28 Nisan 2015 Salı

Göğün Geçmişi


Şimdi hangi tene uzansa ellerim gündüzden
Dokunmadan geri dönüyor gecenin arzusuna
En yeni tarihidir aşk insanın, ama neden
Her kadın benden daha yakın çocukluğuma

Uzaklıklar düşüyor ruhumla bakışan zamana
Eğiyor dudaklarıma gölgesini yeniden bir ağaç
Ah! Anılar, köpürterek mor memelerini karanlıkta
Bir kırlangıç gibi çöküyor kalbe; yorgun ve aç;
Güneşin ilkyazla yıkandığı dipsiz bir vadiden
Yükseldim dalına acının (Tat alma saati)
Paramparçaydı sabahlar, geçtim en diri düşünceden
Doğmamıştı daha Khihe ve on iki ayın annesi
Yalnızdım. Dökülürdü birden kumlara ay'ın yazgısı
Yosun tutardı düşlerden sabrıma doğranmış sular
Bırakmadı alnımı kutsal gece ve ağrısı
-Hüznünü koklatır artık sisli zambaklar
Kıyısında / aşkların siyah güllere dağıldığı
Denizler tutuşsun yankısından bu dizelerin
Ve bilmesin gövdemin güneşten inen toprağı
Yıldızlardan bir keder gibi baktığını mevsimlerin
Ey kadın! Çıplak ama ağırdır düşlerinden de senin
Onun için bekleme pençende titreyen geceyi
Esrikliği bun kaleleriyle çevrili ve derin
Kalbimi örten göğün geçmişidir o şimdi 
Serkan Ozan Özağaç

27 Nisan 2015 Pazartesi

Sır


pas tutmaz yalnızlığımın sırrı / kanatır kendini kirli bir urgan içinde

Semiha Kavak


Gerçek Ülkeler Biziz


-Kitabında ben de var mıyım?

-Sadece ruhlarının kabından taştığını fark eden iki gönül değil, sadece birbirine ervah-ı alemde iliştirilmiş iki ruh değil. Başka türlü olamayacağı için öyle olan, ezeli bir tanışıklığı bu alemde de sürdüren; yola çıkmış ok gibi, vurmamış ama vuracak gibi, henüz kor gibi, yakmayan ama yakacak gibi.Ufukta kızaran bulutlar gibi,uzak ama çok yakın gibi. Bu adlar ateşîn  deftere yazılmışı gibi. Bir satırı sileceksen, iki ismi silmek gibi. İki ruh birbirine karışmış, başka bir ruh doğmuş gibi. Ölümün bile ayıramayacağı, iki ırmağın bir denizde yek vücut olduğu gibi. Gibi'ye muhtaç değil ama gibisiz anlatılmaz gibi

-Saçında hâlâ kum var.

-Her kum tanesi tek tek çöl değildir ama çölü kum tanesinden sorarlar. Çöl, kumların oluşturduğundan başka bir şeydir. Deseydin ki-Saçında çöl var…

-En çok ne zaman sevindin? -Şu an.. En çok ne zaman üzüldün? -Şu an…

-Yanarken bir yanın, bir yanın buz keser. Ağzında acı taflan tadı. İçte hararet, dışta soğuk bir ürperti. En mutlu anında, hüzne yakınlığı fark etmenin alışkanlığa dönüşmesi... Kimse sakin kalamamıştır aşk önünde...

-Ve senin el yazını çok seviyorum.

-O duygular bir parfüm gibi yükselirken, tuttu şair onları kağıda rapteyledi. Yazı ile sonsuza kalacak aşk. Yazılmasa say ki yaşanmadı. Yazıldığı için yaşandı, yaşandığı için yazıldı. Yazılmak ile bilinir oldu her şey. Yazılmasa yitikti. Yazıldı. Sonsuzluğa komşu kılındı.

-Kalp, ateşten bir organdır.

-Evrenin sığmadığı ev olan, ateşe düşenlerin yuvası, yaktığını sindirip, kendine katan, yakarak büyüyüp gelişen... Ey kalp, özün meyvesi, aşkın evi, aşkın sahibinin evi...

-Bana hoşça kal de… -Henüz seni özlemiyorum. -Özleyeceksin, özleyeceksin.

-Yanındayken sıcaktır dünya, söylenen ne olursa olsun ehemmiyeti yoktur. Yanındadır O. Ateş soğuyunca, kendinle baş başa kalınca fark edilen o fakirlik… Bir daha görememe korkusu. Asla ile kurulan cümleler iskambil  kuleleri gibi  yıkılır bir nefeste. Özleyeceksin! Öyle ki yanındayken bile özleyeceksin. Özlemezsen her şey isim verilmeksizin bitmiştir.

Mektuplar ve acı sözlerle  dolu defter.

-Aşkın defterinden daha sıcak bir yer olabilir mi? Aşığın kalbinden daha sıcak bir yer olabilir mi? Defter dedik, demeseydik yazılmış bir kalp derdik. Bazen koşarak ilerleyen, bazen sürünen, bazen geri giden defter... Tek şahittir kalbe, fırtınalara, limanlara...

-Seni hep sevdim.

-Ruhundan taşan duygular birbirinin kalbini doldurmuş, biri eksikse tam olamayan bir oluş… Yalnızca bu iklimde, bu toprakta bitebilen. Özel olduğu düşünülmemiş kadar özel. Adı konulmamış tazelikte. Seni Hep Sevdim. Dünya an be an değişirken ben değişmedim. Mevsimler geldi geçti, günler uzadı kısaldı. Değişti dünya, ben değişmedim. Seni Hep Sevdim.

-Her gece kalbimi boşaltıyorum ama sabah kalktığımda yeniden dolmuş oluyor.

-Yaşadığı zamanı kendi tasarrufunda sanan, aşk ile kendini aşan; kalbine nasıl öğüt verirsin. Boş bir kalp ile kendinle kalırken dolu bir kalp ile kanatlanır hayat. Sen, kendine mi kaldın sanıyorsun? Seçilmiş olmanın heybesi değil mi taşıdığın. Asla kalbine öğüt verme... Tutamazsın…

Sabah oluyor ama zehir yine de bir yerlerden sızıyor değil mi?

-Kara paltosunu sürükleyip giderken gece, acı uyanıyor. Olacakları çaresizce beklemenin, düşünceleriyle dünyayı tararken, bir yatakta sessizce kalmanın zehiri. Yılanın, akrebin zehri gibi öldüren değil, çaresizliğin yavaş yavaş kalbi kemirdiği zehir…

Karanlıkta bir gün ne kadar sürer? Ya da bir hafta...

