31 Temmuz 2014 Perşembe

Eksik Parça


Fırlatıp atanlar var. Saklayanlar var. Evlerini düzenli olarak talan edenler var ya da onu, bir aşkın en gizli köşesi olan bir anıya çevirenler... Ve saklayanlar vardır. Bir çekmecede biriktirirler, bir sözde, bir aşkta biriktirirler. Hiçbir şey kaybetmezler. Ne yazık ki, saklarlar. Atanlar da saklayanlar da biricik nesne önünde, tüm şeylerin yerini tutacak şey önünde eşittir. Atıp kurtulanlar da, boşuna dolduranlar da. Hiçbir durumda atılmayan bir şey vardır. Bu ille de bir nesne değildir. Bu belki bir ışık, bir bekleyiş, tek bir isimdir. Belki duvarın üzerinde bir lekedir, penceredeki bir ağaç ya da günün özel bir saatidir. Nedensizce, ihtiyaç duyulmadan aşık olunan bir şeydir. Geçip giden ya da duran bir şeye duyulan sessiz sadakattir. Suskun ve durgun bir aşktır: Ruhun derinlerine bir çukurun dibine çöker gibi çöker. Oraya ışıktan bir hiç, mavi gökten bir toz zerresi bırakır. Bu bir kitapla, garip bir bardak ya da müzikle de yaşanabilir. Dünyanın ya da ruhun herhangi bir parçasıyla da yaşanabilir. Ve bu size eşlik eder. Zaman geçer, kalp yorulur. Bu şey vardır –bu yapraklar, bu berraklık, bu isim. Zaman zaman bu şeyi gerektiği gibi düşünürsünüz, onun talep ettiği gibi: ayrı ve sessiz. Ve bu şeyin eskimediğini görürsünüz, değişmediğini. Onu seçtiğiniz ilk günkü gibi parlar. Ve seçtiğiniz bu nesne, sadece orada durarak sizi aydınlatır ve korur. Önem verdiğiniz, üzerine titrediğiniz nedir. Kendi kendinize söylersiniz: önem verdiğim nedir? Bir hayat neye bağlanır, neye önem verir, benimki, tüm bir hayat, herhangi biri. Hiçlere. Üç kez hiç olan şeylere bağlanır. Peki bu şey neye yarar. Önce hiçbir şeye. Hayattaki tüm şeylerin ölümcül yararlarından korunmuştur. İşe yaramazlığıyla parlar. Eksikleri fazladır. Hiçbir şeye yaramayan, bir çok şeye yarar. Dünyanın ya da ruhun ya da hiçbir zaman erişilmemiş güzelliğin yerini alır. Her şeyin yerini alır. Bu şeyin dışında her şeyi terk edebilirsiniz. Hayatta hiçbir zaman sönmeyecek bu bahar göğünün, bu ismin dışında her şeyi. Bu hiçbir şeyin bilmecesidir. Bu bir çocukluk gizemidir….
Christian Bobin

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Yalnız Hüznü Vardır Kalbi Olanın


Ramazan bitti. Bayramın son demleri. Suhunet çok yüksek. 
İstanbul'un yalnız böyle zamanlarda görebildiğimiz tenha halini seviyorum. 
Çoğunlukla her bayram olduğu gibi bu bayram da öyle.
Her ne kadar arkadaş, dost, akraba birlikteliğinin, hediyeleşmenin yoğun yaşandığı anlar olsa da benim için hep hüzün ifade eder bayramlar. Yıllar geçtikçe daha da bir dokunur. Birilerinin coşkusu yanında, diğerlerinin üzüntü ve sıkıntısı, yaşanan kırgınlıklar, anılar arasında derinleşiyor belki duygular.
Belki de bir şeyleri fazla içselleştirmekten olsa gerek, kendi açımdan böyle... Keyfe keder bir durum olmadı hiçbir zaman. 
Her günkü karmaşadan uzak bu sessizlik ortamı, bir şeylerin ayrımını daha iyi yapmak için güzel bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.
Bayramlar manevi yönüyle, birbirlerine daha güzel şeyler verebilme adına insanların iyi niyetlerini öne çıkarmada etkilidir kuşkusuz. Savaşın ve zulmün yakıcı sıcaklığını giderek artırdığı şu sıralar, insanların bombalar altında, alevler arasında çığlıklarla canhıraş feryat ettiği, sayısız katliamların yaşandığı bu zorlu zamanlar, kenetlenmeye en fazla ihtiyaç duyulan anlar belki de.
Bunu ne kadar derinden hissediyoruz?
Dışarıdaki ağrıyı hissedebilecek algı dünyamız ne derece duyarlı ve hassas?
Görünüşe bakılırsa her şey biraz yüzeyde gibi.
Tepkili bir toplum olduğumuz kadar birliktelik duygumuzun da zaman zaman ağır bastığı söylenebilir. Fakat bunda istikrar sahibi olduğumuz pek söylenemez. 
Geleneksel birlikteliklerin devam ettiği şu son demlerde, Ramazan ayı umarım birçoğumuz için süreklilik arz eden  içsel bir devrime yol açar ve sonsuzluk için mihenk taşı olur.
Yarınki günlerimizin de, bir bayramın mânâ ve mutluluğunu yaşatan değerli anlardan örülmesi dileğiyle.
Semiha Kavak

