29 Haziran 2014 Pazar

rûyet


Salvador Dali

Bilmek



hayatımız, bilmecelerle doludur: suyun berisinde bir adam öldüren katildir de ötekisindekini öldüren neden kahramandır? her tezlil her küçük düşürme ahlaksızlıktır da müsabaka neden meşrudur? vurmak neden zulümdür de yenmek niçin şereftir? millette birlik neden saadettir de düşmanı yenen alkışlanır? tanrı neden birçoklarınca yoktur da taşlanır? tarih neden menfur bir dramdır da yine tekrarlanır? ölüm niçin en kuvvetli derstir de hepimiz için manasız kalır? 

insan kendi ölçüsü ile kainatı ölçüyor ve kainat sahnesinde yalnız kendini görüyor, yalnız kendini anlıyor. içimizdekinden başkasını da anlamasını bilen yok gibidir. varsa da o hükümdardır. artık o insan yani başkasını anlamasını bilen insan, ne korkaktır, ne haristir, ne acizdir, ne fanidir, ne de yalnızdır. bütün bir varlık kalabalığı arasında hepimizin yalnız yaşadığı bu dünyada o, var olan gerçekle beraberdir. bilmek, gerçekten bilmek onun bilgisidir. bilen kendi varlığından yukarılara tırmanan insandır.

herkesin her şey hakkında bilgisi değişiyor. kimine az gelen kimine çok geliyor. birine güzel görünen başkasına çirkindir. birisine uzakta sanılan bir başkasının ta yanında duruyor. bir insanın sevdiğini öbürü zem ediyor... bir kalbin merhametle eridiği nesne başkası için kin kaynağıdır. bir zümrenin alkışları karşı zümrenin matem teraneleri halinde aksediyor. bir varlığa insanlığın bir kısmı kutsal diyerek taparken başka zümreler nefretle ürperiyorlar. bütün bu anlaşmazlıkların sebebi bütün insanlar için selamet yollarının başka başka oluşudur. hedef bir: selamet gayesi. layık yollar başka. zira insan yapıları başkadır. işte bu başkalık, içimizdeki şeytan ve şeytanlardır. şaşırtıcı nefistir. gerçek şudur ki, bizimle bizim gayemiz arasında hadsiz hesapsız perdeler gerilmiş, bizim ilmimiz ve kemalimiz, gayemiz olan selamete giderken bizi şaşırtan engelleri ortadan kaldırmak içindir.

nurettin topçu


26 Haziran 2014 Perşembe

Soru


Yaşamak kalın bir örtüye gizlenmek mi? Ya da kanatlarını kırmak gülüşün...

s.kavak

ŞİİRDE İMGE GERÇEKLİĞİ


İmge, felsefeye ait olan bir terimdir. Felsefede imge “duyulur bir kaynaktan gelen her tasarım” anlamına gelir. (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar 1977) Psikolojide, “duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri; duyusal bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar” olarak tanımlanan imge; edebiyatta, “anlatılmak isteneni daha canlı, daha duyulur biçimde anlatmak için onunla başka şeyler arasında bağlantı kurarak tasarlanan yeni biçimler” (A.Özkırımlı); olarak tanımlanmakta. 

Zihinde bir tasavvur biçimi olan imge; şiirde anlama ulaşma yolunu daha canlı ve görünür hale getiren, anlamla gerçek nesneler arasında ilinti kurarak zihindeki derinliği aktif kılmanın, sonsuz bir anlatımı dışa vurmanın biçimidir. 
Aslında şiirde imge kadar şiirin kendisi de dil üzerinden özel bir anlam yaratma sanatıdır. Michael Riffater, “Şiir dildir, ama gündelik konuşmanın sürekli üretmediği etkiler üreten bir dildir” der şiir için.

İsmet Özel ise; “İnsanoğlunun en sahici dili şiirdir ve insan en soyutlanmış ve fakat en somut görünümüyle şiir çerçevesi içerisinde belirginleşir. Şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde ‘beşeri olan’ bulunur. Dolayısıyla beşeri olanın soyut ifadesinin yoğunca gerekli olduğu her yerde şiir kelimesi insanların yardımına koşmuştur.” der, şiir için. (Şiir Okuma Kılavuzu. s.30-38)

Şiirin kullandığı asıl madde insan yaşantısı ve onun ilintilerine dayalı olduğu için bu yaşantıyı şiirleştirmek işinde imge etkin rol alır. Şair, imge yoluyla kullandığı sözcüklerle algıların zihindeki bazı resimlerle eşleşmesini sağlar. Bunu başarabilen bir imgeye de biz iyi imge diyebiliriz. Örneğin;  “Aynalar” şiirinde Necip Fazıl yaşlanmayı imgeleriyle şöyle dile getirir;

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma,
Başımın tokmağı indi başıma.

Üstad imge’lerle ördüğü bu şiirin son dörtlüğünde de şöyle der;

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Şimdi burada şair aynaların dik dik kendine baktığını söyleyerek güzelliğinin kaybolduğunu imgelerle vurguluyor ve bunun anlaşılmaz bir şekilde önüne çıkarak kendisine ağır bir darbe vurduğunu belirtiyor.

Son dörtlüğünde de gençken kendisinden beklenenleri artık bugün yapmasının mümkün olmadığını, bu yönde kendisinden beklentileri olanların beklentilerinin boşa çıkacağını, gençlik şeylerinin sadece bir heves olduğunu vurguluyor.

Şiirde imgenin temel olarak iki boyutu vardır. Bunlardan birincisi dilsel niteliklidir ve şiirin içinde yer alan dize veya dizelerde iki ya da daha çok sözcük arasında, somut-soyut, bileşimlere dayalı bir ilintiyle, örnekseme (analoji) yapılmasıyla oluşturulur. Şiirde imgenin ikinci boyutu dilsel nitelikli dizelerin algılanmasından sonra bilinçte oluşan düşsel yapıdır ki okur, imgeyi anlamlandırırken imgenin düşsel karşılığını  da zihninde üretmeye başlar.

‎ “Gün kısalıyor, körlük başlıyor şimdi
silinmiş düşlerin sevgilisiyim şimdi.”

diyen Radovan Pavlovski, dizelerinde imgelerle kendine ait bir gerçeklik kurar. Bu dize de kullandığı “günün kısalması”, “körlüğün başlaması”, “silinmiş düşlerin sevgilisi” bir umutsuz sevgiliyi dile getirmektedir. Şimdi Pavlovski, bunları imge dışında bu kadar güzel neyle anlatabilirdi? İşte imge var olan sözcüklere giydirdiği yeni giysilerle somut bir gerçeği soyut sözcüklerle yeniden somutlaştırıyor.

Şiirde “imgelem ve düşlem koşullandırılmış yaşamdan olduğu kadar, biçem ve izlekleri yasallaştırılmış bir yazından da kurtulmanın olanaklarını açar.” Ahmet Oktay (Yazın, İletişim, İdeoloji s.112 ) Böylece şair başka yolla anlatamayacağı kendine ait bir gerçekliği imgelerin gücüyle anlatır.

“İmge, farklı gerçeklik kategorileri arasında yaşar; bir ayağı soyuta bir ayağı somutta durur; bir yanıyla kurmaca, dünyanın malıdır. Amacı, bu farklı düzlemleri birbirine yaklaştırmak, birbirinin içinde eritmek, onlardan yeni bir dünya yaratmaktır.” (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar)

İmge, aynadaki resmi andırır; asıl olan ne üzerindeki görüntüdür ne de aynanın kendisi. Görüntünün varlığının ortaya çıkmasını sağlar ayna. Yani resmin varlığının hissedilmesi ancak ayna sayesindedir. Resim ve ayna yeni bir gerçeklik sunar bize.

İmge, şiir dilinin araçlarından biri olarak, şiirin oluşmasında önemli işleve sahiptir. Şairler, duyular alanına girmeyen gerçeklikleri imge yoluyla somutlaştırarak şiirlerin gücünü artırırlar. İmge, o nedenle, şiirin ‘us’ dışından ilerleyen bir gücüdür adeta. Şiirde kendi gerçekliğini kurarak, kendisiyle birlikte, daha önce var olmayan bir şey olarak ortaya çıkar. Bu başlı başına yeni bir gerçekliktir. Sanatın diğer dallarında olduğu gibi şiir sanatında da şair bu gerçekliği kendi bilincinde yaratır. Bu gerçeklikler üzerinden şiirini besler. Örneğin;”Yıldızlar uçup gidiyordu, akan gökyüzünden” diye kurduğumuz bir dizede biz dışsal gerçekliğe aykırı bir şey söylemiş oluruz ama şiirde burada kullanılan ‘uçup giden yıldız’ ‘akan gökyüzü’ bir sevinç ya da derin bir üzüntü halinde gökyüzüne bakan birisinin duygu ve düşüncelerini yansıtan bir gerçeklik sunar bize.

 “Hep koşarmış şehirlerin demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğinde
Sahipsiz kalan
Ellerimizden kayan
Aydınlık günlerimiz”

Şiirlerinde imgeye en sık başvuran şairlerden biri olan Cahit Zarifoğlu bu dizelerinde."toprak beşikle" sosyal yaşamdan, insanlardan bahsediyor ve sosyal yaşam dinginleştiğinde boşta kalan ellerimizin yani bizim biraz uzağımızdaki dünyanın bizi güzel anlardan zorla çekip çıkarmak istediğine vurgu yapar ve güzel günleri yakalamak için koşan insanın önündeki engellere vurgu yapar imgeleriyle.

Bir başka şiirinde de;
“çıkıyor gibiydi sanki sesleri
Kaya döşeli ağızlarından devlerin” diyen Zarifoğlu bir yolculuk masalında yüksek kayalarla insanların anlık ilişkisine gel-git ine dikkat kestiriyordu okuyucuyu.