-Vuslatta bir gün, bir hafta ne kadar sürer? Sevincin ve acının buzdağında; bedeller alınır, verilir. Karanlık mı? O yoksa hep karanlık. Zaman bazen aşıklara hizmet eder, bazen cefa... Bazen peşin öder ücretini, bazen gün bitiminde. Sonunda bir bedel kalır. Yazacak duyguların, beklediğin varken sormak neyi onarır?

-Öleceğiz, aşkımızla dolu olarak, güzellikleri tatmış ve bulunduğumuz bedenlerde ırmaklar gibi akarak. Korkularımızı bu berbat mağarada saklar gibi sakladık. Bütün bu izleri vücudumda taşımak istiyorum. Gerçek ülkeler biziz. Güçlü adamlar tarafından çizilen haritalar değil…

 Bir gün buraya gelip beni rüzgârın sarayına götüreceğini biliyorum. Tek isteğim bu. Seninle ve dostlarımızla böyle bir yerden haritasız bir dünyaya girmek…

-Rüzgârın bir mağaraya girmesi, saklı olanı âyân etmesi, her şeyi birbirine karıştırması ve bir süre sonra sakinleşmesi. Dünyanın en güzelidir aşık kişi. Çünkü aslında o iki kişidir. Hayatına eşlik eder eşi ve sevgisi. Kıyılarını genişleten bir deniz gibi.

Çölün haritası yapılamaz rüzgâra rağmen. Tanımlar yapılamaz, kimsenin kalbi elinde değilken. Aşk bu kadar güzelken ya onu Yaratan? Asil ruhlara emanettir O.

Orhan Tepebaş
Ayna İnsan Sayı:14


26 Nisan 2015 Pazar

Kara Kartpostal


yalnızların kemirdiği et iyileşmezmiş
iyileşmedi

ateş: tuzak!
ay kendine ait askıdadır böylesi gecelerde
ve
iki kırık ayna tamamlamaz birbirini
iki kırık ayna


seyitP

23 Nisan 2015 Perşembe

Sonlandırırken


“Sevdiğimiz insanın açtığı yaraları sevmeyi bilmiyorsak, o insanı gerçekten sevmiyoruzdur” diyor büyük Zen ustası Thich Nhat Hanh aşk üzerine aydınlatıcı tezinde. Ancak açılan bu yaralar artık onarılamaz bir hale geldiğinde dahi, aşkı geride bırakmak asla kolay değildir; zira gitmek aynı zamanda sevme işini yapan kendimizden de gitmemiz anlamına gelir. Talihli ya da ahmak olmayanlar için bu güç ayrılık, insan olma deneyiminin, hayatın sonu gelmeyen sürecini anlamanın kaçınılmaz bir parçasıdır – zira, sonuç olarak tutunmaya, sürdürmeye değer şeyler aynı zamanda başarısızlığın temelini hazırlayan şeylerdir; başaramadıkça, tutunuruz.
İngiliz şair ve filozof David Whyte, üçüncü şiir kitabı The House of Belonging’de yer alan “Macera” adlı heyecan verici, güzel şiirinde bu deneyimin kırılgan ikiliğini konu alıyor. Whyte, bir zamanlar paylaşılan bir geleceğin, şimdi bilinmeyenin büyük olasılıklarına bir başına sürüldüğünü anlattığı bu şiirini; yaralayıcı ilişkisinde, yaralama işini yüklenmiş ve daha sonra çekip gitmiş olan bir arkadaşına yazmış.

“Bir ilişkiyi arkada bırakmanın zorluklarından biri, nihayetinde, o kişiyi arkada bırakmaz değildir – zaten artık o an, onu bırakmaya hazırsındır. Zor olan şey; onunla paylaştığın, kurduğun hayallerden vazgeçmektir.  Şundan eminsindir – ileride kimlerle tanışacak olursan ol ya da ne çeşit mutlulukları tadacak olursan ol – o özgül tonlamalar ve renklendirmelerle dolu, o özgül hayalleri bir daha kuramayacaksın. Vazgeçmek yeniden ve farklı hayaller kurmaya zemin oluşturduğundan, bu özelliğiyle, kederin hoş ve güçlü bir biçimi haline gelir...


MACERA

Dağların üstünde
kaz sürüsü 
ışık olur yeniden
Boyayarak
kara siluetlerini
gökkubbenin altında
Bazen her şey
göklerde
kalmalıdır
Böylelikle bulursun
sana yazılmış
yazgıyı
Bazen onu bulabilmek için
koca bir gök lazım olur
İlkin, parlak
ve tarifsiz
özgürlükler yarığı
kalbinde duran.
Bazen
yangın sönünce geriye kalan
asaların kara kemiğiyle
biri 
yeni bir şey yazar
hayatının küllerine
Gitmiyorsun sen.
Işık hızla solsa da şimdi,
varıyorsun yalnızca.

Maria Popova
Çeviri: Hande Karataş


21 Nisan 2015 Salı

Düğüm

...

bazı mesafelerin uzaklığı
bazı ânların kıymetli kalması içindir
avuçlara çizilen isimler
ataklar hâlinde tekrarlayan yalnızlık nöbetleri
yaşam,
kays’ın gözlerinde tazelerken umut fazını
unutmak, unutulanı dağ lalesine çevirme sancısıdır
hatırlamak,
ricatlar sözlüğünde terk edilmiş sokak çocuğu

Fatih Yavuz Çiçek

Yazgı



"...
kahinler ki günlerin ölü taşıyıcısı
fısıldadılar bana tan ağarırken

artık öğrenilecek ne varsa
okuyorum solan bir ağacın gövdesinden
kanıyorsa yaprak
biliyorum artık yokluk kapıda
..."

Semiha Kavak


19 Nisan 2015 Pazar

Maskülen


"Çoğu ruh gençtir; seçici değildir; bilinçdışında fahişedir ve kendini ucuza satar. Hemen açıp solan, sonra tekrar açan çiçekler gibidir. Diğer ruhlar ağaç yahut palmiye gibi daha yaşlıdır. Belki de tek bir şeyde bir sürü olabilecek yekpare bir animusu ararlar ya da aramak zorundadırlar. Ve onu bulduklarında bu bir elektrik devresinin kapanması gibidir. O zaman yaşamın anlamını bilirler."

