8 Eylül 2018 Cumartesi

DAĞINI KAYBEDEN MEDENİYET




Edebiyat alanının en yaygın türlerinden olan “anı” türündeki eserler ilgiyle okunsa da bizde bu alanda yazılan eserlerin sayısı oldukça sınırlı.
Oysa, zengin bir şifahi kültüre sahibiz. Buna rağmen kültürel geleneğimizin yazılı kültürle birleşmesiyle daha zengin bir anı edebiyatı doğurması beklentisinin gerçekleştiğini söyleyebilmek zor.
Benzer türdeki eserlerle birlikte yazılmış olanları da aynı kategoride değerlendirirsek hatırı sayılır eser var diyebiliriz. Okuyucu genellikle; seyahatname, sefaretname, tezkire, menkıbe, günlük, otobiyografi ve tarih gibi türleri birbirinden pek ayrı görmüyor.  Zira, bu tür eserlerimizin bazılarında her türden esinlenmeler söz konusu. En çok karıştırılanlar ise “anı” ile “günlük.”
Oysa; “günlük” yaşanırken, anı (hatırat) ise hayatta ya da ömrün sonuna doğru kaleme alınmakta. Anılarını yazmayı tamamlayamadan  yaşamını yitiren birçok kişi bilinmektedir.

“Tanrı Dağları’nın Gözyaşları” adlı eser de her ne kadar “anı” olarak yazılmış olsa da aynı zamanda “günlük” yer yer ise “seyahatname” diyebileceğimiz türden bir eser.

Kitabın yazarı Özer Ravanoğlu, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Türk Cumhuriyetlerine cami yapılması amacıyla gönderilmiş bir isim.
Ravanoğlu, çeyrek asır bu bölgelerde bulunmuş ve kaldığı süre içerisinde gördüğü, duyduğu şeyleri ve izlenimlerini  bu kitap altında toplamış.
“Önce Azerbaycan’da sonra Kazakistan’da ve Kırgızistan’da bulundum. Fırsat buldukça Uluğ Türkistan’ın diğer bölgelerini de gezme, görme imkânlarını değerlendirdim. Zaman zaman Türkiye’ye döndüğümde, özellikle ilk yıllarda çok büyük bir ilgiyle dostlarım etrafımı kuşatarak intibalarımı dinlemek istiyorlardı. …Orada gördüklerimi, yaşadıklarımı yazmam için beni devamlı teşvik ettiler. Gün geldi nasip oldu yazmaya başladım. Kitapta birçok aile dramlarının anlatıldığını düşünerek, çoğu zaman benim bile yazarken gözyaşı döktüğüm hayat hikâyelerini hatırladım. Ve kitabın adının Tanrı Dağları’nın Gözyaşları olmasına karar verdim.
Karlarla yüklü Tanrı Dağları iki asırdır hüzünlerle, elemlerle yüklü. Yaylalarında beslediği, vadilerinde sakladığı Türk milleti eski haşmetini, eski kudretini kaybettiği için Tanrı Dağları’nın da gözlerinin yaşlı olduğunu hissettim.”

Ravanoğlu’nun Türk Cumhuriyetlerinde cami yapmak gibi dini bir görevle bulunmuş olması gittiği, bulunduğu yerlerle ilgili anlatımları sınırlı kılmakta. O nedenle de anlatılanlar bu bölgelerin genel durumuna ışık tutma yerine daha çok manevi/sosyal  alanı kapsamakta.
Ancak bu sınırlı anlatımlara rağmen yine de yazılanlardan  o bölgelerin o yıllarda hangi durumda olduğunu kolayca anlayabiliyorsunuz.
“Yarım kalmış bir camii tamamlamak için Almatı’ya gitmek için yola çıkıldığında ilk karşılaşılan manzara dahi bu ülkelerin içinde bulunduğu durumu anlamaya yetiyordu. Yolculuk yapılacak uçaklar adeta bir harabe gibiydi ve yolcular uçağa alınmadan önce saatlerce havaalanında bekletiliyordu.”
“Saatlerce uçağımızın kalkışını bekledik. Nihayet uçuşa geçmesi gereken normal vaktinden yedi saat sonra yolcuları uçağa almaya başladılar. Uçağa binişimiz bir saatten fazla sürdü. Uçakların halini ise hiç sormayın. Benim ilçemde yaylacılık vardır. Şehirlerarası çalışan otobüsler zamanla eskir, yeni otobüsler eskiler yayla yoluna düşer. Bizim bu eskimiş yayla otobüslerimizin  durumu, şu bizi götürecek uçaktan çok çok iyiydi.”

