28 Haziran 2015 Pazar

Kayser Eminpur


Yine de Yeşereceğiz
Ey tanıdık ağaç!
dallarını 
Ansızın 
Nerede unuttun (bırakıverdin)?
Ya da kardeşim *Furuğ'un dediği gibi
ellerini 
Hangi bahçede 
aşkla diktin?
Bu anlaşma sonsuza dek 
kalsın aramızda
Gözlerim gözlerinin yerine
Ben eline su veririm
Sen de gözlerime onur ver!
söz veririm
sabırsız gözlerine
Köklerimiz suya
Dallarımız güneşe
ulaşacaktır
Biz yinede yeşereceğiz!


Bunlara Karşın
Ancak
Bunlara karşın(rağmen)
Benim suçum değildi!
Ki bunlara karşın (rağmen)…
Bu kadar kabullenme umudu varken
kolay sınavından geçemedim
işte ne benim, ne de senin !
Kimsenin suçu yok!
Senin iyiliğinden oldu
Benim kötülüğüm!

Durak
Tren kalkıyor
Sen gidiyorsun
tüm durak gidiyor!
Ve ne kadar safım ben
Bu kalkmış trenin yanında
Yıllar yılı durup
Seni
Beklemişim!
Ve hala
Bu giden durağın korkuluklarına
Sırtımı vermişim!

Çeviri: Negin Sarhaddi
Ayna İnsan Sayı: 15

Ben Şimdi Azalmak Burcundayım


çünkü bütün mesele azalmakta bugün
akılda azalmakta ve ağrıda ağrıda
hep dikine giden yağmuru azalmakta
naylon çadırları genleşen küreyi
tüfek çatışı, gergin kirişleri
azalmak bir büyük uçurum
başım dönerek düşeyim
azalmak beni kutlu ve yerleşik kılar
azalmak kendi başına

Hüseyin Kıran


24 Haziran 2015 Çarşamba

22 Haziran 2015 Pazartesi

Derinde Kör Balık Mavisi


Ben derin deniz balıklarının yüzüşünde kör dalgın
yosunlara sürünen karnımın arıklığı içinde onların
rengini bilemeden

Karanlığın içinde yukarının ışığını unutmuşçasına unutmamışçasına

arar bulur yitirirken maviyi bir daha
bulamayacakmışçasına yitirmiş

Gözlerimizin yanından yanlarından akan soğukları serinleri

ısınmaz sanıp ağzımı loş sulara boş sulara diri etlere saplanan
dişlerime kal etmiş

Usta dalgıçların serptikleri gök taşlarını zümrütleri yakutları

kırallarını eğlendirmek için dalıp ciğerlerini
kusasıya kovaladıklarında

can taşlarını onlardan önce bulup kapan ciğerlerini daha kolay

kusmaları için derine daha derine kendi sularımın
karanlığına çeken

Soğuğun tükenmeyeceğini ışığın çekildiğini diplere

hiçbir zaman erişemeyeceğini sanan ben birden
bir çukurdan

Ağan maviyi gördüm kara değil boz değil yeşil bile değil

susuz bitkisiz doruksuz maviyi ısınan suların içinden
unuttum

her şeyi suyun yüzü olduğunu mavinin güneşe karıştığı yerde

başka mavilerle birleştiğini suyun
ısındığı yerde

unuttum yokoldu onlar dip suları ısınmaz artık

bir yerde herşey bitti mavide yaşıyoruz

Ben derin deniz balıklarının yüzüşünde kör dalgın

maviyle çarpıştığımız mavileştiğim balıklaştığı
körlüğümüzün aydınlandığı
yerde.

Bilge Karasu


NURULLAH KOLTAŞ'IN DİLİNDEN İÇE DOĞRU YOLCULUK



Nurullah Koltaş Eskişehir’de doğdu, Konya’da büyüdü ve İstanbul’a geldi. Çeşitli liselerde Yabancı Dil dersleri verdi. Frithjof Schuon, Seyyid Hüseyin Nasr gibi büyük mütefekkirlerin eserleri dâhil çeşitli çevirilerde bulundu. Tasavvuf ve kelam alanında yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Şu an Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilimdalı Öğretim Üyesi.

