30 Kasım 2014 Pazar

GOOGLE+ PLUS GRUP SAYFALARI


Bir plus ve blog kullanıcısı olarak Google'da bir süredir edebiyat, kültür, sanat, müzik, spor, yemek vs. paylaşımlarından oluşan topluluk sayfalarını fırsat buldukça gözlemlemeye çalışıyorum. Bu gruplardan bana gelen birçok daveti inceledim. Çok azını kayda değer buldum. Bu toplulukların başında bir admin ve sayfa moderatörleri bulunuyor. Sayfa yöneticileri daha çok sayfalardaki arkadaşların aktifliğini gözönünde bulundurarak aralarından kendi algı formatlarına uygun kişileri seçmeyi hedefleyip, bunu yürütmeyi amaçlıyorlar. 

Hatta kısa bir süre önce bana da editörlük teklifinde bulunan sanat ve felsefe sayfası admini bir arkadaş bu konuyla ilgili şikayetlerini dile getirmişti. Böyle bir şeye zamanım olmadığı için yalnızca konuyla ilgili gözlemlerimi, öneri ve tavsiyelerimi ilettim kendisine. Buradan tekrar teşekkür ediyorum. 

Plus'ta oluşturulan bu topluluk sayfaları ilgi alanlarına göre tertip edilmek istendiğine göre o ilgi alanı sahiplerinin paylaşımlarından oluşmalı diye düşünüyorum. Fakat baktığımda çok alakasız şeyler görüyorum. 
Mesela Plus'a bağlı, edebiyatı önemser görünen bazı blog kullanıcılarının yemek gruplarında dahi "edebiyat" paylaşımı yapmasını anlamak gerçekten güç. İyi bir edebiyatçının ne yazdığı kadar bunu nerede yayınladığı da önemlidir. 

Kayda değer "edebî" ağırlıklı grup sayfası yok denecek kadar az. Hep aynı tarz, kitsch kadın görsellerinden oluşan arabesk bir işleyiş hâkim... Ve zaman zaman bu işleyiş içerisinde çok iyi şiir yazan arkadaşlarımın paylaşımlarına da tesadüf ediyorum. "Ben seçiciyimdir" diyen... Hayatımız varlık alanımızı genişleten "kelime" ile anlamını buluyor. Edebiyatı önemseyen insanların en azından bu tür topluluk sayfalarından kaçınıp genel plus sayfasında ya da kendi bloğunda doğru izleyicilerle buluşması daha mantıklı ve tutarlı geliyor bana... Çünkü topluluk demek, aynı amaç için birarada bulunan  ve nitelikleri bakımından bir bütün oluşturan insanlar demek.

Nitelik; "ne?" ve "nasıl?" sorularının karşılığıdır. Sokrat meşhur diyaloglarını bu soru üzerinden yürütmüştür. "Nedir?"i sorgularken "Nasıl?"ı unutmadan... Ama hep ortalarda bir yerlerde.

İnsanın insan ile kurduğu birliktelikten gerçek fayda sağlamak ancak niteliği gözetmekle mümkün...

Atalarımız boşuna dememiş  "Az olsun, öz olsun" diye. 

Semiha Kavak

29 Kasım 2014 Cumartesi

UNUTMAK


"Guarda come ti sto dimenticando."
(Nasıl unutuyorum bakın!)


Hiroshima mon amour - Alain Resnais, 1959

28 Kasım 2014 Cuma

İM


Hayatımı incelikler uğruna yok ettim- Arthur Rimbaud


İKİDEN BİR OLMAK


"Aşk, hiçbir şeyin eksikliğini gidermez. Aradaki farkı ödetir, ki bu da farklı bir şeydir. Aşkın bir ilişki olduğu şeklindeki yanıltıcı varsayımdır aşkı başarısız kılan. Aşk bir ilişki değildir. Bir hakikat üretimidir. Neye dair hakikat? İki'nin, yalnızca bir'in değil iki'nin, durumun içinde işlediğine dair hakikat."



27 Kasım 2014 Perşembe

CLAVİS AUREA


"Ağrısız geçen bir gün, bir şeylere, bir şeye karşı kazanılmış bir gün."

"Sevişmesiz, değişmesiz geçen her gün, bir şeylerden eksilerek giden, harcanan, yaşanmamış bir gün."

"Yazı yazmadan geçen bir günse, ancak, o gün boyunca bir şeyler yaşanmışsa, yaşama bağışlanabilir. Yoksa onun da ağırlığı biner ölümsek omuzlara..."

B.Karasu / Öteki Metinler syf 82

22 Kasım 2014 Cumartesi

AYNA İNSAN SAYI 13



Ayna İnsan 13. sayısıyla okurla buluşuyor.


Derginin 13.sayısında; Prof. Dr. Asım Yapıcı, Remzi Karabulut, Yahya İncik, Semiha Kavak, Yunus Develi, Deniz D. Şimşek, Ömer Akşahan deneme, öykü, inceleme yazılarıyla; Salim Nacar, Ersun Çıplak, Nevzat Konşer, Ferda Balkaya Çetin, Selma Özeşer, Merve Akbaydoğan, Sema Enci, Oktay Şafak, Seyit Pelitli, Rukiye Taşkın, S İclal Tiryaki, Ercan Bulut, Mustafa Yalçın, Hasan Özlen, Kadir Bıyıklı, Kubilay Bürgan, şiirleriyle katkıda bulundular.

Ayna İnsan, İz Bırakan Şairler bölümünde Anne Sexton'u andı.

14. sayıda buluşmak dileğiyle…

İçindekiler
Ayna İnsan/Sunuş
Prof. Dr. Asım Yapıcı: Coşkunluk ve Suskunluk Sarmalında "Lili"nin Dirilişi
Remzi Karabulut: Benim de Önemli Öykülerim Var
Yahya İncik: Bir Şiir Fetişisti Edip Cansever ve Şekerli Gerçek
Semiha Kavak: Yeni Umutların Gölgesinde Dönüş Yolu: Anabasis
Yunus Develi: Picasso'nun Elleri
Ömer Akşahan: Yenik Düşürülmüş Zaman: Balthus
Deniz D. Şimşek: Fazla Esma'lı Öykü

Ve şiirleriyle

Salim Nacar: Üç Lirik
Ersun Çıplak: Yolculuk Duası
Oktay Şafak: Sarhoş Liman
Seyit Pelitli : (y)
Nevzat Konşer: Karanlığın Önünü İlikle Oğlum
Merve Akbaydoğan: Çöl ve Su
Ferda Balkaya Çetin: Boşluk
Selma Özeşer: Espas
Mustafa Yalçın: Melani
Sema Enci: Kavuşma
Rukiye Taşkın: Kır Kırılmışlığını ve Otur Yanıma Moya
Kadir Bıyıklı: Ne Eksikse Hayattır
Hasan Özlen: Mükerrer Kanayış
Ercan Bulut: Başkarakter
Kubilay Bürgan: Perili Oda
Kabuğun Sırrı: S İclal Tiryaki


20 Kasım 2014 Perşembe

KESİK


Yaşamanın kesik bir yerinde
Sevgiler yüzleri düşündürürdü
Gide gide incelen, kaybolan
Uçucu anlamlar kalırdı ağırlıksız
Kırılıp dökülen bir şeylerden

Şimdi hiçbir şey değiliz doğru mu
Bizim için kimse kimsenin bir şeyi değil
İlgiler gündelik giysiler gibi eski inceliksiz
İsa'dan bu yana giydiği herkesin

Yaşamanın kesik bir yerinde uzun uzun
Deli bir adam savruk bir kız
Bir duruma bağlarlardı kendilerini
Var bilinen sürüp gidecek sanılan

Güz geldi mi üst üste üç güz gelirdi
Her gün başka olmaktan yüzlerce olurdu
Her kuş yüzlerce olurdu anlatılmaz güzel
Ufalır ellerimiz tutula tutula

Biz şimdi güzleri ayrı ayrı
Kuşları güzelsiz yüzlercesiz
Bir bakıma öldük açıkçası bu
Bir başka bakıma nedensiz evetsiz
Unutmaya yaşıyoruz günleri doğru mu

gülten akın

13 Kasım 2014 Perşembe

BİLİNCİN KAPISINI ARALARKEN


Hannah Arendth zihnin hayatını tasavvur etmemizi sağlayabilecek tek metaforun yaşadığını hissetmek olduğunu yazar. Hayatın nefesi olmaksızın insan vücudu cesetten farksız, düşünce olmaksızın zihin ölüdür. Onunla aynı fikirde olan Susan Sontag da Günlüklerinin ve not defterinin ikinci cildinde şöyle demiş: "Zeki olmak benim için 'daha iyi' bir şey yapmak değil. Bildiğim yegâne varoluş bu... Pasif (ve bağımlı) olmaktan korktuğumun bilincindeyim. Aklımı kullanmak aktif (bağımsız) hissetmemi sağlıyor. İyi bir şey bu."

Susan Sontag'ın "Bilincin Kapısını Aralamak" isimli kitabını okurken altını çizdiğim yerlerde zaman zaman durakladığım oldu. Sohbetten ve diyalogdan hoşlanan -en çok da kendimle- biri olduğum için söyleşi yazıları ve kitapları her daim ilgi alanım içerisinde olmuştur. Kitapla tanışmadan bir iki yıl önce yazdığım ve Sontag'ın bazı düşünceleriyle birebir örtüşen notlarımı anımsadım. Aynı duygularla karşılaşınca kısa bir tereddüt ve şaşkınlık yaşadım. "En cüz'î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur" sözü doğruluğunu her zaman kanıtlıyor.