Şiirin kalelerinden biri olan Jacoues Prevert de bir şiirinde şöyle der;

“uyudum mu açıyorum gözlerimi
bahçelerinde uykunun
tutunuyoruz eli elimde
yeşilinde
sonsuzun
dolaştırıyor beni uzun
boylu güzel şeyler göstermeye” (Ay Operası)

Prevert “uykuda gözü açmak” gibi bir deyimle sevgilisiyle uykuda buluştuğunu, onunla el ele sonsuz yeşillerde gezindiğini ve sevgilisinin ona uçsuz bucaksız güzellikler göstermek istediğini vurgulamak ister bu dizelerinde. Burada uyku-rüya gerçekliğinden yola çıkarak rüya soyutluğundan, somut olan sevgiliye, oradan da hayal dünyasına yol alır. Ve böylece sevgilisine olan derin özlemi, onunla buluşma isteğini gerçekçi kılar.

İmge için çıkış noktası açısından belirli modern ayrımlar yapılabilir. Örneğin şizofren imge ve sanatsal imge betimlemeleri modern şiirin tanımlamalarında kullanılır hale gelmiştir. Şizofren imge, dışsal kaynaklı ve bireysel dert tasa ve çelişkileri dışavurumda kullanılan imgedir. Böyle bir imgeyi algılayabilmenin yolu o kişinin yaşamına inmektir ancak. Bu tür imge, kişinin kendi durumundan ortaya çıkar ama ortaya çıkan şeylerde kişinin kendi içsel durumlarıyla birlikte, başkalarının kendisine dıştan uyguladığı edimler vardır.

İmge işlevi açısından bazen simgeyle (sembol) de karıştırılır. İmge ile simge (sembol) arasında belirgin bir fark mevcuttur. Simge, bir sözcüğü bir başka sözcüğe taşımak durumudur. Yani bir nevi saklanması gereken bir sözcüğün bir başka sözcük kullanılarak perdelenmesi durumu veya tercih edilen bir şeyin; bir başka tercih edilen’le birlenmesi durumudur. Örneğin metafizik şiirde “deniz” ruhun sonsuzluğa varmayı amaçladığı “tanrısal evren”i simgeler. Yine sık kullanılan “ayna” ilahi aşkın gerçekleştiği gönüldür. “Billur avize” bir simge olarak somuttan soyuta içselleştirilmiş “zaman”dır.

İmge’de ise semboller yerine, kişisel kendi deneyimler ya da canlandırmalar sonucu ortaya çıkan bir tür duygunun dışa vurumu söz konusudur.

Bazı şiirlerde imge hem şairin kendi deneyimini ve iç dünyasını hem de “öteki”nin duygu ve düşüncelerine yönelir.

“Susarak anlattım bütün gizliyi
Sakladım duygumu ben konuşarak

Bir acı tarlası sessiz yüzünde
Aşkı yürürlüğe koyma savaşı”

 Akif İnan “Zaman” adlı bu şiirinde her dizesinde var ettiği imgelerle hem kendinin yaşamakta olduğunu anlatır, hem de “öteki”nin içinde bulunduğu olası durumları imgelerle ortaya koymaya çalışır. Bir başka şiirinde de; 
“Soyundum çileye dönmemesine
Bilendim ışıktan gözyaşlarıyla

Acılar umudu buldurur bize
Bir zırha büründüm bu çağa karşı

Edep senin sabır benim derimdir
Askerler üretir sessiz ve derin” 
diyerek, yine bu doğrultuda örnekler sunar.

Burada şair çıktığı kutlu yolculukta kararlı olduğunu, içinde bulunduğu çağın ne derece zorlu olduğunu bildiğini belirterek, kendini çağın bu sorunlarına karşı hazır hale getirdiğini vurgulamaktadır. 
Kendisini ve bağlı olduğunu imgelerle tarif eden İnan, kimsenin dikkatini çekmeyen bir atmosfer içinde çağın kötülüklerine karşı yapılan olumlu yönelişlere dikkat çeker.

“Sen esirliğim ve hürriyetimsin
Sen çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin.”

Dizelerinde de Nâzım Hikmet sevgilisinin kendisinde yarattığı etkiyi simgelerle dile getirmekte, kendinin içinde bulunduğu durumu sevgiliyle bütünleştirmektedir. Bütün acılarının kaynağına sevgilisine olan aşkı yerleştirir bu dizelerinde. 
Bazı şiirlerde imge ve simge iç içe geçmiş durumdadır. 
 “İstanbul bir denizdir lâle gemileriyle taşınan
Savaşlara, üzüntüye ve çocuklara taşınan,
Silahlara sandıklara saklandıkları evlere,
Ve insanlara, açıkça yaralanan;
İstanbul bir sudur akşamların aradığı” 
Ülkü Tamer’in “İstanbul” başlıklı şiirinin dizelerinde kullandığı İstanbul, lâle, çocuk sözcükleri eskiyi çağrıştıran birer simge, su temizleyici ve arındırıcı özelliğiyle dinginliği çağrıştıran imgedir. Üzüntü ve çocuk birlikte yan yana düşünülmeyecek iki zıt kavram gibi görünse de şair bu dizelerinde birbirinin dramatik karşıtlığından beslenen bir kurguyu tercih etmiştir.

Şiirde imge, her ne kadar şairin bilinciyle örülmüş ‘us’ dışı bir söylem olarak ortaya çıksa da; şiirle var ettiği gerçeklik onu us’sal bir duruma sokar. Sonuçta us’la iç içe geçmiş mantık-duygu birlikteliği oluşur. Eğer, şiirde imge, mantığa dayanmıyor bir gerçeklikten gücünü almıyor veya bir gerçekliğe yaklaşarak örülmüyorsa ortaya çıkan şey şiir olmaz.

Wellek; imgenin şiirdeki yerini belirlerken,“Bir şiir konu veya tema bakımından değil de, nasıl bir söyleyişe sahip olduğu açısından irdelendiğinde istiare, sembol ve mitle birlikte şiirin merkezî yapısını kuran dört temel öğeden birisini de imge oluşturmaktadır.”der. 
Şiirsel imge şiirin gücünü artıran bir öğe olarak önümüze çıkarken onu düşünsel imge gibi göremeyiz. Çünkü şiirsel imge bir somutlandırma aracıyken, düşünsel imge bir soyutlandırma aracıdır.

“Sevgililerinize de
Verin bunu oğullarım
Buğday şiirle yetişti
alınteri bağlamında”

diyen Nuri Pakdil, şiire yüklediği imgesel anlamla onu başağa yani insanı var eden üretime denk tutuyor. Bunun nesilden nesile anlatılması gereken bir gerçek olduğunu vurgulayan Pakdil, bu şiirinde imgelerle bir düşünce aktarımında bulunuyor. 
Düşünsel imgeler bir benzeştirme olarak us dünyamızda yerini alırken, şiirsel imge somut benzeştirmelerden uzaklaşarak ötelerden bir gerçeklik çağrışımı yaptırır ve bir somutluk üretir. Örneğin; dünyanın biçimini topa benzettiğimizde bu bir düşünsel imgedir, dünya yerine topu kullanarak bir düşünsel çağrışım yapmış oluruz, ancak bu imgeyi alarak salt şekliyle şiir için kullanamayız. Eğer dünya’yı çağrıştıracak bir şiirsel imge kullanmak isteseydik, “havası iniyordu dünyanın” diyebilirdik. Burada kullandığımız “havası inme” imgesi bize, dünyanın yavaş yavaş yaşanmaz hale geldiğini, cazibiyetini kaybettiğini anlatmış olan bir gerçeklik sunardı. 
Şiirsel imge “benzeştirme” ve “eğretileme” de değildir. Bunlar daha dar kalıplı anlatımlar olduğu gibi, daha mekanik imkânlar sunarlar şiire. Şiirsel imgenin bunlara ihtiyacından bahsetmekten daha çok, benzeştirme ve eğretilemenin imge üzerinden ifade edilmesi söz konusudur. Çünkü yalnızca bir şiirsel imge üzerinden bile şiiri var etmek mümkündür. 
Şiirsel imge ile absürd söylem arasında bağ kuranlar da bir başka yanlışlık içindedirler. Mantıktan soyutlanmış bir duyguyla şiirsel imge’ye ulaşılamayacağı gibi, duygudan soyutlanmış bir mantıkla da şiirsel imge’ye ulaşılamaz. Şiirde imge, soyuttan yola çıkarak kendi gerçekliğine dayalı yeni bir varlık oluştururken,”saçma” her hangi bir mantığa dayanmaz. 
Şiirde sembol gibi alegori (yerine) de imgeye yakın kullanıma sahiptir. Şiirde sembol(simge) nesnel gerçekliği görüngülerle somutlaştırmak amacıyla kullanılan bir araç olduğu için bir çeşit imgedir. Ancak, şiirde sembol doğrudan bir gerçeklik oluşturmak yerine benzeştirme metoduna daha yakındır. Genel anlamda sembol, kendi başına bağımsız bir benzeştirmeden yola çıkmakta, sonra çağrışım üzerinden bir tarz oluşturmaktadır. 
Şiirde alegori ise görüngelerle bir gerçeklik oluşturması nedeniyle bir imgedir. Alegori asıl nesne ya da ilişkinin karşılığında başka bir nesne koyarak kendine ait yeni bir görünge oluşturur. Alegori sembolden farklı olarak benzetme ve eğretileme gibi ussallığa dayalı bir dil oluşturur ama bu dil şiirden daha çok masal türünde işlerlik sağlar. “Kral aslan, aptal karga” gibi nitelendirmeler alegoriye uygun nitelendirmeler olup, bir tür masalımsı imgelerdir. Alegori o nedenle daha çok mitolojilerde kullanılmaktadır.

Son olarak şunu söyleyebiliriz; Şiirde imge vazgeçilemez bir gerçekliktir. Her kim ki şiirlerini geniş imgelerle kurma yetisine sahiptir; o, dile hâkim, yetkin bir şairdir.
“İmgelem gücünün gelişmesi toplumsal değişime bağlıdır; onlar karşılıklı olarak zorunlu kılarlar birbirlerini. Dünyayı imgelem değiştirir. İmgelemsiz şair, imgelemsiz kaşif, mucit ve hatta devlet adamından çok daha fazla değil artık. Bu dünyanın kraliçesi imgelem, ilerlemenin annesidir” (Paul Eluard-Ozan ve Gölgesi-Bugün Şiir. s.141)

İlhan Berk’in imge üzerine yazmış olduğu aforizmaları aktararak kapatalım konumuzu:

İmge sözsel olanı duymaz.
Bir dolaylı yollar yolcusu.