-İslam düşüncesinin tarih içerisinde şekillenmesini tanımlamak istersek neler söylersiniz?
-Asr-ı Saadetten sonra muhtelif fetihlerle birlikte gerek inanç gerekse kültür bakımından değişimler gerçekleşti. Yaklaşık bir asır içinde Müslümanlar kendi kurumlarını oluşturup bulundukları muhitteki hikmet unsurlarını kendi inanç sistemlerine entegre etmeye gayret ettiler. Bizans’tan Sasanî diyarına, Hint’ten Mezopotamya’ya kadar olan bölgede kurulu olan ilmî organizasyonlar asırlardır hummalı bir derleme ve tasnif gayretiyle meşgul olduklarından, Müslümanların kadim bilgilere ulaşmaları nispeten daha rahat olmuştur. Adı geçen çevrelerde yer alan tercüme okulları, Yunanca ve Süryanice’den Sanskritçe’ye kadar çeşitli dillerde yazılan değerli eserlerin Arapça’ya naklini kolaylaştırmışlardır. Bu dönemlerden itibaren hayli önemli bir güç elde eden İslam toplumu, bu düşünceleri sanılanın aksine yalnızca merak yüzünden inceleme cihetine gitmemiştir. Asıl saik Tevhidi anlamaya yöneliktir. Yeterince güç kazanmış olan Müslümanlar, bu yoğun tercüme faaliyetlerini ‘Daru’lHikme’ gibi gözde kurumlarla daha da genişletmişlerdir. Halife sarayında yapılan felsefi tartışmalar da etraftaki düşünce akımlarının incelenmesi ve bunlara İslam’ın vereceği karşılığın tespiti anlamında büyük rol oynar. Unutulmamalıdır ki, ilim Müslümanın yitik malıdır ve Müslümanlar Tevhidi anlamaya ve özümsemeye yönelik her ilmi çalışmaya iştirak etmişlerdir. Böylece yaklaşık yüzelli yıl içinde kurumlar tesis edilir. Farabî, ibn Sina, Kindî, Razî, Gazalî, ibn Arabî ve yüzlerce âlim ve mütefekkir kelâm, felsefe ve tasavvuf alanlarında muhteşem çalışmalara imza atmışlar, matematikten metafiziğe kadar çeşitli disiplinlerin faal bir şekilde özümsenmelerine öncülük etmişlerdir. Sonraki dönemlerde hızda nisbî bir azalma olması, adı geçen mütefekkir ve âlimlerin gayretlerinin devasalığından kaynaklanmaktadır. Yoksa bir durma söz konusu değildir. Günümüzde durum bu devasa mirası yemek gibi görünse de içten içe bir birikme söz konusu. Yeterli kıvama gelip bir patlamayla ivme kazanması en büyük umudumuz.

-İslam düşüncesi skolastik düşünceden ne derece etkilenmiştir. Bu etkilenmenin bir dezenformasyona yol açtığı iddia edilebilir mi?
-Müslümanlar tevhid’in tek olduğuna inandıklarından, önceki toplumlara ve onların barındırdıkları hikmete önyargılı yaklaşmamışlar, hanîfleri de bu daire içinde değerlendirmişlerdir. Ehl-i kitaba yönelik yaklaşımlarında bu durum daha da açık görülebilir. Bizans’ın dili Yunanca olsa bile, kendi kadim bilgilerine Müslümanların yaklaştıkları gibi yaklaşmamışlardır. Zira Müslümanlar herhangi bir siyasi, iktisadi ve askeri baskı olmamasına rağmen her daim ilim arayışında olmuşlardır. Batı, Orta Çağ’dan itibaren engizisyon gibi düşünceyi inkıtaa uğratıcı girişimlerde bulunurken, İslam âleminde Hindistan’dan Orta Asya’ya, Mezopotamya’dan Mısır’a ve Endülüs’e kadar ilim merkezleri faal kalmışlardır. Bir dezenformasyonun olduğu doğrudur ancak bunun nedeni sekteryen bakış açısıdır. Kısmi olan bu bilinçsizlik ve bilinçsizleştirme, toplumun çoğunluğu için mecra bulamamıştır. Skolastisizm gibi görünen olgu, belki siyasi gücün kimi devirlerde âlim ve arifler üzerindeki baskısından ileri gelmektedir. İslam’da magisterium gibi kurumlar da söz konusu olmadığı için ilmi çalışmalar kendilerini engelleyici kimi güçlüklerin üstesinden gelebilmiştir.

-İslam, ortaya çıkışından itibaren merhale merhale değişime uğradı, tamamlandı ve süreç içerisinde de çeşitli ekollere ayrıldı. Bu durumun İslam’ın geleceğini tehdit eder bir durum arz ettiğini iddia edenler olduğu gibi, İslam’ın yayılmasını sağladığını da iddia edenler var. Siz bu konuda neler söylersiniz?
-Bir değişim değil bir tenevvür hali desek daha doğru olacak. Zira İslam’da merkezi olan vahiy ve nebevi örneklik asla değişime uğramadı. Değişim gibi görünen tüm gelişmeler daha ziyade vahyi özümseme adına ortaya konduğundan, bu farklı ekollerin gayretleri toplumdan birkaç adım ileride düşünce bakımından onların önünü açma rolü üstlendi. Çekilme ve daralma olarak tarif edebileceğimiz kimi sıkıntılar, varlığa taalluk eden meseleleri halletme adına girişilen kapsamlı bir taakkulün neticesidir. Anlık ele alındığında tehdit olarak görülebilentartışmaların uzun vadede bir hayatiyet unsuru barındırdığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu tartışmalardan kaynaklanan durağanlık dönemlerinde İslam düşüncesi güç kazanmış ve bir ileri merhaleye geçmiştir. Tarihin seyri içinde 30-40 yıllık gelişmeler malumunuz üzere doğru karar vermede yeterli değildir. Zira sonraki nesil üzerindeki tesirin tahlili için en az iki nesil beklemek gerekir. İslam’ın Allah tarafından muhafaza edileceği müjdesi, vereceğimiz anlık kararların önüne geçmelidir. Her hâl ve kârda Hak var olacak ve batıl zail olacaktır. Dolayısıyla tartışmalar bizi bir adım daha ileri götürecektir. Yani vincitomniveritas (Hak her şeyi fetheder).