Sontag, günde bir kitap okuduğunu yazmış bir yerde. İnsan kendi doğasına aykırı davranır çoğu kez, bilerek ya da bilmeyerek. Zaten, söyleşide böyle zamanlarda dikkat etmeden okuduğunu belirtmiş, yani bunu bir eğlence olarak gördüğünü. Dünyaya katlanamayan insanların böyle tesellileri olur. Bir tür kafa dağıtma metodu da olabilir bazen okumak. Fakat bu onun görüş açısının yalnızca küçük bir parçası.

Okuru kendi sınırlarıyla yüzleştiren bu eser Sontag'ın Rolling Stone Dergisi'nin editörü Jonathan Cott'la 1978'de gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşilerinden oluşuyor. 

***

"Bana kendimi güçlü hissettiren nedir?" diye sorar, günlüğüne düştüğü notlardan birinde Sontag. "Aşık olmak ve çalışmak" diye yanıtlar ve hemen ardından "zihnin hararetli coşkunluklarına" duyduğu sadakati yeniden hatırlatır. Sontag için sevmenin, arzulamanın ve düşünmenin aynı özden beslenen eylemler olduğu açıktır.

"Aşka dair yazmayı çok isterdim! Ancak aşk konusu büyük cesaret gerektiriyor, çünkü kendin hakkında yazar gibi oluyorsun ve insanlar senin hakkında bilmelerini istemediğin şeyler öğrenebilirmiş gibi utanıyorsun. Biraz da gizli kalmak, mahremini korumak istiyorsun. Kendim hakkında yazmasam da insanlar öyle olduğunu düşünecekler, dolayısıyla biraz çekiniyorum. Gerçi yıllardır, aşk hakkında bir deneme yazmak için notlar alıyorum. Bu bende çok eski bir tutku."

"Yeni duyguların bilincine varmayı sağlayan bir olay her zaman için bir insanın hayatındaki en önemli deneyimdir."

"Sakince sevebilmek, tereddütsüz güvenebilmek, kendinle dalga geçmeden umut edebilmek, cesur davranabilmek ve enerjin tükenmeksizin zor işler başarabilmek kolay değildir."

"Vücut insanın her zaman başvurabileceği bir kaynak. Duyusal deneyimini hatırlamak veya cinsel fantezi kurmak için gidip biriyle sevişmen gerekmiyor, beyninde bu zaten kayıtlı. Bu demektir ki vücudun da beyninde kayıtlı. Şimdi yazarken fiziksel açıdan çok rahat olacağım koşulları düşünüyorum. Örneğin soyunup kadifelere sarındığını hayal etsene! Yazdıkların değişmez miydi? Bence değişirdi."

                                                               

"Yazım tarzımı tasvir edebilecek sıfatlardan en rahat sahiplenebileceğim "yalın". Yazıyı süslerden arındırmanın iyi bir eğilim olduğunu düşünmüşümdür. Fikrimce okuduklarımın arasında da unutulup gidecek olan bölümler yazının süslemeleridir. Sonsuzu hedefleyen edebiyatın sade bir tarzı olmalı."

"Yazmak cinsel isteği bile öldürüyor. Birine yönelik cinsel bir çekim duyuyorum, sonra bir yazı hazırlamaya kendimi kaptırdığımda bir tür oruca giriyorum. Ben böyle bir yazarım tamamen disiplinsizim ve yazma eylemini uzun, yoğun, takıntılı dönemler halinde gerçekleştiriyorum."

"Evet, başka türlü yazmak istiyorum. Şu anki özgürlüğümden farklı bir özgürlük bulmak istiyorum. Yazar olarak elbette özgürlüklerim var ve başka, sahip olmadığım tür özgürlüklere ancak pratikte ulaşabilirim. Kafka, "Hiçbir zaman yazacak kadar yalnız olamazsın" demişti, ve haklıydı da."



Shakespeare'in dediği gibi: "Dişsiz, gözsüz, tatsız, hiçbir şeysiz."

"Yaşlılar aşağılık duygusunu çok derinden hissederler. Yaşlı olmaktan utanırlar. Gençken neler yapabileceğin ve yaşlandığında neler yapabileceğin de keyfi tanımlamalardır; kadınsan neler yapabileceğin ve erkeksen neler yapabileceğin ayrımı kadar temelsizdirler. İnsanlar sürekli şunu söylerler: "Bilmem neyi yapamam! Altmış yaşındayım, benden geçmiş artık," veya "Bilmem neyi yapamam. Yirmi yaşındayım, çok gencim." Niçin? Kim demiş? Oysa kendini bütün seçeneklere açık tutmalısın. Elbette gerçek seçimler yapabilmek için özgür olabilmen de gerekir. Demek istediğim, insanın her şeye sahip olabileceğine inanmıyorum; bu yüzden de seçimler yapmak gerek. Ve herkesin hayatında bir şeyleri daha fazla ertelemediğini ve bir seçim yapmış olduğunu kabullendiği bir an vardır."

S.Kavak

11 Kasım 2014 Salı

POZİTİF BİR İLHAN BERK PORTRESİ


Yapıtıyla en çok didiştiğim sene kaybettik şiirimizin uç beyini.

Ne çok şâir-yazar-farklı farklı- tanımlar/tanımlamalar getirmiştir/geliştirmiştir İlhan Berk için. Zannediyorum ki, hiçbir şair için, bu derece çeşitlilik içeren söyleyiş(ler) geliştirilmemiştir: Behçet Necatigil’in söylediği başta olmak üzere (şiirimizin uç beyi) –pîrim İlhan Berk için- bütün söylenenler bir kenara; benim için; en çok pîrim Lâle Müldür’ün söylediğidir İlhan Berk: “Dikkat! O bir şaman, yağmur yağdırabiliyor!”

Değil mi ki; “Minarelerine takılı bulutların sarhoş olduğunu/şairler söylediler.”

İlhan Berk’i bilmem, bilemem; bilmeye çalışırım; ama büyük yapıtı ( büyük yapıtıyla da bir anılır olmuştur üstat.),-sanki-her yerde olmanın/olmak istemenin arzusu içinde kıvranır, durur. İşte, İlhan Berk, or(a)dadır: Karıncanın su içtiğini görür; belki yatağı önüne çeker, bir yerde kuraklık baş göstermiştir; yağmur yağdırır. Mısır’ın bütün yalnızlığını içinde taşır; yalnızlık olur; Mısır olur… Kamyonlar, elarabaları, taksiler, dünyayı sırtlamış hamallar, berduşlar, haytalar, Pera Yahudileri, ayak satıcıları, macuncular vesaire...  Sonra dizeler sıralanır, gider…

İç içe geçer imgeler: Şeyler, onda, büyük helecandır! Kendi payıma, İlhan Berk, “dahaçok” Şeyler Kitabı ve Tümceler Geliyorum; “ençok” Galata ve Pera’dır…  Sonra, Adlandırılmayan Yoktur’da saklıdır poetikası: “Bu bir şiir kitabı değildir.” İlhan Berk’in söylediği…

Oysa, bu vurguda dahi, bir şiir vardır: Dokunduğunu şiir eder, evet, ama, o her yerdedir ve her zaman diliminden geçmiştir. Yoksa nasıl dokunur o  “şey”lere:


Bir takım insanlar arasında dolaşır, Sait Faik kadar insan tanımıştır; az şey mi?

Pera’da yedi sekiz dil konuşulur, dokuzuncu dil İlhan Berk’tir: Babil Kulesi’ni anımsatır…

Bir kahramandır da aynı zamanda “Berk” ! Dışardan bir anlatımla yazmışsa da büyük yapıtını, içerde yaşam bulan insanlardan bir insandır da, bizatihi kendisi... Pera’da bir görünür bir yok olur Berk ! Yan karakterdir belki de… O gizemli “şaman”, her “şey”de ve her “şey”de; ordadır.

Berk, kim bilir, Cadde-i Kebir’de yürüyor; Park Otel Yemek Listesi’nden mönüye bakıyordur: “Rus Çorbası/Tavuk Suyu, Mayonezli İstakoz/Kılıç Şişte, Salçalı Makarna/Pilav/Omlet. İşte şimdi şiir olmuştur. Oradan Sait Faik de geçmiştir; Naim Tirali de…

Yapıtı başlı başına bir sinemadır belki de, bakış açımıza göre değişebilir. Bir şair bir pasaj almıştı şiirinin başına, bu pasajdan önce şunu belirtmeli: Kadınlar en çok İlhan Berk’te korkusuzca soyunurlar, bana kalırsa; orada pornografi değil; bir romantizim vardır: En çok aşk!

İşte o pasaj: “Sex, insanın aşkı bulamadığında / elinde kalan tek tesellisidir çoğu zaman” diyordu şâir. Marguez’den bir alıntı bu: Hüseyin Alemdar’ın Burç İşaretleri adlı şiirinde rastladım o dizeye (Benim için bir dize). Bir başka dize: “Çok beyaz bir göğü gece gitmek sinema gibidir” diyordu Ah’ın şâiri. (Hüseyin Alemdar) Ah, “Güzel Irmak”:”Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni”. Öyleyse, bir dize daha sallamalı burada İlhan Berk’ten: “oranızı açıyorum. gök/yüzü, ağaçlar gibi kokuyorsunuz/dik bir suru çıkıyoruz. bir attan iniyorum. beyazım. beyazsınız” (Aşıkane,1968)

Anımsadığım/anımsayamadığım her yerde İlhan Berk’i görürüm ben. Şamandır o çünkü. Bir görünür bir yok olur. Yok mu olur?