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Wehmut


Keskin damarlarına basıyorum acının
kan yerine bakışının hüznü doluyor
yaklaşıyor yangından yükselen ne varsa
her gün bir parça eksiliyorum

s.kavak

Medeni Katliamlar Tavernası


bacaklarımın arasına yığdığım anıların peşi sıra sertleşiyor acı
insan en güzel kendini öldürür, diyorum
ciddi bir yöntem ararken kendi sesimde

bunlar hor görülmüş yaralarımız bizim, çok sahici
bırak birkaç düğmesi açık kalsın aşkın
belki oradan görürüz dikleşen yerlerini göğsümüzün 

tanı: yıkık yüzüm
ömrüm kronik hüzünler ansiklopedisi
ah şaibeli ifade, yara kök saldı zamanla
zamanı soyut sandığımdandı bütün sakinliğim: fiyasko!

ufalanmış sesler serpiyorum boşluklara
gürül gürül ıslaklar sabaha kururum nasıl olsa

gerçek: tek zamanlı yanılsama

usanmadan kırbaçladığınız bedenimi soyundum
ruhum cirit atacak yüzlerinizde

düş: ateş suyu kucaklar / su küle dönüşür!

cesetler ne güzel gülüyor hayata ki ben bu yüzden
bir yol kazıyorum bileğimde atan zamana

dinozorlar ağlıyor çünkü dinozorlar da yenik sevgilim

SeyitP
Ayna İnsan Sayı:11

22 Temmuz 2014 Salı

Akışkan Aşk



Nitelik hayal kırıklığına uğrattığında selameti nicelikte ararız. (s. 8) 
Gerçek ilişkilerin tersine sanal ilişkiye girmek ve bu ilişkiden çıkmak kolaydır. (s. 7)
Sevmeyi öğrenemeyiz, ölmeyi de. Aşk ve ölüm, vaktinde, zamanında insanı yakalar. (s. 12)
Sevmek yazgıya açılmak demektir. İnsanlık durumlarının en yücesidir. (s. 16)
Arzu tüketmek isterken, aşk sahip olmak ister. Arzunun tatmin bulması, nesnesinin yok edilmesiyle birliktedir. Aşk ise edinimleriyle büyür ve onların kalıcılıkları içinde tatmin bulur. Arzu kendi kendini yok etse de, aşk kendiliğinden sürer. (s. 20)
Bir köprü, her iki yaka arasındaki bütün mesafeyi kapsamıyorsa bir işe yaramaz.
İki kişi yaşamak: İki kişi denize açılmak ve yolculuğun sevinç ve güçlüklerini paylaşmak demektir. Ama bu bir yakadan diğerine geçmek anlamına gelmez. (s. 41)

Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini, temasa geçenlerin uzakta kalmasını sağlar. (s. 82)

Acıdan ve aşağılanmadan nasıl kaçılır. Doğal yöntem ya celladınızı ya da size iyilik yapanı öldürmek ve aşağılamaktır. Yahut sizden daha zayıf birini bulur ve üzerinde zafer kazanırsınız. (s. 115)
Bir değer ortaya koyan kişi, değer olmayanı da ortaya koyar, değer olmayanın bu şekilde belirlenmesinin anlamı, ortadan kaldırılmasıdır. (C. Schmitt’ten alıntı) (s. 165)
Zygmunt Bauman