İlk bölümde yer alan Kazakistan izlenimlerinde  1986 yılında meydana gelen ve Jel Toksan hadiseleri olarak tarihe geçen olaylarla ilgili anlatımlara da yer verilmiş. 1986 yılında Kazaklı birinin Kazakistan Komünist Partisi birinci sekreterliğinden alınarak yerine Rus asıllı birinin getirilmesi Kazakistan’da büyük olaylara sahne olmuş. Gençler bu atamanın geri alınmasını, yerine Kazak birinin getirilmesini istemiş.
“Kazak gençlerinin bu uygulamaya direnişi Kazakistan Devlet Üniversitesi’nden başladı. Protestolar süratle bütün Almatı sokaklarına yayıldı. Kazak gençleri Komünist partisi Merkez Binasını işgal ettiler. Daha sonra gençler şehir hapishanelerini ele geçirerek, yöneticiler tarafından ilk protestolarda tutuklanmış arkadaşlarını kurtardılar.”
Kazaklar, Kazakistan’ın bağımsız kalmasını, hatta diğer Türk Cumhuriyetlerinin bağımsız kalmasının ilk kıvılcımının  16-17 Jel Toksan hareketine bağlamaktalar.
Kitapta anlatılanlara baktığımızda; Sovyetler sonrasında  sadece diyanet vakfı ve  gönüllü vatandaşlarımız değil, devletimiz de  Türk Cumhuriyetlerine çeşitli yardımlar yapmış.
Ravanoğlu, bölgede bulunduğu sürede, TİKA’nın bölgeye önemli hizmetler götürdüğünü 1992-2011 yılları arasında  sadece  Kırgızistan’a yapılan harcamaların toplamının 29 milyon dolarını aştığını  belirtmekte.

Tanrı Dağları’nın Gözyaşları kitabında  anlatılarla ilgili birçok fotoğrafa da yer verilmekte. Bayramlar, milli günler, sanatsal etkinliklerden karelerin yer aldığı bu siyah beyaz fotoğraflar anlatılanlara farklı bir derinlik kazandırmakta.
Sovyetler sonrasında geçen sürede Kazakistan gibi Kırgızistan’da da manevi yönden önemli mesafeler kat edilmiş.
“Artık ilk günlerde hiç hissedilmeyen Ramazan Bayramı da, Kurban Bayramı da en çok bilinen bayramlardan biri olarak gündemi işgal ediyor.”
“Bişkek’te 1994 yılında tek cami varken, bugün genellikle küçük olmak üzere otuzun üzerinde mescit bulunuyor.”

Türkler, Kırgızistan’da birçok dini hizmet vermekte ve neredeyse Türkiye’den tanıdığımız pek çok dini ekolün burada faaliyeti var. Ravanoğlu, kitabında bunların faaliyetlerine değinmenin yanı sıra orada bu hizmetleri yürütenlerle ilgili hatıralara ve bazı bilgilere de yer veriyor.
Kitapta verilen bilgilere göre Kırgızistan’da uzun yıllardır yerleşik olan Türkler bulunduğu, hatta orada bir mahallenin de Karadenizlilere ait olduğu belirtiliyor. “Celalabat şehrinde Karadenizli ailelere rastladım. 70-80 hane varmış. Bu Kırgız köyünde yaşayanların her biri Karadeniz’in ayrı bir yerinden. Müşterek özellikleri, hepsi evlerinin önüne kara lahana ekiyorlar. Beraber horon tepiyorlar.”

Belki de hiçbir yerde bulamayacağınız detayların anlatıldığı kitabın son bölümü Türkistan bölgesine ayrılmış. Buradaki sosyal ve dini hayat çeşitli yönleriyle gözler önüne serilmekte.
“Tanrı Dağları’nın Gözyaşları”, Sovyet Sonrası Türk Cumhuriyetlerinden  Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’la ilgili değişimleri öğrenmek isteyenler için önemli bir boşluğu dolduracak türden bir eser.

Semiha Kavak
KARAR GAZETE KİTAP - Eylül 2018





14 Ağustos 2018 Salı

5 Ağustos 2018 Pazar

RASİM ÖZDENÖREN'LE SÖYLEŞİ



İlk öykünüzü 14 yaşında yazdınız. İlk yazınız da Varlık Dergisi’nde yayınlandı. Sonrasında isminiz Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera ekolü içerisinde anıldı. Şimdi bunlar belirli çizginin devamı durumunda ancak belirli bir kitleyle ilişkili. Siz bu kültürün başka kültürel mahallelere taşınmasını da önemsiyor musunuz, önemsiyorsanız bu konuda neler yapılmalı?
Hikâyelerinizin çoğunda mekânlar öne çıkmakta, tasvirler ağırlıklı yer almakta. Siz aileniz nedeniyle çeşitli şehirlerde bulundu-nuz, sonrasında bu durumunuz sürdü. Hikâyelerinize bu durumun etkisi var mı?

Bu konuda yapılacaklar tarafımızdan yapılmıştır. Bizim yaptıklarımız yerinde duruyor. O dergilerde duruyor, konuşmalarımızda duruyor. Bunun başka mahallelere veya başka ortamlara taşınmasında değer bulunuyorsa bu da konuya önem verenlerin  işi olmalıdır.
Hikâyelerimizde mekân değiştirmemizin etkisi var mı yok mu onu ben bilemem. Bizim yaşantımızda var olduğuna göre dolaylı veya dolaysız olarak bir biçimde ürüne yansımış olması düşünülebilir. Bizim öykülerimizde tasvirler ana unsurlardan biridir. Betimlemeler öykünün neredeyse görünmeyen kahramanı bile sayılabilir.