İmgeler düşüncenin olduğu yerde susmayı yeğlerler.

Görünmeze doğrudur çünkü imgelerin yolculuğu.
Varlığın gölgesi mi diyordu Levinas?

Elma dediğimde usumda kalandır imge.
Gündelik, verili dile arkasını döner.

Anlamı bilmez imge.
Niçin bilsin.

İmadır imge.
Şiirde her şeydir.



Semiha KAVAK
Temrin Dergisi

23 Haziran 2014 Pazartesi

PAVESE İLE SON GECE SÖYLEŞİSİ



bir otel odası yanlışlığı başlıyor
çevirip çevirip okuyoruz aynı geçmişi
dünya iyileşmiyor, dönüp geldiğimiz kapılarda
aşk iki kere mağlup. çok geçtik bu meydanlardan
bu unutma provalarından
bütün anılardan silinmek arzusuyla

günlükler, şiirler, üst üste söz savaşları
bir gölgelik yerimiz kalıyor, göğe ıslık
boyu kadar uzak. nelerden vazgeçmiyor ki insan
en çok da kendine dönmekten
biz de duruyoruz geceyi duymak için
gül şenliğinin sustuğu yerde

bir cümle daha kuralım, hazırız vedalaşmaya
zaman, hızla geçilen yolların annesi
biliyorum, uğursuzluk diyecekler
arkamızdan dökülen yüzler için. kâbus günleri
yağmurlu taşlar, aklımız bembeyazken
yan yana geçtiğimiz sokaklar
bir kuşun ağzında senli benli

yaz, tuz ve üç kara kutu. yorgun bir sesle perdeyi
titreten rüzgâr, orada güne ait her şey, kıyılar
ayrı fotoğraflara bakıyorsak da bu gece
külümüze üfleyen keder aynı. uzun öyküler
giriyor rüyamıza, açelyalar, anıt mezarlar
yoklukla varlık sarışın bir babadan doğuyor
perdeyi çektik, karanlığı içimize

ne diyorduk, bir otel odası yanlışlığı başlıyor
ve herkese bir bakışı var ölümün, ah! pavese


ömer turan


Kış Uykusu



'Kış Uykusu'ndaki o yeşil tornavida gibiyiz. Her an bir işe yarayacak gibi ortada ama hiç bir şeyi tamir edemeyecek kadar yetersiz...'


22 Haziran 2014 Pazar

It's a Man's Man's World




Böyle Buyurdu Zerdüşt



Kendinizin üzerinde seveceksiniz günün birinde! Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi!

Bu yüzden de içmelisiniz sevginizin acı kupasından!

En iyi sevginin bile kupası acı doludur!

Nietzsche

Türk Sineması ve Tiyatrosunun Tanrıçaları



Türkiye’nin sinemayla tanışmasının pek kolay başladığını söyleyemeyiz. Türkiye, sosyolojik olarak Müslüman Türk kadınlarının temaşa sanatlarında ön planda görünmesine henüz hazır değildi. Bir gün bu muhafazakâr kapalılık, yüzünün perdelerini halkına açacaktı. Müslüman Türk kadınlarını Ermeni kadınlar canlandırırken, 17 yaşında genç bir kadın bütün toplum yasağına rağmen sahneye çıkma cesaretini gösterdi. Adı daha sonra ‘Afife Jale’ olarak anılacak olan bu kadının yürüyeceği yol, pek rahat olmayacaktı. Darûl Beda-i’ deki oyunları polis tarafından basılıp, sahneye çıkmaması kendisine tembih edilmesine rağmen, Afife Jale sahneye çıkmaya devam etti. ‘Tatlı Sır’ adlı oyunu polis tarafından basıldığında arka bahçeden bir suçlu gibi kaçırıldı. Resmi kanunda böyle bir yasak olmamasına rağmen polis, toplum baskısını uygulamaya çalışıyordu. Afife Jale sahneye çıkmaya devam edince İçişleri Bakanlığı yayınladığı bir resmi bildiriyle Müslüman Türk kadınlarının sahneye çıkmalarını yasakladı. Afife Jale bu yasağa da uymayıp sahneye çıkmaya devam edince yakalanıp, tekrar tekrar hapse atıldı. Bu kadar sık hapse girip çıkması sağlığını olumsuz yönde etkiliyordu. Darûl Beda-i yöneticileri devlet baskısına dayanamayarak Afife Jale’ nin ücretli görevine son verdi. Yaşadığı maddi sıkıntılar Afife Jale’ de şiddetli baş ağrıları yaratmıştı, çektiği azabı azaltmak adına doktorun yaptığı morfine bağımlı oldu.

"Nereden Sevdim O Zalim Kadını" 
1923 yılında Cumhuriyetin kurulmasının ardından Atatürk, Türk kadınlarının sahneye çıkma yasağını kaldırdı. Anadolu tiyatro ekibiyle, Anadolu turnesine çıkan Afife Jale’nin sağlık durumu iyice bozulmuştu. Bu yüzden tiyatroyu bırakmak zorunda kaldı. Ünlü Tamburi ve bestekar Selahattin Pınar ile tanışıp evlendi. Bu aşktan çok ünlü besteler çıkacaktı : “Nereden sevdim o zalim kadını” gibi. Sağlığı günden güne kötüye giden Afife Jale, henüz 39 yaşındayken vefat etti. Bir ülkenin kapanmış sahne kapılarını açan, sahne sanatlarının Jan Dark’ ı adına düzenlenen ve gelenekselleşmiş hale gelen ‘Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ her yıl sanatçının anısına düzenlenmektedir.        
                      
Son Yolculuk!
Afife Jale, kimsesizliğin, terk edilmişliğin, yoksulluğun son durağı Balıklı Rum Hastanesi’nde bir deri bir kemik veda etti hayata…Ölümü gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu. Selahattin Pınar, Afife’ nin ölümünün ardından paraladı kendini…Nice, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında ‘Hatıralar’ şarkısını seslendirdi; ‘Beni de alın koynunuza hatıralar/Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar…’ Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti, doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı donattı. Rakısını yudumlarken, son nefesini verdi. ‘Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün.’ Diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı; ‘Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri…’


Büyük Bir Oyuncu 
Afife Jale sahneye çıktığı ilk geceyi şu sözlerle anlatıyor: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş;  ben çıkarken durdu, alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin’ dedi.        

1987 yılında, fotoğraf sanatçısı Şahin Kaygun, Müjde Ar’ ın başrolde oynadığı,  Afife Jale’ nin hayatını anlatan ‘Dolunay’ filmini çekerek, bir nevi Afife Jale’ nin yaşantısını günümüze aktarmış ve bu büyük oyuncuyu yad etmiştir.      

Afife Jale’nin Müslüman kadın oyuncuların sahne yasağını kırmasından sonra onun yarattığı bu zeminde, Müslüman Türk kadınları oyuncu olarak Darûl Beda-i’de görülmeye başlandı. Bedia Muvahit, Şaziye Moral gibi kadın oyuncular mesleklerini özgürce icra ediyorlardı. Atatürk’ün kadın haklarını destekleyici yaklaşımı Afife Jale ile sınırlı kalmamış, 1934′te kadınlara ‘Seçme ve Seçilme Hakkı’ nı vererek devam etmiştir. Atatürk bununla da yetinmeyip Türk Edebiyatının altın dönemini yaşatacak olan insanlar yetiştiren Köy Enstitülerini kurmuştur.

"Bataklı Damın Kızı Aysel" 
Cahide Sonku, Türk Sinemasının bir dönemine damga vurmuş, kimine göre ‘Azize’ kimine göre de ‘Tanrıça’ diye adlandırılan Cahide Sonku devri yaşanmıştır. 16 yaşında Darûl Beda-i’ye giren Sonku, İstanbul Şehir Tiyatrolarının star oyuncusu olmuştur. Dönemin tiyatro dünyasının tek adamı, Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini yaptığı “Söz Bir Allah Bir” filmiyle Cahide Sonku, 1933′te sinemaya adım atmıştır. Ünü hızla artıp, peş peşe filmlerde oynadıkça herkesin görmek, dokunmak, konuşmak istediği bir star olmuş; Tanrıçalık mertebesine erişmiştir. Fakat bu büyük ün, Sonku’ nun, Muhsin Ertuğrul ile çatışmasına neden olmuştur. ‘Bataklı Damın Kızı Aysel’ adlı filmiyle ünlenen Cahide Sonku, Türk Sinemasında adeta bir fetiş olmuştu. Hemen her filmde, erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle hayranlarının karşısına çıktı. Baş döndürücü yükseliş Cahide Sonku’ ya büyük yanlışlar yaptırmaya başlatacaktı. Tanrıça, tiyatro provalarına geç gelen, daima alkol alan ve küstah bir kadına dönüşmüştü. Rivayete göre,  bir gün Cahide Sonku tiyatroya gelir ve yine Muhsin Ertuğrul sarhoştur, Muhsin Ertuğrul onu provaya almaz ve tiyatrodan kovar. Buna çok alınan Sonku, çok zengin olan fabrikatör İhsan Doruk’tan tiyatro binasını satın almasını ve ruhsatı kendisine vermesini ister. Bir zaman sonra Cahide Sonku tiyatroya gelir, prova  yapmakta olan Muhsin Ertuğrul’ a elindeki ruhsatı göstererek “Sen beni tiyatrodan kovmuştun, şimdi ben seni tiyatromdan kovuyorum” der. Muhsin Ertuğrul hiç reaksiyon göstermez, sessizce portmantoya gider, paltosunu alır ve fötr şapkasını kafasına koyarak Cahide Sonku’ya döner: “Siz tiyatroyu satın almadınız, bu binayı satın aldınız. Benim tiyatrom nerede oynanıyorsa, orası benim tiyatromdur, buyurun, şimdi binanızda güle güle oturun” der ve çıkar, arkasından da tüm oyuncular tiyatroyu terk ederler. Cahide Sonku sahnenin ortasında, yalnız başına kalakalmıştır… 