Carl Gustav Jung
syf.135

14 Nisan 2015 Salı

A Girl Walks Home Alone at Night


bir insan ya da bir taş ya da bir ağaç başlayacak dördüncü şarkıya. lautreamont

13 Nisan 2015 Pazartesi

Şimdi Lale Zamanı


Laledir örer güzelliğini
Ah kokusu sinmez üstüne
Ayrılık solgun ölümdür
Bırakmaz kahrını
Sararmış bir heceye

Semiha Kavak

TEKRAR


Hiçbir şeyin tekrar etmediği bir dünya düşlüyorum.  Kuzey yıldızının yalnız bir kez göründüğü, güneşin bir kez doğup battığı tek bir gün... Bir karabasan. İncir bir kez tadılıyor, su bir kez içiliyor, yürüyüşe bir kez çıkılıyor... Tüm ölümlüler her şeyle, herkesle sadece bir kez karşılaşıyorlar... Yaşananlar arasında kaçınılmaz yakınlıklar olsa da bir deneyimin diğerine kapı açmadığı, insana kazandırdığı bilginin  başka bir deneyimde işe yaramadığı  ve bu nedenle de kimsenin hiçbir konuda gerçek anlamda deneyimli olamadığı bir dünya. Her yaşantı boşlukta kısa bir süreliğine beliriyor ve hiçbir şeyi aydınlatmadan ve hiçbir şey tarafından aydınlatılmadan yitip gidiyor. Bizimkinin tam zıttı bir dünyadan söz ediyorum, öteki dünyadan; öyleyse benzetmelerin faydası yok. Bu metin içindeki sözcüklerin hiçbirinin öteki dünyada karşılığı bulunmuyor; ama ben 'bu' dünyada düşlüyorum ötekini değil mi, o halde iki dünyadan biri diğerinin gölgesi. Hangi taraftayız? Nereden kalkıp nereye gidiyoruz? Benzetmelerin faydası yoksa da, birinin diğerinin gölgesi olduğunu söylüyorsa bazı sorulara cevap vermeliyiz, ancak iki dünyadan birinin diğerine nitelikçe üstün olduğunu ileri süremeyeceğimiz, birini diğerine kurban edemeyeceğimiz için edatı da, benzetme yönü de olmayan bir benzetmeden medet umacağız: Bu dünya ötekidir. Benzetilen ne, benzeyen ne, neyi neye benzetiyoruz, birbirine benzetilenlerin ortak özelliği nedir... ve daha nice sorudan kurtulmuş olduk böylece. Şimdi başa dönebiliriz, öteki'nin benzersizliğine, benzersizliğin olumlu bir sıfat sayılmadığı öteki dünyaya, karabasana. Ama başa döndüğümüz anda sona varıyoruz, öteki dünyanın kapısından içeri adımımızı attığımızda dışarı çıkıyoruz, çünkü sözcülere mahkûmuz ve sözcükler bizi kendi dünyamıza gönderiyor, böylelikle adlandırmalardan mahrum öteki dünyadaki insanın temelsiz, kirişsiz, sütunsuz, kapısız penceresiz, çatısız, bacasız bir evde oturduğunu ve onun yeniden yaşayamayacağını bildiği her şeye delicesine sarıldığını, geçen her anla birlikte yıkıma uğradığını düşünüyoruz. Geçen her ânı aldanarak benzersiz sayan ve duygularının dile getirilemezliğini vurgulayan âşık; senin belleğinde güya benzersizlikleriyle ayakta duran anılar öteki dünyadaki insanın belleğinden sırf bu nedenle siliniyor, ancak gene de yalnız sen anlayabilirsin onun bir şeyin tekrar etmesini nasıl da özlediğini... Günbatımında sevgiliyle dalgakırana doğru yürürken güneş bir kez daha böyle batmayacak ve yarın doğacak güneş bugünkünün aynı olmayacak diye düşünüyordun - "Her gün yeni olan güneş" diyen Herakleitos'a göre yanılmıyordun; yeninin sevincini mi duyuyordu Efesli, düşünmeli, ama senin eskinin yasını tuttuğun kesin. Kimileri "günlerin özü bir" diyen Herakleitos'a, kimileri ise "aynı ırmağa iki kez girilmez" diyen öteki Herakleitos'a dikkat kesilir; bu dünyanın öteki olduğunu, bu dünyanın az önce 'bu' diye gösterdiğimiz dünya olmadığını bilen Herakleitos'a... Ve bazılarımız umutla, bazılarımız da umutsuzlukla sarılır âna. "Tekrar" deriz, an geçip gittikten sonra, mesela sevgilinin dudaklarından ayrıldığımızda, "yeniden olsun". Oysa "başlangıç ve son çemberin her noktasında bir aradadır", yine ustanın dediği gibi - ve bunu gören kişinin gözünden bir damla yaş eksik olmaz, şaşmayalım Herakleitos'un kederinden söz açanlara.

Mehmet Erte
Arzu'da Bir Sapma Syf.97

12 Nisan 2015 Pazar

Söyleşi


NORDİK: Öncelikle teşekkür ediyoruz. Sürekliliğin, başarının, istikrarın matbu nişanelerinden biri de Ayna İnsan Dergisi. Siz de Ayna İnsan Dergisi’ni okuyucu ile buluşturan asıl kişisiniz. Kadın olmanın, edebiyat dünyasında var olabilmek adına belirli avantajlar sağladığını ya da dezavantajlara yol açtığını düşünüyor musunuz?
SEMİHA KAVAK: Ayna İnsan dergisi bir boşluğu doldurmak iddiasının ötesinde kendi yolunu çizmeye çalışan mütevazi bir dergi olarak doğdu. Birçok edebiyat dergisinin yaşadığı zorlukları, yaşadığı gibi tutunma gayretini ve istikrarını da şartlara direnmeye bağlayabiliriz. Bir kadın olarak, böylesi bir dergiyi yürütebilmenin çeşitli zorlukları var elbet. Gidebileceği yere kadar gitme arzumun ısrarcısı olmam, istikrarın başarısı olarak görülmeli. Tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede kadın olmanın belirgin sorunları var. Marks'ın "Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların üzerine çöker." sözü süreci özetler mahiyette. Tüm dünyada kadınlar yaşadıkları toplumsal yapıya göre ikincil görülme sorununu çeşitli şekillerde yaşıyorlar. Bu sorunun çapı merkezden çevreye doğru çeşitli farklılıklar arz ediyor. Sorunların çeşitliliği bulunulan, ait olunan yere göre değişiyor. Seküler veya muhafazakar kadının sorunlarını birbirine eşit göremeyiz. Tarihi süreç içinde de kadının toplumsal yeri hep sorunlu olmuştur, öyle algılanmaya yol açacak olumsuzluklar oluşturulmuştur. Edebiyat dünyasında kadın olmak edebiyat/sanatın doğası itibarıyla diğer birçok alana göre daha avantajlı görülebilir. Burada cinsiyetten ziyade üretilen şey öne çıkar, değer bulur. Kadınların kendilerini ve sorunlarını anlatabildikleri dili edebiyat alanında yakalayabilmiş olmaları, topluma buradan ulaşabilmeleri böylesi bir algıyı haklı gösteriyor. Ancak, bu durum, imkan, kadın olarak yaşadığımız zorlukları ortadan kaldıracak bir güç oluşturmaz. Kadınlar edebiyat alanında da erkeklerle aynı hizaya gelebilmekten çok uzaktır.