-İslamın etrafında başlayan/başlatılan tartışmaların öbeğinde yer alan konulardan biri de tasavvuf. Tasavvufun İslam’ın özünü tahrife yöneldiği yönündeki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Burada vuzuha kavuşturulması gerekli olan husus, tasavvufun İslam bünyesine sonradan ilave edilen bir unsur olmayıp İslam’la yekpare oluşudur. Sanırım tartışmaların özü, tasavvufun mistisizmle karıştırılmasına dayanmaktadır. Mistisizm beşeri bir disiplin olup tamamlayıcı ya da tamamlaması arzu edilen bir unsur olarak alınabilir; oysa tasavvuf, menşe itibarıyla ilahidir. Dolayısıyla tasavvuf söz konusu olduğunda bir dikotomi söz konusu değildir ve tasavvuf İslam’ın karşısına alternatif bir din teklifi de getirmemektedir. Tasavvufun hakikate yani Kadim-i Mutlak’a vasıl olmaya yönelik uygulamaları, tahrif değil imanın pekişmesine ve içselleştirilmesini içerir.

-Tasavvufla ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunanların genel iddialarından birisi de Batı mistisizmi ve Budizm vb. gibi Doğu sufizminin, sızıntıları sonucu ortaya çıktığı iddialarıdır. Bu iddianın gerçeklik payı var mıdır? “Tasavvuf bir misyoner üretimidir”iddiaları için neler denilebilir?
-Haccın nesiller ve inançlar boyu benzer şekilde icrası, Yahudi inancının bir sızıntısı mıdır? Benzeri ibadetler diğer dinlerden mi gelmiştir?  Burada “Et-Tevhiduvahidun” yani “Tevhid tektir” ilkesi yeniden ifade edilmek durumundadır. Benzeşimler surî olup tasavvufun muhtevası İslamî’dir. Hucvirî, Kuşeyrî, Kelebâzî, Sûhreverdî gibi klasik tasavvuf büyüklerinin eserleri incelendiğinde, devirlerinin keşmekeşine karşı tasavvufun ciddiyet ve adanmışlık gerektiren uygulamalarının devâ biçiminde sunulduklarına şahit oluruz. Lakin Hindistan ve Mezopotamya gibi kadîm geleneklerin tesirlerini muhafaza ettiği muhitlerde kimi karışmalar söz konusu olabilir. Bununla birlikte ortodoks olarak nitelendirilebilecek tasavvufî hareketler, şeriatı merkez alırlar. Bu da herhangi bir sızıntının önüne geçer. Mistisizm ve tasavvuf arasındaki ayrım netlikle ortaya kondukça, tasavvufun yeni karşılaşılan kültürlerden alınan unsurlardan değil, bizzat İslam’dan beslendiği görülecektir. Zira İslam ayrı bir şey, tasavvuf ayrı bir şey değildir. Her düşüncede olduğu gibi tasavvuf periferisinde de aşırı uçlara rastlanabilir. Bunlardan hareketle tasavvufun ithal olduğunu düşünme ameliyesi bizatihi bir misyonerlik faaliyetidir.

-Bugün İslam düşüncesini yeniden inşa için kültürel anlamda neler yapılabilir, neler yapılmalı?
-Öncelikle yeniden inşa mı yoksa yeniden anlama mı gereklidir sorusuna cevap vermemiz gerekmektedir. Yeniden inşa, çökmüş bir yapının tecdididir. Oysa İslam düşüncesi derununda felsefeden metafiziğe, estetiğe devasa bir hazineyi barındırmaktadır. Bünye içinde değil de dışarıda bir şeylerin aranışı, zamanla bizi bu hazineye bigâne kılmış görünüyor. Burada klasik eserlerin yeniden anlaşılması büyük önem arz ediyor. Öncelikle bu muazzam hazinenin dil bakımından güncellenerek anlaşılmasının sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde kütüphanelerde sadece özel bir alanda araştırma yapanların hizmetine sunulmuş metruk eserlere dönüşmektedirler. Anlaşılma daha sonra özümsenmeyi kolaylaştırarak birkaç nesil sonra konunun sadece lafzen değil özü itibarıyla da pratiğe dökülmesini sağlayacaktır. Bir anlamda faziletler şehrine yönelik bu gayret, İslam düşüncesinin canlı bir şekilde yaşanması ve daha önemlisi aktarılmasını kolaylaştıracaktır.

-İslam düşüncesi bilhassa sanat/edebiyat alanında dünya üzerinde o muhteşem günlerinden oldukça uzakta. Bu durumun nedenleri neyle açıklanabilir?
-Fiziki kırılma noktaları -sözgelimi Çanakkale Savaşı- yazar ve şairlerin miktarında nisbî azalmalara yol açtı. Sonraki dönemlerde dünyanın diğer bölgelerindeki kaotik durumun bir benzeri bizde de baş göstermiş olup önceki dönemlerdeki gerilimlerin ardından urefâ ve ulemânın mikdar bakımından azalmasıyla dinle alakalı çalışmalar daha ziyade imanın muhafazasına odaklandı. Bu dönemde İslam düşüncesinden kopuş, tabiidir ki sanat/edebiyatın talî olarak anlaşılmasına yol açtı. Düşüncenin yeniden canlanışı, üretim hissini tetikleyecek ve estetik algısı yeniden tanımlanacaktır.