Anadolu'da Tiyatro Turneleri 
Cahide Sonku, o dönemin tiyatro starlarından Talat Artemel ile evlenip ayrılır. Daha sonra Fabrikatör İhsan Doruk ile evlenen Sonku’ nun bu evlilikten Ender adında bir kızı olur. Sonku’ nun kızı Ender Doruk bir müddet sinemaya devam etse de -ki bunların bazılarında kamera asistanıydım, evlenip sinemadan uzaklaşmıştır. Cahide Sonku, İhsan Doruk’tan boşandıktan sonra, çılgınca, fırtınalı bir aşk yaşayacağı şair, aktör, yönetmen Cahit Irgat ile yolları kesişir. Beraber Cahitler Tiyatrosu’nu kurarak Anadolu’da tiyatro turneleri yapmışlardır. Uzun yıllar süren bu fırtınalı beraberlik bir gün her ikisinin de yollarını ayrılmasıyla son bulmuştur…

1950 yılında Sonku, kendi film şirketini kurar. Filmlerin bir kısmını kendisi, bir kısmını da şair Orhon Arıburnu yönetir. Cahide Sonku eşi Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu ile birlikte ‘Vatan ve Namık Kemal’ filmini  yönetir. Yıldız Dergisinin 1951 yılında açtığı yarışmada Vatan ve Namık Kemal ‘En İyi Film’ , Cahide Sonku da ‘En İyi Kadın Oyuncu seçilir.

Filmlerin Çoğu Kül Oldu 
Beklenmeyen son, “Beklenen Şarkı” filminden sonra gelir. Zeki Müren’ in yükselişine karşın bu filmden kazanılan başarı ve ün, Cahide Sonku için sonun başlangıcı olur. Cahide Sonku’ nun tiyatroya yeniden dönme çabaları sonuç vermez.  O dönemde bütün film şirketlerinin negatifleri ve kopyaları Kasımpaşa’da bir depoda saklanırdı. Bir gece bu depoda çıkan yangınla filmlerin çoğu kül olmuştu. O dönemdeki filmlerin kimyasalında yanıcı madde bulunduğundan, filmler çıra gibi alev almıştı. Bu yangında Türk Sinema Tarihinin temelini işgal eden birçok film yok olmuştur. Bu yangında kendisine ait olan tüm filmler yandığı için, bütün mal varlığı giden Cahide Sonku iflas eder. Türkiye’de bugüne kadar hiçbir tiyatro ve sinema oyuncusu Cahide Sonku kadar şöhret ve servetin şahikasına çıkamamış ve yine hiç bir ünlü yıldız onun kadar sefalet ve yokluk çukuruna birden bire inmemiştir. Bir zamanlar memleketin en güzel ve en zengin sanatçısı olarak yaşayan Cahide Sonku milyoner kocalarını ve milyonlarca lira kâr getiren film firmalarını kaybetmiş, yanında çalışan en fakir kimselerin merhametini çekecek hale düşmüştür.

Sinema Tarihine İlk Kadın Star 
1979 yılında Sinema Yazarları Derneği, düzenledikleri bir törenle Cahide Sonku’ya hizmet ödülü sundu. Cahide Sonku 1981 yılında Alkazar Sinemasında fenalaştı; 64 yaşında öldü. Cahide Sonku Türk Sinema Tarihine ilk kadın star, ilk kadın yapımcı ve ilk kadın yönetmen olarak damgasını vurmuştur. Ölmeden önceki son sohbetlerinden alıntılar yaparsak; birinci kocası Talat Arseven’ den içkiyi, ikinci kocası İhsan Doruk’ tan gücü ve sadakatsizliği, üçüncü hayat arkadaşı Cahit Irgat’ tan da aşkı ve starlığı öğrendiğini söyleyen Cahide Sonku, seçimleri ve tercihleriyle hem yenilgilerin hem de zaferlerin kadını olmuştur. Kadın kahramanların, azınlıkta ve hatta o dönemde nerdeyse hiç olmayan sinemamızda Cahide Sonku, apoletleri sökülmüş bir general gibi, starlık düşleri kuran, star kalabilmek için her yol mübahtır diyenlerin karşısında, Cahide Sonku, kendi yaşamına işaret etmiştir.

Aytekin Çakmakçı
Ayna İnsan Sayı: 11

20 Haziran 2014 Cuma

Bir Aşkın Somutluğu Üzerine



Ben bu kış değildim
Önceki kışlardan biriydim
Adam veya kadın gibi kışlardan
Öyleydi
Üstü başı açık soğuklardan gelmiştim sana
Bildiğin tüm kelimelerin tekillik halleri gibi soğuk

Ve bilmediklerin gibi de soğuk…

Her haline yaşamak denirken dünyanın
Ona denmezdi
Yeni ben, bilesin diye kayıt düşüyorum:
Bu güneşli kışlardan değilim.
Kışını gömmüş bir katil...

Şu gözlerimin rengini bana diyen olmadı
Karım her gün ayrı bir rengin ismiyle çağırıyor:hep sıcak
Hanidir aşktan bahseden şairler de yazamaz oldu

Ölmek bir kere, unutmak sonsuz yara…

Bütün iyi şiirler yazıldı
Hem de her dilde
Sen zaten şiirisin hepimizin
Dediklerimiz hep aynı, hep aynı,hep…

Bu vakitten sonra aşk diye yaşadığım:
İkiye biçip ruhumu seni gömmek her yanıma…


İshak Altundağ
Ayna İnsan Sayı: 11

Yazarının Lanetlendiği Kitap




60 Yıl Sonra, gerçek yazarı tarafından lanetlenmiş, edebiyat dünyasındaki pek çok isim tarafından ise aforoz edilmiş bir yazarın “kitabı."

Kitabı sözcüğünü tırnak içine almamızın nedeni bu kitabın gerçek anlamda ana karakterinin kurgusunu yapanın, düzenleyenin o kişi olmaması yatmaktadır.

Edebiyat tarihinde devam (sequel) niteliğinde yazılan eserlerle başlayan tartışmalar oldukça fazla. Devam romanlarının tarihine bakıp birkaç örnek verecek olursak; Mark Twain’in romanı Huckleberry Finn’in devamı, 2007 yılında Finn adıyla Amerikalı romancı John Clinch tarafından yazıldı ve eleştirmenler tarafından övgüye değer bulundu. George Orwell'in 1984 adlı romanı ise, Macar romancı György Dalos tarafından 1985 adıyla sürdürüldü.

Victor Hugo’nun Sefiller adlı romanının devamını yazdığı için Françoise Ceresa mahkemeye verilerek yüklü bir tazminat talebiyle karşı karşıya kaldı. Ancak Fransız mahkemesi Hugo’nun ölümünden 50 yıldan fazla bir zaman geçtiği ve kitap artık kamu malı sayıldığı için Ceresa’nın lehine karar verdi.

J.D. Salinger İrlandalı bir anne ve Yahudi bir babanın çocuğu. 1951 yılında basılan “Çavdar Tarlasında Çocuklar” (Gönülçelen) adlı kitabıyla okuyucuların yoğun ilgisini çeker, fakat kitap bazı ülkelerde içerdiği argo yüklü dili yüzünden yasaklanır. Daha sonra “Franny ve Zooney”, “Dokuz Öykü” ve “Yükseltinin Tavan Kirişini Kıranlar” adlı kitapları yayınlanır. Salinger, gözlerden uzak yaşantısı ve eserlerinin yayımlanması konusundaki inatçı tutumuyla dikkat çekerek, edebiyat tarihinde “gizemli yazar”lardan biri olarak hatırlanmaya devam edecektir.

İsveçli yazar Frederick Colting, Salinger’in Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabının başkahramanı Holden’in hikâyesini yeni bir kurguyla yeniden kaleme alır. Üstelik J.D. Salinger’e benzer bir isim olan J.D. California takma adıyla.
Yazın dünyasında etik açıdan pek de hoş karşılanmayan bu durum karşısında zaten fazlasıyla katı tutumuyla bilinen Salinger eserlerini korumak adına bu devam kitabının izinsiz yazılmasıyla ilgili bir dava açar. Colting’in röportajlarında bunun bir devam kitabı niteliğinde olmadığını, iki romanın birbirinden çok farklı olduğuna dair açıklamalarını öne sürmesine rağmen kitabın satışı durdurulur. Fakat bir süre sonra Colting’le birlikte farklı yayın gruplarının da açıklamalarıyla kitap raflarda tekrar yerini alır.

Colting’in 60 Yıl Sonra adlı kitabı, vasat bir hikâye olmakla birlikte yine de Salinger’in Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabıyla bağlantılı olması bakımından okuyucuyu kitaba götüren en önemli detay olarak görülebilir.

Colting, 60 Yıl Sonra adlı kitabında Holden Caulfield’ı kendi ağzından iki ayrı anlatımla kaleme alır.
Kitap, Caulfield’ın bir yaşlılar yurdunda uyanışıyla başlar. Tanımadığı bir odada bir rüyada olduğunu sanarak, neye inanacağını bilemeyen bir yabancı gibi hisseder kendini.
“Neredeyim ve bu daireye nasıl geldim? Belki bir yangın çıkmıştır, herkesi acilen tahliye etmek zorunda kalmışlardır ve beni uyandıramayınca tutup buraya taşımışlardır. Bu mümkün; ama yin ede hangi cehennemdeyim ben?”