Dıştan bir gayya kuyusu gibidir… Önce hiçbir “şey” görünmez. Derinlerde ne çok “şey” saklıdır: Adeta bir “cehennem” derecesinde yazıyla çarpışıyordur: “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden yazmak eylemimden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.” Der İlhan Berk… Değil mi ki Neşet Günal resim için söylemiştir aynı şeyi: “benim için resim yapmak bir oyun değil, azaplı bir süreçtir” diye.

Bütün alıntılar/yaşantılar bir noktaya işaret etmektedir: Her yerde ve her zamanda olan şâir; Haritada Bir Nokta: İlhan Berk! Şâir imgesini koruyan kaç “şaman” var ki; edebiyatımızda ?!

 Kubilay Bürgan
Ayna İnsan Dergisi / Sayı: 11

9 Kasım 2014 Pazar

KİMSENİN SESİ DUYULMAZKEN

Arslan Ahmedov

 Kimsenin sesi duyulmazken o ikisini tenime kazıdım.
 Biri, akşam inerken bir ağacın yemişli dalı gibi sarktı içime
 Diğeri söz büyücüsü, tanrıların katibi  ve yeryüzünün tek keyifli acısı
 Kanıt arıyordum hayatı yaşadığıma. Ben sessizliği konuşuyordum.
 
 Biri sessizliğe üşümeyi öğretiyordu
 Diğeri aynaya bakmaya zorluyordu onu. 
 Bütün ölülerimi o şehre gömdüğümde
 Gün yüzünü düşürene kadar parmaklarımı sevdi  ve
 
 Acıyan göğsümü ovdu Biri. Onun gözlerinde kırbaç yoktu.
 Diğeri çıplaktı ve göğsüne tırnak izleri açmamı istiyordu.
 Sevişmeden ve ölmeden önce şiir söylenmeliydi. 
 Diğeriyle hep şiir söylemek zorunda kalıyorduk.
 
 Çok zaman olmuş söküklerim birikmişti. 
 Biri söküklerimi dikti karanlıkta. Parmağındaki kanı öptü.
 Makas ve iğne izlerini gördü  Diğeri. Üstümdeki çalıları  topladı ve
 Yasemin öpüşlü  bahar oldu,  içime yürüdü.
 Birinin başka kadınları olmasını istemedim hiç. Ben vardım.
 
 Dünden kalan ve yarın mümkün olandım: İpek ve fener.
 Diğerinin  yatağı kalabalık. Kırık kapısında yel sesi. 
 Ç zamanların tenimde inlemesi ve nefis bir günah!
 Birinin yokluğu çürük bir dişin zonklaması gibi her an beynimde
 Tenin bir daha tuz kokmaması Diğeri.
 
 
 hayriye ersöz  


İSİMSİZ


"Bir insanın hikayesi aynı zamanda "öteki"lerin de hikâyesi midir?


Her hayal kırıklığında bir kadın ya da erkek,
Her kadın ya da erkekte sayısız boşluk,

Her sayısız boşlukta dipsiz bir kuyu,
Her dipsiz kuyuda bir damlacık su,

Her bir damlacık suda bir ayna,
Her aynada çatlak bir nar,

Her hikaye kendi içinde binlerce hikaye barındırır.

"Birden üçüncü banyoya bakmak geldi aklına. Unutmuştu, çünkü bu banyo konuk odasının içindeydi ve yalnızca gece kalan arkadaşları, annesi, en çok da Semih kullanırdı orayı. Gül çok titizlenirdi oranın pırıl pırıl olması için. Hiç kullanılmamış olsa da Binnaz'a her hafta temizletirdi.

Yoksa orada düşüp...

Kalktı, ayaklarını sürükleyerek koridorda ilerledi,  konuk odasına girdi, banyoya yürüdü umutsuzca. Kapısı kapalıydı. Tokmağı çevirdi, kapıyı açtı, içeri girdi. Elektrik düğmesine uzandığı sırada dışarının ışığı içeriyi aydınlattı.

Korkunç bir çığlık attı Hakan.

Beyninde bir top patladı, sarsıldı, sendeledi. Anlamsız şeyler söyleyerek yere yıkıldı. Düşerken başını kapıya çarptı.

Bayılmıştı."

***

"Sesler sustu birden, kayalar durdu, davullar dindi, fırtına sakinledi, bir çakım oluştu beyninde. Sonra uçsuz bucaksız  boşluk yeniden... Boşluğu dolduran sessizlik daha da ürkütücü. Duman açılıyordu ağır ağır ve sinsi.

Bölük pörçük fotoğraf kareleri,  patlayan flaşlar arasından... Anımsadıklarına inanamayarak kâbus tüm bunlar, uyanacağım, doğruldu, gözlerini korkarak açtı, bayılmasına neden olan manzarayı yeniden görünce bir hayvan gibi böğürerek kusmaya başladı, içinde ne varsa boşalttı.

Allahım, olamaz, o-la-maz. Ben şimdi... Geri dönmek istiyorum, zaman geri dönsün, yalvarırım! Biri beni uyandırsın!

syf. 22, 23


SÖZ
Tek kişiye dokunmaz ölüm, başka hayatlardan bir parçayı da alıp gider. Yamalar yapılır sonra, yırtıklar dikilir, delikler onarılır zamanla, boşluklar dolar. Ama dikiş izleri hep kalır, dikenli teller misali, yürekte.

Bir kişi eksik... Bir kişi eksik... Eksik... Ek...


8 Kasım 2014 Cumartesi

FAL


Eşiğine dayanıp seyirdiğim 
cansız doğa: Bir çingene geldi 
gece, ellerimi açtı ve uzun, 
dingin bir yağmur düştü yüzüne: 
"Her şey geçer, sen geçmezsin." 
Güldüm, katıldım: Bilmem mi 
kuytudan beslenen yorgun tekliğimi: 
Ben amansız çatlak, sudan ve çıradan 
çıkma yangın lehçesi: Her şey geçer 
ben kalırım.

Enis Batur

OTOMATİK PİYANO


"İnsan bir tuhaf oluyor değil mi Doktor, şu tuşların inip kalktığını seyrederken? Sanki bir hayalet oturmuş yüreğini döküyor gibi..."

Kurt Vonnegut




YALNIZ SABAN


"Geri çevirme sakın ateş ve su isteyeni.
Yanlış yol gösterme sakın senden yol sorana.
Mezarsız bırakma sakın hiçbir ölüyü.
Öldürme sakın sabanı çeken boğayı.”

Güzel sözler gerçekten; - ama sadece söz; ve
eylemde
bugün gibi o zaman da,
ateş komşunun ekini için, su baskını için,
kırmızı kurdeleli boğaya gelince, hırsızın kazanında
kaynamak için.
Yalnızca saban, yapayalnız, (belki de görünmeyen bir
elle sürülen)
sürüyor hâlâ ebegümeçli ve yabanıl zambaklı çorak tarlayı.

Yannis Ritsos
Taşlar, Yinelemeler, Parmaklıklar - syf. 54
Türkçesi: Özdemir İnce

3 Kasım 2014 Pazartesi

BİR MİSTİK MUHALİFİN GELECEĞE YOLCULUĞU


Tarih 1904. Mayıs'ın 26'sı. Perşembe günü sabaha karşı ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelen Necip Fazıl Kısakürek’in o anki sûreti, adeta gelecekteki derin sancısının, iç çatışmalarının bir habercisi gibiydi. Başı gövdesi kadar olan bu çocuğun yaşayamayacağını düşünen doktorları bile yanılmışlardı. O vücûd, deha denilen aklın mekanı olan çilekeş bir kafanın peşinde sürüklenecekti hep! Kendi içinde bir çelişkiyi andıran vucüdu, ömrü boyunca çelişkileri yakalamaya adaydı.
Necip Fazıl’ın edebî kişiliği, Paris’te eğitim gördüğü yıllarda şekillenir. Şiirlerinde yakından tanıdığı Fransız şiirlerinden izler görülür. O tarihten sonra şiirini etki altına alan mistisizmin, Baudelaire’in şiirlerinden esinlenme olduğu öne sürülür. Kendisi ise hiçbir şekilde bunu kabul etmez. “Necip Fazıl, gelmiş geçmiş hiçbir şairin hiçbir mısraına gıpta ile bakmadığını ve ‘Keşke bunu ben yazsaydım’ diye düşünmediğini söyler. Onun saygı duyduğu ve dilinden düşürmediği şahsiyetler yok değildir. Başta Shakespeare olmak üzere Goethe, Rimbaud, Baudelaire, Pascal bunların önde gelenleri arasındadır. Ama  ona göre bunların hepsi büyük de olsa, neticede birer yanık kafadan ibarettir. Kendisini onların hiçbiriyle mukayese etmez. Buna rağmen piyeslerinde Shakespeare’den ve kısmen Goethe’den (Siyah Pelerinli Adam) kaynaklanan edalar yakalamamız mümkündür.” (Rasim Özdenören-N.F.K Kişiliği Üzerine Notlar)
Necip Fazıl her ne kadar “Hiç kimseden etkilenmedim” dese de o dönemdeki şiirlerine  bakıldığında, açıkça Baudelaire etkisi görülür. Necip Fazıl’daki melankoli, yalnızlık, toplumsal eleştiri ve mevcut yaşantıya içsel tepki, toplumun öne çıkardıklarına ayak uyduramama gibi haller Baudelaire’inkiyle örtüşür.
Necip Fazıl’da Baudelaire gibi dış dünyada olup bitenlere karşı iç dünyaya yolculuğu önemli görmüş ve adeta sorunlu, mayınlı alanlara el atmanın  bir insanî sorumluluk olduğunu düşünmüştür:

