20 Kasım 2015 Cuma

Mevsim Göçü


‘uzun bir kuş geçirdim’
mandalina kolonyası, acı fırtına, çiçekli birkaç düş…

geceleri dünya ile aramda
sırtımdan
                       aşağ    
                                        kalın bir buzul
tüm yangınlarda sağ, hâlâ…

başucumda kadınlar olurdu bütün o titremeler
kokular, dualar, ıslak tülbent:

t  u  z  u  v  e  m  e  l  t  e  m  i  s  a  y  ı  k  l  a  d  ı

tüy tüy çekildi kuşlar, ansızın
ten’de mevsim göçü…

Merve Akbaydoğan
Ayna İnsan Sayı:15

17 Kasım 2015 Salı

Kısık Sesli Yalnızlık*

Sevda içerilerde bir yerde kurulan özgürlüktür. Ölüm de biraz sevdaya benzer, kaçınılmazdır. “Ölümsüzlük insanda değil, şiirdeki insandadır. Şair ölünce su, bitki, kum da olabilir ama gerçekte yeniden insan olur, durmadan yenileyerek kendini."


Semiha Kavak
Ayna İnsan Sayı:16


10 Kasım 2015 Salı

Ahlak Biliminin Niteliği Üzerine


Yahudi kökenli Fransız bir sosyolog olan Emile Durkheim, modern sosyolojinin kurucularından sayılmaktadır. Durkheim her ne kadar Auguste Comte'un takipçilerinden biri olsa da özgün görüşleriyle sosyoloji kavramının içini doldurmuş ve ona bilimsel bir içerik kazandırmıştır.
Durkheim’e göre toplumsal olaylar bir sürecin yansıması olduğu için bireyi aşkındır, birey ona katılır. Ona göre her bireyin toplumsal olaya katılmak zorunda kalması kaçınılmazdır. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır.

Durkheim bireyi, bireyselliği toplumsallığın bir uzantısı görür ama aynı zamanda da her bireyin toplumun gelişim ve değişimine katkıda bulunduğunu da yadsımaz. Ona göre, insan genel doğruları şekillenmiş olarak toplumdan alır ve ona kendisinden bir şeyler katarak yeniden toplumsal bütünle harmanlar. Toplumdan aldığı değerler bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur. Ancak, bilginin temel taşları olan genel kavramlar, toplumla birlikte süreç içerisinde değişip gelişen kavramlardır. Tanrı ve Din inancı da böyledir. Onlar da toplumların evrimiyle gelişir ve yeniden şekillenirler.

Durkheim’in eserlerinde öne çıkan öz toplumsal ahlaktır. Bu nedenle, ahlakın özünü, toplum içerisinde yerini ve gelişimini ele alır ve bunları mistik tanımlamalardan ayrı olarak pozitizmin ışında, bilimsel normlara dönüştürür.
"Durkheim araştırmalarını geliştirirken onların yalnızca belirli bu ya da şu ahlak kuralının ya da disiplinin değerine ve rolüne dair daha iyi bir anlayışa neden olduklarını değil, aynı zamanda zihnin ve dahası aklın doğayla olan ilişkisine dair yeni bir anlayışa neden olduklarını görmüştür. İnsan türünün ayırt edici özel niteliği olan düalizmin açıklaması zihninde şekillenmeye başlamıştır. Durkheim ele aldığı genel yargıları yarım bir bakış atarak bırakmaktan hoşnut değildir. Böylelikle şimdilerde sıklıkla adına “sosyolojizm” denilen şey ortaya çıkmıştır: yani insan ruhunun bir teorisiyle sosyologların nesnel, karşılaştırmalı ve uzmanlaşmış çalışmalarını taçlandırmak için felsefi bir girişim." C.Bougle

Durkheim’in çeşitli makalelerinden oluşan "Sosyoloji ve Felsefe" adı kitapta bireysel ve kolektif temsiliyetlerden yola çıkılarak ahlak konusu farklı yönlerden ele alınıyor. Kitabın ilk makalesi olan "Bireysel ve Kolektif Temsiliyetler"de Durkheim hafızanın varlığının temsillerin yaşamı için başlı başına yeterli olduğunu ve komünal yaşamın olduğu yerde tekil öğelerin özelliklerinin bu komünal yapı içerisinde kendini temsil ettiğini öne sürer.
"Birbiriyle bağıntılı bireysel kitleler toplumun temelini oluşturur. Birleşerek şekillendirdikleri, coğrafi konumlarına ve iletişim kanallarının sayısına göre çeşitlenen sistem ise toplumsal yaşamın doğduğu temeldir."

Durkheim, ruhu da aynı toplumsal bütünlük içerisinde değerlendirir. "Ruh dünyadadır ve yaşamı şeylerin yaşamına karışmıştır ya da tüm düşüncelerimiz beynin içindedir diyebiliriz. Düşüncelerin beynin içinde, bazı bölümlerin diğerlerinden daha bağlı olabileceklerinden, sıkı sıkıya bir yere yerleştirilemeyeceğinin ya da kesin noktalarda yerleşik halde olamayacaklarını da eklememiz gerekir."

AHLÂKİ OLGULARIN BELİRLENMESİ
Durkheim sosyolojik çalışmalarının merkezine modern toplumların ahlâk sorununu oturtmuştur. Var olan her konuyu, sorunu ahlakla ilişkilendirir. Ona göre toplumsal sorunlar, temelde ahlâkî soruna dayanırlar ve modern toplumların bunalımı, ahlaki bir bunalımdır. Ekonomik sorun olarak gözüken sorunlar dahi bünyelerinde ahlâki sorun barındırırlar; "Ekonomik şeyler için geçerli olan ahlaki şeyler için de geçerlidir. Ahlaki şeylerin kutsal olduğunu söylediğimizde bu, onların değerinin başka insani değerlerle kıyaslanamayacağı anlamına gelir."

