30 Eylül 2014 Salı

DÖNÜŞÜM


"kilit çürür bir gün
ağarır kapıdan gün
ölürüm
biter
bir çiçek
ellerine ulaşır
bu koku dersin
bu koku…"

Kadir Bıyıklı

28 Eylül 2014 Pazar

KUTSAL ÇİLE



"İnsan arar, herşeye rağmen yine de arar; 
birbirinin içindeki insanı arar."

KÖPRÜ


Güzel yeşil gözlü adamı yakaladılar
Güzel yeşil gözlü kadın öldü
Güzel yeşil gözlü kız baktı kaldı
Ağlamadı da
Siyah önlüğünün mendil cebine saklı
Anne baba kokusu

Siyah uzun saçlı kadın anıldı çok
Pankartlar sırılsıklamdı kandan
Siyah uzun saçlı adam konuşmadı
Sorgucular hırslandı çok
Siyah uzun saçlı kız ilkokul bahçesinde
Kavruk erik ağacına yaslandı durdu

Öğretmen girmedi son derse
Yıllar nice okul önlüğü soldurdu
Kızın yaş alan göğsünde artık
Kavuşturmadı hiçbir kıyıya ötekine
Hiçbir köprü akıtmadı altından
Hiçbir suyu ama bir gün
Kesiverdi ki aklı bir yerlerde
Acıyı aşırtabilen yollar var

Siyah uzun saçlı güzel yeşil gözlü kız
Ağladı işte o zaman ilk o zaman
Onca yılın tozu yatıştı bir
Sonra sözcükler dilim dilim ekşi elmalar
Kamaştı damaklarda ve köpürdü sesler önce
Sonra sular sonra biz sonra her birimiz
Bir Köprü

Seval Esaslı
Ayna İnsan Sayı:12

27 Eylül 2014 Cumartesi

Hazzopulo Notları


Hazzopulo'da aldığım notlar 1889'dan 1910'a kadar uzanan Jules Renard'ın Yazmak üzerine kısa ve derinlikli ve de yaşamı hep anlamlı kılmaya çalışan bir zihnin günlüğünden damıtılanlar... Bir düşükler defteri...


"Gökyüzü" mavi gökyüzünden daha fazla anlam taşır. 
Sıfat, kendiliğinden ölü bir yaprak gibi düşer.'
Renard
1901 - syf 26


"Yalandan korkum, düş gücümü öldürdü."
"Doğal olan gerçeklik sevgisidir. Düş gücü, her şeyi kokuşturan iğrenç bir şeydir."
"Yaşamı boyunca yaman bir zihni oldu, hiçbir şey çıkmadı ondan."
"İki eğrili bir merdivendeyiz. Yarımız çıkarken, öteki yarımız iniyor."
"Bir ölünün ardında bıraktığı anı nasıl da üstün yaşamından! Kimse daha değersizleşmiyor."
"Yine de incelikli mektuplar yazıyorum. İnsanlar bilselerdi, beni yalnızca mektuplardan tanımak isterledi."
"Yazmak, neredeyse her zaman yalan söylemektir."
"Yazının heyecan duymayanda, heyecan uyandırmaya gücü yetmez."
"Yazı adamlarının yaşamdan eksilttiği şeyleri topluyorum, güzellik öyle ortaya çıkıyor."
"Sanatçıyı para kazanmıyor diye biraz aşağılarlar, ama o da bununla övünerek hata yapar."
"Yaşam, içinden bana düşen yazını çıkardığım maden ocağıdır."
"Kitapların tadı yok. Bana artık bir şey öğretmez oldular. Bir ressama kopyasını yapsın diye bir resim verilmesi gibi. Ah doğa! Bana bir tek sen kaldın."
"İroni kısa olmalıdır. İçtenlik uzayabilir."
"İmge, biçemde bir kokuşmuşluk tohumudur."
"Yapıtın ağaç gibi doğup büyümesi gerek. Havada, dalların tam olarak uyacağı kurallar, görünmez çizgiler yoktur. Ağaç bütünüyle onu içeren tohumdan çıkıp açık havada gelişir özgürce. Planları, izlenecek yolları çizip onu bozan bahçıvandır."
"Üç cilt boyunca karıncaları gözlemliyor, sonra da kalkıp köylülerime o kadar yakından bakmama şaşırıyorlar."
"Yaşamı yalnızca yaşamın içinde ararım. Bana mükemmelliği verir, ama ölçüp biçerek."
"İnsan konuştuğu gibi yazmalı, iyi konuşabiliyorsa tabii."

25 Eylül 2014 Perşembe

flu


İsimsiz bakışlara saklansa da yüzümüz
Kaş, göz arasında bir dönencedir
renkler
Ne siyah ürpertidir
Ne de beyaz bir umu
sürülen her hatıra
döner vurur kendini.

s.kavak

23 Eylül 2014 Salı

22 Eylül 2014 Pazartesi

Dalgınlık Kursları


"Aniden başlayan, delicesine bir yoğunlukla indikten sonra aniden çekilip uzaklaşan yağmurun ardından, güz güneşinde parlıyor ıslak taşları meydanın. Hızlı adımlarla yürüyen kadının Baudelaire'in bir şiirinden geçtiğini bildiğini sanmıyorum."