Aynaya baktığında yaşlandığı fikrinin üzerinde sorgulamaları yoğunlaşır. Artık öğrenmesi gereken daha çok şey olduğuna inanır. Şimdiye dek hiç düşünmediği, hissetmediği duygularla karşı karşıya kalır.
“Sanırım yaşlılığı, artık kimsenin umurunda olmayan metruk bir ev gibi düşünebilirsiniz. İnsanların gıcırdayan döşeme tahtalarını ve yağmur sızdıran çatısını onarmak yerine yıkılmaya terk edeceği türden bir ev. Ama yine sanırım ki, kendiniz yaşamadan bunun nasıl bir şey olduğunu asla tam olarak anlayamazsınız.”

Oğlu Harry tarafından Yaşlılar Yurdu Sunnyside’e yatırılan Mr. C., içindeki gitme düşüncesini her geçen gün yoğunlaştırarak buradan kaçmaya karar verir. Kapıdan çıkarken son sözleri gelir aklına; “Güneye uçuyorum. Lütfen Harry’ye iletin!”

Şimdi New York sokaklarında kendisiyle birlikte her şeyin eskisi gibi olmadığını görmek ona acı verecektir. Eskiden oturduğu yere gelir, ailesiyle geçirdiği eski günlerini hatırlar. Artık her attığı adımda geçmişiyle olan bağın sorguları peşini bırakmaz. Hayata karşı farkındalığı eskisinden daha yoğun hale gelir. Hazin kararsızlıklar içinde yaşlılığın zorluklarının belki de birçok şeyi aniden önemsiz bir hale getirebildiğini düşünür; “Belli bir yaştan sonra bir şeylere önem vermeyi bırakıyorsunuz. Bu berbat bir durum doğrusu, ama gerçek işte. Yaşlılar seviyor bunu; bahse girerim ateşe atsanız bağırmazlar bile.”

Böyle bir kurgunun Salinger’in devam kitabını zorunlu kılması gerekmezdi. Dolayısıyla bu kitap, yasak kitaplar arasından çıkmak yerine kendi serüvenini kuran ve yaşayan okura tattıran bir kulvarda ilerleyebilirdi. 
Çünkü çok çetrefilli bir kurgusu yok. Ve vasat olarak algılanan ve öyle yorumlanan böyle bir kitabın yazın dünyasındaki etik olmayan kulvara sokulması da gerekmezdi. Bu yönüyle kitap herhangi bir orjinalliği olmayan kurgusuyla okurun karşısına çıkıyor.

Semiha KAVAK

http://www.timeturk.com/tr/2010/12/13/yazarinin-lanetlendigi-kitap.html#.U5x7E_l_utY

19 Haziran 2014 Perşembe

Ahid Kulesi




AŞK

Hârikadır ilk cümle yazıldığında
Koşmaya başlasın da o zaman gör sen

Nuri Pakdil



18 Haziran 2014 Çarşamba

Aşırı Belki



"Öpülürken ve öldürülürken sessiz kalacağıma söz veriyorum."

osman konuk


Ay




Ay sadece gökyüzüne bakana görünmez.Kendi gölgesini takip edenler parmak uçlarından sürebilir izini. İnsanın gölgesini mırıldar bütün ışıklar. Ve aydınlık karanlığın içinden geçer durmadan. Keskin bir hançer olup yürümeli ışığa. Durmadan yürümeli ki uzamasın yollar.Bitmez tükenmez sanılan ne varsa birikir önceden ve kanamadan varamaz hiç kimse aydınlığa.

semiha kavak

14 Haziran 2014 Cumartesi

Kişilik


karanlık ormanlar biliyorum sonu olan sokaklar
çıplak ayaklarımla geçeceğim yerler de oluyor önümde 
ateşe inanıyorum ateşin sarıp sarmalayıp yok etmesine

karanlıkta uyuyamayan ilaçlar biliyorum.
uyudukça serpilen acılar
iki dudağının arasındaki aşk oluyorum bazen
bazen bir ırmağın kenara bıraktığı kuru dal
biraz Eylül yakışıyor bana biraz Mayıs
bir yıl kaç günden oluyor bilmiyorum bir ay kaç günden
yaşam kaç günden oluyor sevgilim bilmiyorum

nasıl birikiyor sözcükler dokundukça
ne çok öğretiyorlar acıyı sırayla

biliyor musun sevgilim herkes aşkı bir duygu sanıyor
oysa sevgilim; aşk bir duygu değildir

sevgilim
aşk 
bir kişidir

Abdullah Eraslan

Boş Bir Sayfa



"sığamadım kendime, öp ve küçült beni" 

Abdullah Eraslan

TANRININ KURALTANIMAZ KULLARI




OSMANLI COĞRAFYASINDA SAPKIN TOPLULUKLAR


Türklerin 10.yüzyılın başında İslamiyeti kabulünden sonra gerek tasavvuf dünyasında gerekse Orta Asya’nın Şaman inancında varolan birtakım tasavvufî eğilimlerin en damıtılmış halini İç Asya Türkmenistanı’nda görebiliriz. 

Türkmenistan’da bu gruplar akınlar halinde Cengizhan’ın Moğol istilası ile birlikte bir hareketlilik göstererek, Batıya doğru göçle İran’a geldiler. 
Zerdüşt bir yapıya sahip olan İran bu yapıyı çok fazla tolere edebilecek kapasitede olmadığından, İran’ın kuzeyinden yol alarak Anadolu’ya geçen bu gruplar Anadolu’da Rum kültürüyle birlikte bir sentez oluşturarak senkretik bir yapı meydana getirdiler. 
İleride İslam heterodoksisini oluşturacak olan bu yapı aslında o dönemin bu akınlarıyla Anadolu’ya geçen kişilerin attıkları tohumun bir sonucudur.

İçerisinde tarikatlar, dervişler, şeyhler ve babaların bulunduğu bu yapı, büyük bir zühd hareketi eşliğinde akınlar yaparak, aynı zamanda Hint’ten getirdikleri tasavvuf  edebiyatını ve düşüncesini dinle bütünleştirerek halk arasında yaymaya başladılar. 
Hatta bu dönemde Müslüman olan din bilginlerine keşiş dahi denmiştir. Öylesine bir sentez oluşturmuşlardır ki “biz” kavramının yok olup “hepimiz” kavramının varedilmeye çalışıldığı bir senkretik yapı içerisinde bu bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır.

Fakat bu dönemde birtakım sapkın tarikatlar da baş gösterir. Zahidlik yoluyla baş gösteren bu hareket “Zühd Hareketi” adını alır. Bu tarikata mensup olanlar; derviş görüntüsü altında, hayatta hiçbir çaba göstermeden dilenerek insanlardan yiyecek ve giyecek alan, fakat bunu asla biriktirmeyen, çoğu yalın ayak, tıraşsız hatta bazıları punkçılara benzeyen saç modelleri ile sıra dışı olan kişilerdir. “Sapkın derviş, bir yalnızlık yaşamı gütmek için vahşi doğaya çekilmiyor, tersine amansız toplum karşıtı etkinliğiyle toplumun Tanrıya ulaşma başarısızlığını ayıltıcı bir biçimde eleştirmek amacında olduğu için kendisine toplumun kalbinde ‘toplumsal bir vahşilik’ yaratıyordu.”

Zahidlerin temel felsefesi ise şudur; “Yeryüzündeki her şey herkesindir… Bunun için hiçbir şey hiç kimsenin değildir.”

Bunun da temelinde İslam kültüründeki “Yeryüzündeki her şey insanların mirasıdır.” anlayışının olduğunu görüyoruz. Çünkü hiçbir şeyi mülkiyet olarak kabul etmezler.

Bu hareketin içerisindeki tarikatlardan en önemlileri ise Kalenderiyye ve Haydariye tarikatlarıdır.

Tanrının Kuraltanımaz Kulları’nda ele alınan bu tarikatlar İslam coğrafyasında Osmanlı hâkimiyetinin olduğu topraklarda baş gösteren Hint kaynaklı tasavvuf akımlardan en marjinal olanıdır.

Daha sonraki çoğalmalar bu iki gruptan oluşarak, Kalenderi ve Haydariler’in çeşitli kollarından türemiştir.

Her ne kadar bazı araştırmacılar tarafından kabul edilmese de bunun kökeninde Hint mistisizmi vardır. Biz bunu kabul etmemelerinin temelinde tek bir noktanın yattığını görürüz; Hint mistisizminin yeterince bilinmemesi.

Kitap 16.yüzyılın ortalarına kadar bu sapkın topluluklarla devletin nasıl mücadele ettiğini de anlatıyor. 

Toplum tarafından tutarlı bulunmayan hareketlerinden dolayı insanların nefretine maruz kalan dilenci, zahid ve oğlancılara bir dönem ağır cezalar veren devlet, daha çok onları tolere etmeye yönelik meşru tasavvuf zeminlerinin içine çekme politikaları takip ederek, onları etkisiz hale getirmeye çalışmıştır.

Ahmet T. Karamustafa, Tanrının Kuraltanımaz Kulları isimli kitabıyla aslında Türk Tasavvuf Edebiyatında önemli tartışmaları beraberinde getirebilecek bir çalışmaya imza atmıştır.

Fakat mevcut kültürel yapı sessizliğe bürünmüş kendi problemleriyle meşgulken tartışma yaratacak sağlam zeminlerde bulunmamak gibi bir eksikliği de kendi üzerinde taşımayı başarmaktadır.

Kısaca kültürel düzlemimiz bu tür tartışmalar için yeterli değildir.

Bu tartışmalar daha entelektüel ortamların tartışmalarıdır.

Semiha Kavak
STAR Gazete



13 Haziran 2014 Cuma

Akşam ve Elem



Gustave Moreau

Yedinci Sanat




Tarkovski filminden bir replikle; "Bir insan yalnızken mi iyidir?" sorusuyla asıl iyiliğin ne olduğunu sorgular."İyilik asla yalnızlıktan hoşlanmaz. Kalabalığa ihtiyacı vardır. Günaha, şehre, çarşıya... Korunmaya muhtaç görünecek denli saf ve masum ruhlara, zannedildiği gibi, zırhsız dolaştıkları için değil, zırha ihtiyaç duymadıkları için kötülük bir zarar veremez."