Öykülerin yanı sıra roman alanında da yazma gayretiniz var. Gerçi siz yazmayı birbirinden ayırmıyorsunuz, bir alana yoğunlaşmak daha etkili olma anlamına gelmez mi? Bununla birlikte şunu da eklemek isterim, Cemil Meriç bir konuşmasında “Roman aylak tecessüsün ürünüdür, roman ölecek.” demişti. Siz romanın geleceğini nasıl görüyorsunuz, roman Türkiye’nin kültürel geleceğinde etkili olabilir mi?

Sondan başlayalım. Geleceğe dair herhangi bir tahminde bulunmak kehanet olur. Romanın geleceği kurması diye bir önyargıda bulunmak da doğru olmaz. Geçmişte de geleceği kurmadı.
Roman ölür veya ölmez onu bilemem. Ama ölürse Cemil Meriç’in söylediği gerekçelerle ölmez. “Roman aylak tecessüsün ürünüdür.” Diyor merhum üstat. Ona göre, roman vaktiyle, felsefenin, psikolojinin, tarihin, sosyolojinin yerini tutuyordu. Şimdi bunlar ayrı ayrı alanlar haline geldiğinden romana yer kalmamıştır, dolayısıyla roman ölecektir, diyor merhum üstat. 19. Yüzyıl romanı için bu fikir kabul edilebilir olsa da, yani romanın, felsefenin, psikolojinin, sosyolojinin yerini tuttuğunu kabul etsek bile, bugün roman aynı işlevi sürdürmüyor. Yeni roman olsun, bilinç akımı olsun 19.yüzyıl romanı anlayışını aşmış bulunuyor. Günümüz anlayışında kimse romana felsefenin, psikolojinin işlevini yüklemiyor. Roman kendi alanına sahip çıkıyor. Kendi alanına sahip çıktığı için, gerek Fransa’da gelişmiş olan yeni roman, gerekse Amerika’da gelişmiş olan bilinç akımı,  bu türün ölmeyeceğini gösteriyor. Bu, yeni bir icattan sonra bir öncekinin öleceğine dair kehanet hep dermeyan edilmiştir ama hiç tutmamıştır. TV çıktığında radyo ölecek, radyo çıktığında gazete ölecek, kamera çıktığında resim sanatı ölecek iddiası her zaman ileri sürülmüş, fakat tutmamıştır. Bundan sonra da tutmaz. Her alan kendi iç değerinin dinamiklerini ortaya çıkarıyor. Yeni söylem şekillerini ortaya çıkardığı için de kendi varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla romanın kendini yenileyerek devam edeceğini söyleyebiliriz.
Benim roman yazmak için özel bir gayretim olmadı. İstesem yazabilir miydim? Sanırım yazardım. Ama öykü benim için yeterince doyurucu bir alan… 


1950 kuşağının öykücülerini usta öykücüler olarak görüyorsunuz, buradan günümüze bakarsak öykücülüğümüzün bugünü, yarınını nasıl görüyorsunuz? Bu konuda sizin başarılı bulduğunuz, beğendiğiniz isimler var mı, varsa kimler?

50 kuşağı öykücüleri bizim edebiyat tarihimizde bir patlama yaptı. O patlama halen aşılabilmiş değil. Böyle toplu bir patlama olmadı 50 kuşağı öykücülerinden sonra. Oradaki öykücülerin her biri –isim de sayabiliriz- çok değerli ürünler ortaya koydu. Günümüzde münferit çıkışlar oldu. Ben bunların içinde en önemli çıkışı gerçekleştirmiş olarak Hasibe Çerko’yu görüyorum. Onun öykülerinin yeni bir atılım olduğu kanısındayım.

Öykü ile felsefe arasında önemli bir bağ olmasına rağmen kuramsal anlamda bu konuya eğilenler yok denecek kadar az. Bu konuda neler yapılabilir, bu duruma neden olan şey ne?

Öyküyle felsefe arasındaki ilişkiyi teknik bir bağlantı gibi anlamamak lazım. Buradaki felsefeyi de felsefe tarihindeki felsefeciler olarak anlamamak lazım. Felsefeyi burada varlığı, insanı bir yorumlama ve telakki tarzı olarak kabul edersek, o anlayış tarzıyla -daha doğrusu orada felsefe kelimesi yerine kültürü ikame edelim- sadece öykünün değil bütün bir edebiyat alanının kültürle etkileşimi vardır. Bu etkileşim karşılıklı... Korelasyon halinde, biri diğerini etkiler, o etki başlangıçtakine de yansır. Birbirini etkileyerek devam eder.

Bir konuşmanızda “Bütün çalışmalarım yazmak isteyip de yazamadıklarımdan ibarettir, zaten onu bir kere başarabilsem altına yekûn çizgisini çekeceğim ve tamam bu iş burada bitti diyeceğim.” diyorsunuz. Nedir o yazmak isteyipte yazamadığınız, yazmanızı gerekli kılan şey? Yazma serüveninizi nasıl görüyorsunuz bu serüven ömrünüz elverdiğince sürecek mi?