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Dizeleriyle ta o yıllarda dünyaya bir başka gözle baktığının  işaretlerini verir. Toplumun tercihlerinin kendi tercihleri olamayacağına dikkat çeker. O herkesin baktığı yerden bakmaz dünyaya. Sözleri hem kendine, hem de diğer insanlara yöneliktir. Kendisi gibi diğer insanların da  ölüm gerçeğini anlamasını ister:

Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;
Soruversem: Haberin var mı öleceğinden? (1939)

Necip Fazıl’ın yaşadığı çağ bir savaş ve yokluklar çağıdır. Daha çocukluğunda dünya büyük bir çalkantı yaşamış, imparatorluklar çökmüş ve yeni arayışlar hızla filizlenmeye başlamıştır. Ardından I. Dünya Savaşı çıktığında Necip Fazıl 10 yaşındadır. Bu yaşta iken İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na katılır ve 14 yaşındayken savaş biter. Osmanlı yenilmiş, ülkemiz işgal edilmiştir. Bu savaş esnasında yaşanılan kıtlıklar, yokluklar, kuyruklar onun adeta beynine kazınmıştır.
İşte böylesi bir çalkantılı dönem, her şeyi derinlemesine anlayan bir şairi-düşünürü elbette derin tahlillere götürür. Çelişkiler içerisinden bir söylem dili geliştirenlerin tümünde, normal, tek düze yaşantıdan elde edilen gözlemlerden daha derin gözlemler ortaya çıkar. Necip Fazıl’ın da, gözünde dünya gittikçe anlamsızlaşır, küçülür:

Dışımda bir dünya var, zıpzıp gibi küçülen,
İçimde homurtular, inanma diye gülen.

Necip Fazıl’ın şiiri bu kaos ortamında kendine bir dil arar. Giderek insana yabancılaşan bu dünyaya karşı tek çıkış yolunun manevi duygu ve düşüncelere yaslanarak konuşmak olduğunu düşünür. Onun şiir dilinin metafizik alana kaymasının iç çalkantılarla ilişkisi olduğu kadar, dış dünyaya karşı da bir manifesto niteliği taşıdığı görülür.

BİR MANİFESTO DİLİ: ŞİİR

Dünyada yaşanan yeni paylaşım savaşı, o dönem düşünürleri de yeni bir arayışa itmiş, sanayi devrimiyle canavarlaşan kapitalizme karşı bir tepki olarak yaygınlaşan düşünceler yeni bir edebiyat söyleminin de gelişmesine yol açmıştır.
“Necip Fazıl’ın, milletimizin düşünce, sanat ve ideoloji hayatındaki yerini belirleyebilmek için, onun zuhur ettiği dönemin gerek dünya gerek ülke şartlarına bir göz atmakta zaruret vardır. İnsanlık 20.yüzyıla tam bir inkar psikozuna tutulmuş olarak girmişti. Din ve ona bağlı olarak tüm ruhi değerler hayattan kovulmak isteniyordu. Adeta Allah’a karşı savaş açılmıştı. Pozitivizm, materyalizm, komünizm, Darvinizm gibi maddeperest cereyanlar insanlığın üzerinde bir inkar fırtınası gibi eserek, mevcut değerleri alabora ediyor, fertlerin beyinlerini, toplumların düzenini sarsıyordu.” (A.Erdem Bayazıt)
Necip Fazıl bu durumda şiiriyle toplumsal yapıya muhalefet etmenin ancak manevi değerleri öne çıkarmakla mümkün olacağına inanır. Metafizik derinlik ve mistik dil onda hem bir arayışa, hem de toplumsal eleştirinin bir ifade diline dönüşür. Kendisi hayatını, iki ayrı döneme ayırsa bile, aslında ilk şiirleriyle sonraki şiirlerinin dokusu aynıdır. Daha henüz ilk gençlik yıllarında bile hafakanlar beyninin içinde dolaşmaktadır. Şiirlerinde ölüm sürekli konudur, şehrin modern haline bir tepki vardır;

Şehirlerin Dışından
Kalk, arkadaş, gidelim!
Dereler yoldaşımız,
Dağlar omuzdaşımız,
Dünyayı seyredelim,
Şehirlerin dışından.
Böyle geçer ömrümüz,
Bir gün gelir ölürüz,
Haberimiz olmadan.
Ve o zaman, o zaman,
Hayat neymiş görürsün!
Bırak, keyfini sürsün,
Şehirlerin, köleler!  (1926)

Şehrin, ölümü düşünmeyen, varlık nedenini sorgulamaktan uzak yaşantısından kaçarak kurtulmak gerektiğini vurguladığı henüz 24 yaşındayken yazdığı bu şiirde olduğu gibi,  buna yakın tarihlerde yazdığı birçok şiirinin  dokusu birbirine çok benzer, neredeyse anlatım aynıdır;

Geceler toprağa benimle inmiş.
Kasırga benimle kopmuş denizde.
Sanırım vebâlı elim gezinmiş,
Çürüyen ağaçta, hasta benizde.
 
Cinnet, şüphe, korku, benim eserim;
Sıcak kalbinizde gizlidir yerim,
Bir kurdum ki, sizi hep diş diş yerim
Ve gezerim her gün elbisenizde… (Nefs-1928)

Necip Fazıl’ın bu şiirleri her ne kadar kendi iç dünyasına yönelik görünse de; toplumla kendi arasındaki farka da dikkate çekmeye yöneliktir. Kendi iç dünyasıyla, toplumun  değerlerini sorgular, ona karşı mistik bir muhalefet geliştirir.
Necip Fazıl’ın şiirlerinde dönemsel değişimler olduğu ileri sürülse de, ilk şiirleriyle, sonraki şiirleri arasında yaklaşım farklılığı değil, derinlik farkı görülür. Sonraki  şiirlerde dil daha çok mistikleşir, daha çok inanca bürünür. Ancak doku hep aynıdır. Henüz 20’li yaşlarda yazdığı “Çan sesi”,”Ölünün Odası” gibi şiirler ömrünün son dönemlerinde “Ölümsüzlük”, “Tabut” “Güzel Şey”, “O Dem” gibi şiirlerinden farklı değildir. Bu nedenle, Peyami Safa; “Necip Fazıl’ın bütün yazdığı şiirler bir şiirin mısraları gibidir” der.

BİR MİSTİK MUHALİFİN GELECEĞE YOLCULUĞU

Necip Fazıl’ın şiirleri, diğer eserlerinde olduğu gibi, tarihi farklı bir gerçeklikle ele alan ve buradan çıkarılan dersleri topluma manevi bir hava içinde nakşeden bir bütünlük içerisindedir. Onun şiirleri bireysel  olduğu kadar toplumun da ana damarlarına ulaşır. Dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu olumsuz şartların  değiştirilmesi için tarihin kritiğine ihtiyaç olduğunu ve “kurtuluş” diye sunulan reçetelerin ne kadar geçersiz olduğunu gözler önüne sermeye çalışır. Düşünce ve duygularının ana hedefi toplumdur ve  bu hedefi yakalamak için Anadolu insanının çağları aşan fikrine tercüman olur. Onun toplumsal örgüsünün bir anahtarı vardır: “Büyük Doğu.” Bunun için kendinin görevli olduğunu düşünür. “Büyük Doğu” geçmişten geleceğe bir köprüdür ve o köprüyü kurma görevi ona verilmiştir. Bu inancını da “Büyük Doğu Marşı” adlı şiirinde dile getirir;

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!  (1938)

Necip Fazıl, 1934’te Abidin Dino’yla birlikte Eyüp Sultan’da ziyaret ettikleri Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'ne bağlandıktan sonra, kendini geleceği inşaya memur bir görevli olduğuna iyice inandırarak;

Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi,künde üstüne künde…

Der ve bir değişim içinde geleceğe koştuğunu belirtir, ama aslında bu yolculuğun izleri  eskilerdedir, kıvılcım gençlik yıllarına dayanır. Bu durumu şu sözlerinden ve dizelerinden anlayabiliriz; “Bu noktada benim halim kelimenin üstüne çıkıyor, kırkbeş yıl önce karaladığım ve sonunu getiremediğim üç mısra”:

Kelimelerin üstünde,
Cümlelerin altında,
Benim büyük meselem…

Meğer bugünkü yangınımın kıvılcımlarını o günden taşıyormuşum.” (Rapor-2 syf 68)
Ancak yine de Necip Fazıl’ın  Abdülhâkim Arvasi’yle tanışıp ona intisap ettikten sonra manevi bir gelecek inşası için daha disiplinli, daha heyecanlı ve daha örgülü şekilde gayret sarfettiği açıktır. Bu nedenle Necip Fazıl şiirleri ille de bir ayrıma tabi tutulacaksa, iki ayrı dönemi ancak bu şekilde ayırmak daha uygundur.
Necip Fazıl, kolları sıvayıp üstlendiğini belirttiği bu ulvi görevin adeta kendisiyle de eşdeğer olduğunu düşünür. Ona göre; derin mücadele onunla başlayacaktır ve bunun  için mevcut toplum buna uygun değildir. Toplumdan ümitvar olmaz, yeni bir gençliği özler:

Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle...
Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!
Genç adam, al silâhı; iman tılsımlı kılınç!
İşte bütün meselem, her meselenin başı,
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!

diyerek, gençleri de “Büyük Doğu” idealine çağırır. Ona göre geçmişi manevi bir ruhla tahlil eden, gelecek için hedefi olan gençlerin tek yolu vardır; Sözlerine gereği gibi kulak vermek! Bunun için hemen işe koyulmak gereklidir. Sonradan ortaya çıkılması halinde iş işten geçmiş olacaktır:

Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin !
Erken gel, beni evde bulamayabilirsin !