NORDİK: Edebiyat dünyasında, örtülü de olsa bir erkek hegemonyası olduğu doğru mu? Bazı muhafazakâr, hatta İslamcı kadınların, feminist hareketlerle dirsek teması kurdukları görülüyor. Sizce hegemonyayı ortadan kaldırmak için izlenebilecek en makul yol hangisidir?
SEMİHA KAVAK: Edebiyat dünyasındaki erkek egemenliğini, erkek egemen bir toplumun edebiyat alanına yansıması olarak değerlendirebiliriz. Bu durum toplumsal yapılanma dikkate alındığında rantsal olarak abartılı bir durum arz etmez. Feminizm, doğduğu 18.yüzyıldan bugüne çeşitli evrelerden geçti ve postmodern feminizm her kesimden kadının ilgi odağı oldu. Bugün neredeyse "herkes için bir feminizm" söz konusu. Haliyle böylesi etkili bir akımın kadın genelini kendine yaklaştırmış olması, bu ideolojinin her kesimden kadının ilgisini çekmesi normal görülmeli. Bu alanda üretimleriyle varlıklarını öne çıkaran kadınların, bir kadın dayanışmasına ihtiyaç duyması bu insanların bu konudaki duyarlılıklarına bağlanabileceği gibi, yazım dünyasının sosyal hayatın içinde daha diri ve etken olmasının da bu bağın kolayca kurulmasının ana etkenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kadının geri plana itilmesi, onu öne almak isteyen feminist hareketlere ilgi duymasını kolaylaştırıyor. Bu konuda daha sınırsız olan başkaldırı, diğer hareketleri gölgede bıraktığı için ilgi odağı haline geliyor. Kadınlar ayrımcılığa karşı etkin bir başkaldırıyı burada bulacaklarına inanıyorlar. Oysa doğru olan, ayrımcılığa karşı yürütülecek mücadelede kadını kadın olarak görmek ve doğru bir söylemde ısrarcı olunmalı. İnsan faktörünü öne çıkaran doğru yöntemli mücadeleler kadınların toplum içindeki yerini öne, olması gerektiği yere, erkekle aynı hizaya çekecektir.

NORDİK: Sizce kadınlar için en uygun olan edebi ifade aracı hangisi? Fıtrat olarak kadınların daha duygusal ve duyarlı oldukları düşünülürse, onlar için en uygun türün şiir olabileceği savı akla geliyor. Fakat yaygın bir inanışa göre, ülkemizdeki kadınlar arasından, birkaç isim haricinde, iyi şairler çıkmıyor.
SEMİHA KAVAK: Edebiyat dünyamızdaki kadınların verdikleri eserlere baktığımızda hikaye/öykü dalında daha başarılı ve sayıca daha çok eserler verdiklerini görürüz. Bunun nedenlerinden biri kadının toplum içinde yaşadığı travmalar ve trajediler olabilir. Birçok kadın bu toplumsal yapı içinde gerçek hayat hikayesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu gerçeklik belki de okunur, beğenilir olmayı sağlayan ana etkenlerden biri. Kadınların duygusal yönünün ağır basması onların edebiyat alanlarından şiire daha yakın düşecekleri savını doğrular mahiyettedir. Bunun neticesinde hemen her kadının şiirsel söylemleriyle karşılaşabiliriz. Ancak bunların ne derece edebi yanının bulunduğu tartışılır. Sanatsal değerleri yüksek olan şiirler yazan kadın şairlerimiz gerekli ilgiyi görseler de bu alanda da sayısal olarak erkek şairlerden oldukça azdırlar. Şiirin muhayyile gücünün yanısıra, ütopya ve onunla birlikte yaşanmışlığa/yaşanabilirliğe ihtiyaç duyması kadın şairlerin azlığının ve şiirlerinin çeşitlenmesinin önündeki bir engel olarak görülebilir. Kadın şairlerin şiirleri daha bilindik, daha dar temalar üzerinde kurulu olsa da, duygusal derinlik, güçlü kurgu ve imgesel çeşitlilik açısından dikkat çeken dizeler, öne çıkan eserler söz konusudur.

NORDİK: Kadınların şiirden ya da genel anlamda sanattan anlamadığı ön yargısını darmadağın eden kadınlar var mıdır günümüzde?
SEMİHA KAVAK: Bir kere böylesi bir iddia dayanaksızdır. "Kadınların şiirden ve genel anlamda sanattan anlamadığı" ön yargısını herhangi bir mantıki izaha sığdıramayız. Toplumsal akışkanlık içinde gerekli yeri edinemeyen kadınların düşünce ve gözleme dayalı eserler üretmesi bile başlı başına bir başarı öyküsüdür. Öte yandan Halide Edip Adıvar, Fatma Ali, Halide Nusret Zorlutuna, Şükûfe Nihal, Alev Alatlı, Leyla Erbil, Füruzan, Nazlı Eray, Latife Tekin, Adalet Ağaoğlu, Ayla Kutlu, Buket Uzuner, Tezel Özlü, Erendiz Atasü, Tomris Uyar, Emine Işınsu, Azra Erhat, Füsun Akatlı, Sevgi Soysal, Ümit Meriç, Sevinç Çokum, Şirin Tekeli, Ayşe Kulin, Pınar Kür, Nezihe Meriç, Samiha Ayverdi, Nazan Bekiroğlu, Gülseli İnal, Sennur Sezer, Melisa Gürpınar, Gülten Akın, Birhan Keskin, Berna Olgaç, Pelin Onay, Nilgün Marmara, Didem Madak, Bejan Matur, Lale Müldür, vb birçok isim ilgiyle takip edilen kadın edebiyatçılarımız arasında yer alıyor. Sayıları yeterli değildir ama eserleri önemli eserler arasında sayılan kadın edebiyatçılarımız vardır.

NORDİK: Kadınların, özellikle son zamanlarda şiddet olaylarına maruz kaldıkları, katledildikleri malum... Yaşanan üzücü olaylara paralel biçimde, kadın duyarlılığının bilinçli biçimde öldürülüşü, toplum olarak bizi hangi noktalara sürükleyebilir?
SEMİHA KAVAK: Kadınların uğradığı her tür şiddetin artışı oldukça ürkütücü. Bu aslında güçlü olanın, zayıf gördüğü üzerinde tasarruf hakkını kendinde bulması, onu istemleri istikametinde biçimlendirmeyi hak görmesi, bunu gerçekleştiremediği zaman onu yok etmeye koyulması aslında cinsiyetçi ve güce dayalı toplumsal yapının bir yansıması. Kadınların uğradığı şiddet aynı zamanda genel şiddet arzusunun uzantısı.
Bu durum toplumun vicdanını, adalet duygusunu, merhameti velhasıl insana ait tüm değerleri yok etmeye yönelik bir tehlike. Bunun önlenmesi için eğitim ve özellikle ahlaki eğitim şarttır. Eğitimin ana temelinin sanat üzerine yükselmesi ise gerekli görülmelidir. Sanat, duygu ve düşünceleri incelten, olgunlaştıran yegâne çaredir.