Biz bir anın öyküsünü yazmaya teşebbüs ettik diyoruz. Başlangıçtan itibaren onu da başaramadığımızı söylüyoruz. Bu, öykülerin başarısız olduğu anlamına çekilmemeli. Bu benim kendime yönelttiğim bir yargı. O anın öyküsü yazılabilir mi? Bunun yazılamadığı anlaşılıyor, ama bu, bizi o gayretten geri çevirmiyor. Dolayısıyla bu durum, Einstein formülü gibi olup biten, sonlu bir şey değil. Bir süreç işidir o, kendini tekrarlayarak veya tekrarlamayarak süren bir süreçten bahsediyoruz burada. Sabahleyin uykudan uyandığında ne görüyorsun, o an yaşadığın anlam nedir? İlk defa, günün ilk anında aynaya baktığında kendini, yansımanı gördüğünde sende oluşan izlenim nedir? Bunlar bir anlık olaylar fakat bu bir anlık olaylar yazmaya teşebbüs edildiğinde fotoğraf kamerasıyla tespit edilen bir enstantane halinde tespit edilemiyor yazıda. O yaşantı akışan, gelişen bir olgu. İlk gördüğün anı kovalayan anlar var. O andan önce senin bir yaşantın var. O yaşantının getirdiği birikimle aynada kendini görüyorsun. O yaşantının birikimiyle gözyaşı döküyorsun veya gülümsüyorsun. Yahut herhangi bir şey düşünüyorsun ya da aklından geçiriyorsun. Bir anda olup biten ve kategorik olarak orada sabit duran bir fenomen değil bunlar. Süren bir olgu... Tren yolu gibi. Ama tren yolunun bir milimetrelik kesitini nasıl önünden sonundan ayırarak belirleyemezsen, o anlar da öyle. Ama yine de çaba bizden diyerek anlatmaya çabalıyoruz aynı olguyu.

Bizim kültürümüzün bazı edebiyat dallarına uzak olduğu iddia edilir. Cemil Meriç romanda gelecek görmezken Mustafa Kutlu da bizde trajedinin olamayacağını, olsa olsa bir nefs muhasebesi anlamına gelecek eserler olabileceğini, yazılabileceğini söyler. Bu konuda siz nasıl düşünüyorsunuz?

Ben bu iki görüşe de katılmıyorum. Cemil Meriç, “Osmanlıda roman yoktur, çünkü roman aylak tecessüsün eseridir, Osmanlı da Müslüman olan bir millet olarak aylak tecessüse yaşantısında yer vermemiştir” diyor. Romanı böyle görüyorsak hem romanı yanlış anlamış oluruz, hem de aylak tecessüs teşhisi yanlış yerde kullanılmış olur. Romanın aylak tecessüsle ilgisi yok. Tam tersine uyanık bir tecessüsün, uyanık bir merakın işidir o. İkincisi, roman Batı’da aydınlanma döneminin eseri. Yani insanın ortaklaşa bir kavram olmaktan çıkıp, birey olarak, insan teki olarak anlaşıldığı, öyle kabul edildiği bir dönemin ürünü. Roman insan teklerini anlatıyor. Bizim edebiyatımızda Mesnevi’yle roman arasında, Mesnevi’yle hikâye arasında irtibat kurmaya çalışan yaklaşımlar var. O da doğru bir karşılaştırma değil. Mesnevide ortak insan karakteri ele alınır. Tipler yok orada. Karakterler var. Mesnevide insan karakteri olarak hayvanlara da müracaat edilebiliyor icabında. Ama liberal çağın romanı bireyi öne çıkarıyor. Günümüz romanının prototipi olan Cervantes’in Don Kişot’u, bireyi öne çıkarıyor. Don Kişot olsun onun yardımcısı Sanço Panço olsun bunlar birey karakterler olarak anlatılıyor. Bunun Mesnevi türüyle uzaktan yakından ilgisi yok. Mesnevi insanı tip olarak anlatmıyor, öyle bir derdi yok onun. İnsana birey olarak bakmıyor, temel farklılık burada. Ben Cemil Meriç merhumun bir sosyolog olarak bunu değerlendirmesini beklerdim.
Öbür taraftan sanıyorum trajik olana yanlış bir anlam yükleniyor. Müslüman olmakla gâvur olmakla alakası yok trajik pozisyonla karşılaşmanın. Sofi’nin Seçimi isimli filmde bir sahne var. Orada Sofi’nin başına gelen herkesin başına gelebilir. Sofi çocuklarını Nazi zulmünden kaçırmak için yanına alıyor, fakat yolda kendisini gestapo şefi çeviriyor. Çocuklarını toplama kampına götürmek üzere elinden almak istiyor, Sofi de yalvarıyor: “Hiç olmazsa birini bana bırak!” diyor. Gestapo şefi de: “Madem öyle, karar senin, hangisini alacaksan al, vaktim yok, çabuk ol!” diyerek kararı Sofi’nin seçimine bırakıyor. Şimdi Sofi iki oğlundan hangisini seçerse seçsin diğerini ölüme gönderecek. İşte Sofi’nin o karar anındaki pozisyonudur trajik olan. İki müspet değer arasında seçme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakılmış olan insanın durumu. Bunun gâvurlukla, Müslümanlıkla, Hıristiyanlıkla ne alakası var? Böyle bir durumla herkes karşılaşabilir.