-İslam düşüncesi bir dönem oryantalizmin olumsuz etkileri altındaydı. Bu etkinin hala sürdüğünü iddia edenler var. Bununla birlikte şimdi de mezhepsel dokulu eserlerin yaygınlığının yeni bir bozgun yaratma tehlikesinden bahsediliyor. Bu konuda endişe edilecek bir durum söz konusu mu?
-Çeşitli devirlerde zuhur eden akımlar, karşılıkları olan hareketleri baskı altına almıştır. Asr-ı Saadetten sonra dâhili ve harici çalkantılar, gruplaşmaların mezheplere dönüşmesini ve mihne benzeri olumsuzlukların yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Tarihi açıdan olumsuzluklar sonrasında yenilenme ve serpilme de ortaya çıkmaktadır. Yekpare bir İslam âlemi İslam’dan hazzetmeyenlerin korkulu rüyası olduğundan, birliği bozmaya yönelik çeşitli desiseler tertip edilmektedir. İlmi ayrılıkların tartışmalarla halledilebileceği ispatlanmış, ancak mezhepsel ayrılıkların beraberinde kan ve kaos getirdiği de tecrübe edilmiştir. Günümüzde Ortadoğu’da yaşananlar bunun en bariz misalidir. Her ne kadar bu durum benzerlerine tarihimizde şahit olduğumuz kargaşaları çağrıştırsa da uyanışın hızı daha büyük. Şüphesiz Allah plan yapanların en iyisidir ve kurulan tezgâhları tersyüz edecektir.

-Siz tasavvuf konusunda yetkinliği olan bir isimsiniz. Günümüzde İslam ile demokrasi arasında köprü kurmak isteyenler tasavvufun insancıl özünden medet umar durumda. Gerçekten de tasavvuf demokrasinin gelişmesinde etkin bir faktör olabilir mi?
-Haşa, yetkinliği olanları anlamaya gayret ediyorum.
Sadece Batı’da değil Doğu’da da irfanî boyutun kaybolması ve/veya geri plana atılmasıyla merkezde olması zorunlu olan İlah’ın (deity) yerini beşer (human) almış durumda. Oysa tasavvufta merkezde Allah yer alır. Her şey vahiy ve nebevî örneklik çerçevesi içinde ele alınır. ‘Men bend-i Kur’an’em’ diyen Mevlana kimi inanç tacirlerince ‘insancıl bir düşünür!’ gibi yansıtılmakta. Oysa Mevlana ve tasavvufun önde gelen büyük isimleri şeriat dairesinden kopmamaya gayret göstermişlerdir.
Büyük mütefekkir René Guénon’nun kullandığı çember sembolizmini kullanacak olursak,  tasavvuf söz konusu olduğunda çember şeriatı, merkez hakikati ve merkeze giden sayısız yarıçap da tarikatı temsil eder. Merkeze ulaşan sayısız yarıçap, sufiler arasında yaygın olan ‘Hakk’a giden yollar âdemoğlunun nefesi sayısıncadır’ deyişini akla getirmektedir. Dıştaki çember ayrıca bir sınır olan şeriatı temsil ettiğinden, çemberden ayrılış da içe doğru değil çemberin dışına doğru hareketi yansıtır. Tasavvuf sekteryen ayrılıkları kendi içinde bertaraf ettiğinden, yerel değil evrensel bir hüviyet taşır ve bu noktada birleştiriciliği ayan olur. Çanakkale’de İslam âleminin dört bir yanından gelip savaşanlara baktığınızda, bunları bir araya getiren unsurun ırki bir birlik değil manevî bir hissiyat olduğu da sarih olacaktır. İbn Haldun’dan miras aldığımız Medinetü’l-Fazıla’da bir irfan toplumu öngörüldüğünden, tasavvufî irfan demokrasiyi de aşarak içinde faziletlerin hüküm sürüp reziletlerin bertaraf edildiği bir toplum inşasını amaçlar. Kısaca, eğer tasavvuf neşvü nema bulursa, birleştiricilik de söz konusu olacaktır. Ancak burada aslolan tasavvufun pasif bir boyun eğiş değil irfanî bir direniş olduğudur.

-Adonis’in “Sûfizm ve Sürrealizm”adlı kitabını çeviriniz kitap kadar enfesti. Türkçe’de şevkle okunan/okunabilen bir eser oldu. Dünyayı her yönüyle etkileyen ve etkilemeyi sürdürecek olan bu iki akım arasında siz de önemli bir yakınlık görüyor musunuz? Farzedelim ki; böylesi bir yakınlık var, bundan edebiyat ve sanatımız adına nasıl bir olumluluk çıkarabiliriz?
-Hayli mahcup oldum. Bizimki yalnızca bir aktarımdan ibaret. Alet işlerken el’in övünmesi garip olur.
Tarih fasılasız ilerliyor. Bu zaviyeden bakıldığında özlerinde sınırsızlık barındıran hareketlerde benzerlik de görülebilir. Adonis’in yetiştiği muhit her iki akımın da bayındır olduğu bir iklim. Dolayısıyla Adonis hem içeriden hem de dışarıdan bakabiliyor.
Tasavvuf batıni (ezoterik) bir yönelim olup zahirin (egzoterik) sınırlayıcılığından uzaktır. Bu sınırlı olmayış, iki yönelim arasında benzeşimler kurulabilmesine imkân tanımaktadır. Her iki akım da gerçekliğin görünenin (zahir) ötesinde olduğunda mutabıktırlar. Zahirin ötesine geçildiğinde ufuk da genişler ve ufuktaki genişlik algıda da genişliği sağlar. Neticede her iki akıma mensup olanlar bu açıdan birbirlerini daha iyi anlayabilir. Ortaya konan edebi ürünlerin anlaşılması da böylece daha kolay hale gelir.