Sosyolojiyi bir ahlâk bilimi olarak gören Durkheim, değişen toplumsal koşullarda hangi ahlaki ilkelerin önemli olduğu konusunda çeşitli tesbitlerde bulunur. Bunun için bilimsel yöntemleri, bilimi gerekli görür. "Ahlaki meseleler üzerinde değerlendirmelere yaklaşım yöntemleri sağlayacak tek bilim, ahlaki olguların özel bilimidir. Ahlakı anlayabilmek için geçmişin ve şimdinin ahlaki verisi üzerinden ilerlemek zorundayızdır. Şüphesiz ahlaki olguların bilimi, eminim ki, sosyolojik bir bilimdir; ancak sosyolojinin oldukça özel bir branşıdır." der ve bunun bir bilim olarak ortaya çıkabilmesi için ise gözleme ve öncelik bilgisine ihtiyaç olduğunu vurgular.

Durkheim’e göre ahlâk, dinden beslensin veya beslenmesin kutsaldır. Geleneksel toplumlarda ahlak dine bağımlı olarak geliştiği için kutsaldı. Modern toplumlarda din ahlakın belirlenmesinde etkisini yitirmiş olsa da ahlakın kutsallığı devam etmektedir. "Yüzyıllar boyunca ahlak ve din çok yakından ilişkilendirilmiş ve hatta tamamıyla kaynaştırılmıştır. Bugün dahi çoğunluğun aklında yer etmiş bu yakın bağıntıyı onaylamak zorundayızdır. Ahlaki yaşamın din ile ortaklaştıkları tüm niteliklerden sıyrılmadığı ve asla sıyrılamayacağı aşikardır. İki olgu düzeni birbirine yakından bağlandığında, ikisi arasında çok uzun zamandır süregelen bir ilişki olduğunda, ayrılmaları ve birbirinden bağımsız olmaları artık olanaksızdır."

Dinin gelişimi önce kutsalın belirlenmesini, sonra kutsal olanla ilgili inançların örgütlenmesini ve son olarak da, inançlara bağlı olarak ibadetlerin/ritüellerin ortaya çıkmasını sağlar. "İnançlı bir insan, tanrısının önünde eğilir; zira varlığına, özellikle de zihinsel varlığına, ruhuna tanrı sayesinde sahip olduğuna inanır. Kolektif önünde bu duyguyu tecrübe etme nedenimiz de aynıdır."

Kitaptaki tartışma bölümlerinin içinde yer alan son konu olan “Değer Yargıları ve Gerçekliğin Yargıları”nda, değerlerin oluşum kaynağı ve yargıların kökenine değinirken, ele aldığı konuların tümünde toplumu merkez alarak irdeleyen  Durkheim, değer yargılarını da toplumun belirlediğini ve bireylerin toplumun dayattığı bu tercihleri kabul ederken bireyin kendi tercihi olarak sandığını öne sürer.

"Toplumsal yargı, bireysel yargıya nazaran nesneldir. Bu nedenle değerler skalası, bireylerin çeşitli ve öznel değerlendirmelerinden azadedir. Bireysel değerlendirmeler kendi dışlarında, kendi işleri olmayan, kendi kişisel duygularını yansıtmayan ve uymaya zorunlu oldukları, belirlenmiş bir sınıflandırma bulurlar. Toplumsal kanı, kendini bireye dayatan ahlaki bir otoritenin sonucu olarak kendi köklerinden türer. Gerçek şudur ki, toplum aynı zamanda hem saygı borçlu olduğumuz bir yasa koyucu hem de ruhlarımızın tüm gücüyle bağlı olduğumuz medeniyetin tüm iyi yanlarının yaratıcısı ve koruyucudur."

Çeşitli konularda eserler yazmış olan Durkheim’in bütün eserlerinde toplumun değerlerini ilkil değerler olarak ele aldığı görülür. Bu bir anlamda toplumsal diyalektiğe sıkı sıkıya bağlılık demek. Bu yaklaşımda her şey ölçüsünü toplumdan aldığı için medeniyetlerin kökenini de buralarda arar. Bu nedenle Durkheim düşüncelerini eleştirdiği materyalistler kadar teologlar tarafından da eleştirilere uğrayan bir isimdir.
“Sosyoloji ve Felsefe” başlığı altında ele alınan eser onun düşüncelerini anlamak isteyenler için adeta bir özet sayılabilir.

Semiha Kavak
STAR Gazete-Kitap Kasım 2015


5 Kasım 2015 Perşembe

Rahmetle...


Kırılıyoruz, ya sen ya ben
ya da kırılmışlığımız
öyle derin öyle onarılmaz
bir yol arıyor yüzeye vurmak için
bir bahane. Onarılamıyoruz
onaramıyoruz, ekimiz görünmeden
sen ve ben
aramıza gerilen sahte deri
katılaşmış, çatlayabilir ancak, çatlıyor
sızıyor kan senden ya da benden
bazan ikimizden
bilemiyoruz yaşamayı severek
ve sevmeden
belki hem severek hem sevmeden
böyle parçalanarak dağılarak
mı ölünür?
dünyaya bir bütünlük bırakmadan
oysa ölüm bile usul usul
yaşama benzer yaşama benzer


Gülten Akın