Popüler bir dizi haline getirilmiş olan ve ismini Zarifoğlu’nun bir kitabından alan “Yedi Güzel Adam”adlı diziye belirgin bir tepkiniz olmadı. Oysa bir döneme sıkıştırılan isimler çok daha fazla ve çabaları anlatılanlarla sınırlı değil. Bazı dizilerin siyasal sonuçlar doğurmasına nasıl bakıyorsunuz?

Şimdi inanılır gibi gelmeyebilir ama ben o diziyi seyretmeye fırsat bulamadım. Sadece bir iki parçası denk geldi, izledim. Onunla kaldı. Benimle dizi üzerine bir defa yarım saat kadar konuşuldu, o kadar.
Her dizi veya her film veya edebiyat ürünü, müzik, sahne sanatları vb, bunların tamamı kendi kültürüyle korelasyon halindedir. Yani hem o kültürü yansıtır, hem de o ürün yaşayan kültüre yansır karşılıklı etkileşim, bağlılaşım, ilgileşim... Yani o dizi veya o sanat eseri o kültürün ürünü olduğu gibi, o ürün de o kültüre yansır. Örnekleyecek olursak, Dostoyevski’nin romanları bir psikoloji anlayışına yol açılsın diye yazılmadı, ama o romanlar Freud’da bilinçaltının keşfinde işe yaradı. Veya Oidipus piyesi “baba kompleksi”ni anlatmak için yazılmadı. O günden günümüze değin süren tema, öldürülmek üzere dağa götürülen çocuğa kıyamayıp sağ bırakılması ve çocuğun eve dönüp aynı evde büyümesi, annesine âşık olup babayı öldürüp onunla evlenmesi... Bunlar bu tür masalların ortak unsurları. Bu eserler Freud gelsin de bundan baba kompleksini çıkarsın, insanın bilinçaltı dünyası keşfedilsin diye yazılmış şeyler değil. Ama her biri Freud’un gelmesini beklemiş... Bunlar o kasıtla yazılmış eserler değil, fakat o kültürün yansıması. Şayet eser insanın evrensel benliğinde bir noktaya temas ediyorsa, öncesiz ve sonrasız yaşamasını sürdürüyor.

Bir kitabınızın ismi “Yeniden İnanmak.” Bugünkü çağda ne anlama geliyor bu? İçinde bulunduğumuz dünyada sizce imanın şartları neler olabilir, neleri kabul edip, neleri reddetmeliyiz?

Kitapta şunu söylüyoruz genel olarak, Asr-ı Saadet müslümanıyla günümüz müslümanı arasında şöyle dramatik bir farklılık var. Asr-ı Saadet müslümanı kendisine tebliğ edilen hükmü hemen hayatına geçiriyor. Namaz kılınacak denmişse herkes namaz kılmaya başlıyor. İçki içilmeyecek denmişse kimse bunu tartışmıyor. Kimse: “Efendim bizim yıllanmış şaraplarımız var. Şunları tüketsek de ondan sonra bu işe başlasak” demiyor. Oysa sonraki Müslüman tamamlanmış bir dinin içine doğuyor. Tamamlanmış bir dinin içine doğduğu için de o dini kendi hayat tarzına uyarlamaya çalışıyor. Böylece İslam’la sosyalizmi, İslam’la Marksizm’i, İslam’la liberalizmi, İslam’la kapitalizmi uzlaştırmaya çalışan görüşler ortaya çıkıyor. Yani İslam’ı tek başına ele almıyor. İçine doğup büyüdüğü kapitalist veya sosyalist telakki tarzıyla İslam'ı uzlaştırmaya çalışıyor. İslam sosyalizmi, İslam liberalizmi gibi tamlamalara gidiyor. Oysa bunların hiçbiriyle uzlaşmaz İslam. İslam’da faiz yasağı var, sosyalizmde de faiz yasağı var. Fakat her iki yasağın nedeni birbirinden farklı. Sosyalizmdeki faiz yasağının nedeni özel mülkiyete yer olmamasından dolayı. Faiz özel mülkiyetin bir fonksiyonu. Oysa sosyalist ortamda özel mülk tanınmadığı için faizin de teorik olarak olmaması lazım. Şayet birileri hem sosyalist ortamda yaşıyor hem de faizle iştigal ediyorsa, bu, kurulu düzenin temel argümanlarına bir karşı çıkışı varsayar. Orada bir gayrimeşru durum söz konusu demektir. Dolayısıyla faizle iştigal edenin cezası mesela Sovyetler Birliği’nde en ağır ceza olan idamdı. Çünkü faizle iştigalin kurulu düzenin temelini dinamitlediği varsayılıyordu. Oysa İslam’da hem özel mülkiyet var hem faiz yasağı. Buna mukabil zekât mecburiyeti var. Zekât nedir? Malın maldan arındırılması. Keynes diyor ki; “Faiz oranıyla servet ters orantılıdır.” Keynes’in görüşünü uç noktaya götürdüğümüzde, matematiksel olarak yüzde sıfıra inen faizde servet sonsuza kavuşmuş olur. İslam ise sadece faizi sıfırda tutmuyor, faizi negatife indirgiyor. Nasıl mı? Zekâtla... Zekâtın tek başına yürürlükte olduğu yeri tam kavrayabilmek için İslam’ın bütün hükümleriyle yaşandığı ortamı hesaba katmamız lazım. Bugün Türkiye'de tutalım ki herkes zekâtını veriyor. Ama zekâttan doğan zenginliği görebiliyor muyuz? Görmüyoruz. Niye? Çünkü zekâtın olduğu yerde faizin olmaması lazım. Hem faiz var hem zekât varsa orada İslam uygulanmıyor demektir. Orada zekât kendi fonksiyonunu icra etmiyor demektir.