NORDİK: Edebiyat ortamında, belirli kesimlerin kendileri gibi olmayan gruplar üzerinde “edebi şiddet” olarak nitelendirebileceğimiz tavır ve davranışlar içinde oldukları, siyasi görüş farklılığından ötürü bazı edebiyatçılarla ilgili linç ve karalama kampanyaları düzenlediği görüşüne katılıyor musunuz?
SEMİHA KAVAK: İsmet Özel'in "İnsanlar, hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır" dizesi bu sorunla birlikte sorunun genelini de özetliyor. 'Ötekileştirme' toplumun her kesiminin öncelediği bir yok etme, yok sayma yöntemi olarak kullanılıyor. İnsanlar, tasfiyeyi ötekileştirme yöntemleriyle sağlıyorlar. Adı konmamış dışlama çeşitliliği bugün modern dünyanın sunduğu hastalıkların başında gelmekte. Farklılıklar 'ben merkezli' olarak ortadan kaldırılarak, toplum tektipleştirilmenin içine itiliyor.
Kadınların toplum dışında tutulma baskısı, doğası itibarıyla daha öznel nitelikler taşıyan edebiyat dünyasında kadınların alan dışına itilmesini kolaylaştırıyor.
Tarihsel süreçle birlikte günümüze uzanan kadını aşağılama ifadeleri bir kimliğin gizlenmesi ve korunması için malzeme olarak kullanılabiliyor. Maalesef bu gibi yaftalayarak yok etme yöntemleri hiçbir dönem geçerliliğini kaybetmiyor.
Umarız ülkemizde, eşitlikçi, yüksek seviyeli bilince dayalı ahlakçı, adil bir eğitim sistemi yerleşir ve kadınların ikinci sınıf bir insan olarak görülmeleri önlenir.
Ve böylece bugün konuştuğumuz birçok olumsuzluk kendiliğinden ortadan kalkar.


Nisan-Mayıs 2015

11 Nisan 2015 Cumartesi

İle / İlişki Defteri


Birine adanmanın, 
Kendi hayatımdan kaçmanın bir yolu olduğunu anladım.. 
Kendimi düşünmekten çok daha kolaydı, 
Başka birinin mutsuzluğunu düşünmek ve mutlu etmeye çabalamak.. 
Uzun yıllar boyu. 

**

Kendime ait bir hayat istediğimi anladım..
Sadece bana ait bir hayat..
Acıların, düş kırıklarının, korkuların,
Olması gerekenlerin, adanmışlıkların,
Başkalarının kurallarının yönetmediği bir hayat..
Pişmanlık gibi değil..
Gitme zamanının geldiğini nasıl anlayabilir insan..
Nasıl anlatabilir..
Yalnızlığı özlüyorum,
Yüzümde gölgeler olmadan yaşamayı..
Önceleri çok korktum..
Hala bazen korkuyor olsam da,
Usulca fısıldıyorum kulağına aslında her şeyi..
"İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde" Beni affet.

**

Sen, bir gün,
Şiirsel yazışınla,
"Hiç bilemeyeceksin neden kırılgandır kelebekler..
Suçlu olmuş olacaksın..."
Sözlerinin geçtiği bir sayfa yazmıştın bana,
"Seni seviyorum" diye sona eren;
Ben de, şöyle yanıtlamışım bunu :
- "Çok iyi bilirim 'kelebeklerin neden kırılgan' olduklarını:
Kelebek olmayı seçtiklerinden...
Beni 'sevdiğini' söylerken ne söylüyorsun
-Asıl 'bilemediğim', bu.

**

Aramak, çok zor bastırabildiğim bir dürtüydü;
Aranmamak ise, ince bir sızı :
Yalnızca da 'arama ' ediminde bulunmamamız değildi ilişki için yıkıcı olan :
Ben, seni arama eğilimime ketvurabilmemden;
Bundan önce, onu bastırma gereksinimi duymamdan,
En temelde, seni yeterince özlemediğim,
Senin de beni aramayabilmenden,
Beni yeterince özlemediğin, sonuçlarını çıkarıyordum
Bunlar da, zaten aynı sonuçtu.


**

"Beni itiyorsun" diye seslenmiştim sana, 
"Nereden en iyi itebilecegini de, bilerek..." 
Böyle bir 'ruh hali'ndeyken de şunu düşünmüştüm : 
"Beni sevip sevmediğinden bile emin değilim, artik -" 
Senden haber alamamak hem seni merak etmem açısından,
Hem de senin bana haber vermeyi önemsememen açısından, 
Acı veriyordu. 
Aldırmayabiliyordun - 


Oruç Aruoba

5 Nisan 2015 Pazar

ce'nedra


sana doğru yürüyüp başka bir yere ulaşıyorum; senin olmadığın ama nerede arayacağımı bildiğim yere.
bu biçim, sınırları aramızdan kaldırdı.
bu biçim, dünya ininde insanı biraraya getiren arzudan yeni ve ne istediğini bilmeyen cismi yarattı.
bu cisim, benim sana bakmamdan geçiyor. 
nasıl bu kadar güzelsin ve 
neden bu kadar güzel görünüyorsun
sebebi benim sana uzanan sesimle ilgilidir.

duydun işte
evimin dışı
ve tüm bu çember, seni aramakla başladı daralmaya.

çünkü şeydir
kelimeler
kör
ve incinmeye müsait.


Kaan Özer


4 Nisan 2015 Cumartesi

Cinnet

Vedalaşırken: “Denizi unutamazsın.  Denizin kokusu bir mıknatıs gibi seni kendine çeker, ondan kaçamazsın,” demişti ev sahibem Suna Teyze. Haklı çıktı. Unutamadım. Şimdi, direksiyon başında “İzmir’in kavakları/Dökülür yaprakları” diye başlayan zeybek türküsünü dinlerken düşünüyorum da Ege’den, martılardan, imbat rüzgârından kopmakla ne kazandım, ya da ne kaybettim, ayrılığın üzerinden yıllar geçtikten sonra denizden başkasını anımsamak bile istemiyordum galiba. Hafızamı yokladığım zaman, dönüp yerleştiğim bozkırda bir yanımı çölleşmiş, diğer yanımı isimlendiremediğim bir şeylerin özenle koruduğu deniz mavisi hatıralar görüyordum.  Ömrüm mor bir a’rafın ortasına demir atmıştı sanki ve artık ne denizin kokusunu hissetmeden, ne de bozkırın çıplak sûretini görmeden yaşayamıyordum bir türlü. Bu yüzden olsa gerek tenimi dalgalara bırakmadan rahatlatabileceğim başka formül bulamadığım her tatil döneminde bir sevgilinin kollarına atılır gibi denize koşuyor, bozkırdan uzaklaştığım o günlerde ise beni dizginleyen uçsuz bucaksız kızıl toprakların sessizliğini özlüyordum. Tuhaf denilebilecek kadar çelişkilerle dolu, ikiye bölünmüş, sonbaharı her Eylül’de kanayan bir yaşamım vardı benim. Yalnız, tedirgin ve ketum.