Enis Batur

21 Eylül 2014 Pazar

İnsan Bir Cep Saati Gibi Aldırışsızdır


"Sıradan bir insan kendini tanımaz. 
Yüreğine ilişkin hiçbir şey öğrenmeden ölebilir. 
Gerçek yüreğinden -çünkü öteki...- göğsünde atandan söz ediyorum.

Renard, 1910 syf.68


20 Eylül 2014 Cumartesi

KARANLIK



İçi daralıyordu.
            Buraya ne zaman ve nasıl gelmişti? Kendi isteğiyle mi, yoksa birileri tarafından mı getirilmişti? Hayır, kendi isteğiyle gelmiş olamazdı. Bu kesindi. Aydınlıkta yaşamak dururken, neden tercih etsindi böylesi bir karanlığı? Akıl kârı değildi.Peki o halde kim, neden getirmişti onu buraya?
Karanlığın ortasında yapayalnızdı. Hayır korkmuyordu, endişe duyuyordu yalnızca. Kendini güvende hissetmiyordu çünkü. Tekin bir yer değildi burası. İnsanın kendi tercihi olmayan bir yer, tekin olabilir miydi ki. Ne zaman, nereden, ne geleceği belli olmazdı. Gerçi bu karanlıktan daha kötü ne olabilirdi?İsterse hiçbir şey olmasındı. Neden istediği yerde değil de buradaydı; önemli olan buydu. Yoksa çok uzun zamandır mı buradaydı? Öyle gibiydi. Hayır korkmuyordu, öfkeliydi. Karanlıkta olmayı bir türlü hazmedemiyordu çünkü. İçindeki aydınlık daha bir artırıyordu karanlığı. Zaten sorun da buydu. İçindeki aydınlık olmasa nereden bilecekti buranın karanlık bir yer olduğunu? O nedenle yaşaması gereken yerin burası olmadığından emindi. İçindeki ses haykırıp duruyordu:Üzerimize Ay doğmuşken, neden bu karanlık?

Ondandı huzursuzluğu.

Etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Gerçekten yapayalnız mıydı, yoksa kendisi gibi başkaları da var mıydı? Dikkat kesilince sesleri duydu. Kalabalık olmalıydılar. Yalnız değildi o halde. Onlar da başka odalardaydı demek. Buna sevinsin mi, üzülsün mü bilemedi.Yoksa topluca mı getirip bırakmışlardı onları bu karanlığa? Ya da onlar hiç ayrımında olmadan, öylesine yaşayıp giderlerken şen şakrak ve hiçbir şeyden habersiz, birileri tıpkı örümcekler gibi üzerlerine bu kalın ağları örmüşlerdi de içeride mi kalıvermişlerdi ansızın? Bu kadar dalgın, bu kadar kör, bu kadar sağır, bu kadar kayıtsız olabilirler miydi? Eğer öyleyse bu çok acı vericiydi.İnsan, dalgınlığın affedilmez bir suç olduğunu nasıl bilmezdi. Ama önemli olan, onları buraya kimin mahkûm ettiğiydi. Ne istiyorlardı? Yoksa onlardan korkuyorlardı da o nedenle mi tıkıyorlardı bu karanlık odalara?

Kesin korkuyorlar, diye düşündü.

Biraz daha kulak kabarttı seslere. Bir umut olabilir miydi? Hep birlikte yıkıp geçseler şu karanlığı ve aydınlığa ulaşsalar, ne iyi olurdu. İsterse bir mum ışığı kadar olsun, ama kendi aydınlıkları olsun. İnsanın onuru kendi aydınlığında, kendi gölgesindeydi çünkü. Derin derin soluk almak istiyordu aydınlığa kavuştuğunda. Bir çocuk gibi sarılmak istiyordu ona. Tıpkı küçükken annesine sarıldığı gibi. Belki ondan bile çok, dedi. Ama sesler umut verici değildi yazık ki. Ya da ona öyle geliyordu. Ne kadar isterdi yanılmış olmayı. Karanlık,gözlerini, kulaklarını etkilemiş olabilir miydi? Yok yok, yanılmıyordu. Onlar karanlıkta değildi. Ya da öyle olduklarını sanıyorlardı. Çünkü sesleri normaldi. Hatta eğlence mekânlarındaki insanların sesleri gibiydi. İnsan karanlıkta nasıl keyifli olabilir, diye söylendi kendi kendine.Karanlıkta olduklarına, ya da karanlıkta olsalar bile bundan rahatsız olduklarına dair bir işaret gözükmüyordu o nedenle. Hallerinden memnun gibiydiler. Hayret, dedi duvarı yumruklayarak. Yoksa kanıksamışlar mıydı? Bir süre sonra alışıp gidiyor muydu yoksa insan? Duygu yitimine mi uğruyordu? Tanrı korusun, diye geçirdi içinden.Elindeki acıyı önemsemedi. Acaba korkuyorlardı da ondan mı çıkmıyordu sesleri? Ya da öyle değişik çıkıyordu; sanki hiç dert etmiyorlarmış gibi, sanki bir karanlıkta değillermiş gibi.Eğer öyleyse, korkmak, karanlığı kabullenmekten daha büyük bir suç değil miydi? İnsan, onuruyla yaşamadıktan sonra, yaşamanın ne anlamı kalırdı ki. Haykırsa mıydı buranın karanlık bir yer olduğunu? Bu karanlıkta ve bu korkuyla yaşamanın gün gün onları yiyip bitireceğini… Böyle böyle tükenip gideceklerini…

