkili olmuştur. Özellikle İslam ülkeleri ile geliştirilmek istenen D-8 süreci bu düşüncelerin tetiklenmesinde büyük etki sağlamıştır. Türkiye İslam coğrafyasının ekonomik ve sosyal potansiyelinin farkındaydı ve bu coğrafyanın liderliğine soyunmak istiyordu. Güçlü bir Türkiye Washington’un bölgedeki çıkarları için tehlike oluşturabilirdi. ABD’li diplomatlar Erbakan ve hükümeti tasfiye edilmeli mesajını pek çok kez açıklamalarıyla işaret etmişlerdi. Şimdi sadece bu düşüncelerin desteklenmesi ve dayanak oluşturulması lazımdı. Refah Partisinin sistem içi bir parti olduğundan kuşku duyan çevrelerin yoğun muhalefeti, istenilen olmasına yani bu koalisyonun sonunu getirecek sürecin başlamasını sağlamıştır. Daha ilk günden orduevlerinde, askeri üstlerde toplantılar yapılıyor, irticanın iktidarda olduğu görüşü savunuluyordu. Sürekli bir laiklik tehdidi algısı etrafta, Refah Partisinin bu noktada ülkeyi şeriata götüreceği, Türkiye’yi İranlaştıracağı, Avrupa Birliğinden alacağı noktasındaki propagandayı ordu bizzat basın eliyle yapıyordu. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın “Bu sefer silahsız kuvvetler halletsin” deki en büyük pay basına aittir. MGK’nın varlığının anti demokratik olduğunu iddia ederek eleştirenler, bu süreçte hükümetleri denetleyecek bir organ haline gelmesini alkışlamaya başlamışlardı. Kısaca darbe kendini göstere göstere geliyordu.

 Biraz da 28 şubatın bilançosundan bahsedebilir misiniz?

 28 Şubat, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı değişikliklerinin yapıldığı bir dönem olarak anılacaktır. 28 Şubat sürecinin ilk müdahalesi, egemenlik hakkına karşı olmuştur. Bu süreci başlatanlar, halkın oylarının kayda değer bir önemi olmadığı, meclisin yetkili ve önemli bir kurum olmadığını bir kez daha göstermeye çalışmışlardır. İkinci müdahale, sivil otoriteye/siyasi iktidara yani millet iradesine karşı olmuştur. Bu müdahaleyle, parti programlarının önem taşımadığı, hangi parti iktidara gelirse gelsin, ellerine verilen yönerge doğrultusunda faaliyet göstermek zorunda kalacağı, hükümet politikalarının, hükümet ve meclis-üstü kurumlar tarafından belirleneceği, hatta siyasi iktidarın, belli bir kesime ve partilerine kapalı olduğu, halkın oylarıyla hükümet olsalar bile, iktidar olamayacakları gösterilmeye çalışılmıştır.

 Milletin iradesine darbe vuranlar bunu sivil kuruluşlarla taçlandırmışlardır. 28 Şubat’tan itibaren başlayan sürece kısa bir göz atacak olursak, politikacılar ve siyasi partiler dâhil, dernek ve vakıflara yoğun bir baskı uygulanmış, özellikle insan hakları alanında faaliyet gösteren bazı dernek ve şubeler kapatılmış, baskınlar yapılmış, sivil örgütlerin sindirilmeye çalışılmış, yeni kurulacak sivil örgütlerin kuruluşları da çeşitli bahanelerle engellenmiştir.

28 Şubat Post-modern darbe süreci; din-devlet bağlamında görünürlüğünü korusa da asıl nedenin hem İslamcıları hem de Kemalistleri tasfiye ederek ülke statüsünü uluslararası camiada gerileten bir operasyondur. Fakat bu süreç daha çok dindar kesime yapılan bir operasyondur. Medya, üniversiteler ve yargı organları “irtica tehlikesi” konusunda brifinglere tabi tutulmuş; binlerce insan fişlendiği gibi binlerce kamu personeli soruşturma geçirmiş, yüzlerce kişi “irticai örgüt” üyeliğinden yargılanmış, cezaevlerine konulmuştu. Yüzlerce kamu personeli memuriyetten atılarak iş kurmaları ve iş sahibi olmaları engellenmişti. Haksız ve hukuksuz uygulamaların taşındığı yargı mercileri, taraflı ve yönlendirilmiş kararlarla haksızlıkları onaylamıştı. Başlarını açan veya peruk takan kadınların birçoğu da cezalandırılmaktan veya işlerini kaybetmekten kurtulamamıştır. Bugün için sayısını tespit etmenin mümkün olmadığı çok sayıda erkek de eşi başörtülü olduğu için veya “irticai fikirleri ya da faaliyetleri” nedeniyle işten atılıp, cezalandırıldı. Yüksek Askerî Şûra kararlarıyla savunma hakkı verilmeden ordudan atılanların sayısı bu dönemde astronomik bir artış göstermiştir.

Büyük medyanın ihlallere yer vermemesi ve İslami kesimin dışındaki basının yeterince ilgi göstermemesi nedeniyle bu süreçte yaşanan ihlallerin maddi ve psikolojik tahribatı ve doğurduğu trajik hadiseler genellikle bilinmedi. 28 Şubat üzerine Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütü olan Eğitim Bir Sen’in titiz bir çalışma ve araştırma ile hazırladığı rapor, bu konu hakkındaki en detaylı çalışmalardan biridir. Bu rapora göre 28 Şubat uygulamaların bazılarını rakamlarla ifade etmek gerekirse: 1990-2011 yılları arasında “irtica” suçlamasıyla YAŞ kararlarıyla TSK’dan atılan personel sayısı 1.635 kişidir. 1997-2001 yılları arasında görevine son verilen öğretmen sayısı 3.527, istifa eden (ettirilen/mobingle) öğretmen sayısı 11.000, kılık-kıyafet/fişlemeler nedeniyle disiplin soruşturmasına uğrayan öğretmen sayısı 33.271, 28 Şubat sürecinde fişlenen Milli Eğitim Bakanlığı personeli sayısı 4.625, MİT tarafından irticayla ilişkili görülen kamu personeli sayısı 2.639 ayrıca fişlenen öğretim görevlisi sayısı 418, öğretmen sayısı ise 949.dur. İrtica gerekçesiyle hakkında rapor tanzim edilen vali/kaymakam sayısı 210 bunlara emniyet mensuplarını, Diyanet personelin ve çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarındaki personeli de eklediğimizde olayın çok basit bir uygulama olmadığı daha açık anlaşılacaktır.

 

Semiha Kavak: 28 Şubat uygulamalarını en sert bir dille eleştiren ve  2002 yılında iktidar olan Ak Parti iktidarı sizce 28 Şubat sürecinin etkilerini ortadan kaldırmak için neler yaptı, 28 Şubatın etkileri bugün tümüyle kalkmış durumda mı?

Nezahat Belen: Maalesef insanla ilgili olan bir olayın fizik deneyi gibi yapılıp hemen sonuç almasını bekleyemeyiz. Sohbetimizin başından beri anlattıklarımız dikkate alınırsa aradan neredeyse 25 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen o gün bu darbeye maruz kalanlar hayatta ve hayatlarını, özlük haklarını saygınlıklarını geri istiyorlar. Evet uygulamada Ak Parti 2013 yılında getirdiği demokratikleşme paketi ile dini özgürlüklerimizi kullanabilme, kaybettiğimiz haklarımızı geri kazanma hakkını sağlamıştır. Fakat bu olay kanunlarla, paketlerle veya genelgelerle değil toplumsal bir uzlaşma ile olduğu zaman “sorun!” olmaktan çıkacaktır. Bunun içinde zannımca önce insanın kendini bilmesi, kendisini oluşturan değerleri yaşaması ve hayattaki istikameti doğrultusunda gayret göstermesi gerekir. Boş, amaçsız, tembel insanlar sadece eleştirir. Hz. Peygamberimiz (SAV)’in “İki günü eşit olan zarardadır” sözünü kendimize şiar edinip ülkemiz, vatanımız ve milletimiz için çalışmalıyız.

Sorunuzu tarihsel olarak açıklamam gerekirse ;2002 yılından beri tek başına iktidar olan Ak Parti’den toplumun beklentileri artmıştı. 1982 Anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklik öngören paketin 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla kabul edilerek, Türkiye’nin gündemine daha başka demokratik reformları içeren değişikliklerin yapılması konusu da girmişti. Bunlardan biri de Başörtülü öğrencilerin kıyafetlerinden taviz vermeden ve yurtdışına gitmeden Türkiye’deki üniversitelerde eğitim alabilmeleri konusudur. Bu konuda özellikle referandumu takip eden günlerde Türkiye’de bulunan önemli gazeteler ve televizyonlar her zamankinden daha fazla sayıda yayınlar yapmaya başlamışlardır. Bu meselenin çözümü konusunda galiba en önemli adımı Türkiye’de yüksek öğrenimi düzenleyen YÖK yapmıştır. YÖK başkanının değişimi ve yeni Başkan Yusuf Ziya Özcan’ın İstanbul Üniversitesi’nden bir öğrencinin şikayeti üzerine, üniversiteye gönderdiği bir talimatla başörtüsünün üniversitelerde serbest kalması yolunda önemli bir adım atmıştır. Bu olay diğer üniversitelere de örnek olmuş ve hemen hemen bütün üniversitelerde isteyen kız öğrencilerin derslere başörtüleriyle girmelerinin önü açılmıştır. Kasım 2010’da YÖK Başkanının yaptığı açıklamayla 1-2 üniversite dışında başörtüsü meselesi kalmamıştır. Bu uygulamaların hayata geçmesinde STK’ların ( özellikle Eğitim Bir Sen ve Türk Eğitim Sen) etkisini ve desteğini göz ardı etmemek gerekir.