-Batı’da bu gibi eserler ilgiyle okunurken ülkemizde arzu edilen ilgiyi görmüyor. Bunu neyle izah ediyorsunuz?
-Popüler olanın reklam edilip entelektüalitenin toplum arasında ‘entel-dantel’ gibi müstehzi ifadelerle boş bir uğraş olarak lanse edilmesi, günden güne gençler arasında akılla alakalı faaliyetlerin angarya biçiminde algılanmasına neden oluyor. Ancak önce ebeveynler sonra da çocukların irfanla yoğrulması, onların alırlık seviyesini yükseltecek ve ilgi de kendiliğinden oluşacaktır. Bu alırlık olmadan söz konusu eserlere de ilgi hayal olur. Toplum boşluğun farkına varırsa, boşluğun doldurulması için arayış da gerçekleşir. Henüz farkındalığımız yeterli seviyeye ulaşmamış görünüyor. Ümidimiz bu uyanışın en kısa sürede gerçekleşmesi.

-Söyleşi için teşekkür ediyorum.
-Ben müteşekkirim Semiha Hanım. Ayrıca ifade etmek isterim ki Edebistan’da yayınlanan “ÖZGÜNLÜĞÜN DEPREMİ: SUFİZM VE SÜRREALİZM” başlıklı yazı harika bir inceleme ortaya koymakta.
Allah hayret ve gayretimizi arttırsın.

Semiha Kavak
Edebistan

17 Haziran 2015 Çarşamba

Zamanımın ve Kadınımın Acıları Üstüne


kahve gözlerinde, sarmaşık kakülünde çok ağlamış zaman ve aşk var
ve bir kuyu telmihi, bir göç umudu
belki de aşkın yakubi hali
senden geçerken bilinmeyen o uzaklık hali
yaranın henüz şerha olmadan ve yüzün ölümün
müjdesine koşmadan en önceki hali...

kırk yıllık kırık kadınım
ben öylece güne baktım bir zeytin ağacının serinliğinde
zamanı bir karıncanın taşıdığı sudan bildim
ömrümce yanlış bir imlayla, yanlış kadınlarla hâlleştim
acem bir köylünün satraplık hayali gibi durdum seni düşündüm
durmadım seni…

nergisin, nilüferin, zambağın zamanından geçen bir yalnızlık bu
yoran ve kanıksayan göğün her adını
bilmem nasıl olacak zaman denen bu yorgunlukla kavgam
ama bilirim yorulmaz iyi şairler sevdiklerini yazmaktan ve ben de
o yorulmayan şairlerden değilim hiç
yazıp yazıp seni, uzağında kalmaktan öyle yorgunum ki…

dışımızda akan zamanın da dışında, birbirimiziz
her parçamızdan birazız, varız, yalnızız
öyle bilinen herkes gibi sevmedik
öyle herkes gibi öleceğiz…

İshak Altundağ
Ayna İnsan Sayı:15

DUADAN TRAJEDİYE

"Kudüs, ey Kudüs
Seni unutursam ey Kudüs
Sağ elim hünerini unutsun!
Eğer seni anmazsam
Eğer Kudüs’ü baş sevincimden üstün tutmazsam
Dilim damağıma yapışsın!"
(Mezmur-137)

Tevrat’ta geçen ve Hz.Davut’a atfedilen bu dua Siyonist Yahudileri bugünlere taşıyan hayat hikayesinin, bir büyük idealin kıvılcımı oldu. Bu dua asırlardır siyonist Yahudilerin dilinden düşmedi. Sonunda Yahudiler Romalıların işgali sonunda kovuldukları topraklara döndüler, Kudüs’e kavuştular ve devletlerini kurdular ancak bu kez de yaşadıkları acıların aynısını Filistin halkına yaşatır hale geldiler.
19.yüzyılın ortalarında devlet olarak tanınan İsrail, o günden bu güne Ortadoğu’da siyasal çatışmaların odağına oturdu. Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail Devleti bölgesel savaşların, çatışmaların nedeni haline geldi. Gün geçtikçe daha da kronik hale gelen Filistin sorunu nedeniyle İsrail bugün vahşetleriyle, zulümleriyle anılıyor. Yaptıkları insanlık dışı uygulamalar ve saldırganlıklarını güvenlikle izaha kalkan İsrail, kendi güvenliği için yalnızca bölgesini kontrol altına almak istemiyor, tüm Dünyayı Filistin’de uyguladığı kan, gözyaşı ve zulüm politikalarına boyun eğdirmeye çalışıyor.

İsrail’in uyguladığı şiddet politikaları, çeşitli tepkilere yol açtığı gibi diğer milletlerin Dünya Yahudilerine bakışını da olumsuzlaştırıyor ve bu durum İsrail dışındaki ülkelerde yaşayan Yahudilerde çeşitli endişelere yol açıyor. Bu tedirginlik hali İsrail’e göçü artırdığı için İsrailli kimi siyasilerin arzuladığı şey olsa da, diasporadaki Yahudilerin huzurunu kaçırıyor.

Tarih boyunca türlü zulümlerle karşılaşmış ve Hitler’in soykırımına uğrayarak bitik bir hale gelmiş olan Yahudiler’in, en zor bir anda hayal bile edemeyecekleri bir devlete kavuşmuş olmaları kendileri açısından kuşkusuz büyük bir başarı.
Yok olmakla karşı karşıya kalan ve Dünya’nın dört bir yanına kaçarak canlarını kurtarabilmiş olan bir halkın birkaç yıl içinde kovuldukları topraklar üzerinde Devlet kurması adeta yeniden diriliş sayılabilir.