Semiha Kavak / Aklın Görüntüye Teslimiyeti
Hece 

12 Haziran 2014 Perşembe

Minyatür



Noah's Arc
(Nuh'un Gemisi)



The devil on the Noah's Arc.
(Nuh'un Üzerinde Şeytan)


Bilmece


asla ağlamamalısın,
der bir şarkı.
Onun dışında
bir şey diyen
kimse yok.

Ingeborg Bachmann


Görünürün Kesişimi



"Kendi görünmez bakışımla, benim yüzüme bakan görünmez bir bakışa bakarım." 
Jean-Luc Marion

11 Haziran 2014 Çarşamba

Ayna İnsan


Ayna İnsan 11. sayısıyla okurla buluşuyor. Derginin 11.sayısında;

Aytekin Çakmakçı, Derya Biçer, Ömer Akşahan, İlhan Kemal, Müştehir Karakaya, Nur Zelal Ceylan, Kubilay Bürgan, Meltem Kader, Şevket Önder deneme ve incelemeleriyle, Raşit Özdemir, Hüseyin Korkmaz, Rabia Deveci, Tayyibe Atay, Alev Ersöz Yüksel, İshak Altundağ, Yusuf Bal, Merve Akbaydoğan, Selma Özeşer, Yüksel Batu, İzzet Altun, S İclal Tiryaki, Döndü Açıkgöz, Jan Ender Can, Ahmet Arık, Özlem Serra Başak, Seyit Pelitli, Ocak Remzi Babacan, Mehmet Kaya, Kubilay Bürgan, Ayşenur M. Olcars,  Elif Turna Türk şiirleriyle katkıda bulundular.

12.Sayıda buluşmak dileğiyle...

İçindekiler
Ayna İnsan/Sunuş : Şiir Niye Var?
Aytekin Çakmakcı : Türk Sineması ve Tiyatrosunun Tanrıçaları
Nur Zelal Ceylan : Kendi Hikayelerinin Kahramanları Olan Adamlar
Şevket Önder : Şiirde Modernleşme ve İtibarsızlaşma
Ömer Akşahan : Hangi Çiçekle Analım Seni
Derya Biçer : Aforizmalar
Meltem Kader : Seyir Defterinden
Kubilay Bürgan : Pozitif Bir İlhan Berk Portresi
Müştehir Karakaya : Öptüğüm Yar Elleridir Yar Yerde Islanınca

Ve şiirleriyle
İshak Altundağ : Bir Aşkın Somutluğu Üzerine
İlhan Kemal: O da
Merve Akbaydoğan : Bir Bin Yemin
Ahmet Arık : Masal Sekmesi
Seyit Pelitli : Medeni Katliamlar Tavernası
Selma Özeşer : Aramızda Bir Sır Gibi Duruyor Aşk
Tayyibe Atay : Erkete
Rabia Deveci : Dalgasını Bu Kıyıda Deniz Bırakan
Hüseyin Korkmaz : Şattülarap
Ocak Remzi Babacan : Portakal
Raşit Özdemir : Aşkın Kimyası
Yüksel Batu : Islık
S İclal Tiryaki : Tel Örgü
Kubilay Bürgan: Binbir Gece Şiiri
Döndü Açıkgöz : Kurşun
Jan Ender Can : Lomboz Bakışı
Özlem Serra Başak : Kandil
Yusuf Bal : Sözüm Cılız Atların Kırık Ayaklarından Dökülen Çivi
Mehmet Kaya : Sen Canını Sıkma
Ayşenur M. Olcars: Siyah İncir


8 Haziran 2014 Pazar

Özgürlük


ne güçlü bir dildir kıssa dili! ne kadar, güç, genişlik ve zerafet var sembolizmde! onun hakkında ve ona göre söylenemeyecek hiçbir şey yoktur. sembolizm avrupa’da siyasi tıkanma ve boğulmanın ortaya çıktığı bir dönemde gelişti. güçlü bir yazar, en buhranlı ve en şiddetli siyasal ve diktatörlük şartlarında, en tehlikeli sözleri söyleyebilir. yazarı okuyucusundan başka hiçbir güç susturamaz. fakat her halükarda, yazarın, sinirlerin susuzluğunu, kalp hücrelerini ihtiyacını, insan ruhunun ve insan beyninin ihtiyacını gidermemesi doğal değildir. düşünce ve ruhu ikna eder, başarı kazandırır; ama insan ruhunun kalbi ve insan kalbinin ruhu öylece susuz kalır. ınsana başarı duygusu verir; fakat bunu yapmakla insani duyguyu razı etmez. o susuzluk, o eğilim öyle susuz ve aç kalır. 

terör, korku, yalnızlık ve vahşet şartlarında yazan sözlerini söyleyen, bütün özgürlükçü istek ve düşüncelerini, küfür ve nefretlerini açıklayan siyasi bir yazar, sembollerin kıssaların ve sanatkârlıkların perdesi altında, yinede caddeye çıkıp çalışma masasının gerisine oturarak yüz yüze ve açıkça diktatörlüğe sövebileceği ve apaçık bir şekilde şöyle feryat edebileceği günün arzusu içerisindedir: 

“ey özgürlük! seni seviyorum. sana muhtacım. sana aşığım. sensiz yaşam zordur. sensiz bende yokum. varım, ama ben yokum. yani o var olan ben değilim. ben, sensiz boş, anlamsız, şaşkın, avare, ümitsiz, kalpsiz, ışıksız, tatsız, beklentisiz, intizarsız, beyhude yani bir hiç olacağım. ey özgürlük! senin sevgi, dostluk ve şefkatinle beslenmişim. ey özgürlük! senin yüksek ve özgür endamın, benim mabedimin güzellik minaresidir. ey özgürlük! senin masum ve renkli güvercinlerin benim sırdaş ve aşina dostlarımdır. barış güvercinidir onlar. o güvercinler, benim tüm ümit ve iyi haber mesajlarımın ve bütün müjdelerimin habercisidirler. ey özgürlük! keşke seninle yaşasaydım. seninle can verseydim. keşke sende görseydim. sende nefes alıp verseydim. sende uyusaydım. sende uyansaydım. yazsaydım, söyleseydim. sende hissetseydim ve seninle olsaydım! 

ey özgürlük! ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım. zincirden bıkmışım, zindandan bıkmışım. hükümetten bıkmışım. zorunluluktan nefret ediyorum. seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum.

benim yaşamın senin hatırınadır. gençliğim senin hatırınadır var olmam. 

ey özgürlük! kutlu özgülük! seni tahta oturtmak istiyorum. 

ya sen beni yanına çağır, yada ben seni kendi yanıma çağırayım! 

ey özgürlük! kanadı kırık güzel kuşçuğum! keşke seni vahşet bekçilerinden gece, karanlık ve soğuk meydana getirenlerden, duvarları, sınırları, kaleleri, zindanları yapanlardan kurtarabilseydim. keşke kafesini kırıp seni sabahın temiz bulutsuz ve tossuz havasında uçurabilseydim. fakat… benim de ellerimi kırmışlardır. dilimi kesmişlerdir. ayaklarıma zincir vurmuşlar ve gözlerimi bağlamışlardır… yoksa seni benimle mi karıştırıp birleştirmişler? seni benimle aynı kalıba mı dökmüşler? seni derinliğimde en samimi ve en gerçek benliğimde buluyorum, hissediyorum. senin tadını her an kendimde tadıyorum. kokunu daima kendi yalnızlık fezamda kokluyorum. çölün yaz gecelerinde göğün küçük yıldızının gönlünde, melaküti kanatların sürtüşmesiyle meydana gelen kalp oynatıcı çan sesi gibi gürültü çıkaran sesini her zaman işitiyorum. her sabah hayalimin şefkatli ve sevgili parmaklarıyla elimde huzursuz olan canlı ve dilli saçlarını yumuşak bir şekilde ve sevgiyle tarıyorum. günün tamamını seninle geçiriyorum. adım adım gölge gibi seninle birlikteyim. seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. her zaman ve her yerde seni benim yanımda beni de senin yanında görüyorlar. sofra başında, yanındaki boş sandalyede oturan benim, görüyormusun? ben varım, gözlerini doğru aç. sultan ve mütevelliyi gördüğün güzlerle değil sadece beni görmek için var olan gözlerle, yalnız benim sende gördüğüm gözlerle bak. ağzına gizli bir lokma koyan benim. ansızın dudağına bir bardak koyan benim. senin için elma soyup kesen ve dilimleyen benim. hemen başını çevir ki, kaçıp kaybolma zamanımdan önce beni görebilesin… 

her ikindi, yaz aylarının sakin, sevgili ve şefkatli ikindileri, kışın sıkıntılı ve suratsız ikindileri, zindanında kederli ve yalnız şekilde somyaya düştüğün ve kendini bıkkınlık, yorgunluk, soğuk ve ümitsizliğe terk ettiğin zaman, yanı başında birçok gece notları, makaleleri, kitapları, risaleleri, şiirleri, öyküleri, nağmeleri ve tasnifleri (katil ve cellâtların bakışları altında, senin ve benim zorba hükümetimizin vahşet ve korku dolu günlerinde) yazan, terennüm eden, yazdıklarından sonra zindan, takip ve işkence gören ve onları senin için okuyan benim. sen ise sakin ve sessizce kulak veriyorsun. her an bir şaşkınlık, her an bir tebessüm, her an yüksek bir kahkaha, her an yeniden fırlayıp kendi çevrende dönüp dolaşmak… kendini aynanın karşısına geçirmek, bu durumda kendini aynada görmek ve görmemek… her an hayrette kalmak… ınanmak, inanmamak… bazen itiraz…yüz buruşturmak, kaş çatmak, yarı kahrolmak, hemen özür dilemek, alametiyle gönül okşamak, utangaçlık alametiyle sevimli bir tebessüm… sonra bir soru, ve sonra bir cevap, arkasından bir şüphe, bir tereddüt, sonra da karar vermek. ardından söz söylemek ve hemen kızarmak. ondan sonra bir sessizlik, suskunluk. ne suskunluk! sonra ayağa kalkmak ve baş aşağı düşmek. düşünceye dalmak, elbise giymek ve evden dışarı çıkmak… ışte bütün bu saatlerde, bu zamanlarda seninle birlikte olan benim. sen yalnız değilsin.seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. sen beni az tanıyorsun. benim bütün yaşamım senden oluşmuştur. senin uğruna hiçbir zaman baskı, gazap, gasp ve engellere teslim olmadım. beni ipe bile götürseler, yine de asla kalbim senden ayrılmayacak. sen benim kalbimsin, benim su ve toprağımda yoğrulmuşsun. ışkenceler, ancak benim sana olan sevgimi arttırmışlardır. zindanlar, bana senin sevgi ve aşkından başka bir şey getirmemiştir. düşmanlıklar, vahşilikler, korkutma hareketleri ve takipler, sana olan vefamı daha da artırmaya yaramışlardır sadece. 