TOPLUMCULUĞUN GELENEĞE DAYALI  OLMASINI GEREKLİ GÖREN ŞAİR

Necip Fazıl’ın şiirlerindeki muhaliflik, geçmişi yok farzeden bir dile karşılık şeklindeydi. Ona göre toplumun yeniden inşası gerekliydi ama bunun için gelenekten ayrılmak değil, aksine geçmişle derin, ruhi bir bağ kurmak gerekiyordu. Ancak toplum böyle gelişebilir ve mutlu olabilirdi. Oysa o günlerde toplumun mutluluğu için ortaya atılan kimi çıkışlar ona göre sahte, içi boş çıkışlardı ve yeni esaretlere yol açabilirdi.
Yirminci yüzyılın başlarında, neredeyse tüm dünyada eşzamanlı olarak gelişen siyasal ve toplumsal hareketlere bağlı olarak ortaya çıkan “toplumsal gerçekçilik” ya da “sosyalist gerçekçilik” adı verilen, toplumcu akım olarak isimlendirilen akım, ona göre aslında bir yıkım akımıydı.
Şiirden, edebiyatın ve sanatın her alanına kadar geniş bir yelpazede etkisini gösteren bu sanat akımına göre kapitalizmin azgınlığı ancak sosyalizmle durdurulabilir ve insanlık ancak bu düşünce etrafında örgütlenerek, kendine çıkış yolu bulabilirdi.
Bu yaklaşım çerçevesinde dünya hızla sosyalizme ve onun üstünde inşa edilen materyalizme kayıyor, birey kurtuluşu dinlerden kurtulmuş, yeni bir varoluş ve kavrayışta aramaya çıkıyordu. Bu arayışın yolcularına göre toplumsal muhalefetin tek dili vardı: Sosyalizm.
Oysa, “toplum” deyimiyle  dile getirilen insan topluluğu, belli bir ekonomik alt yapıyla belirlenmiş, belli üst yapı kurumlarına sahip olan sosyo-ekonomik  bir biçimleme (O.Hançerlioğlu –Felsefe Sözlüğü) olduğuna göre, toplumculuğu yalnızca sol düşünce etrafında aramak yanlıştı. Toplumculuk, toplumun yararına olanı istemektir. Halkın içine düştüğü maddi ve manevi buhrana karşı tarihten de güç alarak geliştirilecek fikirlerde toplumcu fikirlerdir. İşte Necip Fazıl dünyaya böyle bir pencereden bakar ve dünyanın bozuk gidişatına tepki gösterir, ama kurtuluşun sosyalizmde değil,  yeni bir idrakte olduğuna inanır. Bu yaklaşım üzerinden topluma fikirlerini aktarır. Sadece yazılarıyla, makaleleriyle, oyunlarıyla değil, şiirleriyle de bu görüşlerini yaymaya başlar. Mücadelesinin iki kanadı vardır: Kökü maziden koparılmak istenen ve cumhuriyet adına ortaya atılan yanlışlara karşı durmak ve de o günlerde kurtuluşu materyalist fikirlerde arayan kişilerle mücadele etmek.
“Türkiye'de kamu, özel ve gönüllü kurum ve kuruluşların büyük bir karmaşa ve çatışma yaşadığı bir dönemde, Necip Fazıl düşünce, sanat ve eylemiyle, Anadolu insanının yolunu aydınlatan büyük ve güçlü bir meşale oldu. O Türkiye'nin Anadolu'da yitirdiği güneşin Amerika ya da Rusya'da bulunamayacağını düşünce ve sanatının odak noktası yaptı” (Nazif Gürdoğan-Anadolu’da Batan Güneş)
O toplumun kötü gidişatına çare olacak şeyin dışarıdan transfer edilecek ideolojilerde değil, Anadolu’nun inançla yoğrulmuş düşüncesinde olduğuna inanır. O nedenle, dönemin en etkin şairlerinden olan ve aynı lisede kendisinden iki sınıf üstte olan Nazım Hikmet Ran ile bu yıllarda başlayan şairlik rekabeti daha sonra fikri rekabete dönüşür. Necip Fazıl’a göre Nazım  ve sol şairler Batı kapitalizmine karşı çıkarken, makineleşmeyi kutsuyor ve insanı aradan çıkarıyordu. “19.uncu Asrın ikinci yarısından sonra makine terakkileri gitgide insan tahakkümünden çıkacak ve aksine, insanı tahakkümü altına alacak bir mahiyet göstermeye başlamış ve insanoğlunun azat kabul etmez kölesi makine, hususiyle birinci dünya harbinin arkasından, çelikten o mankafa haliyle efendilik tahtına oturtulmuştur. Bu edebiyatı da, makineyi azizleştirme manasına (materyalist) Moskof dünyası körüklerken, makinenin getirdiği ruhi ‘dacret-sıkıntı’ ve hafakanı dile getirme ve ilacını arama bakımından da(kapitalist) ve (spritüalist) alem köpürtmüştür.
İşte Nâzım Hikmet:
Trum, trum,trum
Makineleşmek istiyorum!

Binbir başlı ejderha,
İnsan beyniyle doyan
Hakikat şudur ki, makine, eski beşeri muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür, sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa ‘mâveraî-ötelere bağlı’ itikatleri pörsütürken, şaşkın insan ruhunda alabildiğine putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak, yeni bir insan sahibi zannedilmiştir.” (Rapor 1-syf 86)

Necip Fazıl, Nazım Hikmet ve benzerlerinin yenilik ve toplumculuk adına ortaya attığı fikirlere her platformda itiraz ederek, ömrü boyunca materyalizmle mücadele eder. Onların yeni diye ortaya çıkardıkları düşüncelere tepki gösterir ve kendi idesinin diğerlerinden çok farklı olduğunu anlatmaya çalışır:
Çıbanımız çok derin, işletemez yakılar;
Nerde bizim şarkımız, nerde öbür şarkılar?(1939)

Yalnızca Nazım Hikmet ve çevresiyle değil, bunlara hak verenlerle de sürekli sürtüşür ve hatta zaman zaman kastini aşan sertliklerle polemiklere girer. Hatta öyle ki ulvi değerler adına yanlış gördüğü her şeye Anadolu’nun sesini bağrında hissederek, hiç çekinmeden karşı olur. Mücadelesi yalnızca sosyalistlerle değil, toplumun geleceğini tehdit eden her şeye şiddetle karşı çıkar.
“Necip Fazıl Kısakürek aykırı bir yazar, aykırı bir şairdi. Yaşamı iniş çıkışlarla dolu olsa da asıl duruşu eleştirel ve dikbaşlıydı. Son dönemlerinde giderek daha radikal ve sert muhafazakarlığa yöneldi. Aykırılığı ise değişmedi. Mendereslerin iktidara gelmesinden mutlu olmuştu. Daha sonra onları da eleştirmekten geri durmadı.” (Oral Çalışlar-Necip Fazıl’da Dersim İsyanı. Radikal gaz.)

Necip Fazıl, toplumun kötü gidişatının önüne set çekmek ve idealine uygun bir toplum oluşturmak  için sadece şiirin yeterli olmadığını gören bir şairdi. Bu nedenle her türden eserle düşüncesine hizmet etti. Kimi eserleri şiirlerinden daha çok etkiliydi. Tasavvur ettiği  “Büyük Doğu” ideasının,“ideolocya örgüsü”nün gerçekleşmesi için  bazen diğer eserlerini, yazılarını şiirlerinin kat kat önüne çıkardı.
“-Sanat faaliyetinizi bi hakkın bırakmış gözüküyorsunuz, dedim. O meşhur şiirlerinizden neşretmiyorsunuz…
-Şiir yazma faaliyetimi muvakkaten terk edilmiş gösteren sebep, içerisinde yaşadığımız siyasi aksiyon devresinin  saf fikir ve sanata bir tahayyüz hassası bırakmamasıdır. Ben bu devirlerde, sanatkarın vazifesini büyük mikyasta  aksiyona karışmaktan ibaret görüyorum.” (Hikmet Münir-Yedigün Temmuz 1941) Bu yaklaşımı nedeniyle Necip Fazıl şiirle meşguliyetini iyice azaltır ve ilerleyen yıllarda emeğinin büyük bir  bölümünü “Büyük Doğu” dergisine verir. 1950-1960 yılları arasındaki on yılda sadece on şiir yazar. Ona göre davası için şairlik yalnızca bir nokta kadardır;

Ver cüceye onun olsun şairlik
Şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta.

Necip Fazıl’ın toplumsal konulara yoğunlaşıp, şiirini daha geriye ittiği dönemler,  1934 yılında tanıdığı Abdülhakim Arvasi’ye intisabından sonra başlar. O anın heyecanını gelecekte hep yüreğinde taşır:
Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel
Bir akşamdı ki,zaman, donacak kadar güzel.