Yeni baskılarında bazı eklemeler yaptığınız  “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” adlı eserinizde İslamın ancak kendi dünyası içerisinde yaşanabileceğini,  aksi halde İslam’ı tam manasıyla yaşamanın mümkün olmadığını söylüyor, kurulu düzeni değiştirmekten bahsediyorsunuz. “Demokrasi egemen sınıfın lehine çalışır” diyorsunuz. Demokrasinin ötesinde nasıl bir düzen tahayyül ediyorsunuz?

İslam’la demokrasi arasında bağlantı yok. İslam nevi şahsına münhasır bir yaşam tarzı öngörüyor. Bizi yanıltan nokta içinde yaşadığımız toplumsal şartın düzenlenmesinin demokrasiyle mümkün olacağına ilişkin önyargımızdan ileri geliyor. Bu soruyu cevaplandırırken kendimizi Batı kültürünün içinde telakki ediyoruz. Ve o telakki tarzına göre düzenlemenin demokrasiyle imkân dâhiline sokulacağını düşünüyoruz. Fakat üçüncü şık ihtimalini devreye soktuğumuzda soruyu ikiye ayırarak olaya bakmamız lazım. Şöyle ki bu durumda soru şu iki şıkkın ayrı ayrı cevaplandırılmasını gerektiriyor: Türkiye demokrasinin neresinde? Demokrasi İslam’ın neresinde?
Halen Türkiye Cumhuriyeti demokrasinin neresinde? Hiçbir yerinde değil. Bu tespitimiz hükümetlerle ilgili değil, kurulu düzenin temeliyle ilgili. Her şeye rağmen kurulu düzen demokratikleşmeli mi? Evet demokratikleşmeli. Fakat Türkiye demokratikleşir mi? Bu ayrı bir soru. Demokratikleşmez. Birkaç sebebi var. Bir defa 1924, 1961, 1982 Anayasalarıyla bugünün iradesine ipotek konulmuş. O irade şunu buyuruyor; Bu anayasanın birinci, ikinci, üçüncü maddeleri değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez. İpotek altına alınmış iradenin hür ve müstakil olduğu söylenebilir mi?
Ben Ankara başkent olmaktan çıksın demiyorum ama benim irademe set çeken iradeye karşı koyuyorum. O günün ihtiyaçlarının bugünün ilkeleri haline getirilmesine itiraz ediyorum.
Gene 1982 Anayasasının 174. maddesi “İnkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” hükmünü koymuş. Neden?
O irade yürürlükte olduğu sürece Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu değiştiremezsin. Değiştiremeyince mevcut eğitim sistemini düzeltmek mümkün olmaz. Eğitim sistemi öğrenim yıllarıyla oynayarak veya ders saatlerini değiştirerek veya o ders yerine şu dersi ikame ederek düzeltilemez. Nitekim düzeltilemiyor. Eğitim sisteminin düzeltilmesinin önündeki apis öküzü Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur. Bu Kanun kaldırılmadıkça istihdam problemi halledilemez. İstihdam problemiyle tevhidi tedrisat arasında bağlantı var. O bağlantı eğitim sisteminin piyasanın ihtiyaç duyduğu nitelikteki elemanı piyasaya arz etmene engel teşkil ediyor. O eğitim sistemi, merkezi eğitimi, totaliteyi öngörüyor. Sistem kökten değiştirilmedikçe palyatif tedbirlerle, üç seneyi beş seneye çıkarmakla, beş seneyi dört seneye indirmekle oyalanılıyor. O ders değil bu ders okutulsun diyorsun. Fakat o dersler piyasanın ihtiyacına cevap vermiyor, vermesi de mümkün değil. Tevhid-i Tedrisat özel okul açılmasını engelliyor. Hali hazırda Türkiye’de özel okul adıyla açılmış olan okullar özel şahıslar marifetiyle işletilen devlet okullarıdır. Her düzeydeki okul veya üniversite… Tedrisat programını öğretim kurumunun kendi belirlemedikçe o okul özel okul olamaz. Piyasada oto tamircisine veya bahçıvana veya bilgisayar tamircisine ihtiyaç varsa özel okul bu elemanları yetiştirir. Oysa yürürlükteki tedrisat programı bilgisayar mühendisi veya ziraat mühendisi yetiştiriyor, ara eleman yetiştirmiyor, oysa piyasa ara eleman talep ediyor. Ara eleman meslek ve sanat okullarında yetiştirilebilir onu da beceremiyorsun. Çünkü onların da tedrisatı merkezden belirleniyor.
Ülkenin servetiyle iktisadi hayatıyla istihdam problemiyle eğitim problemi arasında birebir bağlantı var. Bunun da kökeninde Tevhid-i Tedrisat Kanunu yatıyor. Onu da değiştiremeyince eğitim problemi de istihdam problemi de kısır döngüye giriyor.
Bu, niye demokratikleşilemeyeceğinin bir sebebi. Diğer bir sebep ise, demokrasinin Batı kültür ortamının ürünü olması. Batı kültürü ayrımcı ve ayrılıkçı, köleli ve köleci, ırkçı bir sınıf temeline dayalı toplumsal yapıya sahip. O sınıfların her biri kendi çıkarını gözetmek üzere siyasal partisini kurmuş, her biri kendi sınıfının çıkarını mecliste temsil etmek üzere kurulup hazırlanmış partiler. Din adamlarının Hıristiyan demokrat partileri, diğer sınıfların muhafazakâr partileri veya proleterlerin işçi partisi, bunların her biri belli bir sınıfın temsilcisi olarak ortaya çıkıyor. Sınıflı toplumun kendi sınıfını temsil eden partileri oldukça o sınıflar kendi çıkarlarını savunmak üzere mecliste yer alıyor. Şimdi bu partilerin üyeleri Türkiye'de olduğu gibi birbiriyle milletvekili değiş tokuşu yapabilir mi? Mesela bizde bir parti diğerine 20 milletvekili hediye edebiliyor. Bunu Batı’da göremezsin. Batı’da buna adamlar burnuyla güler. Yani partiler arasında böyle transferler söz konusu olmaz, işin tabiatına aykırı. Türkiye’de niye oluyor? Çünkü Türkiye’de sınıf telakkisi üzerine kurulmuş değil bu partiler. Ya ne üzere?  İdeoloji üzerine kurulu... İdeoloji bize gökten zembille inmiş. Bir kısmı kendisini laik tasavvur ediyor, bir kısmı milliyetçi, bunların toplumsal yapıda bir karşılığı yok, alt yapıda bir karşılığı yok. Sadece bir takım kabuller var zihinlerde.