ve… geceler… vah! gecelerden bahsetmek ne kadar zordur! ınsanların olmadığı, duvarların karanlıkta kaybolduğu, kralın gözünün kapandığı ve kalelerin muhafızlarının uykuya daldığı geceler! ve… ben o gecelerde ayaktayım, sen ise uyanık. dünyalıların gözü uykuda, ve kafeslerini kırarak birbirlerine karışmak ve gökyüzünün o güzel yalnızlığının sevimli sinesinde uçmak isteyen dört güvercinin ümit ve bekleyiş gözünün hilali… ve… geceler… beni üzüntü, hastalık solgunluğa terkedip eve dönüyorsun. yalnızca evin kapısını açıyorsun. öyle bir evin kapısını ki, içerisinde bir ses, heyecan ve şevk varsa, bunlar da komşu duvarlardan geliyor ayaklarının sesi, evin sessiz ve suskun kalbine heyecan düşürüyor ve ansızın kesiliyor. odanın kapısını açıyorsun ve içeriye ayağını koyuyorsun. senin bekleyiş ve ümit gözünle o köşede çehrene gülümseyen benim. o an kalpten gülümsüyor ve geri dönüp kapıyı kilitliyorsun. tekrar dönüyor, beni yanına oturtuyorsun; ve soruyor, soruyor, soruyorsun. ben ise öylece suskun duruyorum. başımı önüme eğmiş ve gözlerimi halıya dikmişim. öyleki konuşacak akıl ve kalbim yok. solmuşum, sıkılmışım ve bıkkınım. çünkü hayat zorlaşmıştır. boğulma, acımasız baskı, sağlam kaleler, uyanık zindancı… bütün bunlar bana eziyet ediyorlar. bunlara alışmamış, baskının elinden bir şarap içmemişim. boğulma ve tıkanma dünyasıyla dostluk kurmamışım. öfke, vahşet ve duvarla arkadaş olmamışım. kalbimi senden ayırmamışım. her adımı güçlükle atan ayağım senin aşkına koşuyor. bir zincire, bir ipe eğilmeyen baş, senin eteğine eğiliyor. ümit göze eğilmeyen endam, senin mabedinde namaz kılıyor. ölüm tufanlarından titremeyen yürek, seni hatırlamakla perişan oluyor. ve… bana şiddetle ve çok eziyet etmişlerdir. bana işkence ediyorlar. kalbim parçalanmış, ruhum karma karışık ve parça parça olmuştur. gücüm kaybolmuş ve ümidim yok olmuştur… ve yorgunum! 

sen ise yalnızlık halvetinde onun gönlünü alıyorsun. onun kucağına baş koyuyor, aşikane bir gezele konu olan yumuşak ve sıcak ellerini, onun titrek ve soğuk ellerine koyuyorsun. onu sakinleştiriyor, ısıtıyorsun. senin gazelinin on şah beytinden haberini benim parmaklarımın beyitleri birer birer bir kenara alıyor; her beyiti nağmeliyor ve bir rubai yapıyor. o zaman tamamı güzel, sıcak, iyi, gizli, dertli ve yakıcı gazelleri, nağmeleri, makamları, şiirleri, sesleri, şarkıları kapsayan bir divan meydana geliyor. o zaman sen ondansın, hayır bendensin. her ikisi de birdir. o benim. benim niçin kederli olduğumu, niçin solduğumu, niçin o yıl gelmediğimi soruyorsun. “niçin önceki yıl yoktun? ıki yıl önce niçin o makaleyi yazmadın. niçin iki yıl önce, beni öven şiirini basmadın? niçin?” diyorsun. unuttun mu ?! takip mi ettiler? 

ve ben, yazgımdan, yorgun maceramdan ve senin yolunda çektiğim dert, eziyet, ıstırap, acı, üzüntü ve işkenceden bahsetmekten bıkmışım. aslında ne dostun yanında dost yolunda çekilenlerden bahsetmek insanlık alametidir; nede dostun kalbini incitmek insanca bir davranıştır. bu öykü ve açıklamalarla sona eren anlardan dolayı yazıklar olsun bana. bu anlara üzülüyorum. bazen özgürlüğü sevme yolunda uygunsuz bir adım ve özgürlüğü övmede korkusuz bir kalem özgürlüğü daha çok sınırlıyor ve özgürlük aşıklarını en az özgürlük işaretlerinden bile mahrum ediyor. benim bu işte sahip olmadığım nice deneyimler ve bilmediğim nice çok bilinen ve bilinmesi gerekenler vardır. özgürlük ve özgürlüğe aşık olma hatırına, özgürlük ve cihadı övmek, benim mesleğim, meşgalem, işim, hayatım, aşkım,imanım ve şahsiyetimin çerçevesi olmuştur! çaresiz kaçıyor ve soruyorum: sen ne yapıyorsun? zamanını nasıl geçiriyorsun? ne düşünüyorsun?... sen kendi kendine ısa gibi yahudilerin pençesinde olduğunu, kayser’in seni çarmıha gerdiğini, darağacına çektiğini ve başına bir taç koyduğunu söylüyorsun. ben ise mesih’in yorgun havarisi saint paul gibi kendime kıvrılıyor, boşlukta kendisinin bile duyamayacağı bir feryat çeken dertli gibi, başını büküyor ve yürekten inleyerek ağlıyorum. o zaman başımı kaldırıyor ve hissediyorum ki, göklerin bütün bulutları gönlüme yağmaya başlamışlar. o an gözlerimi, kucağımda parçalayan yüzüne dikiyor ve gülün üzerine konan ve çevresinde uçan iki kelebek gibi, bakışlarımla yanaklarına, yarı uyumuş ağır göz kapaklarına, ıslak kirpiklerine, kulak tozuna, asil olmayan burnuna ve su çeken asil dudaklarına naz yapıyorum. çaresizliğimden, yani esir oluşumdan dolayı kalpte eriyorum. o vakit senin yüzüne sıcak bir damla düşüyor. sen bunu anlıyorsun, ama izhar etmiyorsun. onu kalbinde tutuyorsun. bir an öylece sessiz kalıyorsun. ama kalbinde şiddetli bir kavga yapıyor ve ayağa kalkıyorsun. fakat bana bakmıyor ve ayağa kalkıyorsun. bana bakmıyorsun. başını öyle bir işle meşgul ediyorsun ki, bende görmüyorsun. bir an geçiyor, ondan sonra bana yüzünü çevirmeksizin, benden daha uzak bir soru soruyorsun. fakat bir cevap duyamıyorsun. tekrar ediyorsun soruyu, yine bir cevap işitmiyorsun. başını çevirip bakıyorsun, ama kimseyi göremiyorsun. 

o zaman benim yerimde yalnızlığın oturduğunu görüyorsun. yalnızlık gölge gibi senin peşine düşüyor. seni takip ediyor. evet, yalnızlık kendi bedduasını senin üstüne atmıştır. pençesi ile gırtlağını sıkıyor; sıktıkça sıkıyor; he an daha bir şiddetli ve düşmanca sıkıyor. seni bir an bırakmıyor. her zaman daha da ağır, vahşi ve güçlü oluyor. sen ise zavallısın. kalmaya gönlün yok. kitaba sığınıyorsun. açmaya gönlün yok. yemekle meşgul oluyorsun. ama canın yemek istemiyor ve geri dönüyorsun. yorgun, halsiz ve solgun olarak, kendi tortun ve artığın gibi çarpıntı ve ızdıraptan dolayı yatağının boş sedefinde sürünüyorsun. battaniyeyi yalnızlık korkusu ile başına çekiyorsun. ansızın bir nefes sesi! çektiğin nefesin sıcaklığı vuruyor. battaniyeyi kaldırıyorsun ki, ışıkta göresin, fakat göremiyorsun. tasavvurunda, acı bir gülümsemede bulunuyorsun. kalkıp lambayı söndürüyor ve yatağına geri dönüyorsun. yine nefesinin sıcak ve yumuşak şulesini yüzünde ve boğazının altında hissediyorsun. ve o zaman karanlıkta bakıyor ve tekrar beni görüyorsun. 