Bu anla birlikte başlayan değişiklik yeni bir döneme de yelken açtığı süreç olur. O güne kadar yazdığı eserlerin, şairliğinin oldukça önemsiz olduğuna kanaat getirir;

Tam otuz yıl saatim işlemiş,ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Bu tarihten sonra şairliğinden daha çok, yazdığı makaleler, kitap ve açıklamalarıyla gündemdedir. Bu durum onu şair olarak öven kimileri için bir tükenmedir: “1943’te çıkan ‘Büyük Doğu’ adlı yazın ve sanat dergisinde bizleri topladı. Ama çok sürmedi bu. Dergi yavaş yavaş değişti. Bambaşka bir görünüş, bir içerik kazandı. Atatürk devrimlerini yıkıp yok etmek isteyenlerle işbirliğine kalkıştı. Hatta onların öncüsü oldu. Bizleri de etkilemeye çalıştı, ama başaramadı.1945 güz aylarında karşımızda ki “Büyük Doğu” dergisi sahibi Necip Fazıl’ın “şair” Necip Fazıl’dan çok daha değişik bir insan olduğunu anladık, kendisiyle ilgiyi kestik. Şair Necip Fazıl 1945’ten önce ölmüştü.” (Oktay Akbal-Ölümü Üzerine Yazılanlar)
Oysa, Atatürk’ün ölümünde Cumhuriyet gazetesinde ondan övgülerle bahseden Necip Fazıl, kavgasının çok daha önceyle başladığını belirtir ve genç cumhuriyete yönelttiği eleştiri ve asıl mücadelesiyle ilgili şöyle der:
“Ben buluğ yaşımı Cumhuriyetle beraber idrak etmiş vaziyetteyim. Binaenaleyh beni cumhuriyet devrine dahil edebilirsiniz. 1839’dan beri şapşal hale getirilmiştir Türkiye. Mustafa Reşit Paşa var. Büyük Reşit Paşa denilen küçüğün de küçüğü adam ve hempası. Ali Paşa, Fuat Paşa ve peşinden bir sahte kahraman olan Mithat Paşa. Cumhuriyet dönemi, ölmemek iradesiyle şahlanan Türk milletini madde aleminden kurtarmış, ama mana aleminde tanzimattan bu yana gelen cereyanı çok şiddetli derecelere ulaştırarak, manada örselemiştir.”(Erkekçe Dergisi-Şubat 1983)




ANADOLU’YA YASLANAN BİR ŞAİRİN BAŞKALDIRISI
Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”yla tırmanan sistem eleştirisi İnönü döneminde iyice yükselir. O’na olan eleştirisi onunla birlikte cumhuriyetin inkilaplarına da yönelir;

Yeter senden çektiğim, ey tersi dönmüş ahmak!
Bir saman kağıdından, bütün iş kopya almak;

Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.
Mavalları bastırdı devrim isimli masal…

Necip Fazıl’a göre İnönü iktidarı din düşmanlığı yapmaktadır: “1943’te çıkan ve basında Hiroşima’da ki atom bombasına denk bir tesir yapan “Büyük Doğu” kapatılmış, güzel sanatlar akademisi yüksek mimari şubesindeki hocalığım elimden alınmış ve askere çağrılarak Eğridir Dağları’na sürülmüştüm. Sebep, sadece şu mealde bir hadis neşretmiş olmamdı; ‘Allah’a itaat etmeyene itaat olunmaz!’ Devrin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel bana, makamında şu sözü söylemişti: ‘Bu hadisi neşretmekle  bize itaat edilmez demek istiyorsun!’ şaşırmıştım. Bu adam Allah’a itaat etmediğini itiraf ediyor; Böylece hem Allah’a inandığını, hem de ona itaat etmediğini bir araya getirmek gibi safsataya düşüyordu. Devrin Başbakanı imzasıyla hem “Büyük Doğu”ya hem de bütün dergi ve gazetelere şu tamim gelmişti ‘Allah ve ahlaktan bahsetmek yasaktır”( Rapor 3 syf 22)

Necip Fazıl’ın Anadolu’nun manevi değerleri üzerinden o dönemdeki mevcut sisteme yaptığı toplumsal muhalefet, yazılarının, kitaplarının yanı sıra şiirlerinde de belirgindir. Yazılarında, konferanslarında nasıl bir mücadelenin içinde olduğunu anlatır; “Beni, devrin temsilcisi, Başbakanı-şu veya bu-çağırdı. Bugünün parasıyla yüz misli fark kabul edebilirsiniz, bir deste banknot koydu önüme. Binlik. ‘Ya bu; yahut bütün kuvvetimizle sizi tevkife memuruz!’ dedi. Tevkif durdurma demektir. Tabii içinde başka manalar da var…Tutuklama vs. ‘Size ne yaptım ki bana böyle bir şey teklif etmeye cesaret edebiliyorsunuz?’ dedim. Ne mübarektir o kadın ki, kendisine sarkıntılık edene ‘Ben sana ne yaptım ki, buna cesaret buldun?’ der.
Kalktım ayrıldım, trene bindim, İstanbul’a indim ve tevkif edildim.”(Yolumuz Halimiz Çaremiz. syf 60)
Muhasebe şiirinde adeta bu olayı anlatır gibidir. Yazılarında sık sık ahlaki çöküntüden ve toplumun iğdiş edilişinden bahseden Necip Fazıl, kendisine yapılan bu teklifi de fahişelere yapılmış teklife benzetir, tepkisini dile getirir:

Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!
Bir vicdanın bilemem,kaçtır hava parası? (1947)

İnönü hükümetiyle yaşadığı kavga büyür ve yine 1947 yılında yazdığı “Destan” şiirinde dilini daha da sertleştirir:

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap…

Artık İnönü iktidarıyla çatışma neredeyse bir dönemin eleştirisine dönüşür. İnönü üzerinden cumhuriyetin yenilik diye sunduğu bazı uygulamaları eleştirilir. Toplumun ahlaksızlıklarla batmış bir çok eski dönemden daha kötü olduğunu öne sürer:

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Yalnızca toplumsal ahlak değildir bozulan, gelir dengesizliği de had safhadadır:

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Ve bütün bunların müsebbibi resmi yapıdır, onu şedit şekilde devam ettiren siyasettir:

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Necip Fazıl bütün bunların kendisini yıldıramayacağını, adım adım davasının anlaşılmakta olduğunu ve artık surda bir gedik açtığını belirtir:

Aç kapıyı haber var,
Ötenin ötesinden.
Dudaklarda şarkılar,
Kurtuluş bestesinden.

Biz geldik, bilen bilsin.
Gönül gönül girilsin.
İnsanlar devşirilsin,
Sonsuzluk destesinden…

Topluma, bütün bunların geçici olduğu, kurtuluşun, müjdenin yakın olduğunu  belirterek sabırla yeni neslin gelmesinin beklenmesini ister;

Buluştururlar bizi, elbet bir gün hesapta;
Lafını çok dinledik, şimdi iş inkılâpta!
Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!
Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!
Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?


UMUDUNU “BÜYÜK DOĞU’YA SAKLAYAN ŞAİRİN DRAMI
Necip Fazıl, bir yandan İnönü iktidarının değişmesi için  mücadele ederken, diğer yandan da  yeni bir toplum oluşturmak için  daha uygun ortamın gelmesini ister. Onun için çoğulcu demokrasi bir umut olur. CHP’nin karşısına geçen ve ezanı Arapçaya çevirmek gibi bazı vaatlerde bulunan DP iktidarına destek verir. Büyük umutla D.Parti’nin iktidarı devralmasını, iktidara gelmesini bekler. Seçim öncesi yazdığı şiirlerde bu bekleyiş bir coşkuya dönüşür. Bütün toplum, anneler, babalar, çocuklar bu bekleyişe davet edilir:

elli pullu, anlı şanlı bir gelin;
Aynalar, gelin!

Bir güzel ki, en güzeli güzelin;
Gönüller gelin!

Sonsuz gerçek; habercisi ezelin;
Kitaplar, gelin!

Şarkı bizde, Şeytan, yeter gazelin;
Nağmeler, gelin!

Ey karanlık, gelmektedir ecelin;
Işıklar, gelin!

Toplanın hep, derlenin hep, düzelin;
Yığınlar, gelin!

En güzeli, en güzeli, güzelin;
Habercisi, habercisi, ezelin;
Tellerinde şafak söken bir gelin;
Anneler, babalar, çocuklar , gelin! (1949)

Yazılarında, şiirlerinde  bütünsel yaklaşımı elden bırakmayan Necip Fazıl her ne kadar “Büyük Doğu” gençliğine  seslenir gibi olsa da, şiirleri  gizli kodlarla örülüdür. 1949 Yılında yazdığı “Aç Kapıyı” adlı şiirinde DP iktidarıyla, Ötenin ötesinden, Mavera’dan, kurtuluş müjdesi verir:

Aç kapıyı haber var,
Ötenin ötesinden.
Dudaklarda şarkılar,
Kurtuluş bestesinden.

Biz geldik, bilen bilsin.
Gönül gönül girilsin.
İnsanlar devşirilsin,
Sonsuzluk destesinden.

Fakat çok geçmez DP iktidarında da yazdığı yazılardan dolayı takibata uğrar, iktidarla arası açılır.

DP İktidarının son döneminde ise  arayışları iyice artar. Bu arayış zaman zaman muhalefet olarak şiirlerine yansırken, zaman zaman da bir kaçış, bir gizli tepki olarak ortaya çıkar. Menderes iktidarının İslam davasına hizmet vermesi konusunda umudu tükenmiştir, başka bir adrese yolculuk şart hale gelir!