Hepimiz karanlıktayız!

Biri bunu haykırsa bir gün, ya da bütün karanlıktakiler birlik olup haykırsa, bu karanlık bitebilir. Hayır, bitebilir değil, biter! Karanlıklar, seslerden korkarlar çünkü. Çünkü bu karanlığın bitmesi gerekiyor. Onlar karanlıkta, üstelik de tıpkı aydınlıktalarmış gibi yaşamaya devam ettikçe, onları buraya getirenler hayatı karartmaya devam edecekler. Çünkü sürekli yeni karanlık odalar yapılıyordu. Acı olansa, karanlığa alışanların bir süre sonra gönüllü olarak karanlığın hizmetine girmeleriydi. Hepsi birer karanlık işçisiydi böylece. Hayır, bunu kabul etmemeliydiler. 

            Sesler geliyordu.

Nefesini tutup dikkatlice dinledi. Hata yapmak istemiyordu. Yanılıyor olabilirdi. Belki de sandığı gibi karanlık bir yer değildi burası. Belki gözlerini kaybetmişti, belki aklına bir şeyler olmuştu, ya da bir rüyadaydı. Her şey olabilirdi. Keşke, dedi içinden.Nefesini daha bir sıkı tutup, dikkat kesildi o nedenle. Tuhaf bir sessizlik vardı şimdi de. Doğruya, belki de geceydi ve derin bir uykudaydı hepsi de. Karanlık, en çok da uykuyu çağrıştırırdı zaten. Kesin, çok derin bir uykudaydılar. Hay Allah! İnsan kendinden emin olmazsa bir adım bile atamazdı. Hayır hayır, ne kördü, ne de aklından zoru vardı. Burası karanlık işte, düpedüz karanlık! Burada yaşanmaz! Tanrı’nın ışığının olmadığı bu lanet odadan çıkmamız gerek!

Başka şansım yok, dedi. Deli de deseler, dönüp bakmasalar da başka şansım yok. Sonra derin bir nefes aldı ve var gücüyle bağırdı...


Yunus Develi 
Ayna İnsan Sayı:12


19 Eylül 2014 Cuma

Biri Yine Sen


Şimdi kim arzuyla doldurabilir ki
Bin yıl öncesinden kalma bu kadehi
Her yer sana aynı uzaklıkta
Meleklerin faniliği hakkında
Konuşsaydık senle ben burada
Nesnelerle insanları kıyaslasaydık
Geçicilikleri yönünden, dünyada
Her yer sana aynı uzaklıkta
Gelir, yerleşirdi kucağına o soru
Ey mucize, kendini vermenin gururu
Ebedilik kazanır mı dile getirilen
Baştanbaşa bir cevaptı öpüşmen
Şimdi niyedir, bilmem
Bu benim sürtmem arka sokaklarda
Denize karşı sarhoşluk, kıbleye karşı zemzem
Her yer sana aynı uzaklıkta
Ne zaman nereye gitsem
İki şey kaldı bildiğim
Seni haftanın hangi günü öpsem?
Dakikası bile belli, herkesin içinde söyleyemem
O sabah üç kişiydik masada, biri ikimiz, biri yine sen
Çatlayan bardak sesiyle birimiz eksilirken
Kısa dünya tarihi, soyun soyun bitmez
Hangi rengi sevsen beyazmış elbisen.