Avrupa'dan kovulmalarının üzerinden on yıl bile geçmeden Devlet kurmak büyük bir başarı hikayesiydi. Kimse Yahudilerden böyle bir başarı beklemiyordu. Hitler Avrupasında, "Holokost dünyasında, Yahudilerin hiçbir onuru kalmamıştı.Yahudiler insan tozuydu. Kedi, köpeğe bile hiç böyle vurulmamıştır. Hayvanlardan da beter muamele gördüler. Hayvanlara acıyabilir, ancak Yahudilere acıyamazdınız. Yahudilik insanlık dışı bir şeydi.” Bu durumdaki bir halk nasıl oluyordu da birkaç yıl içerisinde atalar yurdu dedikleri Filistin topraklarında Devlet kuracak hale gelebiliyordu? Her ne kadar Kudüs hayaliyle yaşayan bu halkın, bir zamanlar yaşadıkları topraklarda devlet kurmak için başlattıkları çalışmalar eskiye dayansa da, kabul etmek gerek ki, İsrail devletlerinin kurulduğu tarih, Yahudilerin Dünya üzerinde en kötü şartlarda, kendilerine olan güvenin kaybolduğu bir döneme rast gelmekte. Bu durumu gerçekleştiren en önemli faktör soykırımla karşı karşıya kalan Yahudilerin devletleşme imkanını can simidi olarak görmüş olmalarıydı. Avrupa’da insan bile kabul edilmeyip öldürülen, zulme uğrayan, kovulan bir millet haline gelmesi Yahudilerin devletleşme düşüncesine olumlu etki etmiş, vaat edilmiş topraklara dönüş için bir umut oluşturmuştu. Bu umudu gerçeğe dönüştüren Yahudiler kutsal kabul ettikleri topraklarına geri döndüler ve 1948 yılında zaptettikleri Filistin toprakları üzerinde İsrail devletini kurdular. Hayallerine kavuştular ancak bu kez de daha önce orada huzur içerisinde, birlikte yaşadıkları Filistin halkına kan ve gözyaşı getirdiler.

1995 yılından bu yana Haaretz gazetesinde yazan dünyaca tanınmış bir yahudi gazeteci/yazar olan Ari Şavit, bir ütopyayla başlayan ve gelinen noktada içinden çıkılmaz bir trajediye dönüşen İsrail devletinin devletleşme sürecini, bugüne gelişi ve bugünü "Vaat Edilmiş Topraklarım-İsrail’in Yükselişi ve Trajedisi" adlı çok ödüllü eserinde akıcı bir üslupla ele alıyor. Beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan Ari Şavit’in kitabı, "Vaat Edilmiş Topraklarım tarihe dair akademik bir çalışma değil. Daha ziyade, hem önem hem de dokunaklılık arz eden ve sayısı birkaç düzineyi bulan spesifik İsrailli hikayesini anlatmak suretiyle, büyük İsrail efsanesini yeniden naklederek çağdaş ve tarihi İsrail’e yapılan kişisel bir yolculuk.
Vaat Edilmiş Topraklarım, ister Yahudi ya da Arap, isterse de kadın ya da erkek olsun, yüzlerce İsrailliyle yapılmış sayısız mülakat ve tartışmayı temel alıyor."

Atalarından bazılarının siyonist İsrail devleti için çalışmalar yaptığı bir gazetecinin kendi devletinin/milletinin hikayesini yazarken olaylara tamamen objektif baktığını iddia etmek elbette yanıltıcı olur ancak Şavit'in gençlik dönemlerinde barış yanlısı blokta yer alan aktivist bir isim olması, İsrail'in, Filistinlilere uyguladığı baskılara karşı barışçıl bir duruş sergilemesi kitabın üzerinde oluşabilecek olumsuz havayı değiştirebilecek önemli bir unsur.

Kitabın ilk sayfalarından siyonist Yahudilerin içinde Kudüs'ün bulunduğu toprakları kutsal gördükleri ve bu toprakların üzerinde bir devlet kurmanın kendilerine vaat edildiğine inandıkları ve bu inancı yerine getirmek için oldukça eskilere dayanan sıkı bir çalışmanın içine girdikleri anlaşılmakta.
"15 Nisan 1897 gecesi, küçük ve sade bir buharlı gemi, Mısır'ın Pont Said kentinden Yafa'ya seyir halindedir. Paris, Marsilya ve İskenderiye üzerinden Londra'dan gelen yirmi bir siyonist ziyaretçiyle birlikte gemide toplam otuz yolcu var. Üst-orta sınıf İngiliz Yahudilerin İsrail Yurdu'na bu şekilde yaptıkları ilk yolculuktur. Bu nedenle siyasi Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, bu yirmi bir yolcuya büyük önem vermektedir. Herzl, Filistin'de yaşayanlara özellikle ilgi duymaktadır ve burayı sömürgeleştirme beklentisi içindedir. "Bir İngiliz Yahudisi olan Şavit'in büyük dedesi Herbert Bentwich de bu önemli yolculuğu yapan ekibe başkanlık etmektedir.” Bentwich, Yahudilerin kadim yurtları olan Yehuda'ya yeniden yerleşmeleri gerektiği konusunda kararlıdır."