 Şehirlerde tabanım değil yüreğim yanık:
Nur şehrine gidelim, yürü çilekeş çarık! (1959)

Artık Menderes iktidarında aradığı şeyleri bulamamanın sızlanışı içindedir. Birçok yerde defalarca hapse girdiği bu dönemle ilgili umutlarının tükendiğini söyler. Muhalefetini şiirden daha çok yazılarıyla anlatma yolunu seçer. İktidarın son demlerinde 6 Mart 1959 yılında 10.kez haftalık olarak çıkardığı “Büyük Doğu”gazetesinde  parça parça sonradan “İdeologya Örgüsü”olarak kitaplaşacak yazılarını yazmaya başlar. Bir Ankara seyahati esnasında  Bolu dağında aracı durdurulup tutuklanır. 2 gün sonra çıkarılır. Çıkınca, o haftaki “Büyük Doğu”nun kapağına konulan, zindan parmaklığı içinde kıvranan bir çift el resminin altına şunu yazar: “Zindanın anahtarı bizde, içinde de biz varız!”

27 Mayıs İhtilali gelir ve artık eskisinden daha beter bir atmosferin içine girilir. İhtilal hükümetiyle de başı hep beladadır. Evi basılır. Takibata uğrar. İhtilal hükümeti hakkında ilginç bir nükte yapar: “Yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer saplandı. Hükümet teneke olsaydı  hançer kırılırdı.” Yeniden hapse girer. Toptaşı Cezaevi’nde “Zindandan Mehmet’e Mektup”adlı dilden dile dolaşan şiirini yazar. İçeride de muhalifliğinden geri adım atmaz. Oğlu Mehmet’e seslenirken yine gelecek müjdesi verir:

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
Ölsekte sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

BİTMEYEN “ÇİLE” VE BİTMEYEN MUHALEFET!
1962 yılında hapisten çıktıktan sonra mahkemeleri devam eder. Bu arada eski ve yeni şiirlerini bir araya topladığı “Çile” adlı şiir kitabını çıkarır.
Şiirlerinde anlam bakımından birbirine yakın olanları karşılıklı sayfalara yerleştirir. Bu sıralamaya bakıldığında, şiirleri bu şekil yazıldıkları tarih mukayesesiyle değerlendirildiğinde, Necip Fazıl’ın şiirlerindeki bütünlük hemen göze çarpar.
Dizelerinde sık sık ünlem işareti kullanan Necip Fazıl, ilk gençlik yıllarından başlayarak son şiirlerine kadar toplumda yazdıklarının bir “hayret” uyandırmasına çalışır. Neredeyse tüm şiirleri ünlem işaretleriyle örülmüş gibidir.

1963 Yılında “Aydınlar Kulübü” tarafından düzenlenen konferanslar serisine başlar ve konferanslar vermek üzere değişik illere gider. Buralarda hem konferans öncesinde hem de konferans esnasında şiirleri okunur. Davasını anlatırken okunan şiirler hep mevcut düzeni eleştiren, muhalif şiirlerdir. Bu şiirlerin birçoğu İslamcıların marşları olur. Artık şiir davanın içinde yoğrulmuş bir silah gibidir. Toplumun dinamitini fitiller.
Necip Fazıl’ın bu dönemde yazdığı şiirlerde bir dinginlik göze çarpar. Sanki yeniden ilk gençliğinin “Kaldırımlar”, “Otel Odaları”nda olan şiir dilini arar gibidir. Daha çok ölümün sessizliğine uzanan bir yolculuk, kendine yöneliş, bir veda gibidir yazdığı birkaç şiir. 1962 yılında yazdığı “Çek perdeyi” ve 1963 yılında yazdığı “Biter” adlı şiirlerin yanı sıra, yine aynı  yılda yazdığı “Canım İstanbul” adlı şiiri ise,   şiirlerini ideolojiden uzak tuttuğu zamanlardaki şiirlerine benzer bir tattadır.
Bu şiirinden bir yıl sonra yazdığı şiirleri ise konferanslarının atmosferine hapsolur. Yine keskin bir eleştirel dil hakim olur toplamda yazdığı birkaç şiirine.
İhtilalin ardından Menderes’in idam edilmesi onu derinden etkiler ve zamanında çeşitli eleştiriler yaptığı Menderes için “O Zeybek” adlı şiirini yazar:
Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün!
Bir öldün de, beni binbir öldürdün!
Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla!
Zeybeksiz yolları, gözetle, ağla!

Menderes’in idamından yaşadığı derin üzüntü onun sistem eleştirisinin dozunu daha da artırır, başa gelenlerin resmi ideolojiden dolayı yaşandığını yüksek sesle yeniden haykırmaya başlar. Bu düşüncesini “Ve Gelir” adlı şiirinde sert bir uslûpla dile getirir:

Bu yurda her bela içinden gelir;
‘Hep’leri hep, hiçin hiçinden gelir.
Gelemez bir ithal malidir akil,
Kaf dağından, Cinden, Macinden gelir.
Dünküne eş, bu gün küfür yobazı;
Bütün derdi festen, lap cinden gelir.
‘Allah vardır!’ dersin; sorarlar: Niçin?
Sonra tokat, puta ‘niçin’ den gelir.
Benim nur mayama pislik atanlar,
Şeytan, senin büyük elcinden gelir!
Biricik selamet yolu tarihte,
‘Sormayın, görmeyin, geçin!’ den gelir.
Genç Osman’ı lif lif yolan o güruh,
Kahpe devşirmenin piçinden gelir.
Bir gün bu gidişle çatlarsa yürek,
Dile vurdukları perçinden gelir... (1964)
                                     
“Utansın “adlı şiirinde de yaşanan olumsuzluklara karşı  inanmış insanların duyarsızlığından şikayet eder, bütün mücadelesini bir anlama oturtarak herkesin üzerine düşeni yapmasını, elinden geleni yaptıktan sonra sorumluluğun artık kendisinden çıkacağına dikkat çeker:

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan koşmana bak sen !
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın !
Eski çınar şimdi Noel ağacı;
Dallarda iğreti yaparak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ileri varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tane de solmayan tek renk,
Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın! (1964)

Yine bu yılda yazdığı “Aman” adlı şiirinde ise toplumsal eleştirisinin dozu iyice ağırlaşır: “Yere batsın bu dünya ve ondan medet uman” der ve bu kez her zaman umut olarak gördüğü gençlere seslenir. Gençlerin böylesi bir ortamda uykuda bulunmalarının, hala uyanmayışın haram olduğunu söyler;

Genç adam, at yorganı!
Sana haram, uyuman!
Aman, efendim aman!
Efendim, aman, aman!

Necip Fazıl’ın şiiri artık bir ideolojik silahtır. Namludan çıkan her kelime bir kurşun gibidir. Bu tarihten sonra geçmişle hesaplaşan birçok kitap yazar. Bunlarla birlikte konferanslarını sürdürür. Hem bir tarih hesaplaşması hem de iktidara hükmetmenin önemine değinir konferanslarında. 1970 yılında yeni bir umut olarak gördüğü Milli Nizam Partisi kurulur. Burada kısa bir konuşma yapar. Bu partiden beklentileri vardır. Artık konferanslarını onların (MNP) düşüncesi doğrultusunda örgütlenen MTTB gibi çatılar altında yapmaya başlar.
Necip Fazıl bu dönemde uzun şiirler yazma yerine iki dörtlükler ve kısa dizelerle bir “durum şairi” olur adeta.
Bir yandan ruhi derinlikli dizeler yazar, bir yandan dizeleriyle kimi eleştirilerde bulunur. Nerede bir çarpıklık görüyorsa orada iki satırlık hiciv dizeleriyle iğnelemeler yapar. Şairin  dizeleri her şeye değinir! Zaman gelir müslüman toplumun tümünü eleştirisinin kaynağı yapar;

İslamı düşürene tükürmek istiyorum!
Ayırıp alın alın, zift sürmek istiyorum!... (1978)

Sözde İslam, bir ferdi bir ferdine kaynamaz,
Bu halde utanmadan camide saf saf namaz!.. (1974)

Cami cemaatine de söyleyecekleri vardır Necip Fazıl’ın. Kimi müslümanların namazlarını bir inançtan ziyade bir alışkanlık gibi gördüğüne dikkat çeker:

Niceleri namazda gaflet perende bazı;
Kurgulu oyuncak da kılar böyle namazı… (1978)

Camilerde cemaat yerine hep cemâdat;
Siner de köşelerde, Haktan isterler imdat… (1977)

Yer yer toplumun manevi duygularına hitap eder ve toplumun yaşanan manevi olumsuzluklara karşılık duyarsızlığına hayret eder:

Sen ki, bir sapık ırza  geçse kusarsın;
Milletin ruh ırzına geçerler de susarsın! (1978)

Sadece cami cemaatine değil, toplumun tüm diğer kesimlerine olduğu gibi dünyalık biriktiren tüccara da sitem eder:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!
Mezarda geçer akçe neyse, onu biriktir!

Zaman zaman kendisinin anlaşılmadığından şikayet eden Necip Fazıl, bazen yaşadığı dönemle ilgili karamsar, umutsuz dizeler yazar, bazan uslubu hiddete dönüşür:

Kan pıhtısı takkeli, saçları yoluk kafa!
Sende “dır-tır” bildiğin ne varsa kaldır rafa!..