C.Karal

Kalibre ve Hiçlik



Önce “söz” vardı. Yalan! İttirin gitsin “s”yi. Önce “öz” vardı. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Zaten eğer olsaydı; “laf” olup, beri gelirdi. Geldi mi? Hayır, gelmedi. Her birimiz, harf taifesine karışan hilkat garibeleri yani; bir ucundan “yok”ları “tur”lama peşindeyiz. Ne zavallılık! “Yok-tur.”
Peşinde olduğumuz bu: Freud diye birşey yok-tur dedi biri. Şimdi sırada şu var: Tek yüz diye birşey yok-tur. Burdayım; iki yüzlüce. Bir yandan kimsenin izlemediği, üstelik izlemek de istemeyeceği filmler anlatmak için. Lafı, karnı deşilmiş bir dananın  ince bağırsakları boyu uzatmaktan çekinmeksizin hem de. Boş lafa karnı açlar arıyorum ey ahali! Tok olana laf beğendirmek zordur bilirsiniz. Umutsuz bir arayış: Tokluklardır çünkü çağı tanımlayacak en yalın sözcük. Diğer yandan hem kendimi anlatmış gibi yapıp, hem de doğru anlaşılmamanın bir yolunu bulmaya çabalıyorum. Kaç kere söyledim işte; hep doğru anlaşılmaktan korktum. Yine diyorum: hanginiz korkmadınız sanki? Hangi yüzle korkmadınız peki söyleyin? Bir yüz, iki yüz, üç yüz, düzinelerce yüz ve simanın sürprizi: Yüz-süzlük!Soyulmuş, tüm katmanlarından özenle açımlanmış bir soğan gibi buradayım nihayet. Öyle masumum ki şu dakika, bir tek masumiyetten uzak olanlar farkedebilirler. Yüzsüzüm; arınmış haldeyim yüzde yüz

Bir film anlatacağımı düşünüyorsunuz değil mi? Yalan değil, anlatacağım; bulaştım bir defa Bela’ya. Üst üste aynı adamın filmlerini anlatmak adetim olmadığı halde; herkesi dibine kadar sıkıntıdan patlatmak pahasına anlatacağım. Yalnız bir farkla. Bu kez filmin bir tek  adı olacak. Çünkü adı yetecek bütün yazıyı baştan sona “Lanet”lemeye. Ötesi? Ötesinde boş laf. Ötesinde, nesneleri olduğu gibi kabullenme bilgeliğinden yoksun olan birinin, onlara sembolik değerler, alegoriler atfetme haltı işlemesi. Ötesi berisi bu işte. Film; yine Bela Tarr’in 1988’de çektiği Lanet/Damnation. Yine siyah-beyaz, yine Mihaly Vig müzikleri. Şimdi piyano sustu; şimdi akordeon zamanı.

Tarr’in filmlerinde; belâ geliyorum der açık açık. Fakat kör kör bakarız istisnasız: Gösterilmez, çünkü belâ, etraflıca gösterilemeyendir. Nasıl ki gündelik hayatta da olduğu gibi kavrayamıyorsak, yine kavrayamayız. Depremler kılığında, okyanusların bozulan gel-gitlerinde, arıların yönsüzlüklerindeki sebeple, zulmün aldığı alkışla, hezeyanın aklı örtüşüyle; yalnızca ayak seslerini değil, nefesini ensemizde duyarken bile ne kadarını etraflıca görebildik belânın? İşte tıpkı öyle, fiksiyon aleminde de tek bildiğimiz belânın “geliyorum”dediğiydi. Artık değerlendirmek zamanı kaldı mı? Yoksa yer delinip, gök çöktüğünde nasılsa anlayacağız diye acele etmiyor muyuz? Ah nasıl da yalan telaşımız! Telaşa bile kapılmıyoruz; doğrusu bu!

Kaba sıvaları kavlamış gri bir binanın hemen yanında bir yığın insan bekleşiyor. Yağmur yağıyor bir yandan. Bakışları birbirini andıran, ifadeleri yuvarlanan misketler gibi dağınık bir yığın insan. Niçin bekliyorlar? Nedir bekledikleri? Buna yanıt aramak şimdi her zamankinden budalaca.Bekleşiyorlar işte. Herkesin farklı bir nedeni olsa beklemek için; ne hikayeler tertip ederdik öyle değil mi? Halbuki hepsi aynı beceriksizlikle hülasa edilmiş olanı bekliyor. Bekledikleri aynı. Anlatılacak bir yanı yok. Bekleyişin kendisi, tüm diğer bileşenlerinden kopmuş, öylece binanın köşesine yerleşmiş. Yağmurdan başka tahammül edilebilir bir eklenti kalmamış. Sonra derken bir “yarık”. Evet evet, bildiğiniz anlamda, duvarın gövdesinde sızı gibi bir yarık beliriyor. Yağmurdan içerikler edinmiş, külrengi bir yarık. Ona ilişkin sorular da sormayacağız. Ne zaman belirdi ilk? Ne zaman, ne zaman? Bırakın bunları! Şöyle bakın bir de: Yarık; zamanın kendisi.