                Kamu personeli için başörtüsü yasağının kalkması ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Ekim 2013’te açıkladığı demokratikleşme paketi ile oldu. Kılık kıyafet yönetmeliğinin 5.maddesinde yapılan değişiklikle kısıtlayıcı hükümler kaldırıldı. İlk başta askerler, emniyet mensupları, hakimler ve savcılar bu düzenlemenin dışında tutuldu. Avukatların, barolar tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde başörtüsü takamayacaklarına ilişkin uygulamalar ise, mahkeme kararları ile aşıldı. Ancak düzenleme dışında kalanlar için başörtüsü yasağı 2020 ‘de tamamen kaldırıldı. Ayrıca halkın tam desteği, hükümetin ve TBMM’nin dik duruşu ile bir başka darbe gerekçesi olmaması için 10 Temmuz 2018 de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle çıkarılan “TSK görev ve yetkileri kanunu” ile Genelkurmay Başkanlığı yeniden Millî Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin 2.nci yıldönümünde yayımlanan bu kararname ile Türkiye de önemli bir sivilleşme adımı atılmış oldu. 2018 yılı Türkiye’sinde artık TSK siyasetin dışına çekilmiş, Millî Savunma Bakanlığına bağlı bir kurum haline dönmüştür. Artık ordu demokratik ülkelerde olduğu gibi rejimin bekçisi olmaktan çıkarak esas görevi olan dıştan gelecek saldırılara karşı milletini koruma noktasında, vatanın koruyucusu olmuştur. Bunun devam etmesi için ülkemizde yaşayan herkesin kendi sorumluluk ve görevlerini yerine getirmesi, demokrasiye, hukuka ve milli iradeye saygılı olmasını temenni ediyoruz.

2012 yılında Meclis çatısında Ak Parti İstanbul Milletvekili Nimet Baş’ın başkanlığında Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonunun hazırladığı, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonunun raporu, 28 Şubat sürecinde kişilerin maruz kaldıkları hak ihlallerinin tespitinde önemli bir kaynak niteliğinde olsa da o dönem mağduriyet yaşamış yüzlerce insanın ne ismi ne de uğradıkları ihlaller ve hak kayıpları konusunda bütüncül bir çalışma halen gerçekleştirilmiş değildir. Kısacası mağdurlar için hakikat ortaya çıkarılmayı beklemektedir.  28 Şubat davası, sürecin yaşandığı dönemde demokrasiye yapılan bu müdahaleden hesap sorulmasının önünde engel teşkil eden bazı yasalar, ilerleyen yıllarda Anayasa'daki değişikliklerle aşılabildi. Böylece, 28 Şubat darbecilerinin yargılanmalarının önü ancak 2013 yılında başlanabildi. Sonuçlanması ise 5 yıl süren bu dava için toplumun nezdinde adaletin yerini bulduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak 2013 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın grup toplantısında yaptığı konuşma, bizlerin duygu ve düşüncelerimizin anlaşıldığını, değer gördüğünü göstermesi açısından da sevindiricidir. O konuşmasında:

“Devlet vatandaşına bakarken muteber ve muteber olmayan, öz-üvey evlat muamelesi yapıyordu. Devlet vatandaşına yaşam tarzı, kılık kıyafet, resmî ideoloji dayatıyordu. Biz buna son veriyor. 76 milyonun devlet nazarında bir ve beraber olması için tarihi bir adım atıyoruz. Elbette gurbette geçen yılların, vatan, sıla, aile hasretinin telafisi mümkün olmayacak. İkna odalarında onurlarına dokunulan kızlarımızın yaraları elbette kapanmayacak. Mahkemelerde, hapishanelerde tüketilen hayatlar elbette geri verilemeyecek, gözlerindeki damlalarla başlarındaki örtüyü çıkartmak zorunda kalan kız çocuklarının eğitim şevkleri elbette tamir edilemeyecek. Ancak inanıyorum ki bugün başlayan normalleşme, bugün başlayan yeni özgür süreç hepimiz için milletimiz için bir teselli, bir güvence olacak”  bu sözler bir nebze ümitvar olmamızı sağlamaktadır.



 

 

 


14 Şubat 2021 Pazar

STRATEJİK BİR SİLAH: SOSYAL MEDYA




YENİ ŞAFAK PAZAR SÖYLEŞİ

Mustafa Bostancı, sosyal medya platformlarının belirli devletlerin ve belirli güçlerin elinde kitleleri yönlendirme becerisine sahip stratejik bir silaha dönüşebileceğinden söz ediyor ve ekliyor: “Siyasal iletişimin en temel kitle iletişim aracı olan televizyon, gazete ve radyo gibi geleneksel medya araçlarının yerini daha çok dijital platformlar ve sosyal medya alıyor. Tek taraflı kitleye hitap eden lider veya aday profilinden çok artık etkileşime giren lider veya adayları daha çok görüyoruz.”

SEMİHA KAVAK

Sakarya Üniversitesi  İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Bostancı, Sosyal Medya ve Siyaset, Sosyal Medya: Dün, Bugün, Yarın isimli kitapları ve çok sayıda akademik yayını bulunan çok yönlü bir akademisyen. Sosyal Medya platformlarının kişiler üzerindeki etkileri ve siyasi düşünceye etkilerine dair sorularımızı cevaplayan Bostancı, dünyayı saran sosyal ağlar karşısında ülkemizde dijital teknolojiler, sosyal ağlar, güvenlik riskleri, tehditler gibi çeşitli konularda eğitimlerin sıklaştırılması ve yerli alternatiflerin geliştirilmesi gerektiğini belirtiyor.


İnternet teknolojisinin bir iletişim aracı olarak küresel anlamda yaygın kullanılmaya başlaması ile birlikte Sosyal Medya gün geçtikçe bireylerin, toplumların üzerinde etkisini artırıyor. Artık yeni bir insan tipolojisine sahibiz. Eskiden toplum içinde kendine yer edinmeye çalışan bireyler artık bunu sosyal medya üzerinden sağlama çabası içerisinde. Ülkemizin sosyal medyayı en çok kullananlar arasında yer aldığını dikkate alarak öncelikle şunu sormak istiyorum; İçinde bulunduğumuz bu tablo dünya için, bizlerin geleceği için iyiye mi, kötüye mi işaret? Sosyal Medya bizi nereye götürüyor?

Sosyal medya, yaşadığımız dijital çağın en yoğun kullanılan iletişim platformlarını içeriyor. Söz konusu ülkemiz olduğunda, sizin de ifade ettiğiniz gibi sosyal medyayı en çok kullanan ülkelerin başında geliyoruz. Şüphesiz bunda genç ve orta yaş nüfusa sahip olmamızın etkisi büyük. İçinde bulunduğumuz tablo, dijitalleşme itibariyle hem iyi hem kötü gelişmelerin örnekleriyle dolu. Geleceğe bakmak için öncelikle şimdiyi görmek gerekiyor. Sosyal medya kimi zaman yoğun dezenformasyon ve algı yönetiminin yayılarak kitlelerin yanlış yönlendirildiği, kimi zaman da iyiye ve doğruya ilişkin bilginin kitlelere yayıldığı ve kolektif bir hareketin toplumsal sorunlar karşısında çözüm üretmek için örgütlendiği bir mecra oldu. Kimi zaman haksızlıklar karşısında sessiz kitlelerin sesine, kimi zaman da illegal örgütlerin elinde önemli bir silaha dönüştü. Arap Baharı, Gezi Olayları, 15 Temmuz Darbe Girişimi gibi toplumsal olayların hepsinde de sosyal medyanın etkin bir şekilde kullanıldığını hatırlıyoruz. Kısacası elimizde farklı yetenekleri olan platformlar var ve biz bunlarla gelecek adına ne yapmak istiyoruz? İyiliğe dair herhangi bir girişime de, kötülüğe dair herhangi bir girişime de sosyal medya güç katabilir. Sosyal medya bizleri alışılagelmiş iletişim yöntem ve tekniklerinden kopararak yeni bir dünyayı deneyimlemeye götürüyor. Bu açıdan sosyal medyayı nasıl kullandığımız, ne amaçla kullandığımız, fırsatları nasıl değerlendirdiğimiz, zararlı etkilerinin ne kadar farkında olduğumuz ve olası risklere karşı ne kadar tedbir aldığımız çok önemli. Sosyal medya hayatın göz ardı edilemez bir gerçeği ve biz bu gerçekle yaşamayı öğrenmeliyiz.


HER BİRİNİN KENDİ KİTLESİ VAR

Türkiye’de en çok kullanılan sosyal medya platformları olan Facebook, Twitter Instagram YouTube kullanıcılarını sonsuz bir akışa teslim ediyor. Bu mecralardan karşımıza çıkan  reklamlar, fenomenler, akımlar, paylaşımlar, haber ve enformasyon içerikleri, fotoğraflar vs kişi üzerinde nasıl bir etki oluşturuyor ?

Her platformun kendine has kitleleri var artık. Platformların içerikleri de birbirinden farklılaşmaya başladı. Kullanıcılar bu platformları iletişim, sosyalleşme ve eğlence gibi amaçlarla kullanırken, işletmeler, sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler ise müşterilerine ulaşmanın ve onlarla bağlantıda kalmanın etkili bir yöntemi olarak kullanıyor. Reklam harcamalarının son yıllarda geleneksel medyadan dijitale doğru büyük bir değişim geçirdiği çeşitli raporlarla ortaya konuluyor. Vaktinin büyük bir bölümünü burada geçiren kullanıcıya billboard reklamı ile ulaşmak artık hayal. Özellikle yaşadığımız pandemi dönemlerinde hem reklam gösterimleri hem de satın alma davranışı çoğunlukla dijital mecralardan gerçekleştiriliyor. Sosyal medyanın ünlüleri olan fenomenler birer pazarlamacı gibi çalışıyor. Kimi zaman kendi takipçilerine bir ürünü tanıtırken kimi zaman da sansasyonel bir davranışla karşınıza çıkabiliyorlar. Hemen hemen herkes içerik üretiyor fakat kullanıcıyı etkileşime dahil eden içerik her zaman daha değerli oluyor. Kullanıcılar sosyal medyada gördükleri içeriklerden hareketle bir hizmete veya ürüne karşı davranış geliştirebilirler. Bir kişiye veya fikre ilişkin algıları değişebilir. Sosyal medyadan yayılan bir içerikle kamuoyu oluşturulabilir. Siyasi bir lidere veya partiye ilişkin tutum değişebilir, oy verme davranışı etkilenebilir.