21 Temmuz 2014 Pazartesi

AKLIN GÖRÜNTÜYE TESLİMİYETİ: YEDİNCİ SANAT



Antichrist

Günümüzde yedinci sanat dalı olarak tarif edilen sinema, sanatın en kestirme yollarından birini oluşturuyor. Her film bir düşünce ürünü olarak topluma yansıyor/yansıtılıyor, onu kendi kalıbına sokarak sarsıyor. Bir yaşam tasavvuru, bir yaşam yansıtması gibidir sinema.
İtalyan yönetmen, Federico Fellini, “Sinema, hayatı anlatmanın kutsal bir biçimidir” der. İnsanın doğayla olan çelişkilerini, türdeşleri ile olan ilişkisini, gene onun kendi fiziksel varlığını kullanarak, eylemleriyle gösterir. Kurulmuş bir dünyayı tarif ettiği gibi, kendince bir dünya kurgusuna da girişir. Sinema sanatı üzerine iki ciltlik kaynak eser yazmış olan ve Fransa’da sanat eleştirmenliğinin kurucusu olarak tanınan Elie Faure (1873-1937) “Sinema, yükselen ve alçalan çevreyle, manzarayla sürekli uyum içinde olan, özgür bir dinamik dengeyle ortamı izleyen, hareket hâlinde bir mimaridir.” der. Sinemayı bir felsefi yaratım olarak ele alan ve bir sinema filozofu olarak anılan ilk kişi kabul edilen Gilles Deleuze de çağımızda sinemayı bizzat felsefe gibi “kavramyaratıcı” olarak görür. Deleuze’e göre sinema, düşünceyi sunan ve harekete geçiren bir etkinliktir. Bu etkinliğin başlı başına bir disiplin olarak ortaya çıkışı, onun düşünceyi felsefeden farklı bir tarzda sunmasıyla gerçekleşir. Başlı başına bu tarifler bile sinemanın sanatsal etkisini, yaşam içerisindeki yerini, önemini anlatmaya yeter. Bu nedenle çağımızın önde gelen kuramcılarından olan Roman Jakobson sinemanın doğuşuna ilişkin değerlendirmesinde övgüyle şöyle der: “Yeni bir sanatın doğuşunu görüyoruz. Şimşek hızıyla gelişiyor bu sanat. Daha eski sanatların etkisinden kurtuluyor, hatta onları etkilemeye başlıyor. Kendi ölçütlerini, kendi yasalarını yaratıyor, daha sonra onları bilinçlice aşıyor. Güçlü bir propaganda ve eğitim aracı, yoğun ve gündelik bir toplumsal olay durumuna geliyor; bu açıdan da bütün öbür sanatları geride bırakıyor.” (Jakobson 1990: 65)
Peki sinemanın yaratıcısı Batı neler anlatıyor bizlere filmleriyle? Bizler neresindeyiz bu etkileyici sanatın? Bizim, insanlığa yeni bir sancı yaratmak isteyen sinemadan öğrenebileceğimiz bir şeyler var mı? Bizim arayışımız evrenselliğe ne derece yakın? İşte "Sinema ve Felsefe" adlı kitabında bunları irdeliyor Dücane Cündioğlu. Henüz kitabın önsözünü okurken bu kitabın bir "iç çekiş"in, bir derin sancının ürünü olduğunu anlıyorsunuz. Kitabın ilk sayfasında İngmar Bergman'ın Nattvardsgästerna(1963) adlı filmine dayandırdığı yorumunda hem bir yakarış, hem de bir şikayetle karşılaşıyorsunuz. Rabb'e hem bir maruzat, kendini onunla sorgulama, bir içsel hesaplaşma, hem de inanmış olmanın tam teslimiyet karşısında zafiyetini görebiliyorsunuz Cündioğlu'nun bu ilk cümlelerinde.
Yazar kırk ana başlık altında topladığı iki yüz sayfayı aşkın kitabına, diğer felsefe serisi kitaplarında olduğu gibi yine konuya uygun fotoğraflar yerleştirmiş. Her konu içinde yer verilen filmlerin etkileyici bölümlerinden birer kesit sunulmuş okuyucuya.
Sinemanın, filmlerin dünyasına girilmeden ilk itiraz Tarkovski'nin sözüyle başlıyor; “Matematiği, felsefeyi alt üst eden sinemanın diliyle yapılır bu itiraz; "1+1=2 Bir damla bir damla daha iki damla etmez. Daha büyük bir damla eder. Tarkovski, Nostalgia(1983)"
Sinema dili matematiğin diliyle tarife sığmaz. Bilim ve muhayyile özdeş değil, sanatsal alanlar için. Felsefe bir düşünceyi var etmeye çalışırken muhayyile ona yeni ufuklar açar. Ancak bu ufuk gerçekliğin kendisi değil sadece penceresidir. Sinema gerçekliğe açılan en ışıklı pencere.
İlk konu olan "özgürlüğe ağıt"ta sanatın tahayyül ürünü olduğu hatırlatılır yeniden. Yani özgürlüğün. "Bitimsiz bir devinimdir tahayyül... İnsanın, özgürlüğüne en düşkün yetisidir. Ne tek başına duyuların gerçeklik kıskacıyla denetim altına alınır serkeşliği, ne de aklın sertçe önüne diktiği zorunluluk ve kesinlik bariyerleriyle. Kendi yasalarına uymaktan hoşnuttur."
"Tahayyül, ara sokakların ışıldağı. Tutunamayanların. Sıradışıların. Güçlü bireylerin. Bu yüzden de felsefenin ve sanatın biricik bineği. Özgürlüğün eşiği. Çaresizlerin yegâne tutamağı."
Tahayyülü bu derece önemseyen yazar, durulması gereken yerde durmanın, oradan engin bir izlemede bulunmanın da önemine dikkat çeker; "Durmadıkça, sağınlıkla anlamak ve bilmek olanaksızdır." Durmanın, durarak bakmanın insana kazandırdığı gözlem, sürekli bir gidişten edinilecek gözlemden daha geniş ve derindir kuşkusuz.