Bütün gayret, her sokağın karanlık eklemine eğilmiş, yağmur sularında sürten sokak köpeklerini dikkate almak. O kadar her yerdeler ki; o kadar gece ve yağmur onlardan yapılmış ki, artık kimsenin umrunda değiller. O ve diğer organik kalıntılar, dünyayla aramızdaki bir tüneldeler. O tüneli yoklayalım biz; çöp kamyonları geldiğinde aydınlanacak olan tünel. Girmiyorlar içeri; girmiyoruz. Tuhaf ve dağınık odalarda buluyoruz onun yerine kendimizi. Pencereleri var hepsinin de; ortak olan tek şey pencerelerinden görünen. O da ne? İçinizden biri “Ama benim evim deniz görüyor” mu dedi? Bir diğeriniz; “Benimkisi bir dağın yamacını” mı? Güldürmeyin beni! Aynen dediğiniz gibi; onları gören sizin evleriniz, pencereleriniz. Size ait ve açık değil o manzara. Siz herbirinde tek şey görebilirsiniz: Korku ve yalnızlık. Diyelim ayrımsayamadınız. O halde, görüp görebileceğinizi adlı adınca söyleyeyim size: Boşluk! Nedeni çok basit. Çünkü nesneler, nesne olmayana asla büsbütün açımlamazlar kendilerini. Fakat işin tuhaf ve çıldırtan yanı şu ki; özneler de nesne-olmayana büsbütün açmazlar kendilerini. Boşluk olan manzara eksiksizce görür bizi; içerir bu nedenle. Halbuki biz, nesnelerin karşısında duran ve nesne-olmayışı kavrayışımızdan ibaret öznelliğimizle, katiyen nüfuz edemeyiz doğalarındaki kusursuzluğa. Bu manzara tek renk ve tek biçim. Yoksa her birinin yatağı farklı bir dağınıklıkta. Çarşaflar ve battaniyeler her birinden öyle farklı açılarla ve öyle benzersiz sarkıyor ki şaşarsınız. Odalardayız. Duvarların birleşip bize ayırdıkları boşlukta.Kimin bu evler? Az önceki kimindi? Nasıl geldik birdenbire buraya? Derdiniz ne sizin! Ev işte; hepsinin bir kokusu, bir sahibi var. Sizin sandığınız evlerin bile. Pencereden bakıyorsunuz durmadan. Ana rahmi gibi tanıdık. Görmek için değil, kafanızdaki manzaranın değişmezliğini her sabah yeniden teyid etme mecburiyetinden. İstediğiniz pencereden bakın; ev kiminse kimin, manzara değişmez sanırken birden değişti işte:Evrensel ve âdilane. Değişti manzara hem de topyekun.

Anlar arasında ardısıralık ilişkisi; Şimdi’ye sokup çomağını karman-çorman eden de kim? Atmış oltasını bekliyor. An avcısı. “Hafıza” diyorsunuz siz ona: Sazanız biz. Takıldık işte, çekiliyoruz gerisin geri. Önce “söz” vardı. Yalan! İttirin gitsin “s”yi. Önce “öz” vardı. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Zaten eğer olsaydı; “laf” olup, beri gelirdi. Geldi mi? Hayır, gelmedi... En iyisi başa dönün.


İma C. Özkan
Ayna İnsan Sayı:12

15 Eylül 2014 Pazartesi

İçerki Odada


Küçük piyano parçalarına dadandı birkaç
yıldır: Bitmemiş hala başlanmamış parçalar
da denilebilir. Diyor ki: Bunlardaki patlak
vermemiş fırtınalar, dokuların dağınıklığına 
sinmiş telaşsız tutku gibisi yok. Artık tamam-
lanmış hiçbir şeyi sevemem duygusuyla yaşı-
yorum. Her şey eksik, bunca yarım bırakıl-
mışken...


Enis Batur


13 Eylül 2014 Cumartesi

Sonraya Anıyız


o yangınlar geçti
yüreğimi yakan yok
kalan küller savrulup genzime doluyor
gözlerim bulut yüklü
konuşamıyorum
ellerim yüzümü saklıyor aynadan
göz göze geliyorum sonra kendimle
şaşkınlık endişe ve hüzün
suya tutup akıp gitmesini bekliyorum
su gidiyor yüzümle kalıyorum
güneş bakır çalıyor akşamüstü
çığırtkan kuşlar tepemde
elim sende oynuyorlar ağaçtan ağaca
boyacı ayakkabılarımı soruyor
daldıklarımdan çıkarıp beni yüze
gün bitiyor
çırpınıyorum
her şey gelip oturuyor şurama
hiç bu kadar kalabalık olmadım
sitem
vefa
veda
ve ceza
daralıyorum ansızın
bir yaprak daha düşüyor ayak ucuma
dallar soyunuyor
üşüyorum
kalkma vakti çınar dibinden
dönüş yolunda pürneşe çocuklar
gökyüzüne bakıp derin bir nefes alıyorum
toprak kokusu yağmurun habercisi/ gün bitiyor

Kadir Bıyıklı 


12 Eylül 2014 Cuma

Yakîn

Nam Nguyens

Kapı: "Yaşamımızın sahtekârlığını ancak ölüm örter..."