Bu tuhaf, bu tedirgin süren yaşamın içinde aynı zamanda okuyor, araştırıyor, yazıyordum fakat ne yaparsam yapayım gövdemin temelinden başlayarak bütün hücrelerime yayılan Eylül travmasının ruhumda açtığı boşluğu doldurmaya hiçbir şeyin gücü yetmiyordu. Reenkarnasyona sarıl, sarhoş ol, göğe bak diyenler oluyordu. Hiçbirini dinlemek istemiyordum. Dinlemedim de. Baktım olacak gibi değil, bir gün, siyah ipliğin beyazdan ayrıldığı bir eylül sabahı kalkıp geçmişi, düşlerimin tavanına astım. Boşluk, bir süre sonra dağların suya vuran gölgesi gibi ağır ağır silinip gitti ruhumdan. Sordum, soruşturdum. Düşlerde silinen gölgelerin hüzünlü günlerin habercisi olduğunu söylüyordu rüya tabircileri. Aldırmadım, yeni bir şehre taşındım. Her şeye sıfırdan başlamak için düşleri ürkütmeyecek zayıflıkta resimler yaptım. Denize olan sevdamı tazeledim. İnce belli kadınlarla seviştim. Sevişmek  kırılgan ruhlu insanlar için muadili olmayan tensel bir uyuşturucudur. Verdiği haz insanı yeryüzünden, bütün acılarından kopartır. Ama ne yaptıysam olmadı. Yıllarca peşimi bırakmayan o travma yırtılan ozon tabakası gibi günün birinde aynı yerinden tekrar yırtıldı. Darbecilerin yargılandığı davaya mağdur olarak müdahil olmamı isteyen hukukçuların gönderdiği mektupla, silindiğini zannettiğim o fildişi boşluk biraz daha genişleyerek ruhumun çeperini tekrar sardı. Beklentim neydi? Geçmişi unutarak iyileşmek mi? Bana bu travmayı yaşatanlarla yüzleşmek, içimdeki öfkeyi onların suratlarına kusmak mı? Yoksa… Yoksa daha fazlası mıydı? Kısasa kısas mı istiyordum mesela?

Kısas mı? Bu kavram şimdi durduk yerde nereden süzülmüş, hınzırca nasıl da çıkıp gelmişti aklıma. Hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Zaten tahmin yürütme duygusundan bir hayli uzaktım ve bir ân evvel denize varmak istiyordum. El ve ayaklarımın kullandığım otomobile, zihnimin geçmişten ziyade önümde kıvrılarak uzayan yola odaklanması gerekiyordu çünkü.  Ben de öyle yaptım. Bastıran sisin görüş mesafesini düşürdüğünü görünce hızımı azalttım. Sis farlarını yaktım. Tedbirli davranmayı önemserim. En istikrarlı alışkanlığımdır tedbirli davranmak. Sezgilerim beni hiç yanıltmadı bu güne değin. Böyle havalarda neyin, nerede, nasıl karşınıza çıkacağını kestirmek güçtür.

Nitekim karşı yönden şarampolü aşıp uçuruma yuvarlanan aracı görünce frenlere asıldım. Aracımı emniyet şeridine çekip durdum. Gün ışımak üzereydi ve ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkyardım çantasını yanıma alıp kaza yapan aracın yanına indim. Ters yatmış aracın ön tarafında altmış bilemedin altmış beş yaşlarında uzun boylu, iyi giyimli, sarışın, mavi gözlü bir adam inliyordu. Sol ön kapıyı açmaya çalıştım önce. “İyi misiniz?” dedim. Yaralıydı fakat bilinci açıktı. Konuşuyordu. “Yardım et” dedi. “N'olur çıkar beni buradan.” 

Kısa bir ân göz göze geldik. Kısa bir ân. Bazen kısa bir ân yaşamınızda küçük bir kıvılcımdan öte anlamlar taşır. Kısa bir ân geçmişe açılan kapıdır örneğin. Ya da içinizde küllenen nefretin aniden körüklenmesiyle birlikte yükselen alevlerin, aklınızı, insanlığınızı unutturacak boyutlarını aşan tehlikeli etkinliği, sizi cinnet geçirme noktasına ve çılgın yangınların ortasına sürükler. Tanımıştım o'nu. Komiser Münir'di bu adam. 12 Eylül'den sonra bizi sudan sebeplerle tutuklayan, karakolda günlerce işkence eden, bir kulağımın işitme duyusunu yitirmesine sebep olan canavardı. 

“Adın Münir mi?” dedim. “Emniyette çalıştın mı?” 

“Evet,” dedi inleyerek. “Nereden tanıdın?” “Sen de mi emniyettensin yoksa?” 

“Hayır! Ben… Ben 12 Eylül'de işkence yaptığın, sakat bıraktığın isimsiz yüzlerce gençten biriyim” dedim, buz gibi bir sesle. İnlemesi kesilmiyordu. “O günlerin şartları bizi zorladı” dedi, yüzünü acıyla buruşturarak. “Şimdi bunların sırası değil güzel kardeşim. Ölüyorum bak, yardım et! N'olur, çıkar beni buradan. Çıkar da konuşalım. Helâlleşelim.” 

“Güzel kardeşim mi? Helâlleşmek mi? Demek öyle. Ben de inandım. Vah vah! İnan eğer, gözlerim yaşardı geçirdiğin evrimden. Güzellik ve kardeşlik; manyetolu telefonla vücuduma elektrik verirken, yakası açılmadık galiz küfürler savururken hiç aklına geldi mi ulan?” diye haykırdım içimden. Tekrar göz göze geldik. Tekrar ve kısa bir ân. Kollarımda can veren Abdullah'ı düşündüm. Bu kadar kolay mıydı, günâhların bedeliyle bir çırpıda helâlleşmek? 

Geçmişte kalan otuz üç yılın hırsıyla Münir'in yüzüne içimdeki yangının alevini ejderha gibi tükürdüm. Bu yangının söneceği de soğuyacağı da yoktu. Tek bir şey yüreğimdeki nefreti soğutabilirdi belki de tek bir şey. Aniden kalkıp benzin deposunun kapağını açtım. Kilitliydi. Durmadım. Yerden aldığım taşla kilidi kırdım. Cebimden çakmağı çıkarıp, tutuşturduğum kuru dal parçasını benzin deposunun içine salladım.