YÜZDE 28’İN SİYASİ TERCİHİNİ ETKİLİYOR

Sosyal Medyanın siyasi düşünce oluşturma açısından ne derece etkisi var? Siyasal karar verme noktasında kişiler sosyal medyadan ne derece etkilenirler? 

Sosyal medya yalnızca kişilerarası iletişim pratiklerimizi değil, aynı zamanda siyasal iletişim pratiklerimizi de dönüştürüyor. Siyasetin alışılagelmiş lider, seçim, propaganda kavramlarını yeniden yorumlamamıza neden oluyor. Ben bu yeni durumu siyasal iletişim 2.0 olarak adlandırıyorum. Siyasal iletişim 2.0 kavramından hareketle siyasetin doğasında yaptığı temel değişimleri hatırlatmakta fayda var. Siyasal iletişimin en temel kitle iletişim aracı olan televizyon, gazete ve radyo gibi geleneksel medya araçlarının yerini daha çok dijital platformlar ve sosyal medya alıyor. Tek taraflı kitleye hitap eden lider veya aday profilinden çok artık etkileşime giren lider veya adayları daha çok görüyoruz. Türkiye genelinde seçmenlerle gerçekleştirdiğimiz bir araştırmanın sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 28,5’i sosyal medyada karşılaştıkları içeriklerin siyasi tercihlerini etkilediğini belirtiyor. Benzeri araştırmalardan da hareketle, sosyal medya siyasi partilerin ve adayların seçmene ulaşmalarında, kendilerini anlatmalarında ve oy vermeye ikna etmelerinde stratejik bir önem taşıyor.

BELİRLİ GÜÇLERİN EGEMENLİĞİNİ GÖRÜYORUZ

ABD seçimlerinde Trump’un seçim işlerini yürüten şirketin bazı verileri Facebook üzerinden temin ettiği ve Trump’un seçimleri kazanmasında bu verilerin önemli rol oynadığı iddia ediliyordu. Gerçekten verilerle belirlenen stratejiler seçimlerde bu derece etkili olabilir mi? Öte yandan seçim yenilgisinin ardından henüz devir teslimi dahi olmadan twetter Trump’un hesabına engel koydu. Buradan Sosyal Medyaya bakarsak bu durum bize neyi anlatır? Bu platformlara sadece ticari amaçlı platformlar gözüyle bakmak mümkün mü?

Hafızalara Cambridge Analytica skandalı olarak kazınan veri skandalları, Facebook’a olan güveni zedelemiştir. Facebook güvenlik açığından yararlanan basit bir kişilik testi yardımıyla kullanıcıların kişisel verileri elde edilmiş, bu veriler seçmen tercihlerinin yönlendirilmesinde kullanılmıştır. The Great Hack isimli belgesel, bu konuyu tüm detaylarıyla ortaya koyan bir çalışmadır. Sosyal medya platformları sadece veri skandalları ile değil, sansür uygulamaları ile de gündeme geliyor. Özellikle Twitter, siyasi liderlere ait hesapları dondurma, tweetleri silme gibi birçok vaka ile biliniyor. Hal böyleyken, sosyal medya platformlarına sadece iletişim, eğlence, ticaret amaçlı platformlar olarak bakmak doğru olmayacaktır. Bu platformlar belirli devletlerin ve belirli güçlerin elinde kitleleri yönlendirme becerisine sahip stratejik bir silaha dönüşebilmektedir.

BİR MİLYON VERİ ÇOK ŞEY İFADE EDER

Sosyal Medyada beğeniler, paylaşımlar, yorumlar, hashtagler ve tıklanmalar neticesinde kişiler hakkında her tür veri elde ediliyor. Dijitalleşme her geçen gün yaygınlaşırken, artık arama motorlarında ve sosyal medya platformlarında arattığımız ya da gezindiğimiz, hatta telefon yanımızdayken bahsettiğimiz bir ürün karşımıza reklam olarak çıkıyor. Bu bilgiler bireylerin tercihlerini manipüle etmek için kullanıldığında buna karşılık alınabilecek tedbirler var mı, yoksa kullanıcılar çaresiz mi?

Maalesef bu noktada platform sahipleri daha avantajlı bir durumda. Platformlar algoritmalar, sayesinde kullanıcıların yaptığı aramalar, içerik etkileşimleri, takip ettiği hesaplar gibi verileri işleyerek onlara gösterilmesi gereken en ideal reklamı karşılarına çıkarıyor. Hatta ve hatta yakın zamanda Whatsapp üzerinden kullanıcılara iletilen yeni kullanıcı sözleşmesine göre, telefon numarası, rehberdeki kişiler, cihaz model bilgileri, operatör bilgileri, Facebook tabanlı harcama ve ödeme yöntemleri gibi birçok veri işlenebiliyor ve kullanılabiliyor. Bu bağlamda bu bilgiler bireylerin tercihini manipüle etmekte, kitleleri yanlış yönlendirmekte rahatlıkla kullanılabilir. Bir kişinin verisi tek başına bir anlam ifade etmeyebilir fakat bir milyon kişinin verisi bir araya geldiğinde, o kitle hakkında yıllar süren araştırmalar sonucu elde edilemeyecek çok değerli bilgiler elde edilir. Bütün bu veriler sınıflandırılarak ilgili gruba sadece belirli bir siyasi partinin reklamları ya da adayın paylaşımları gösterilirken, diğer siyasi parti ve adayın içeriklerinin görülmesi engellenebilir. Bütün bunlara ek olarak kullanıcılar tamamen çaresiz diyemeyiz. Kullanıcıya düşen kullandığı platformun üyelik sözleşmelerini iyi okumak ve gizlilik ayarlarını doğru ayarlamak.

YERLİ ALTERNATİFLERİN GELİŞTİRİLMESİ VE EĞİTİM

Sizce Türkiye, Dijital Teknolojinin neresinde? Dünyayı saran bu ağlara karşı neler yapılabilir? Bu konularda yeterince tedbir alamayan ülkeleri neler bekliyor?

Türkiye’de dijital teknolojiler noktasında önemli adımlar atılıyor. E-devlet uygulamaları sayesinde kendimizi dijital vatandaş gibi hissediyoruz. İnanılmaz bir kâğıt israfı vardı ki elektronik belge yönetim sistemi bu durumun önemli ölçüde önüne geçti. Dijitalleşme bağlamında gerek kamu gerekse özel sektörde güzel gelişmeler yaşanıyor. Sorunuzun sosyal ağlar boyutuna gelecek olursak, ülkemizin dünyayı saran sosyal ağlar karşısında yapması gereken iki önemli şey olduğuna inanıyorum. Birincisi, özellikle nüfusumuzun büyük bir bölümünü oluşturan genç ve orta yaş grubunu bu konularda iyi eğitmek gerekiyor. Diğer yaştaki kullanıcılar önemsiz demiyorum fakat önce buradan başlanmalı. Dijital teknolojiler, sosyal ağlar, güvenlik riskleri, tehditler gibi çeşitli konularda eğitimlerin sıklaştırılması, bu konuların eğitim müfredatlarında uygun şekilde yer alması gerekiyor. Medya okuryazarlığı dersi bu bağlamda önem arz ediyor. İkincisi ise, yerli alternatiflerin geliştirilmesi. Sadece sosyal ağlar değil, işletim sistemi, arama motoru, ofis yazılımları gibi birçok konuda yerli alternatiflerin geliştirilmesi noktasında milli politikaların izlenmesi gerekiyor. Aksi durumda dünyanı saran bu ağlar sizin kişisel verilerinizi size karşı kullanabilir. Sizin vatandaşlarınızın algılarını yanlış yönlendirebilir. Siyasi tercihlerinizle ilgili dezenformasyon yayabilir. Milli değerlerinizle ilgili yanlış içerikleri kaldırmayabilir.

GENÇLER DİJİTAL YALNIZLIĞA TERKEDİLMEMELİ

Sosyal Medyada bilindik platformların dışında da çeşitli platformlar, sohbet odaları var. Bu platformları kullananların genellikle gençler olduğunu düşünürsek gençlerimizi bu platformlar nasıl etkiliyor?

Sosyal medya denildiğinde herkesin aklına Facebook, Youtube, Twitter, Instagram gibi popüler platformlar geliyor. Fakat sosyal medya her geçen gün gelişen ve çeşitlenen bir platformlar bütünü. Markalaşmış platformların yanı sıra henüz çok kişi tarafından bilinmeyen platformlar özellikle gençler için risk arz ediyor. Her nasıl geleneksel medyada izlenecek televizyon programını seçiyor, okunacak kitap konusunda hassasiyet gösteriyorsak aynı dikkat ve hassasiyeti dijital içerikler ve platformlar hususunda da göstermemiz gerekiyor. Gençlerin zihin dünyasının şekillendiği yıllarda hangi kaynaklardan beslendikleri son derece önem arz ediyor. Bu noktada ebeveynlere, eğitimcilere ve gençlik özelinde çalışan gönüllü teşekküllere görev düşüyor. Gençleri bu platformların girdabına kaptırmamalı, dijital yalnızlığa terketmemeliyiz. Yasaklamak ya da kullanmamak çözüm değil, çözüm dengeli ve bilinçli kullanmaktan geçiyor.




7 Şubat 2021 Pazar

KIZIL ÇİÇEK



GEÇ KEŞFEDİLEN BİR YAZARIN ÇARPICI ÖYKÜLERİ

Rus Edebiyatı kendi sınırlarını aşmış, dünyayı etkiler hale gelmişse bunda 19. Yüzyıl Rus yazarlarının önemli etkisi var. Dünyanın şaheserlerinden kabul edilen eserlerin en önemlilerinden bazıları Rus yazarların, şairlerin elinden çıkmış eserler. Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Turgenyev, Çernişevski, Tolstoy gibi yazarların eserleri dünya edebiyatında hala en önemli eserler arasında yer almakta.