Günahkar Bir Savaş Tanrı(Ça)sı Olmak


Dünya tarihi, savaşların tarihi. İnsanlık, oldum olası bir başkasını yok ederek varlığını öne çıkarıyor. Bu nedenle yazılı metinlerin çoğu savaş anılarıyla, kahramanlıklarla, savaş oyunlarıyla süslü. Savaşların galipleri bir kahraman, onları yaratanlar da o derece önemli isimler haline geliyorlar.

Ian Thornton’un "Tek başına I.Dünya Savaşı’nı Çıkaran Adam-Johan Thoms’un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi" adlı eseri 1.Dünya Savaşı'nın 100.yıldönümüne atfen yazdığı ilginç bir kitap. Okuyucunun bir tarih kitabı özelliği taşıdığını düşünebileceği bu eser, hiç de alışık olmadığımız türden. Tarihsel gerçeklikleri birebir anlatan bir kitap değil, ancak bu olguları çarpıtmadan her bir savaş parçasından eğlenceli, hicvedici, kışkırtıcı ve savaşa karşı tutunmayı kolaylaştıracak derecede felsefi dayanaklar oluşturan bir eser.

I. Dünya Savaşı’nın sizin yüzünüzden çıktığını düşünseydiniz ve hayatınızın geri kalanını bu suçluluk duygusuyla, bu vicdan azabıyla geçirseydiniz ne yapardınız? 
Johan Thoms’un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi tam da böyle bir yaşamı farklı bir anlatım diliyle romanlaştırılmış.

Thoms, 1894 yılında Bosna’nın Argona kasabasında dünyaya gelen, zeki ve terbiyeli bir gençtir. İyi bir eğitim almıştır ve bir insanın sahip olmayı arzulayacağı her şeye sahiptir. Etrafında onu çok seven bir aile, samimi dostlar, nüfuzlu tanıdıkları vardır. Henüz üniversitedeyken yüksek bir ücretle iş sahibi olmuştur ve bu iş, hem onun hem de milyonların hayatını değiştirecektir. Thoms, güzel Lorelei Ribeiro’ya aşıktır. Renkli bir kişiliği vardır. Ancak onca yeteneğine rağmen Franz Ferdinand’ın binmiş olduğu arabayı geri geri sürmeyi beceremez, yanlış bir dönüşle tarihin akışını sonsuza kadar değiştirir.

TARİHSEL GERÇEKLİK FANTASTİK HİKAYEYE AŞILANIRSA...

Johan Thoms, Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie’nin bulunduğu arabanın direksiyonuna geçer. Sırp örgüt Kara El, suikast planlarını çoktan yapmış ve suikastçılarını en can alıcı noktalara yerleştirmiştir. Johan, Franz ve Sophie’yi ilk suikast girişiminden kıl payı kurtarmayı başarır. Ama hayalperest, genç bir delikanlı olan Johan, çıkmaz bir sokağa girer ve oradan geri çıkamaz, kurbanlarını suikastçı Gavrilo Princip’in tam da kucağına bırakınca Arşidük Franz Ferdinand ve Sophie orada öldürülür.

İşte bu savaşa susamış Avrupa için kaçırılmaz bir fırsattır. Böylece milyonların felaketi olan savaş başlamıştır. Johan Thoms, 1. Dünya Savaşı’nın ve devamındaki savaşların onun yüzünden gerçekleştiğinden emindir. Önünde kederle ama bir yandan da tatlı sürprizlerle dolu bir yaşam onu beklemektedir.

Thoms, yaptığı küçük bir hata nedeniyle dünyayı ateşe vermekten kendini sorumlu tutar. Utancından, sevdiği her şeyi bırakıp Avrupa’nın çeşitli yerlerini gezer. Korkuyla I. Dünya Savaşı’nın yayılmasını izler. Portekiz, İspanya ve İngiltere’ye yaptığı gezilerde farklı faklı arkadaşlar edinir. Kendi hikayesine Dorothy Parker, Ernest Hemingway ve George Orwell gibi ünlüleri ortak eder ve ara ara onları hikayesine konuk ederek bir savaş dramasının analizini yapar. Kendini herkesin ölümünden sorumlu tutan olayların merkezine oturtarak kendi sürgününü yaratır. Günleri bu suçluluk duygusuyla ilerler. 

Yer yer açığa çıkan abartılara rağmen kahraman zihinlerde fazlaca sorgulanmıyor. Yazarın da belirttiği gibi “Abartı, masal olarak bilinen cesedin DNA'sında doğal olarak meydana geliyor." Yazar, tarihsel gerçeklikleri fantastik bir hikayeyle başarılı bir şekilde aşıladığında, anlatıdaki aşırılık da dikkatten uzak oluyor.