Geri çekildim ve araçtan yükselen alevlere bakarak bir sigara yaktım. Patlayan yakıt deposunun gürültüsünden önce şeytanın kahkaha seslerini duydum. Yol kenarındaki patikadan uçuruma inmeye çalışan insanlar gördüm. Koşturan, çığlık atan, paniklemiş ve ne yapacağını bilemeyen insanlar. Oturduğum ağacın altında iki omzumdan tutup beni, sarstı birisi. “Bu adam şok geçiriyor, yardım edin” diye bağırdı yeni gelenlere. Sorulara cevap vermedim. Kulaklarımı, gözlerimi, kalbimi dünyaya kapadım. Ruhumu, içimdeki boşluğun yerini dolduran denizin dalgalarına bıraktım.

Küçük bir balık gibi hissediyordum kendimi. Zokadan kurtulmuş bir çipuradan farkım yoktu. Mesut, çok mesuttum o denizde.


Fatih Yavuz Çiçek
Ayna İnsan Sayı: 14 - Mart Nisan Mayıs 2015


2 Nisan 2015 Perşembe

Post Öykü ile Söyleşi


Semiha Kavak: Öykü sanatının insanlık kadar kadim, dil kadar eski oluşu; öykü anlatımının gerçeklikle, zarafet arayışının ikilemi olduğu hakikatini değiştirir mi?

Ertuğrul Emin Akgül: Baktığımız yüzyılın perspektifine göre değişebilen bir hal alıyor; gerçeklik ve zarafet. Bu nedenle aslını düşünecek olursak hakiki olan bir alanın birliği tasdik ettiğini rahatlıkla görebiliriz ve bu ikilemin yapay / üretilmiş olduğu gerçeğine bizi ulaştırabilir. Büyük sezgi değişmez olduğundan ikilemden yola çıkarak oluşturulacak sorular da boşluğa düşecektir. Bu sorudaki eski tanımının tecrübeyle kuvvetli bir bağı olduğunu söyleyebiliriz. Buraya yaslanarak gerçekle, zarafet tanımlarının birbirinden ayrı olmadığını görmeye çalışmak gerek. Biz dergi olarak çalışıyoruz.

Semiha Kavak: Geleneksel öykü ile öykünün gelenek halini alışı arasında, yazar ve okuyucu arasında ne gibi geçişkenlikler mevcut. Siyasal, sosyal ve iktisadi yansımalar okuyucunun ruh halini rehabilite etmeye matuf bir sanat dalı halini alabilir mi öykü vasıtası ile?

Arda Arel: Öncelikle, geleneksel öyküden ne kastediyoruz, bunu tartışmalıyız. Geleneksel öykü çok havada bir tabir, bizim geleneğimizde öykü yok. Biz öyküyü batıdan aldık. Ve öykü yazarlarının, geçen zamanla, batıdaki biçem değişikliklerini takip etmesiyle öykücülüğümüz şekillendi, dahası şekillenmeye devam ediyor. Bu durumda öykünün gelenek halini alması da söz konusu değil. Çünkü günümüzde öykücülük, yine yazarının üslup anlayışına göre çeşitlilik göstermekte yani ortak bir kaide yok. Burada değinmek istediğimiz nokta veya ‘gelenek’ten kastettiğimiz şey İslami öykü ya da diğer bir deyişle Müslüman yazarın öyküsüyse… Ama yine aynı kapıya çıkıyoruz. Klasik anlatıyla tevhidi kovalayan yazar da post-modern anlatıyla tevhidi kovalamasa da bol bol gönderme yapan yazar da elimizde mevcut. Konuyu bu bağlamda ele alırsak yazar ile okuyucu arasındaki ‘geçişkenlik’lerden söz etmeye başlayabiliriz. Modern öyküyle İslami öykünün zıt kutuplardan yola çıktığını da düşünürsek, geriye sadece klasik ve post-modern tekniklerle yazılmış öykülerdeki yazar-okur ilişkisini sorgulamak kalıyor. Bu noktada, klasik öykülerin, post-modern öykülere nazaran, okurla aralarında kurduğu ilişki daha mesafeli ve ciddi olsa bile, okuru rehabilite etme noktasında, post-modern öykülere göre, daha idealist bir tutum içinde olduğunu görebiliyoruz. Bu durum, özellikle İslami kaygı güden, klasik teknikle yazılmış öykülerde had safhada mevcut. (ibret alma, hikmet bulma vs.) Post-modern tekniklerle çalışan öykü sevdasına kapılmış yazarların konuya aynı refleksle yaklaştığını düşünmüyorum. Ama İslami bir kaygı yine post-modern teknikleri kullanan yazarda da söz konusu ise meselesizliklerini/meselesizliklerimizi parodi, pastiş, gönderme gibi metotları kullanarak, yani klasik / geleneksel metinlerle kendi metni arasında bağ kurarak okura bir şeyler verme arzusuna matuf (matufu kullanmasam çatlayacaktım) olduğunu söylemek abes kaçmaz. Öyküyle tanışıklığımız henüz çok yeni, bundan dolayı hali hazırda bugüne kadar gelmiş ve devam edecek bir süreç hakkında yorum yapmak, bana pek sağlıklı gözükmüyor. Yine de bu yolda kalıcılığımızı da ciddiyetimizi de zaman gösterecektir.

Semiha Kavak: Grimm Kardeşler: Dağlık Almancasında  bir öykü yüzeysel bir berraklığa sahip olursa, "lezzetini kaybeder ve çekirdek anlamı kaybolur." Bu tespit hem Doğu hem de Batı hikâyesi için ne gibi handikaplar içerir?