Büyük dedesinin izini süren Şavit’in, kitabın ilerleyen sayfalarında anlattığı, Siyonist Yahudilerin Filistinlileri topraklarından ederken uyguladıkları yok etme yöntemleri bir vahşeti andırmakta.
"1947’nin Aralık ayında, eğitim grubundaki erkeklerden bazıları, Yukarı Celile’deki küçük bir Arap köyünde ilk misilleme operasyonlarına katılırlar. Çocuklar ve kadınların yanlışlıkla öldürülmesi dolayısıyla, cesetlerinin bulunduğu iki köy evini de infilak ettirmenin iyi olabileceği konusunda karara vardılar.
Ocak ayı ortalarında, sekiz genç erkek yol kenarındaki ilk pusularını kurarak masum yolcularının tümünü öldürdükleri bir Arap taksisine makineli tüfekle ateş açarlar. Şubat ayının ortalarında bazıları komando tarzı ilk baskınlarına katılırlar ve uzak Celile köyündeki on altı taş evi havaya uçurarak altmış kişiyi öldürürler. Genç erkeklerin bazıları, köydeki tutukluların acımasızca yapılan sorgularına katılırlar. Diğerleri ise sorgulama bittikten sonra kan içinde kalmış tutukluları vadiye taşırlar. Mahkûmların infazı gerçekleşirken, bazıları gözlerini kaçırsa da diğer bazıları neşe içinde bu görüntüleri izlerler. Aynı dönemde, Safed şehrindeki çocuklardan birisi, keskin nişan alma yeteneğiyle dikkat çeker. Bu kişinin kayıt cihazımdaki sesi acımasızca. Önce bir kadını, başka bir zaman bir imamı, daha sonra ise bir çocuğu vurmuştur. Her bir Arap öldürme eylemi sonrası, Kanada yapımı nişancı tüfeğinin ahşap sapında başka bir yiv açmıştır. Toplamda elli yiv diyor."
11 Temmuz 1948 günü, eğitim grubu çocukları Lut’a yürürler. Elleri havada olan Lut sakinlerinden oluşan uzun sıraya Ulu Cami’ye doğru öncülük ederler, binlerce erkeği, genç ve yaşlıyı oraya hapsederler. Feryatları uğultuları, ağlamaları duyarlar. Kadınların ve çocukların gözlerindeki korkuyu görürler. Ertesi gün, Ürdün zırhlı araçlarının Lut’a girmesinden sonra, küçük bir camiden atılan el bombasıyla eğitim grubu liderlerinden biri yaralanır ve elini kaybeder. Bu olay, Bulldozer’i tanksavar PIAT'ı camiye ateşleme konusunda kışkırtır. PIAT operatörünün kendisi yaralandığında ise intikam arzusu daha da güçlenir. Bazı 3. Alay askerleri camideki yaralıları silahlarıyla püskürtürler. Diğerleri de etraftaki evlere el bombası atarlar. Öteki askerler de sokaklarda makineli tüfeklerini doğrultarak hareket eden her şeye ateş ederler. İntikamla dolu yarım saatin ardından, sokaklarda sayılamayacak kadar fazla, camide ise yetmiş ceset vardır"
“Benim içine doğduğum bu ulus, Filistinlileri dünyadan silmiştir. Buldozerler Filistin köylerini yıkmış, yetkililer Filistin topraklarına el koymuş, kanunlar Filistin vatandaşlığını feshetmiş ve vatanlarını ortadan kaldırmıştır.”

Bu sahneler sadece İsrail devletinin kuruluş aşamasında  yaşanmadı. 1967 ve 1975 savaşlarında da bu topraklar kan gölüne döndü. Ancak her iki savaş İsrail içinde de tartışmalara yol açtı. Bu çatışmalar nereye kadar sürecekti? Bu soruya aranan cevaplar sonucu barış görüşmeleri kaçınılmaz hale geldi.
"Yerleşimler gibi barış da 1967 ve 1973 savaşlarının bir sonucuydu. Siyonist barış hareketi, ancak 1967 ve 1973 savaşlarından sonra ortaya çıktı. Altı gün savaşı ve Yom Kippur Savaşı'nın yarattığı travmanın açtığı yeni ufuk sayesinde, barış için verilen savaş, İsrail’in kamusal alanına taşınarak merkezde yürütülen bir mücadeleye döndü.", "Altı Gün Savaş, Batı Şeria ve Gazze’nin işgalinin ardından barışın mümkün olduğuna inandık.Yom Kippur Savaşı sonrasında, haklı bir şekilde düşündük ki, İsrail barış yapmak suretiyle savaşı engelleyebilecekken bu fırsatı kaçırmıştı. Bir zamanlar barışa dair umut vardı, ama artık buralarda barış olmayacak.Yakınlarda bu söz konusu değil. Sükûnete dair umut da vardı ama sükûnet de artık buralarda olmayacak. Bu nesilde olmayacak."
Barış imkanlarının yok olmasıyla gitgide içine kapanır bir hale gelen İsrail, içerde de çeşitli çalkantılar yaşadı, yaşamakta.
“Otuz yıldan daha kısa bir süre içinde İsrail yedi farklı iç ayaklanmaya sahne oldu:Yerleşimcilerin ayaklanması,barış ayaklanması, liberal-adalet talep eden ayaklanma, Oryantal ayaklanma ,ultra-ortodoks ayaklanması,hedonist-bireyselci ayaklanma ve Filistin kökenli İsrail’lilerin ayaklanması. Devletleşme öncesindeki elli yıl boyunca uğruna savaş verilen ve devlet haline geldikten sonraki beş yıl süresince kazanılan ne varsa,bunların  hepsi 1973 savaşı sonrası yaşanan 40 yıl içerisinde fazlasıyla erozyona uğradı.Böylece,her ne kadara bu ayaklanmalar haklı ve zorunlu temellere dayansa da,bunların toplu etkisi yıkıcı oldu.", “İsrail, pek çok Müslüman arasında, dini temellere sahip husumet hissi uyandıran bir Yahudi devleti. Kudüs’ün ve Batı Şeria’nın işgali de bu husumeti artıran bir etken; ancak, İslam tarafından kutsanan bir toprakta bulunan İslam dışı egemen bir yapı olarak ve engin İslam dünyası ve ufak Yahudi ulusu arasındaki gerilimi yaratan İslam tarafından çerçevelenmiş İsrail’in bizatihi kendisi."
Barış görüşmelerini terkedip şiddet politikalarına teslim olan ve bu sarmaldan kurtulma imkanı kalmayan İsrail, sürüklendiği yolda büyük bir çaresizlik içinde. "İsrail,Ortadoğu’nun tehlikeli sularında yüzen olgun ve sağlam bir devlet yapısı olmak yerine hesabını bilmez bir çarşı haline gelmeyi tercih etti."