SAVAŞTA PAYIM VAR MI KORKUSU

Ian Thorton, bu farklı üsluptaki etkileyici romanında hem esprili hem de hüzünlü bir dili bir arada kullanarak okuyucuyu kurgusal açıdan da oldukça başarılı bir karakter olan Johan Thoms’un zihninde ve anılarında gezdiriyor. Okuyucu Johan’la seviniyor, Johan’la üzülüyor. Bazen onun suçlu olduğuna inanıyor, ona kızıyor, bazen de hak veriyor. Ancak, bu durum okuyucunun onunla özdeşleşmesine engel yaratmıyor. Onun samimi itirafları okuyucuyu kendine yaklaştırıyor. Nedamet, bir güzel sözle anlatıyor kendini;

"Pişmanlık; haz tarafından döllenen ölümcül yumurta." William Cowper.

Savaş çerçevesinde her tür düşünce zenginliğinin yer aldığı kitapta, yer yer mistik anlatımlar da öne çıkıyor; “İçinde yaşlı bir adam yavaşça hareket ediyor. Ernest’in dışarıdan duyabileceği kadar yüksek sesle konuşuyordu.

‘Ben diriliş’im.

Ben hayat’ım..”

Bir başka girişte ise; “Verin, size verilecektir. Hangi ölçekle verirseniz aynı ölçekle alacaksınız. Luka 6:38”

Kitaptaki en unutulmaz alıntılardan biri ise, Johan’ın asil ve renkli dostu Lord Kaunitz’in delikanlıya verdiği öğüt: “Usulca süzül. Böylece sonsuza dek süzülürsün…”

Okur da aynen böyle süzülüyor bu ilginç kitabın sayfalarında. Tarihi roman tadında, felsefi, nükteli, veciz uyarılarla yüklü farklı kitap arayanlar için ilk tavsiye edilebilecekler arasında mutlaka yer alması gereken bir eser.

Semiha Kavak
Star Gazete - Kitap 11 Eylül 2014



11 Eylül 2014 Perşembe

Tekerrür



"Hatırlamanın sevgisi mutlu olan tek sevgidir." Kjoerlighed

Hani aşıklar sık sık aşkın tatlı acısını mutlulukla filizlendirmek için şairin kelimelerine başvururlar ya, o da öyleydi. Öylece ileri geri volta atıyor ve Paul Moller'in bir şiirini tekrarlayıp duruyordu:

İşte o zaman, benim koltuğuma,
Gençliğimden bir hayal gelir.
Benim rahat koltuğuma.
Sana duyduğum içten bir özlem sarar beni,
Sen kadınların güneşi.*

Gözleri doldu, kendini koltuğa bıraktı, şiiri tekrar ve tekrar okudu. Gördüğüm manzara beni etkilemişti. Tanrım, diye düşündüm, hayatımda böyle bir melankoliye şahit olmadım. Evet, melankolikti, gayet iyi biliyordum - ama aşık olmasının onu böyle etkilemesi! Ve nasıl da, normal olmayan bir halet-i ruhiye bile daimi olduğu zaman tutarlı oluyor. Melankolik birinin aşık olması gerektiği ve ancak o zaman melankoliden kurtulabileceği söylenir hep. Eğer gerçekten melankolikse, ruhunun onun için her şeyden daha önemli bir şey haline gelmiş olanda melankolik bir biçimde emilmemesi nasıl mümkün olabilirdi?

Derinden ve coşkulu bir biçimde aşıktı, bu kesindi, ama  sadece birkaç gün sonrasında bile aşkı bir anı haline gelmişti, aşkını hatırlayabiliyordu. İlişki onun için tamamen bitmişti. Ne tuhaf bir diyalektik! Bütün gün onun yanında olmamak için kendisine şiddet uyguluyor ama gelgelelim ilk fırsatta ilişkisi konusunda yaşlı bir adam haline geliyor. Uzun süredir hiçbir şey beni bu manzara kadar etkilememişti.

Soren Kierkegaard syf.18, 19

* "Da kommer en Dr0m fra min Ungdomsvaar / Til min Laenestol / Efter Dig jeg en inderlig Laengsel faaer, / Du Qvindernes Sol!"  Poul Mortin Moller, "Den Gamble Esker"

deja vu, 03.03 (ben) 


Beş Kala


Ay uykusunda sayıklar seni 
Pırıl pırıl yansırken tenin rıhtım kanatlı denizlere 
Ama sahte ölüm çocukları doğuyor geceden 
Gök pusuna bulayacak gözlerimi 
Sesimi rüzgârına boğduracak
Ancak kurşun geçer yüreğimden
Tenin yüzüyor ve yüzecek daha
Çünkü bilmediğim bir saygınlıkla dokuyorum yüreğini
Ay paramparça düşüyor suya
Alacakaranlığı bölerek ikiye sıyrılıyor yaşamdan
Betonlaşan yağmurlara tutuluyor sevdam
Sis çöküyor iliklerine anarşist yüreğin
Bedeninde tel örgülerin acı büzgüleri
Od düşüyor gönlüme
Uzun ince parmaklarından gecenin
Beş kala ölüme

Kaan İnce 

9 Eylül 2014 Salı

Requiem


“Yaban balı özgürlük kokar / Toz, güneş ışını kokar / Aşk ise elma / 
Ama biz biliyoruz artık /
 Yalnız kan, kan gibi kokar.”