Bu isimler kadar olmasa da o dönemde ortaya çıkan bazı Rus yazar ve şairler hem kendi dönemlerini, hem sonradan gelenleri etkilemişlerdir.

Vsevolod Mihayloviç Garşin ismi eleştirmenlere göre dünya edebiyatının  en önemli yazarları arasında kabul edilen, öykü ve oyun yazarı Anton Çehov’un öncülü kabul edilmektedir.

Parçalanmış bir ailenin çocuğu olup sıkıntılı dönemlerden geçmiş olan Garşin, çocukluk yaşlarından itibaren okumaya meraklı biriydi. Ne bulursa okuyan Garşin, lise yıllarında psikolojik  rahatsızlıklarla karşılaşır. Bu hastalık hayatının belli dönemlerinde  iyice depreşir. İntihar ettiğinde henüz 33 yaşında olan Garşin,  yaşamına sığdırdığı 17 öykü ile edebiyat dünyasının ölümsüz isimleri arasında girer. Bu öykülerinin 3’ü Osmanlı-Rus savaşıyla ilintili öykülerdir.

Garşin, yaygın olan Osmanlı düşmanlığının anlatımlarıyla büyümüş bir isimdir ve  93 Harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşına katılmayı bir Rus genci olarak vatan borcu görür. Bir arkadaşıyla birlikte Üniversite öğrenimini yarıda bırakarak gönüllü olarak Nisan- Ağustos döneminde savaşa katılır.

Savaş esnasında da yazmayı sürdürür. “Dört Gün” adlı öyküsüne cephede başlar ancak savaşta bacağından yaralanır ve bu öyküsünü tedavi görmekte olduğu hastanede tamamlar. Dönemin önemli dergilerinden birinde yayınlanan bu öyküsü genç yazara büyük ün kazandırır.

Garşin’in bu öyküsü kendi hikayesinden de kesitler içeren bir anlatıma sahip. Öykünün kahramanı İvanov da tıpkı Garşin gibi  savaşta cephede yaralanmıştır.

Savaşta yaşananlar, düşmanın öldürülmesi Garşin’in kahramanı İvanov’u savaşın kötülüğü üzerine düşünmeye sevk eder. Vurulan, öldürülen askerlerle empati kurar. Buradaki anlatımda Garşin ile İvanov adeta iç içe geçmekte. Garşin, başlangıçta savaşta birilerini öldürmeyi düşünmemiştir, öldürmek değil, ölmektir tercih ettiği, ama  İvanov’un düşman  dediği ölmüştür. Pişmanlık, İvanov’un dilinden şu cümlelerle dökülür; “Önümde benim öldürdüğüm adam yatıyor, ölü. Kader onu buraya neden getirdi. O kim? Belki onun da benim gibi yaşlı bir annesi vardır. Uzunca bir süre akşamları küçük kerpiç evlerinin kapısında oturacak, uzaklara kuzeye bakacak; bakmaya kıyamadığı oğlu, evinin direği gelir mi diye…

Bunu istememiştim. Çarpışırken kimseye zarar vermek istememiştim. İnsanları öldürmek zorunda olduğum fikri aklımdan çıkmıştı. Kendimi sadece göğsümü kurşunlara siper ederken hayal edebiliyordum. Geldim ve bunu yaptım.” 

Bu kez de kendini rahatlatacak nedenler üretmeye kalkar İvanov; “ Onu öldürmüş olsa da benim suçum ne?”

Garşin, gerek okul çağlarında, gerekse savaş sonrasında gerek subay yapıldığı dönemde, gerekse subaylıktan ayrıldıktan sonra dönemin ünlü Rus yazarlarıyla irtibat kurmaya çalışır. Bu isimlerden biri olan Tolstoy’dan etkilendiği öne sürülür. "Savaş ve Barış" adlı eserinde savaşın yaşattığı acıları çeşitli açılardan ele alan ve Rus pasifizminin önemli isimlerinden biri sayılan Tolstoy’un, Garşin’in savaş hakkındaki görüşlerini ve düşüncelerini etkilediği belirtilmektedir. Garşin’in  savaş olgusunun şiddetle, ölümle yoğrulmuş doğasının karşıtı bir ideoloji olan pasifizmi benimsemesinde sanat eserlerine yansıyan savaş karşıtı düşüncelerin etkisi olduğu muhakkaktır.

Garşin, Rus edebiyatının en büyük realist yazarlarından olan İvan Turgenyev ile de iyi ilişkiler kurmuş, onun düşüncelerinden de yararlanmıştır. Garşin, Turgenyev’e sevgisi nedeniyle kitabının ismini taşıyan “Kızıl Çiçek” adlı öyküyü ona atfetmiştir.

Garşin’in “Kızıl Çiçek “adlı eserinde yer alan diğer bazı öykülerde de savaş temaları yer almakta. Kitapta yer alan  "Korkak" adlı öyküsündeki ana karakter de Garşin  gibi bir üniversite öğrencisidir. Gönüllü olarak Polis kuvvetlerine kaydolduğu için reddettiği savaşa alınmayacağını, dolayısıyla kimseyi öldürmek zorunda kalmayacağını düşünmektedir. Ancak tıp öğrencisi olan arkadaşı, olayları daha gerçekçi değerlendirmekte ve savaştan kaçmasının mümkün olamayacağı konusunda kendisini uyarınca yeniden savaş gerçekliğini zihninden geçirecektir:

"Birkaç gün önce kendisiyle sık sık savaş konusunu tartıştığım tıp öğrencisi olan tanıdığım Lvov bana dedi ki: “Hadi görelim sizi barışsever arkadaşım, askere çağrılıp insanlara ateş etmeniz gerektiğinde insancıl görüşünüzü nasıl uygulayacaksınız?”

“Beni askere çağırmayacaklar Vasili Petrović ben milis kuvvetlerindeyim.”

“Evet ama savaş uzarsa milis kuvvetleri de çağrılacak. Kendinizi kahraman gibi göstermeyin, sizinde sıranız gelecek.”

Yüreğim daraldı. Nasıl bu ihtimal daha önce aklıma gelmemişti? Tabii ki savaş uzayıp giderse milis kuvvetleri de çağırılacak başka türlüsü mümkün değil. “Eğer savaş uzarsa..”

Evet, sanırım uzayacak. Bu savaş uzun süre devam etmese bile başka savaş başlayacak. Neden savaşmayalım ki? Neden bu ulvi işi yerine getirmeyelim? Bana kalırsa şu anki savaş sadece benim değil, küçük kardeşimin de, ağzı süt kokan yeğenimin de kaçamayacağı, gelecek savaşların başlangıcı. Ve benim sıram çok yakında gelecek."

Yazarın hayatıyla bağlantı kurulabilecek bir başka öykü ise  kitaba ismini verdiği “Kızıl Çiçek “adlı öyküsü. Bu öyküde Garşin, akıl hastanesindeki bir hastanın, hastane bahçesindeki kızıl bir çiçeğe olan sevgisini öyküsüne konu ediyor ve akıl hastalarının duygusal bağlarına vurgu yapıyor.

9 öyküden oluşan kitap okuyucuyu kolay sürükleyen  akıcı  bir dile sahip. Esra Arı’nın çevirisi okumayı kolaylaştırıyor. Öyküler onca trajikliğine rağmen okuyucuyu kendinden uzaklaştırmıyor. Savaşın geride bıraktığı acı izler üzerinden sevgiye uzanan öykülerin her biri edebi tat bırakıyor okuyucuya.
 
Semiha Kavak - YENİ ŞAFAK



 

 

 


SÖYLEŞİ


 

YENİ ŞAFAK - MUSTAFA ÖZÇELİK İLE SÖYLEŞİ

Semiha Kavak

Yunus Emre üzerine çeşitli eserleriniz ve bunlarla ilgili aldığınız birçok ödülünüz var. Son olarak Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin düzenlediği Edebiyat Mevsimi Festivali’nde “Gönül Dili Yunus” adlı eserinizde Deneme Dalında ödül aldınız. Kitabınızdan yola çıkarak sormak istiyorum; Yunus’un, gönül diliyle anlattığı şey nedir?

Yunus Emre’yi “âşık, miskin, derviş” gibi sıfatlarla da anlatabiliriz ama Anadolu’da meydana getirdiği etkiyi anlamada en uygun sıfat “gönül şairi” ifadesidir. Zira kendisinin dünyaya gelme gayesini “Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim” şeklinde açıklar. Gönül, genel manada tasavvufta, özel manada ise Yunus Emre’de “Hakk’ın tecellgahı” olarak görülür. Buna göre gönül, mecazen “beytullah”tır. Allah’ın nazarı orayadır. İnsan, gönlünü masivadan arındırarak onu Hakk’ın tecellilerinin mekânı haline getirdiğinde hakikat ve marifet bilgisinin de muhatabı olur. Bu bilgiyle nasiplenir. İşte Yunus Emre, bunu başarabilmiş bahtlı kullardandır. O, bu gönül arınmasıyla çağının gönlü kırık insanlarını irşad ve ihya ederek bir gönül inkılabı gerçekleştirmiş, Anadolu onun birliğe dayalı, farklılıkları hoş gören, muhabbeti ve bütün varlıklara saygıyı esas alan bu tavrıyla Moğol travmasını, Selçuklu devletinin çöküşün getirdiği sorunları aşarak Osmanlı devletini kurmayı başarmıştır.

HAKKA YÖNELİK BİR ŞAİR 

Yunus, çeşitli yönleriyle sadece edebiyatımızda değil, Türkçe’nin kullanımından, tasavvufa kadar çeşitli alanlarda örnek gösterilen bir isim. Önemli görüldüğü kadar eleştireni de var. Sizce öven ve eleştirenleri dikkate aldığımızda Yunus nereye oturuyor?