“Nasıl Bir Türkiye İstiyorum?” adlı yazınızda “hukuk düzenini kurmuş, - içerde sükûneti sağlamış, - dışarıda komşularıyla barış içinde yaşayan, - vizeleri kaldırdığı için serbest ve sınırsız ticaret yapabilen, - bölünme, parçalanma tehdidinden kurtulmuş; tersine bütünleşme sürecine girmiş bir Türkiye!” cevabı veriyor, “Kızıl Elma”nın ise daima bir kulaç ötede ulaşılmayı beklediğini söylüyorsunuz. Kızıl Elma sınırlı bir ideoloji olmakla tanımlanıyor, sizin Kızıl Elma anlayışınız nedir? Bu düşünce etrafında nihai bir hedef oluşturabilmek mümkün mü?

Böyle bir Türkiye İslam ülkeleri arasında Gümrük Birliği’nin sağlanmasıyla gerçekleştirilebilir. 1960’lı, 70’li yıllarda Müslümanların şöyle bir söylemi vardı; ya Osmanlı Devleti ihya edilecek veya halifelik yeniden tesis edilecek. Halife gelirse bütün Müslümanların aynı çatı altında toplanabileceği farz ediliyordu. Bu halife söylemini İngilizler de çok benimsemiş vaziyette. Yani bu mülahazalarla hareket edildiğinde her Müslüman devlet halifelik iddiasında bulunabilecek; bu da İslam ülkeleri arasında bütünleşmenin değil, ayrışmanın yolunu açabilecek. Bunun da kökeninde milliyetçilik anlayışı yatıyor. Şimdi biz mevcut durumu olduğu gibi kabul etmek suretiyle çözümü mevcut şartların içinden bulup çıkarmak zorundayız. Yani kafamıza göre realitede karşılığı olmayan bir toplum icat edip, o topluma göre halife olsun olmasın dersek yanılırız. Her devlet halifenin kendi ülkesinden çıkmasını isterken işin içinden nasıl çıkılır? Dolayısıyla Halifelik müessesini devre dışı bırakarak konuyu halletmek lazım. Çözümün Gümrük Birliği ile sağlanabileceğini öngörüyorum. Gümrük Birliği insanların, hizmetlerin, eşyanın karşılıklı olarak, gümrüksüz şekilde birbirine geçişini sağlayan iktisadi ve ticari alandaki uluslararası düzenleme... Nitekim 2007 yılında Türkiye ile Suriye arasında gümrükler açıldığında iki ülke arasında serbest ticaret başlamıştı. Ama 2009’dan itibaren, özellikle İsrail ile çeşitli nedenlerle Türkiye'nin arası açılınca bu proje akim kaldı. Ama hayata geçirilmesi her zaman mümkün...