Anna Ahmatova

Bir acı tüm çıplaklığıyla yazılıyorsa en tehlikelisi budur çünkü şiirinin malzemesi acıdan geçenler yıkılıp yıkılıp tekrar yaşam kurmayı da bilmek zorundadır.

‘’Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: / Önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?’’ (Nietzsche)
İnsan yanmaya hazır olmalıdır ve hatta her insan tutkulu olmalıdır yitmeye çünkü korkusuzca kendini yok eden aslında her yok oluşta kendine yaklaşır, yepyeni bir yaşam kurulur böylece ve aslında hiç dinmeyen o büyük fısıltı: aşk.
 Anna da yeniden yaşamayı öğrenecek ve kozasından nasıl bir aşk çıkacağını görecektir. Hiç bilmemiştir belki de kim olduğunu kozasından çıkanın, o yalnızca aşk’ı sevmiştir. Aşk içine girdiği anda o yoktur artık uzanır öylece ve boşluğunu dolduracak gövdeyi bekler.
‘’Bugün, yapacak çok işim var; /Belleğimi sonuna dek öldürmeliyim,/Ruhun bir taş gibi olması gerek,/Yeniden yaşamak, bunu öğrenmem gerek.’’

7 Eylül 2014 Pazar

DÜZ GÖĞÜSLÜ SAZ


Schuon'la geceyarısı manevi perspektiflerle hemhal oluşun ardından, güne zinde uyanıp sabahın erken saatlerinde, zaman zaman dışarıda gerçekleştirdiğimiz pazar kahvaltısını, en sevdiğim yerlerden birinde yapıp, döndükten sonra, masamda, uzun bir süre önce gelen Ercan Kesal'in Peri Gazozu isimli kitabını farkettim. Belki bir misafir eli kütüphaneme uzanıp, sonrasında onu masama kadar getirmiş olabilir miydi? Belki...

Her zaman felsefe-düşünce kitaplarını öne alıp öykü ve romanları sonraya, hatta çok sonraya bıraktığım için bazen iyi hikaye kitaplarını okumakta gecikiyorum. 

Biraz karıştırdım sayfalarını. Anadolu'dan kesitlerin sunulduğu kitabın hemen girişinde şöyle diyor Kesal;

"Okur, hikâyelerimi okumak yerine, 'seyretsin' istedim. Bu, sinemasal anlatıma da çok benzeyen bir teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri 'anlatmak' değil de 'göstermek' istedim hep.

Her hikâyeye başladığımda önüme çıkan yolculukta, birlikte yürüdüğüm bir yol arkadaşı gibi kabul ettim onu. Ben ne yaşıyor ve görüyorsam ona da aynı şeyleri 'göstermekti' derdim. 

Ne kadar becerebildim bilmiyorum. Ama, bildiğim, yapabildiğim, elimden gelen bu. Ümitlendirense, bazen bir dostun ilettiği küçücük bir not:

"... kıymetli kardeşim, yazını seyrettim bugün."


Azıcık daha karıştırıp yarım kalan işlerime döneyim istiyorum, ama kitabı bırakmaya da pek niyetim yok doğrusu. Filmi izlemeye devam etmek istiyorum.

İlerleyen sayfalarda Neşet Ertaş'ın "düz göğüslü saz" hikayesini anlattığı bir ara bölüm çıkıyor karşıma, sîne'den söz eden; aşk mahalli...

Sazlarını yaptırdığı Tavşancı Hüseyin'den düz göğüslü bir saz ister Neşet. Hüseyin Usta yapmaz... Aklına yatmaz nedense. Sazın göğsü bombeli olur çünkü. Neşet de onun çırağına yaptırır.  Müthiş bir saz... Daha sonra herkes o saz gibi saz ister... Neşet Ertaş, düz göğüslü saz istediğini şöyle açıklar:

"Sazların zamanla döşleri çöküyordu... Göğüs çökünce teller yukarıda kalıyor. Kavisli olunca da eşiğin altı yukarıda kalıyor, göğüs aşağıda.
Göğüs çökünce daha içli daha derinden bir ses geliyordu. Oradan hatırlayarak düz göğüslü saz istedim."

Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü, farkında mısınız? Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse, bozuk düzenimizin telleri olmuş. Duyduğunuz sesler bu yüzden içli ve bu kadar derinden geliyor. 
Şimdi bir türlü sığamayıp, delice bir kavgaya tutuştuğumuz, adına Anadolu denen şu kadim topraklarda, binlerce yıl önce hüküm sürmüş, bir Hitit kralının oğullarına bıraktığı vasiyete bakın isterseniz:

"Öldüğümde beni, usulünce yıkayın, göğsünüze yaslayın ve toprağa bırakın. Bu kadar."

S.Kavak