Yunus Emre, bir tasavvuf şairidir. Bu anlayış, dıştan bir bakışla anlaşılamaz. Çünkü kendine mahsus özel bir anlam dünyası vardır. Bu dünyaya girebilmek için kavramlarına aşina olmak gerekir. İşte hem bu konudaki bilgi yetersizliğinden hem de tasavvufa muhalif olma gibi bir tutumdan dolayı  eleştiri okları zaman zaman Yunus Emre’ye de yöneltilmiştir. Bunlara bir de Yunus Emre’yi kendi ideolojik anlayışlarına dayanak yapmak isteyenlerin onu asli kimliğinden uzak bir yerde göstererek yine bu eleştirilere zemin hazırladıkları meselesini de eklemek lazımdır. Yine Yunus’a batılı bir gözle bakmak da başka bir sebep olarak söylenebilir. Bu tür eleştiri sahiplerine göre; Yunus Emre bir Batıni, kalenderi dervişidir. O yüzden merkezi İslam anlayışından uzak bir heteredoks anlayışı yansıtır. Hayatın ve soysal hadislerin dışında pasif bir karakterdir. Olumsuz yaklaşım gösterenlerin eleştirileri bu şekilde özetlenebilir. Tasavvufu ve dolayısıyla Yunus’u kendi gerçekliği içerisinde anlayanlar ise onu hem din hem dil tutumuyla Anadolu’da Kur’an ve sünnet temelli bir din ve tasavvuf anlayışını inşa etmiş bir şahsiyet olarak görürüler. Yunus’un duygu ve düşüncelerini anlatırken kullandığı dil de ona olumlu yaklaşımın bir başka haklı sebebidir. Zira o, Türkçe’yi bir edebiyat ve din dili haline getirmiş, böyle bir dille çok zor anlaşılabilecek vahdet-i vücud anlayışını hemen herkesin anlayacağı bir sadelikte anlatarak hem din hem dil anlamında çok önemli bir iş yapmıştır. Fakat sadeliği basit ifade olarak anlamamak lazımdır. Yunus’un Türkçeye kazandırdığı en önemli değer, basitlik değil sadelik, yüzeysellik değil derinliktir. Bundan dolayı edebiyatımızın en zengin damarı olan şiirimiz tarih boyunca hep Yunus Emre üzerinde yürüyüşünü sürdürerek bugünlere ulaşmıştır.   

MİLLİLİKTEN EVRENSELLİĞE YÜKSELTEN BİR ANLAYIŞ

Sabahattin Eyüpoğlu “Yunus Emre” adlı eserinde Yunus için; “O Bütün dindarlığına ve müslüman görünüşüne rağmen hiçbir dinin adamı değil, tersine, bütün dinlerin ötesinde, camilerin, kiliselerin dışında, kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adımıdır. Bu inancın tek kuralı, yasası sevgidir.” diyerek Yunus’u hümanist bir yaklaşımla her şeyin üzerinde “sevgi” ile donanmış bir isim olarak tanımlar. Yunus’a bu şekilde yaklaşanlar için neler söylenebilir?

Evet, o dönemin hakim paradigması biraz da Yunus’u hem İslam gerçeğinden uzak yerde konumlandırmak hem de batılların kabul edeceği bir çerçeveye sokmak gibi gayelerle Yunus’u hümanist olarak görmek ve göstermek istemiştir. Bu değerlendirme, önyargı ile birlikte aynı zamanda bir cehaletin ürünüdür. Zira batıda Hümanizm çağı Yunus’tan çok sonra başlamıştır. Hümanizmle tasavvuf arasında insanı sevme meselesi müşterek bir kavram gibi görünse bile  bu sevginin temeli, anlamı aynı değildir. Hümanizmde insan Tanrı’dan bağımsız hatta kopuk bir şekilde ele alınır. Hatta Tanrı yerine ikame edilir. Yunus Emre de ise insan sevgisinin kaynağında Kur’anın öğrettiği sevgi anlayışı esastır. Bu anlayışın temelinde Allah’a yani Yaradan’a ilişkin sevgi ve ona bağlı olarak insan sevgisi vardır. Hatta bu yaratılmışa olan sevgi, insanla da sınırlı kalmaz ve yaratılmış bütün varlıkları  sevmeyi kapsar. Zaten Yunus Emre, bu tür iddiaların önünü daha yaşadığı zamanda “Yaradılmışı severiz Yaradan’dan ötürü” diyerek kesmiş ve sevgi konusundaki duruşunu çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Onun yetmiş iki millete bir gözle bakma, Tanrı inancını mabede ve belli ritüellere has kılmama konusundaki tavrı ise onu din, mabed, İslam ve millet anlayışından uzaklaştırmaz. Yunus, dinin özünü, ahlakını esas aldığı için onun anlamını ritüellerle, mekanlarla sınırlamak isteyen bir anlayışa karşı çıkar. Onun için dar anlamda mabed cami,  geniş anlamda bütün kainattır. Yine sevilmesi gerekenler ise özelde aynı değerleri taşıdığı insanlar yahut kendi milleti olmakla birlikte geniş anlamada bütün insanlardır. Zira onlar fıtratta kardeşidir. Yunus’u millilikten evrenselliğe yükselten de bu kuşatıcı anlayışıdır. Tabi bunun temelinde Allah inancımızın O’nu “Bütün alemlerin Rabbi” olarak görmek şeklinde olması, Hz. Peygamberin “alemlere rahmet olarak gönderilmesi” ve Kur’an’ın son kitap olarak yine bütün bir insanlığı muhatap alması anlayışı ile ilgilidir.

Yunus Emre’nin eserleri, yaşadığı dönem ve mezarı hakkında çeşitli rivayetler var. Hatta yurdumuzun çeşitli yerlerinde Yunus Emre Türbesi var. İşin içine menkıbeleri de katarsak gerçek Yunus kim, nasıl biri, ona biçebileceğimiz müşahhas bir yer var mı?

İinsan fani, Hak bakidir. Yunus, bundan dolayı maddesiyle değil manasıyla, şahsi hikayesiyle değil şiirleriyle var olmayı istemiştir. Çünkü onlar Hak ilhamlı mana sözleridir. Kalıcı olması ve bilinmesi gerekenler onlar olmalıdır. Bu yüzden o manasıyla olduğu gibi kabri ile de pek çok yerdedir. Diğer yandan onun yaygın şöhreti, her yerde şiir söyleyen diğer Yunus’ların  “bizim Yunus” dediğimiz asıl Yunus’la var olmak istemeleri de Yunus kabirleri meselesinin başka bir sebebidir. Bir başka önemli sebep ise Yunus Emre, tasavvuf eğitimini tamamladıktan sonra mürşidi Tapduk Emre tarafından Anadolu’ya irşad gezilerine gönderilmiş, o da Anadolu’nun pek çok yerine seyahatler yapmıştır. Vefatından sonra ise onun hatırasını taşıyan bu yerler ona hürmeten makamlar inşa etmişlerdir. Bu yüzden B. Vahapzade’nin de dediği gibi “ bir yerde ölüp bin yerde kendisine mezar/makam yapılan” bir isim olmuştur. Bu konuda müşahhas bilgi olarak ise şunu söyleyebiliriz. Yunus, en eski kaynaklara göre Eskişehir’den geçen Porsuk çayının Sakarya ırmağına karıştığı yer olan Sarıköy’de doğmuş, Konya’da medrese, Nallaıhan’ın Emre Sultan köyünde tasavvuf eğitimi almış, ardından Anadoludaki irşad gezilerinden sonra tekrar doğduğu köy olan Sarıköy’e dönerek orada vefat etmiştir. Dolaysıyla kabri oradadır. Kabrinin olduğu ileri sürülen ama bizim makamı demeyi tercih ettiğimiz yerler ise Aksaray, Manisa, Erzurum, Isparta, Ordu/Ünye gibi sayısı on sekiz bulan yerlerdir. Buradaki kabirler, başta dediğimiz gibi ya makamdır ya da başak Yunuslara aittir. Ama Anadoludaki seyahatleri ve o dönemdeki tekkelerin dini-tasavvufi ve sosyal misyonlarından dolayı Yunus’un bu sayılan şehirlerle de bir irtibatı olduğu düşünülebilir.


YUNUS'U EN İYİ ANLATAN ESERLER

Bugüne kadar  Yunus Emre ile ilgili birçok eser yazıldı. Sizin eserlerinizi dışında tutarsak; sizce Yunus’u en gerçekçi anlatan eserler hangisi?

Yunus, Meşrutiyet yıllarına kadar halk ve tekke muhitlerinde bilinen bir isimdi. Kadim Osmanlı kaynaklarında ise ona dair kısa bilgiler yer alıyordu. Bizi onu M. Fuat Köprülü’nün 1918’de yazdığı “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eseriyle tanıdık. Bu kitap, Yunus kitaplarının başlangıcını teşkil eder. Ondan sonra ne söylenmiş ve yazılmışsa kaynağı bu kitaptır. Ama bu eser, çok değerli olmakla birlikte Yunus’a ilişkin yorumlarında bazı problemler de taşımaktadır. Köprülüden sonra Burhan Toprak ise 1933’te yeni alfabe ile Yunus Divanını bize kazandıran ilk isimdir. Daha sonra bu konuda ağırlıklı olarak Abdülbaki Gölpınarlı çalışmış Yunus’un hem biyografisini hem şiirlerini  daha geniş kapsamda incelemiştir. Daha önemlisi ise hem Divanını hem de Risaletün Nushiyye adlı eserini neşrederek büyük bir hizmet yapmıştır. Dolayısıyla bu üç ismi/eseri önemsemek gerekir. Ama Yunus’u bir mutasavvıf şair olarak ele alma anlamında en doğru değerlendirmeleri Sezai Karakoç yapmıştır. Bu yüzden sahih bir Yunus portresi anlamında onun Yunus Emre kitabı çok önemlidir. Sonradan bu eserlere pek çok yeni eser daha katılmışsa da söylenenler/yazılanlar bu temel eserler çerçevesindendir. Sonuç olarak Temel kaynak eser olarak Köprülü’nün, Divan olarak Gölpınarlı’nın yorum olarak Karakoç’un eserleri önemlidir. Bu ifade diğerlerini önemsizleştirmez elbette. Onlar da Yunus’un tanıması,anlaşılması konusunda elbette katkı sunan eserler olmuştur. Ama bu katkı diğerlerine göre sınırlıdır.