İsrail’i ve neden olduğu sorunları, Filistin halkı ve yok edilen topraklarındaki acı tablolarla resmeden Şavit’in bu eseri, bir İsrail vatandaşı ve gazetecisi/yazarı/kamu TV yorumcusu olması nedeniyle oldukça önemli bir çalışma. Bir kitaptan öte bir tarih ve günce sorgulaması. 

SEMİHA KAVAK
STAR GAZETE
http://haber.star.com.tr/kitap/teror-devleti-israilin-yakin-tarihi/haber-1037314


14 Haziran 2015 Pazar

Simin ve Zerrin


bu söz işte; bu da ilik, bu düğme
tenine sinmiş rüya
gel gör ki,
gömlek iliklendi yine
anladım, susta beklermiş
sözcükleri canda tutan usare

Aydın Afacan 
Ayna İnsan Sayı:15

2 Haziran 2015 Salı

AYNA İNSAN SAYI:15


Ayna İnsan 15. sayısıyla okurla buluşuyor.
Derginin 15.sayısında; Emine Batar, Fatih Yavuz Çiçek, Yunus Develi, Önder Kızılkan, Ercan Ata, Tuba Dere, Hüdanur Ulutürk, İmdat Akkoyun, Hüseyin Atacan deneme, öykü, inceleme yazılarıyla; Aydın Afacan, Abdullah Eraslan, Asım Yapıcı, Orhan Tepebaş, Nevzat Konşer, Hüseyin Cahit Kerse, Fatih Yavuz Çiçek, Hüseyin Korkmaz, Ercan Ata, Selma Özeşer, Nursel Türkemiş, Semiha Kavak, Merve Akbaydoğan, Sabiha İclal Tiryaki, İshak Altundağ, Zeki Altın, Kadir Bıyıklı, Negin Sarhaddi, Kadir Yılmaz, Aydın Uzkan, Kadir Dalgın şiir ve çevirileriyle katkıda bulundular.

Ayna İnsan İz Bırakanlar Bölümü'nde Suat Derviş'i andı.

16.Sayıda buluşmak dileğiyle.

İçindekiler:

Ayna İnsan Sunuş: Niçin Yazıyorsunuz?
Fatih Yavuz Çiçek: Bin Tanrı İli'nin oğlu Yaşar Kemal
Emine Batar: Mısır Püskülleri
Önder Kızılkan: Inarritu'nun Son Harikası: Birdman
Ercan Ata: Parkta Tek Kişilik Çay Partisi
Yunus Develi: Kameraya Takılanlar
Hüdanur Ulutürk: Süleymaniye'nin Güzel Gözlü Hattatı
İmdat Akkoyun: Aklıma Mukayyet Ol Rabbim
Tuba Dere: Leylâ'yı Arayan Âşık
Hüseyin Atacan: Zamansız Uyku

Ve Şiirleriyle

Aydın Afacan: Simin ve Zerrin
Orhan Tepebaş: Uzak Ülke
Hüseyin Cahit Kerse: Gözyaşından Ablalar
Fatih Yavuz Çiçek: Yeni Nesil Özlemler
Asım Yapıcı: Sukut-u Hızır
Abdullah Eraslan: Tutku
Selma Özeşer: Nar-Tılsım-Martı
Kadir Yılmaz: Rainer Maria Rilke/Geride Kalan
Semiha Kavak: Düş'te Dem Vakti
Hüseyin Korkmaz: Ağustos İkindisi Sıcağında
Sabiha İclal Tiryaki: Mor Yalnızlık ve Suyun Ölümü
Merve Akbaydoğan: Mevsim Göçü
Nevzat Konşer: Seyfettin İçin Şiirler: Ant
Nursel Türkemiş: Kar Neredeyse Nefti
Ercan Ata: Yeni Çağa Şiirler
İshak Altundağ: Zamanımın ve Kadınımın Acıları Üstüne
Zeki Altın: Aynanın Aynadaki Akışı
Kadir Bıyıklı: Yarın
Negin Sarhaddi: Kayser Eminpur
Kadir Dalgın: Ben'in Sarmal Yolculuğu
Aydın Uzkan: Sidelya