Burcu Bayer: İnsan bir şey söylerken hep başka bir şey anlatmak ister. Ya da beylik ifadeyi yumuşatarak söylersek, insan zihni, söylenenin arkasında başka bir anlam, daha derin, daha farklı ikincil, üçüncül anlamlar aramak eğilimindedir. Tüm mecazlar, semboller, istihareler, mazmunlar, alegoriler ve  metaforların kaynağında insanın bu temel temayülünü görmek mümkündür. Yer ve yön fark etmeksizin modern öncesi tüm edebi metinlerde, masallarda, fabllarda, mesnevilerde ya da romanslarda bu izleği takip edebiliyoruz. Yüzeysellik, anlamın boşaltılıp yalnızca dışarının cilalanması, derinliği olmayan iki boyutlu metinler yeni zamanların başımıza açtığı belalardan biri.  Çokça kullanılıp eskitilmiş bir benzetmeyle söylersek, istiridyenin kabuğunun parlaklığı ve güzelliğiyle yetinip, içini açmaya tenezzül etmeyip inciye ulaşmamak modern zamanın trendi. Belki de şimdiki istiridyelerin içinde inci de yoktur. Onu bilemiyoruz. Ama bir de şöyle düşünün, biz insanın doğalı beri taşıdığı meraka güveniyoruz: Merak size o istiridyeyi açtırır, inciyi buldurur. İster hermeneutik, ister yorumbilim yahut okur-merkezli eleştiri diyelim, bunların hepsi okurun metinle ister istemez bir yorum ilişkisine gireceğine bizi ikna etmeye uğraşıyor, biz de pek karşı çıkmıyoruz açıkçası, katılıyoruz bile. O nedenle, metinle girilen yorum ilişkisi, öykü ister yüzeysel olsun, ister pek alegorik, kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir.
Bu yorum ilişkisinde de birkaç handikap olabilir. Biri,  kabuğun parlaklığıyla yetinip içini açmaya yanaşmamak olacaktır. İkincisi ise, kabuğun içinden inci çıkmaması. Her iki durumda da yazar ya da metin neye niyet ederse etsin, anlam olarak okurun eline geçen ancak okurun müktesabatı kadarıncadır. Yani herkes denizden kendi kabınca doldurur. O yüzden Doğunun ve Batının ister en yetenekli yazarları en girift öyküleri yazsınlar, ister pop-artçılar en yüzeysel metinleri yayımlasınlar, bunun okurdaki karşılığından emin olamazlar.

Semiha Kavak: Öykülerinizde postmodern özellikler belirgin, ama derginizde geniş bir Âmâk-ı Hayal dosyası yaptınız. Bu dosyayı gelenekle moderniteyi barıştırıp ondan sonra post-modernite ile buluşturma gayreti olarak anlayabilir miyiz?

Ertuğrul Emin Akgün: Bu tip dönemsel ayrımların -dergi ekibi olarak-, bir takım çalışma disiplinlerini ve bazı baskın ideolojik dönemleri konuşurken kolaylık sağlamasından öteye bir anlam taşıyıp taşımadığından emin değiliz. Burkina Faso bozkırında göçebe hayatı süren bir kabile çağdaş batılı düşünceye mi ya da Afrika’ya mı dahildir ya da aynı kabileyi yönetenlerin lüks Japon arabalara binmelerini neyle açıklayacağız? Bu ayrımların onlar için hiçbir önemi olmadığını da düşünecek olursak tanımların sadece bizi bağladığı ortaya çıkıyor. Barıştırmaya çalışmıyoruz. Barışmak için gereken küslük hangi konuda ortaya çıktı ya da hangi kavganın sonunda ortaya çıktı onu da tespit edemedik. Bu süreçlerdeki kötü tarafların tamamının insanın zaaflarından kaynaklandığı ve ilk cinayetten beri de aynı hesaba tabii olduğumuzu görebiliriz. Bir şeylerin iyi ya da kötü olmasını dönemleriyle değil insanlarla ilişkilendirmek daha doğru bir sonuca ulaştırabilir. Bu yüzden iyi/ güzel her zaman aynıdır.

Semiha Kavak: Üçünüzün öyküsünde de biçim öne çıkıyor. Sanki öyküler biçim için yazılıyor gibi. Biçim-öz tartışması kadim bir meseledir. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Arda Arel: Biçim-öz meselesinin kadim bir mesele olduğunu düşünmüyorum. Öz tek başına kadim olarak kabul edilebilir. Ama biçim, birilerinin onu zorlaması, bilindik olanı yıkmaya çalışmasıyla gündeme gelmiş bir mesele. Bu da, Modernizm’in sınırları aşma, tabuları yıkma, engellere boyun eğmeme aşkından kaynaklanıyor. Bizim böyle bir iddiamız yok. Az çok dilimizdeki güzel kavramının, ‘gerçek’ güzele yaklaşması için bulanıklıktan, kaostan uzaklaşıp belirli bir nizama yerleşmesi gerektiğini düşünen insanlarız. Kaosun ince çalımlar ve ufak sürprizler taşıdığını ben şahsım adına düşünsem de, -ki yazarın bile bazen yakalayamadığı şık hareketler bunlar- sonuç olarak top oynayacağımız sahanın çizgilerini çizmekte fayda var. Bizim, ekip olarak, ortak kanaatimizin şu olduğu düşüncesindeyim, sahanın çizgileri çizildikten sonra içeride biçimi zorlayabildiğimiz kadar zorlamalıyız ama yine gelişi güzel değil, hikâyeyi destekleyecek ve güçlendirecek doğrultuda. Sözü daha da uzatmayıp sadede getirirsek biçimsel hareketler, hikâyeyi zenginleştirmek, özü taşımak için var. Bu konuyu daha da uzatıp Aykut abiyle fikir ayrılığına düştüğümüzü açık etmek istemiyorum.
AA: Ya ne alakası var abi?
AE: Hikâye ne olum o zaman, öykü ne açıkla bana?
AA: Ya abi!
AA: Bırak yaa!

Semiha Kavak: Tolstoy'un dediği gibi yetenek, bir yere yoğunlaşan dikkati, konu üzerine yönlendirebilme becerisidir. "Öbürlerinin göremediğini görebilme yeteneğidir." Bu meyanda sizin için bu topraklarda yetenek asli vazifesini hakkıyla yerine getiriyor mu?

Burcu Bayer: Yeteneğin sınıfsız, imtiyazsız, bütünleşmiş bir kitle olduğunu düşünmüyoruz. Bizim dergide de, halen eser üretmeye devam eden yazar çizerlerimizde de, farklı farklı yetenekler müşahede ediyoruz. Bazılarında müthiş bir öykücü gözü var. Siz baktığınızda sıradan bir olay gördüğünüzde, onlar orada insan ilişkilerinin dinamiklerini gözlemliyorlar, ya da bazıları en alelade olayda bir fevkaladelik görüyor. Kimisi bu gözlemi olağanüstü bir sadelik ve bu sadeliğin çarpıcılığıyla ifade etmeyi beceriyor, kimisi de üslubunun inceliğiyle. Bazılarımızda yazının tekniğine dair matematiksel denebilecek bir zekayla olay örgüsünü ve kurguyu ince ince örme yeteneği, bazılarımızda ise hikaye etmeye dair çok insiyaki bir yetenek mevcut. Önemli olan ise, bu yetenekleri teşhis ve takdir edecek yeteneğe sahip olmak ki, ülkemizde en az yetişen yemişlerin başında geliyor. Yazık ki, ithal de edemiyoruz. Bir yerde bir güzellik, fevkaladelik gördüğünde şahsi kaprisleriyle üstünü örtmek yerine takdir etmeye yavaş yavaş da olsa başlasak, ilerletsek, bize bu yeter.

Semiha Kavak
Ayna İnsan Sayı:14 Mart-Nisan-Mayıs 2015