Günümüz dünyası insanına Yunus’tan neler taşınabilir? Yunus bize nelerin önderliğini yapabilir?

Yunus, bir beytinde “Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” diyerek sözlerinin  hiçbir zaman önemini, etkisini yitirmeyeceğini ifade etmiştir. Bu durumu başka bir beytinde de “Yunus senin sözlerin, manadır bilenlere/Söyleniser sözlerin devr ü zaman içinde.” Şeklinde söyler. Ona böyle söyleten şey, sözlerinin kaynağının Kur’an ve Hadis kaynaklı olmasıdır. Bunu da yine “Yunus'un sözü şiirden amma aslı Kitap'tan /Hadîs ile dinene key bil sâdık olmak gerek” beytinden anlıyoruz. Yunus, bundan dolayı samimi inancın, birliğin, kardeşliğin, dostluğun, yardımlaşmanın, kötülüğü, çirkinliği ortadan kaldırmanın, tabiat ve çevreyi korumanın, adaletin, hakkaniyetli paylaşımın sözcüsüdür, tebliğcisi ve temsilcisidir. Başka bir boyuttan baktığımızda ise yaratılışa, hayata, aşka, ölüme, bilgiye vb. vahiy perspektifli bir anlam yükleyen ve bu anlamı insanlara kazandırmak isteyen biri olduğu görülür. İşte bu değerler, adaletsizliğin, savaşların, cinayetlerin, nefretin, ötekileştirmenin hüküm sürdüğü bir dünyada hepimizin ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Yunus, buna göre yeryüzünde bir anlam çerçevesinde insanca barış ve sevgi içinde yaşamamızı sağlayacak bir yol rehberidir. İnancı, milliyeti ne olursa olsun bu değerler aklı başında hiç bir insanın karşı çıkacağı değerler değildir. Bizim bütün sorunumuz, Yunus’un bu anlamda ve bağlamda anlama zorluğu çekmemiz hem de gerek kendi coğrafyamızda gerekse dünyada tanıtamayışımızdır. İnşallah, 2021 Yunus Emre yılında bunlar gerçekleşir. Biz de bütün insanlık da dünya da onun tanır, anlar ve onun felsefesi ışığında yeni bir dünya kurarız.

 

Yunus Emre’nin çağı zaman dilimi olarak, Anadolu Selçuklularının sonu ile Osman Gazi devirlerini içine alan bir devir. Devrin olaylarının Yunus’un düşünce dünyasına sizce nasıl bir etkisi olmuş?

Her insan gibi büyük kabul edilen insanlar da yaşadıkları çağdan etkilenirler ama diğer insanlara göre etkilendikleri o çağı da etkilerler. Denidiğinzi gibi Yunus 13. Asrın son çeyreği ile 14. Asrın ilk çeyreğinde yaşadı. Bu dönem hem bir çöküntü hem de ayağa kalkış dönemdir. Selçuklu yıkılmıştır ama Osmanlı kurulmuştur. Bu sürecin en önemli sıkıntısı Moğol işgalidir. Selçukludaki çözülmenin ardından ayrı ayrı beyliklerin kurulmasıdır. B,ir diğer problem ise bu karmaşık süreçte orta çıkan ve sapkınlık olarak niteleyebileceğimiz bazı dini-tasavvufi akımlar ve mensuplarıdır. İşte hem maddi hem manevi planda gerçekleşen bu travmanın yaralarını Yunus Emre ve devrin Mevşana, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Nasreddin Hoca, Şeyh Ede Balı gibi isimler sarmış, insanın ayağa kalıp birliğini, dirliğini Osman Beyin önderliğinde tekrar sağlayarak bir cihan devlerini kurmuştur. İşte hem yıkılış hem fetret hem de tekrar ayağa kalkış sürecinde Yunus,  en etkili isimlerin başında gelir. Kan, kin, düşmanlık, fitne çağı olduğu için de onun  söylemi bu zehirlere şifa olabilecek sevgi, kardeşlik, birlik, dayanışma gibi konular etrafında olmuştur.


1 Şubat 2021 Pazartesi

Minerva

 

Kışın güzelliğinde saklıdır minerva. Ve telli kavaklar o güzelliği bir vahiy gibi fısıldar zamanın kulağına...

23 Aralık 2020 Çarşamba

Fırtına Sonrası

 


tedirgin sabahlarda çoğalır göğün yüzü
düşümde bir hatmi çiçeği ansızın
çakırdikenleri dalar kalbimi
savruldukça zaman
azaldıkça çoğalan
nârım dağılır ağzımda
dilimde o sessiz ve konuşkan sızı
yakar
dokundukça geleceğin elleri
bir yunus yükselir bilinç okyanusundan:
'mirim' der,
“mirim,
konuşma!”
titreşen sonsuzluğa baktıkça
kehanet gibi tazelenir yalnızlık bilgisi
dayancım sınanır provezza fırtınalarında
'sus!' der dudaklarım
Naime Erlaçin
Ayna İnsan Sayı:8

20 Aralık 2020 Pazar

SİNAN CANAN'LA SÖYLEŞİ

 

Yeni Şafak Pazar'da bu hafta;

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan'la bir söyleşi yaptık.

İyi okumalar... İyi Pazarlar


Oldukça farklı yayınlar ve eğitimler geliştirerek tüm dünya insanlarının dikkatini gerçek sorunlarımıza” ve kalıcı çözümlere” çekmeyi merkeze alan  "Açık Beyin" adlı bir merkeziniz var. Öncelikle şunu sormak istiyorum; Bu merkez neyi amaçlıyor, neler yapıyorsunuz?

Böyle bir şeyi kurmaya neden ihtiyaç duydunuz ?

2013 yılından beri neredeyse tüm Türkiye’yi gezerek bilim anlatmaya, insanların meraklarını bilime ve bilmeye yönlendirmeye çalışıyorum. Ülkemizin kurtuluşunun burada olduğuna dair sarsılmaz bir inancım var. Özellikle günümüzde, bilim ve teknolojinin, zihinsel teknolojilerin dünyaya hükmetmeye başladığı bir zamanda, artık başka şeylerle vakit öldürme lüksümüz kalmadığını düşünüyorum. Bu amaçla ne yapabilirim diye düşünüp bu yolu buldum: Her fırsatta insanlara bilimin “kendini bilme ve kendini gerçekleştirme” konusunda bize neler anlatabileceğini açıkça anlatmaya gayret ediyorum. İstanbul’a taşındığım 2016 yılından beri de bu işimi AçıkBeyin altında sürdürüyorum. AçıkBeyin aslında bir eğitim ve danışmanlık şirketi olarak Müge Doğan ile birlikte kurduğumuz bir kurum. Başlangıcından beri her zaman esas gündem olarak, Türkiye ve dünya insanlarına en son bilimsel ve işe yarar bilgileri “açık” bir şekilde aktarmak amacıyla faaliyetlerimizi sürdürdük. Bilimsel terminoloji arasında anlaşılması çok zor olan konuları en anlaşılır ve açık bir şekilde anlatmak her zaman temel hedefimiz oldu. AçıkBeyin’in belki de en önemli farkı, “kişisel gelişim” (soft-skill) veya “teknik beceri” (hard-skill) eğitimleriyle değil, şimdilik sadece bizim temsil ettiğimizi zannettiğim “öz-beceri” (Core-skill) kategorisinde değerlendirilebilecek konularla ilgilenmemiz ve sadece bu alana giren konularda eğitimler geliştirmemizdir aslında. Öz-beceri eğitimleri, insan olmanın maalesef günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş esas anlamını hatırlamayı ve muhataplarımızın mesleği, yaşı veya cinsiyeti, düşüncesi, inançları ve siyasi görüşleri ne olursa olsun, yaşantılarımızı bu bilgilerle daha iyi bir yola doğru yönlendirmeye yardımcı olmayı amaçlayan konuları kapsıyor. Hedeflediğimiz en önemli çıktılardan birisi de insanların kendilerini daha önce belki de hiç tanışmadıkları yönleriyle tekrar tanımalarına ve hayatlarındaki kararları daha farklı bakış açılarıyla verebilmelerine yardımcı olabilmek. Tüm anlatılarımız da temelde İnsanın Fabrika Ayarları (İFA) adlı kuramsal açıklamanın üzerine inşa ediliyor.

AçıkBeyin artık Türkiye’nin en büyük bilimsel referans merkezi ve fikri yayın kuruluşu olmak üzere çalışmalarını sürdürüyor. www.acikbeyin.com adresindeki internet sayfamız ve AçıkBeyin YouTube kanalımız başta olmak üzere, ulaşabildiğimiz tüm mecralarda yeni medyanın gereklerine uygun ve bilgilendirici içerikler üretmekle uğraşıyoruz. Devam ettiğimiz kurumsal eğitimlerimizin yanı sıra, özellikle Türkiye’de iyi bir şeyler yapan ve yapmak isteyen herkesin ortak iletişim, irtibat ve referans noktası olabilmek için çalışıyoruz. Şimdilik küçük ama adanmış bir ekibimiz var; yakın bir gelecekte bu ekibin çok daha genişleyeceğinden ve çok daha etkili işler üreteceğinden şüphem yok.


İDDİALI DEĞİL ISRARCIYIZ 

İnsanlık var olandan bu yana benzer sorunlarla karşı karşıya ve bu sorunlar sürekli tekrarlanıyor. Sizler, anladığım kadarıyla insanlığın önündeki ontolojik sorunları aşma yollarını gösterme gibi önemli bir iddiayla yola çıktınız? 