ve artık suskunsun. muhatapsın sadece. ıstediğim ve istediğin her şeyden bir parça konuşan ise benim. sen sadece kulak veriyor, gülüyor, taaccüp ediyor, tasdik ediyor, inkar ediyor, kabul ediyor, düşünüyor, tahayyül ediyor ve anlıyorsun! konuşmam, sözüm, terennümüm, kıssam, efsanem, şiirim, şarkım, nağmem, gazelim, yazım, telifim, masalım, destanım, kinayem, teşbihim, istiarem, şakam, köşem, sövgüm, nefretim, alayım, büyüm, sihrim, okşayışım, duam, nümayişim, felsefem, dinim, tarihim, irfanım, tasvirim, tecessüsüm ve rivayetim… evet ben bütün bunları yapıyorum. böylece senin göz kapakların yavaş yavaş ağırlaşsın, gözlerinin üzerini kapatsın ve benim o iki aziz ve güzel dostumu benden gizleyip saklasınlar. beni, gözlerinle görüşmekten ümitsiz etsinler, ben yalnız kalayım, kalayım ve yavaşça ayak parmaklarımın üzerine basa basa pencerenin boşluğundan aşağı geleyim, ve ağaçların tortusundan kendimi sokağa atayım. karanlık gecede uyumuş duvarların gölgesinden, polislerin gözlerinden uzak bir şekilde hücreme gireyim; tıpkı gece yarıları gökyüzü sözleşme yeri seferinden döndüğümüz o geçmiş geceler gibi. tıpkı posttan hırkasına bürünmüş, ışıksız hücresinde imamzadenin (imam evladı/peygamber soyundan) yanıbaşında, uykuya dalıp horlayan, namaz bilmez, imam tanımaz cahil mütevellisi ile, o isimsiz, tanınmamış imamzadenin ziyaretinden döndüğüm o mehtapsız geceler gibi… 

sen uyuduğun, beni o iki can dostumdan ayırdığın, yalnız bıraktığın zaman, ben dönüp oturuyorum. seni görmek için çırpınıp didinmekten yorgunum. seni görememekten daralıp sıkıntı içindeki gönlüm ise, heyecanlanıyor, çarpıyor, beni kendisi üzerinde dolaştırıyor. bense ruhumu parça parça ediyor ve her katresini allah gibi üzerine yemin ettiğim altın kalemime koyuyorum. benim “ruhu’l-kudüs”üm olan ve rabbi (sahibi-çeviren) olduğum kalem, o karakterlerin her birini kelime yapıyor, cümle yapıyor; yarın okuyasın ve bu boş saatlerde benim seninle ne kadar birlikte ve sana ne kadar muhtaç olduğumu, senin yorgunun, intizar gözün ve bütün her şeyin olduğumu bilesin diye sana mektup yazıyor! 

ve yarın, gönlü senin yuvasız yaralı küçük kuşun olan ben, doğudaki dağların tepesine koşacak, bir sabah vakti dağın arkasına varacak ve kendimi güneşin kaynayan eritici pınarına atacağım. ki, onda yanayım, eriyeyim; güneşin kanıyla yoğrulayım. güneş doğup gecenin yüzüne gülümsediği, her ev ve zindana girdiği zaman, ben onun şuasının güzel, yumuşak ve sıcak pencereleri olayım. elimi senin odanın kapalı pencerelerinin arkasına sokayım. güneşin yüksek boyunda gizlediğim varlığımı içeri atıp yanına oturayım. sabah güneşinin ışınları olarak tasavvur ettiğin sıcak, şefkatli, merhametli, latif ve altın parmaklarla özgürlük şeklinde kalıba döktükleri benim ruhum olan çehreni okşayayım, okşayayım, serbestçe ve özgürce… öyle ki, sanki sen hep bensin, ben de sen. öyle ki sanki artık baskı yok, gece yok, eziyet ve ıztırap yok, aykırılık ve zıtlık yok. gasp yok, işkence yok, özgürlüğün işkence ve esareti yok. güneşin aldatması olmaksızın sen benim parmak uçlarıma ramsın. hayalin hilesi olmaksızın benim yanımdasın. sanatın hilesi olmaksızın hemen benim yanı başımdasın. efsane vasıta olmaksızın biz beraberiz. beton ev olmaksızın, sarmaşık, ot, ve gül birbirine karışmış vahşi dikenlerle dolu, fakat bir bıçak zulmüne maruz kalmayan, süsleme sanatına, süs için kırpmaya düçar olmayan ve çiçeklerin dallarını kıran, koparan, “terbiye ediyorum, düzenliyorum, yani bahçe düzenli olmalıdır, hesaplı ve bakımlı olmalıdır” deyip, dalları hep çırpıp götüren, çiçek ve otların başlarını vuran ve ortadan yaran bahçıvanın çirkin, anlamsız, tatsız, aptalca, utanmazca ve ahmakça yaptığı fuzuli işlere maruz kalmayan bir bahçede birlikte yaşıyoruz. bahçıvan bilinçsiz! çünkü böyle bir bahçeye, allah’ın bahçıvan olduğunu bilmiyor. halbuki allah, bahçıvan veya gül yetiştiriciden daha iyisini bilir. 

evet, iki betonarme odada değil, bir bahçede birlikteyiz. bu bahçe öyle bir bahçedir ki sessiz, yalnız; otlar, güller ve çeşitli bitkiler birbirine karışmış, ağaçların dalları ve kolları, güller, ahududular, asmalar ve yosunlar halka yapmışlar, düğüm oluşturmuşlardır. yani birbirlerine adeta yapışık haldedirler. o uzaklarda bir çiftçi/köylü evi; evin iki odası ve tavanlı büyük bir eyvanı, bir süt veren ineği, birkaç tavuğu, civcivi, havuzu, tandırı, buğday anbarı, yağı, sütü, yoğurdu, peyniri var… önündeki dut ağacının dallarıyla ses çıkaran bir rüzgâr… sessiz, sakin, elektriksiz, asfaltsız ve toprağında iki çift ayakkabıdan başka git-gellerin olmadığı, yani insansız bir ev. yanında genç, güzel ve doru bir at. tabii bu at, bir süvarinin küçük tayı değildir! ceylan gibi hızlı koşan altın gemli ve heybetli bir at… 

yavaş yavaş uyanıyorsun. tabi ben uyandırıyorum. gözünü benim gözümde açıyorsun. uyanır uyanmaz beni görüyorsun. ardından sabahı ve sabah güneşi görüyorsun. gözünü güneş ve sabahın gözünde açıyor ve beni görüyorsun. beni bütün vücudunda hissediyorsun. islanmış ellerimi, yanmış-aydınlanmış yüzümü baştan başa bütün varlığında hissediyor, ısınıyor ve aydınlanıyorsun. öyle ki, her zaman derinliklerine dalmak istediğin, derinliklerinde kalmak, uyumak, yaşamak ve artık dönmemek istediğin gözlerinin içine giriyorum. senin değerinin altında güneşin sıcaklığıyla sürünüp dolaşıyorum. böylece kendimi sana kavuşturayım. senden anlatmanı istiyorum, ey özgürlük! ey benim özgürlüğüm! ıstibtadın pençesine esir düşmüşsün. keşke kafesini kırabilseydin ve seni uçsuz bucaksız, duvarsız, engelsiz temiz fezada uçurabilseydim. fakat beni de ipe vurdular. ayaklarımı, gözlerimi, kalemimi, ellerimi ve parmaklarımı kırdılar; dilimi kestiler, dudaklarımı diktiler. sen ne yaptıklarını bilmiyor musun? şu anda ne yapıyorlar bilmiyor musun? fakat allah seni benimle yoğurmuştur. allah benim bedenimi yarattığı zaman, ruhun yerine seni bana üfledi ey özgürlük! böylece seninle dirilip canlandım, seninle nefes aldım, seninle harekete geçtim, seninle gördüm, seninle söyledim, konuştum. seninle işittim, hissettim, anladım, düşündüm… ve sen, ey benim tutkun, ruhum! ınsan ruhuna hangi ihtiyacın, bedensel gereksinimde daha güç ve deli olduğunu biliyorsun. 

fakat… ıstibtadın cellatları ve hilafetin uşakları seni benden ayırdılar ve “yalnızlıktan dertli” olan beni, sürüp uzaklaştırdılar; zincire vurup bağladılar. bizi nasıl birbirimizden ayırabilirler ki! bakışı gözden, gözü de bakışından ayıramazlar. bense ey özgürlük, seninle bakıyor, seninle görüyorum! 

söyle! bana ne yaptığını anlat. nasıl uyanırsın? nasılsın? nasıl dışarı çıkıyorsun? yuvanı terk etmen durumunda ne yapıyorsun? ne diyorsun? halin nasıl senin? ne gibi bir sözün var? kiminlesin? onlarla nasılsın? nereye gidiyorsun? seni nereye götürüyorlar? orada ne yapıyorsun? o anları ve saatleri nasıl geçiriyor, nasıl öldürüyorsun? bu yaptıkların görünmez mi zannediyorsun? nasıl dönüyorsun? nasıl giriyorsun? nasıl gülüyorsun? sonra ne yapıyorsun? ve daha sonra ne yapıyorsun? ondan sonra ne yapıyor ve nasıl dışarı çıkıyorsun? kiminle çıkıyorsun ve kimlerlesin? yalnız mısın? nereye gidiyorsun? seni nereye götürüyorlar? onlarda ne yapıyorsun? ve sonra… sonra gece nereye gidiyorsun? ne yapıyorsun? daha çok ne iş yapıyorsun? daha çok ne düşünüyorsun? daha çok nereye gidiyorsun? ne zamanlar nerelere gidiyorsun? sonra ne zaman dönüyorsun? nasıl dönüyorsun? ve ne yapıyorsun? ne düşünüyorsun? nasıl vakit geçiriyorsun? geceyi nasıl yarılıyorsun? söyle, adım adım, zerre zerre, an be an söyle… ah! benim bilmem gerekmektedir… benim her bilmem, bir tür seninle birlikte olmamdır. benim her bilmeyişim, bir tür iki kat seninle birlikte olmamamdır! eğer şimdi ne yaptığını, nerede ve kiminle olduğunu bilsem, bende ne yapmam, nerede ve kiminle olmam gerektiğini bilirim! 

ey özgürlük! senin için nice zindanlar çekmişim nice zindanlara da katlanacağım. yine senin için nice işkencelere tahammül etmişim ve nice işkencelere de tahammül edeceğim. fakat kendimi asla istibdada satmayacağım. ben özgürlükle terbiye olmuş ve beslenmişim. üstadım ali’dir. ali, korkusuz, zaafsız ve sabır dolu bir insandır. rehberim özgür insan ve özgürlük için yetmiş yıl inleyen musaddık’tır. her ne yaparlarsa yapsınlar kesinlikle senin havandan başkasını soluyamayacağım. ama benim seni tanımaya ihtiyacım var. bunu benden esirgeme. hadi, her an neredesin, ne yapıyorsun söyle. söyle ki, bende nerede olmam ve ne yapmam gerektiğini bileyim!...


Ali Şeriati