SEMİHA KAVAK
Karar Gazete - Kitap

3 Ağustos 2018 Cuma

18 Temmuz 2018 Çarşamba

AYNA BAHÇESİ (Bâg-i Âyine)

Ben
Kalkıyorum. Elimde kandil, gönlümde kandil Ruhumun pasını cilâlıyorum. Ayna koyuyorum aynanın karşısına Seninle Bir ebediyet kurmak için. 1336 / 1957

Ahmed Şamlu


13 Temmuz 2018 Cuma

İnsan Nasıl İnsan Olabilir?


Gerek kriterlerin, gerekse öncelikler sıralaması farklılıkları olsun, daima karşımızdaki insanların değer verdiği zarar vermeyen şeylere karşı saygılı olmalıyız.

İnsanların genel yaratılış özellikleri aynı olmasına karşın, parmak izi değişikliği, farklı meşrep yaratılışları vardır. Hatta sosyolojik açıdan incelendiğinde görülecektir ki, farklı toplum akılları bile vardır. Alman aklı, Türk aklı, Rus aklı, Amerikalı aklı vb gibi.
Şimdi biz kalksak, desek ki; "Bu akıl bana göre yanlış, şu akıl bana göre doğru!" Neyi ifade eder ki bu gibi yaklaşımlar ya da nereye götürür bizi, bağnazlıktan başka?

Biz, kendimizin ne olduğunu, bazan karşımızdakinin ne olduğunu bilerek anlayabiliyoruz. Gerçek anlamda, hiç kimse bilemez kimin haklı, kimin haksız olduğunu. Sadece bir takım bilgi ve o paraleldeki algılardan hareketle, fikirler veya tahminler yürütür, sonucunda da: "Bence bu veya şu haklı!" der.
"Bence" denmesi çok yerindedir bence. Çünkü bizler, hangi konu olursa olsun, hiçbir zaman yüzde yüzlük bir doğruyu bilemeyiz, ancak doğruya dair yüzdelere sahip olabiliriz.
Bu yüzden diyorum ki, bir birey, kendini yetiştirdikten sonra, başkalarının kendisini yetiştirmesine vesile olsun. Yapabildiği kadar, çalışabildiği kadar, gücü kadar, karınca kararınca.

Şimdi böyle olan biri, eşi kendisinden ayrılıyor diye öldürmeye kalkar mı? Kalkmaz!

Gelenekler veya din açısından kendilerince; korunmak için selam vermiyor veya selam almıyor diye onu dışlamaya kalkar mı? Kalkmaz!

Ticaret yaparken, bir ürüne veya emeğe, olması gerekenden fazla fiyat biçer mi? Biçmez!

Komşusunu veya yoldan geçen birini taciz eder mi? Etmez!

Gelip geçilen yere tükürür mü? Tükürmez!

Sesini gereğinden fazla gerekmedikçe çıkarır mı? Çıkarmaz!

Hayatı, kendi çıkarlarına veya kendi keyfine göre değerlendirip, o perspektiften değer yargı üretme adına, ön yargılar geliştiren herkes, bumerang misali fatura ödeme durumunda kalacaktır.

Farklılıkları ve farklı algılayışları, kendi düzlemi içinde değerlendirdiğimizde, suyun akışı gibi doğal bir empati içinde buluruz kendimizi. Aslında eşanlamlı ve zamanlı duygu alışverişi içerisine girmiş oluruz. Bu da bize içinde bulunduğumuz dünyanın zenginliklerle dolu olduğunu gösterir. Kendimizi gereği gibi koruduğumuz sürece, hepsine açık olabiliriz. İnsanlığın gelişimi ancak böyle mümkün olur.

Diğer açıdan, herkes iyi niyetli veya doğru niyetli olacak diye bir şey yoktur. Zaten böyle bir istek içine girilmiş olunsa bile, bu, çok ütopik bir şey olur. Herkesin, kendi ellerinin yaptıklarıyla değerlendirildiği bir dünyanın içindeyiz. Bu hayata can ve heyecan veren şeyler, iki zıtlığın bileşimi sonucu gerçekleşmektedir. Razı olduğumuz ve bizden razı olunduğunu düşündüğümüz yanı alıp, bize zarar vereceğine kanaat getirdiğimiz yandan da korunmayı ihmal etmemeliyiz.

Semiha Kavak

7 Temmuz 2018 Cumartesi

KARAR KİTAP


Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar
Semiha Kavak
http://www.karar.com/kitap/gok-tanridan-tek-tanriya-909186