Kimi dizelerinde ise sert suçlamalar vardır;

Çöplüğe attılar da mukaddes emaneti
Hak bellettiler Hakka en büyük ihaneti…

Toplumun müslümanlığını da sık sık sorgular dizeleriyle. Müslümanlığın insanların kendilerini müslüman kabul etmeleriyle mümkün olmadığını düşünür:

Haykırsam geçenlere kavşağında bir yolun,
Aman Müslüman olun, aman Müslüman olun.
                                                         
Şeklindeki dizeleri, toplumun İslami değerlere yaklaşımında bir değişiklik olmadığının işareti gibidir. Necip Fazıl bu dizeleri 1974 yılında yazmış olsa bile, 1939’da yazdığı “haberi yok” dizelerinde de aynı çağrının izleri vardır. Çağrısı yeni değildir:

Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;
Soruversem: Haberin var mı öleceğinden? (1939)

NFK’nın sorgusu bazen her şeyi içine alır. Eleştirileri her alana uzanır. Makineleşmeden, demokrasiye, demokrasiden hürriyete velhasıl  hemen  her şeye eleştirel gözle bakar. Bazen olup biteni alaya alır, bazen tepki gösterir:

Yetişemez en hakir çobanın idrakine;
Yirminci asır putu,taptıkları makine… (1974)

Özgürlük arayışları da eleştiri odağına takılır, gerçek özgürlük için adres gösterir:
 Son noktadır onların yakını, uzaklıkta;

Hürriyetin gerçeği, gerçeğe tutsaklıkta. (1974)

“Özgürlük” diye ortaya çıkan bazı kesimlere ise eleştirileri oldukça ağırdır:

Hürriyet hokkabazlık, gökte havai fişek;
Toprakta da hürriyet diye tepinir eşek…

İdeolojilerin amansız şekilde çarpıştığı ihtilal öncesi sağ ve sol terimleri içerisinde kendine yer arar. Ona göre dindarların yeri sağdadır, sağcılıktır. Yaklaşımına göre; Allah bile uzuvları buna uygun değer de yaratmıştır! Garip bir benzetme yapar bununla ilgili:

Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim;
Görevi olmasaydı sol elimi keserdim…

O tarihlerde  tek tük yazdığı uzun şiirlerde birçok konuya birden hicivde bulunur. Bu şiirlerinden en önde gelenlerinden biri “meydan şiiri”dir. Bu şiirde, yobazlara, devrimlere, ajanlara, Batılılaşmaya, eğitim sistemine, eğitmenlere, şehir yaşamına, siyasi partilere, diyanete, fetvalara, sanayiye, ortak pazara, rüşvete, enflasyona, demokrasiye, depreme kısaca her şeye değinir:

Tek istikamet kabe;
Ve tek örnek sahabe...
Böyle yükseldi sütun,
Böyle kuruldu kubbe.
Derken nuru kararttı
Yobazda kara cübbe.
Tuzağa düştü aslan;
Sorguç takıldı kelbe.
Vatan yüzelli yıldır
Manada bir harabe.
Artık iman ve ahlak,
Türbedarsız bir türbe.
Ne hatıra maziden,
Ne isim ne kitabe...
Düşmek,yükselmek oldu
Uçurumda mertebe...
Ağla ey koca tarih
Bu acıklı nasibe!
Nerdesin ulvi fikir
Çilekeş murakebe?
Sahte devrimler boyu
Tarihi muhasebe?
Bağlıdır bu felaket,
Tek tipe tek sebebe.
Bir tip mücerret model
Batı ajanı kahbe!
Sürüyü teslim eden,
Avrupalı celebe...
Hele bak,şu hale bak;
Eve,yurda,mektebe!
Bizde profösör derler
Kitap yüklü merkebe.
Lisan diye hırlayış;
Kültür diye alfabe...
Pazar müflis,kent deli,
Köy boş karakol izbe...
Bir çatışma boğuşma;
Şeytan uğrunda cezbe.
Karışmış gazetede
Necaset mürekkebe.
Ne bulduk parti parti,
Eyledik de tecrübe?
Bir kısmı Ebu Cehil,
Bir kısmı İbn_i Sebe.
Gerçeğe aykırılık;
Uygunsuzluk mezhebe...
İslam,gidip gelen top,
Bir hizipten bir hizbe.
Hak yolunda bir lider;
Memur,hakkı tahribe.
Düne kadar dıştandı,
Şimdi de içten darbe.
Diyanet işleri ki,
Uymaz farza, vacibe.
İlminde gaiplerin
Haşyet duymaz gaibe.
Yeni bir mamul eşya;
Fetvaları şaibe.
Bu muydu Büyük Doğu,
Kırk yıllık muhasebe?
Deli olsa yanaşmaz
İşlerini tasvibe!
Ya sanayi masalı;
Derya rolünde habbe?
Saksı içinde çınar;
Görülmememiş acibe...
Nefes almadan vermek...
Sor bu işi tabibe!
İş arayan bir millet;
Diyar diyar göçebe...
Şerefli ortak Pazar;
Ona aş, sana küsbe!
İçyüzü bu davanın,
Köle olmak salibe...
Dünkü sultan bugün kul,
Ta meşrıkten mağribe.
Rüşvetle maaşa zam,
Enflasyonla debdebe.
Yüz lira ona iner
Daha inmeden cebe.
Gidere tabii gelir
Dibi sökülmüş heybe.
“Doğa”da buldukları
Zelzele ve seylabe.
Biçare demokrasi,
Karanlıkta körebe.
Parti, bölücü alet
Batıdan bize hibe.
Gel de ey gerçek parti,
Partiyi batır dibe!
Her türlü sahteliği
Yıkmak sana vecibe!
Bu işi ne temizler,
Hangi ok,hangi harbe?
Hangi yel,hangi ateş,
Hangi söz,hangi hutbe?
Bir nesil bekliyoruz,
Büyük nizama gebe.
Nedir o nizam,nedir?
Boyun eğmektir Rabbe!
Milliyet ruha bağlı
Kıymet sadece kalbe.
Fatih’te erimiştir,
Cengiz Han ve Kurt Cebe.
Davet gücü İslam’da;
Koministi edebe.
Her şey herşey İslam’da;
Ferde ve kavme rütbe.
Bizde, kutsi emanet;
Bizde yarın galebe!
Gün geldi,saat çaldı;
İşte yol koş takibe!
Yetmez mi esaretin;
Ey Türkoğlu,davran bee! (1975)

Modern üretimi de, onun ürettiği  ürünlerini de  eleştirir. İnsanların yemek, içmekten başka bir şey düşünmediğini hiç kimsenin varoluş gerekçelerini aramak gibi bir endişesinin olmadığını öne sürer:

Ancak hiçe varırız, bu yoldan, varsak varsak;
Üretim ki, mekânı ya rahimdir, ya barsak… (1976)

Bana biricik gıda, aç ve susuz, düşünmek;
Sizinse düşünceniz, yemek, yatmak, eşinmek…

Şiir  ve  dil de eleştirilerden nasibini alır;

Dil mi; tek hecelerden Moğol buyrultusudur.
Şiir mi; satır satır mide gorultusudur. (1973)

Nispetleri bozuldu, yedi ses, yedi rengin;
Mart kedisinin dili, bizimkinden çok zengin. (1974)

Necip Fazıl, eleştirilerini, muhalefetini yalnızca kendi ülkemizdeki durumlarla ilgili yapmaz. Modern dünyanın gelişme diye sunduğu şeylere de şiirleriyle eleştirilerde bulunur. Aya çıkılmasının büyük bir olay olduğu propagandalarına karşı şiiriyle istihza eder:

Yirminci Asrın ablak yüzlü feza pilotu!
Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu?
Bir odun parçasına at diye binen çocuk! (1972)

Bu şiirle Batı’nın kimi bilimsel çalışmalarıyla alay ederken, kendi toplumumuzun da başarısızlıklarına göndermede bulunur. Başarısızlığın nedenini tarihten kopmakta arar:

El-alem çalışırken, fethetmeye Merihi;
Sen cebinde kaybettin, güneş dolu tarihi!

Ömrünün son dönemlerine yakın yaşanan siyasi krizler ve kurulan koalisyon hükümetlerinin  kısa süreler içerisinde bozulması, yerine yenilerinin kurulamaması üzerine, Necip Fazıl bu konuya da değinir dizelerinde:

Bak ki, sahipsiz yurdun şu perişan haline,
İş kaldı Avrupa’dan hükümet ithaline! (1978)

Şair artık bir yandan kalıcı eserlerini hızlandırır, bir yandan da toplumsal konular üzerine yoğunlaşıp, düşüncelerini  küçük risale şeklinde rapor isim serisi olarak çıkarmaya başlar.

1980 Yılında, doğumunun 75. yıldönümünde Türk Edebiyat Vakfı kendisini “Şairler Sultanı” ilan eder ve Türkçe’nin Yaşayan En Büyük Şairi Ödülü’nü verir. Bu yıl ayrıca Kültür bakanlığı kendisini “Büyük Kültür Armağanı”na layık görür.
1981 yılında hayali olan “İman ve İslam Atlası” adlı eserini tefrika halinde bir günlük gazetede yayınlar.
Ömrünün son şiirlerini 1982 yılında Türk Edebiyatı Dergisi’nde yayınlamaya başlar. Doğduğu günün yıldönümü olan 1983 yılı 26 Mayısı’nda ebedî dergâhına defnedildiğinde  onu uğurlayan büyük kalabalığın hafızasında inanç  yüklü vasiyeti canlanır:

Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam... (1939)

Son günü bir mahşer kalabalığıdır, ama hayatı boyunca yaşadığı gibi garip gelip garip gider:

Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı… (1962)

SEMİHA KAVAK
EDEBİSTAN