Sizi bu derece iddialı yapan şey nedir?

Aslında iddialı değil ısrarcıyız belki de. Anlattığımız şeylerin önemli ve gündem olması gerektiğinde ısrarcıyız; çünkü günlük çözümler yahut yeni sorunlarla ilgili gibi gözükse de aslında insanlığın kadim dertlerine ilişkin bir dizi çözüm önerimiz var. Bu çözümler sadece bize de ait değil. Dediğiniz gibi, insanlık hemen her döneminde “unutkanlık”tan muzdarip olduğundan hep benzer hataları tekrarlamış. Bunu kadim kültürlerin anlatılarına, dini metinlere, geleneklere, kıssalara, masallara ve benzer anlatılara bakınca rahatlıkla görüyoruz. Günümüzün sorunlarına getirilmeye çalışılan muhtelif bilimsel ve teknolojik çözümler, bu kadim deneyimi görmezden geldiğinde veya oradan faydalanmayı ihmal ettiğinde, sunabildiği çözümler de sınırlı veya daha fazla problem yaratacak kadar yan etkili olabiliyor. Biz farklı bir yaklaşım olarak bilimsel bulgularla kadim deneyimlerimizi yan yana getirmeye çalıştık ve biyolojinin temelini oluşturan evrimsel anlayışla da birlikte, yeni ve kapsayıcı bir açıklama çerçevesi ürettik. Bu çerçeve herkesin hem anlayabileceği hem de uygulayabileceği öneriler sunuyor ve bu öneriler, birey ve toplum sağlığı açısından çok faydalı olabilecek sonuçlar vaadediyor. O nedenle bunları herkese duyurmamız gerektiğini düşünüyoruz. Aslında insana dair tüm sorunlarımızın çözümünün sadece bir bakış açısı değişimiyle mümkün hale gelebileceğini görüyor ve bu bakış açısını da ısrarla anlatmaya devam ediyoruz. Orijinal yahut bizden başka kimsenin bilmediği bir bakış açısı değil bu; belki çok insan biliyor; ama modern yaşamın ezberleri izin vermediğinden hatırlayamıyor ve bu nedenle de hem kendine hem de doğaya ve diğer insanlara zara vermekten kendini alıkoyamıyor.

Yıllar boyunca belli bir konunun detaylarına yeterince kafa yorarsanız, bir aşamadan sonra konu ne kadar çetrefilli olursa olsun, “karmaşıklığın içindeki sadeliği” fark etmeye başlarsınız. Söz konusu olan insan ve insan toplulukları gibi en üst düzeyde karmaşık bir sorun olsa dahi, insan zihninin böyle “çözüm örüntüleri” görebilme kabiliyeti hemen her zaman bunu başarır. Sorunlarımız çok ve çeşitli gözükse de aslında hepsinin bir kaç temel “yanlıştan” kaynaklandığını fark edebiliyorsunuz. Sanırım İFA kuramını yazmama neden olan da böyle bir şey. Tabii ki ben bir fizyolog, bir sinirbilim araştırmacısı ve bir biyolog olarak bakıyor ve cevapları bu alanlardaki deneyimimle bulmaya gayret ediyorum. İşte dışarıdan böyle “iddialı” gözükmem belki de yıllar boyunca benzer sorunlara zaman harcayıp görece sade ve anlaşılır bir çözüm yolu olduğunu fark edince bunu herkesle paylaşma isteğimden kaynaklanıyor. Bu çözümlerin temellerini 3 ciltlik İFA serisinde detaylarıyla ve anlaşılır bir şekilde aktarmaya gayret ettim. Şimdiye kadar okuyan ve bana geri bildirim veren neredeyse herkes, “bunu herkes okumalı, duymalı” mealinde cümlelerle dönüş yapıyor. Aynı fikirdeyim.


EĞİTİM İÇİN TASARLANMAMIŞ 

Dünyada mevcut olan  birçok eğitim sistemi insanların geleceğini teminat altına almaya çalışıyor, ancak görüyoruz ki en iyi denilen eğitim sistemleri dahi insan içindeki boşluğu gideremiyor.

Sizce burada eksik olan ne?

Eğitim, sanayi devrimi ile eş zamanlı olarak belli konularda bilgili veya uzman çalışanlar yetiştirme amacına yönelik kurgulanmış ve bugün gittikçe çağ dışı kalmaya mahkum bir sisteme dayanıyor. Maalesef başka bir alternatif de kolay kolay düşünemediğimiz için aynı sistemi yenilemeye çalışmakla, restorasyon ve reformlarla vakit kaybediyoruz. Eğitimin temel sorunu “insan için tasarlanmış olmaması”dır aslında. Eğitim, güdülenmiş davranışlar, ezber bilgi kalıpları ve edinilmiş refleks davranışlar yüklemeyi hedefleyen bir insan şekillendirme sürecidir. Bir yapay zeka yazılımını böyle bir sistemle çok iyi geliştirebilir ve ustalaştırabilirsiniz; ama insanın bilgi öğrenmek ve öğrendiklerini belirli durumlarda uygulamak dışında çok farklı yetenekleri ve ihtiyaçları vardır. Her insan farklı ve insan yaratıcılığı bireyler adedince çeşitlidir. Merkezi eğitim sistemleri ise tüm öğrencilerin özünde “aynı şey” olduğuna dayanmak zorundadır. Onları yaşlara, cinsiyetlere, ilgi alanlarına ve temel bilgi alanlarına göre gruplandırarak belli bir yöne yönlendirmeye çalışır. Özellikle de günümüzün çılgın bir hızda değişen dünyasında, gelecek 5-10 yıl içinde neler olacağını bile öngöremezken, böyle bir yöntemle “geleceğe insan yetiştirdiğini” zannetmek büyük bir yanılgıdır. Örgün eğitim, hayatın içindeki hacmi hızla küçültülmesi gereken ve ağırlıklı olarak da deneyim ve sosyalleşmeye bağlı bir öğrenme ortamına dönüşmesi gereken bir yapıdır. Covid-19 salgını sonrasında yaşadığımız küresel eğitim krizinin böyle bir dönüşümü, ezber bozacak yeni denemeleri eski duruma göre daha kolay hale getirebileceğini düşünüyorum. Yani eğitim açısından bu dönem bence handikaptan çok fırsat barındırıyor; tabii eğer bunu değerlendirmeye niyetimiz varsa…

 

Dünya teknolojik olarak bir hayli mesafe kat etti ancak bunun aynı oranda insanların mutluluğuna, huzuruna olumlu etkisinin olduğunu söylemek zor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Az önce eğitim için söylediklerimi teknoloji için de tekrarlayabilirim: Teknoloji aslında “insan için” tasarlanmıyor. İddiası belki öyle ama insan için bir şey tasarlayacaksanız, insanın ne olduğunu bilmeniz gerekir. Maalesef insanlık bir bütün olarak ne olduğunu büyük oranda unutmuş durumda. O nedenle mesela, daha rahat ve konforlu, daha hızlı, daha ucuz, daha marifetli teknolojilerin bize iyi geleceğini düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Rahat, konfor, ulaşım kolaylığı ve hareketsizleşme, bizi hasta ediyor, yalnızlaştırıyor. Seçenek çokluğu zihnimizi felç ediyor ama biz sürekli yeni seçenekler üretmeden duramıyoruz. Bunların bize neler yaptığı da malum zaten. Eğer insanı doğru bir biçimde anlamaya, ihtiyaçlarını ve sınırlarını gerçekten fark etmeye başlarsak, işte o zaman bilim ve teknoloji politikalarımızı baştan sonra gözden geçirmemiz gerekecek. Bugünün teknolojisi temel amaç olarak insanın hayatını kolaylaştırmak için değil, kar için üretilir. Amaç kar olunca insan ikinci plandadır ve maalesef böyle bir sistem, insanın ihtiyaçlarından önce “zaaflarını” dikkate alır ve kitleleri oradan avlayarak karını artırma yolunu kolaylıkla bulur. Bugün aynen böyle bir döngü içinde bir uçuruma doğru yuvarlanıp gidiyoruz adeta. İFA işte burada da bence çok önemli: Teknoloji geliştiren ve teknoloji politikalarına yön verenlerin bence insanı bir de bu açıdan anlamaya gayret etmeleri, geleceğimizi kurtarmak için çok önemli bir başlangıç noktası olabilir.

Yalnızca zihinlere yönelik değil, sağlık, yaşam, yönetim gibi çeşitli konularda da eğitimler veriyorsunuz. Bu bir ticari kaygı mı yoksa insana yönelik bir bütünsel eğitim faaliyeti mi? Neden eğitim alanlarını bu şekilde çeşitlendirdiniz?

Ticari “kaygı” ifadesini tam anlayamadım ama insanların büyük işler yapabilmeleri için para kazanmaları lazım; AçıkBeyin de zaten bir tarafıyla bir eğitim şirketi. Bu nedenle diğer şirketler gibi ücretli eğitimler de veriyor. Fakat AçıkBeyin’in farkı şu: Neredeyse tüm karını içerik üretmeye ve çeşitli sivil toplum girişimlerini desteklemeye harcıyor. Bu nedenle bütünsel bir eğitim faaliyetini ticari olarak da değerlendiriyoruz. Yapılan tüm yazılı ve görsel yayın içerikleri de bu sayede ücretsiz mecralardan milyonlarca insana ulaştırılabiliyor. Eğitim konularımızın çeşitliliği ise insanın çeşitliliği ile ilgili. AçıkBeyin’de diğer eğitim kurumlarının verdiği eğitimleri pek bulamazsınız. Bizim eğitimlerimiz İFA tabanlı yaşam eğitimleridir. Mesela “liderlik” başlığı bir çok eğitim firmasının kataloğunda yer alır; ama AçıkBeyin’de aynı adlı bir kitaba da konu olan “İnsan Odaklı Liderlik” uluslararası onaylı ve İFA tabanlı bir liderlik modelidir ve temel insanı öz-becerileri geliştirme sürecine odaklanır. Yani eğitimlerimizin aslında her biri, adına İFA dediğimiz kuramsal çerçevenin farklı uygulamaları olarak nitelenebilir.



Çeşitlilik Varsa Yozlaşma Kaçınılmaz 

Bilhassa son yıllarda farklı eğitim metotları, kişisel metotlar, eğitim koçlukları ve benzeri şeyler iyice artmış durumda. Bu ilgi geleneksel bilimin dışına da kayabiliyor. Özetle;  ortada bir eğitim kaosu var. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

İnsanın olduğu yerde çeşitlilik ve buna eşlik eden yozlaşma da kaçınılmazdır. Burada önemli olan, iyi niyetli insanların bir araya gelerek doğruyu temsil etmekten vaz geçmemeleridir. Dediğiniz gibi eğitim piyasası bir çok kötüye kullanım örneğiyle dolu. Mesela koçluk dediğimiz meslek, bazı kötü uygulamaları nedeniyle ismine şüpheyle yaklaşılan alanlardan birisi. Ben bu konuyu ilk duyduğumda formel bir koçluk eğitimine sahip değildim fakat incelediğim zaman koçluk (coaching) olarak bildiğimiz mesleğin sınırları son derece iyi çizilmiş ve son derece faydalı bir uygulama olduğunu anladım. Kötü örneklerle bir konuyu değerlendirip göz ardı etmek yerine doğrusunu öğrenmenin önemine inananan birisi olarak bu konuyu da AçıkBeyin’in ana konularından birisi yapmaya karar verdim. Mesela önümüzdeki dönemlerde sinirbilimsel yaklaşımla uluslararası akreditasyonlu yeni bir koçluk okulu tasarlama yönünde çalışmalarımız bile var; yani bu konuyu geliştirerek istifadeye sunmak istiyoruz. Faydalı bir modelin sırf imajı kötü diye yitirilmesi benim içime pek sinmiyor.

Son olarak, bazı ilgi veya eğitim alanlarının geleneksel bilim anlayışının dışına kaymasında bence bir sorun yok. Esas sorun, bilimi bağlamından çıkartarak, insanlara bilim adı altında temelsiz fikir ve ideolojilerin dayatılmasıdır. Bilim tek başına dönüştürücü ve aydınlatıcı bilgi vermekten uzaktır; zira işi bu değildir. Bilimsel bilgi ancak “yorumlanırsa” işe yarar ve yaşamda uygulanabilir bir deneyime dönüşebilir. Ama bu yorumların makul olabilmesi için o yorumları yapan insanların sadece bilimsel yeterliliğe değil, bir yaşamsal deneyime de sahip olması gerekir. Bilimsel bir kaç terimi dini yahut yeni dalga bir takım havalı terimlerle birleştirmek, gizemli bir hava vermek, maalesef tasavvuf gibi, kuantum fiziği gibi alanları bağlamlarının çok dışında mesajlar için araçsallaştırmak, geçici bir süre insanlara ün sağlayabiliyor. Bizim işimiz, bu bilgi ve yorum kirlenmesinin arasında temiz ve güvenilir bir referans olabilmek. Bunun kitabi bir ölçüsünü bulabileceğimizi düşünmüyorum. Zaman, kimin daha faydalı ve dönüştürücü anlatılar üretebildiğini gösterecek en iyi hakem olacaktır kanaatimce.


BEYİN VE ZİHİN EVRİMİ 

Kısaca İFAolan “İnsanın Fabrika Ayarları’ dediğiniz eserleriniz özü itibarıyla  neyi anlatıyor? Bu eserleri okuyan okuyucunun zihninde, iç dünyasında nasıl bir değişim söz konusu olabilir?

İFA, insanı, 3.5 milyar yıllık canlılık tarihinin özel bir meyvesi olarak, beyin ve zihin evrimini merkeze alan bir tanımlama çabasıdır. Bu tanımlama, binlerce bilimsel yayınla desteklenen ve artık bilimsel ve mantıki anlamda neredeyse kesin olarak emin olduğumuz bir takım gerçeklerin tek bir açıklayıcı çerçeve halinde birleştirilmesinden oluşuyor. Bilim dünyasının yüz yılı aşkın süredir biriktirdiği ve özellikle son bir kaç on yılda katlanarak artan çok sayıda deney, gözlem, araştırma ve analiz sonuçlarının bir özeti olan İFA, aynı zamanda bilimsel bilgilerimizi destekleyen kadim bilgeliğimizin ipuçları ile de sınanarak seçilmiş iddialardan ve çözümlerden oluşuyor. Bu anlamda İFA, aslında insanın ne olduğunu bütüncül olarak yeniden tanımlamayı ve tarif etmeyi amaçlayan bir teorik çerçeve, yani teoridir. Modern medeniyetin içine doğmuş ve neredeyse tamamen insan yapısı bir çevre ve kurallarla çevrelenmiş insanın unuttuğu yahut unutmaya yüz tuttuğu beden ve zihin özelliklerini tekrar hatırlatma ve bu sayede de hayatımızda yaşadığımız hemen hemen tüm temel sorunların çözümlerine dair öneriler getirmeyi amaçlayan kapsayıcı bir izah çabasıdır. Canlıların yapısı nesiller boyunca belirgin değişimlere uğrar; evrimsel biyoloji bize bu değişimlerin mekanizmalarını açıklamaya yönelik olarak çalışır. Bu alanın bize gösterdiği temel kurallardan birisi, canlıların nesiller boyunca gösterdikleri değişimin çok yavaş bir süreç olduğu ve çoğu zaman “milyon yıl” mertebelerinde ancak belirgin bazı değişimlerin ortaya çıkabildiğidir. İnsan ise ilk halinden bu güne kadar en fazla 300 bin yıl gibi bir süredir burada gibi görünüyor. Yani bedenen ve zihnen bize benzeyen atalarımız, sadece 300 bin yıldır dünya üzerindeler. Fakat modern insanın bir kaç yüzyıllık tarihi de düşünülünce, insan neslinin yaşadığı değişimler, kendi çevresini değiştirme düzeyi inanılmaz bir hız ve değişkenlikle devam ediyor. Yaşadığımız çevreyi inanılmaz bir hızda değiştiriyoruz ama temel biyolojik ve psikolojik özelliklerimiz neredeyse yüzbinlerce yıldır aynı. İşte yeni çevremizle bu kadim “ayarlarımız” arasındaki uyumsuzluklar, bugün neredeyse bildiğimiz tüm sorun ve hastalıklarımızın temel kaynağı. Bu uyumsuzluğu anladığımız zaman, kendimiz için “ayarlarımıza daha uygun” bir yaşam kurmanın yollarını da kolaylıkla keşfetmeye başlıyacağız diye inanıyorum.

Dolayısıyla İFA öğretisini inceleyen bir çok okurumda gördüğüm üzere, İFA teorisi kapsamındaki bilgiler, gayet ikna edici bir şekilde yaşamımızda çeşitli değişiklikler yapmamız gerektiğini bize gösteriyor. Bence en özel tarafı da şu: İFA’da öyle genel geçer formül ve tarifler yok. Bunun yerine İFA bizi, kendimizi anlamak için bir zihinsel mesaiye davet ediyor ve çözüm yollarını kendimiz keşfedelim diye cesaret vermeyi amaçlıyor.

Son sorumu da koronavirüs ile ilgili sormak isterim: Virüslerle insanın düşüncesi,  daha doğrusu yaşam biçimi arasında bağ kurulmakta ve virüsleri kendi elimizle var ediyoruz denmekte. Siz bu yaşanan pandemiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Yaşadığımız bu pandemi süreci kesinlikle çok özel bir dönem. Benim açımdan İFA’da anlatmaya çalıştığım hemen her şeyin bire bir uygulamalı olarak gözlemlenebileceği ve oradan alacağımız ipuçlarını hayatlarımıza çok daha belirgin bir şekilde uygulayabilmemize imkan veren bir dönemdeyiz. Öncelikle aslında oldukça basit bir virüs enfeksiyonu nedeniyle tüm dünyada insanlığın durma noktasına gelmesi gerçekten çok garip. Böyle bir durumu hiç kimse ön görememişti. Bunun nedenlerine baktığımızda ve neden tabiattaki diğer canlıların böyle bir kriz yaşamadığı gerçeğiyle bir karşılaştırma yaptığımızda, Covid-19’un insanlık üzerine bu derece derin etkiler yapmasının büyük oranda insanlığın seçtiği yaşam tarzıyla ilgili olduğunu fark ediyoruz. Sıkışık şehirlerde milyonlarca bireyin birlikte yaşamaya çalıştığı, en temel ihtiyaçlarımız için bile hiç tanımadığımız bambaşka insanlara pek uzun ve masraflı tedarik zincirleriyle bağımlı olduğumuz, sağlığımızı hastanelere ve ilaçlara endekslediğimiz, en temel üretim ve hayatı idame becerileri açısından derinlemesine cahilleştiğimiz, günlük rutinlerimize neredeyse komada bir hasta gibi bilinçsizce gömülüp bilinç dışı bir yaşama kapıldığımız bir vasatta, Covid-19 bizi tabiri caizse darmadağın etti. Bu enfeksiyon aslında insanın bağışıklık sisteminden çok tercih ettiği medeniyet sistemini çökertti. Eğitim, sanayi, ekonomi, beslenme, sağlık ve diğer tüm alanlar son derece beklenmedik bir derinlikte etkilendi. O kadar ki, bugün bu enfeksiyon yeryüzünden silinse bile bizde köklü bir değişime ve ayılmaya sebep oldu diye düşünüyorum. Elbette bundan sonra bir ütopya veya aydınlanma bekliyor değilim; ama böyle bir deneyim, umuyorum hem bireysel hem de toplumsal olarak insanların yaşam tarzlarını bir kez daha gözden geçirmesine vesile olsun.


Semiha Kavak

YENİ ŞAFAK PAZAR

 https://www.yenisafak.com/hayat/egitimdeki-handikapi-firsata-cevirmeliyiz-3590347