Konular  ilerledikçe sinemanın insana yüklediği sancıyı hissediyorsunuz. Her kurgu bir sancıyı besler. "tutku yok edilebilir ama yaratılmaz" konu başlığıyla ele alınan tutkunun niteliğiyle ilgili cümleler "aşk"ın yarattığı o ulvi acıyı yüceltir. Onun yüceliğini ilahi olana bağlar; "bile bile sevgilinin peşinden koşmayı, bir ömür boyu hakikatine bile değil sadece hayaline secde etmeyi, tekmelenmeyi, itilip kalkılmayı, yerlerde sürünmeyi, hepsinden de ötesi sahip olmaktan vazgeçip hiç değilse yakınına düşmeyi, civarında bulunmayı."Tutku bırakmaz peşini yazarın Panteon'un Eguus(1977) isimli filminde bulur tutkuyu.Tutkunun sinema dilinde sunumunun zorluğuna işaret eder. Filmlerle oyuncular arasındaki canlandırmanın inanılırlığına vurgu yapar.Tutkunun bir rol değil, bir gerçeklik yansıması olduğunu anlatmak ister adeta. Güney Koreli yönetmen Kim Ji-Woon'un, Türkçe'ye 'acı tatlı hayat' diye çevrilmiş olan filminde yeniden bulur izlerini tutkunun "ulaşılamayacak olana doğru koşmak, kanatlanmak. Aşık olmak kısacası. Tutulamayacak olanı tutmaya çalışmak.Tutamamak. Sadece tutulmak. Ve dahi tutuklanmak. Tutkunun özü, tutmaktan çok tutulmak değil mi zaten. Sürüklenmek. Çekilip alınmak. Kendinden." "Tutku. İnsanın en bencil yanı. En bencil, yani en asil, en soylu. O ölçüde de en yıkıcı, en kıyıcı yanı. Tutku.Yani aşk. Karşı konulamaz arzu. Cezbenin ta kendisi…" O'na tutkunun gözü karalığını, bile bile acıyı seçişi ve acıyı hissetmeyen halidir vecd." vuslat farka manidir çünkü. İyi ile kötünün, zevk ile acının, abd ile rabbin farkına."
Cündioğlu'nun tutku ile aşkı birbirine kenetleyerek vecd ile irtibatlandırmasından anlaşılabileceği gibi, kitabında filmlerden yola çıkmıyor, filmleri kendi kaygılarına yaklaştırıyor. Filmlerin içinden varoluşsal ürpertiler çıkartarak onlardan kendi düşünce dünyasına köprüler kuruyor. Birçok filmin içinden varoluşa yönelen ortak endişeyi çekip çıkarıyor. Filmlerden kendi 'hayret'ine bir kapı aralıyor, kendi düşünsel dünyasına yolculuğa hazırlıyor.
"erkeğin bencilliği" tarih boyunca bitmeyen bir tartışmanın irdelenmesi. Theo Angelopoulos'un ünlü filmi Sonsuzluk ve Bir Gün(1998) adlı filmde ölüm döşeğindeki birinin eşi değil, annesi olmasını erkeğin anne tarafından şımartılmasıyla ilişkilendirir ve onun bu yolla bencilleştirmesine dikkat çeker. Filmde Alexander adlı ozanın yakındakini uzağa iterken, uzaktakini yakına çekme isteğini erkeğin bencilliğine bağlar. Sanatçının da böyle bir bencillikle karşı karşıya olduğunu, sanatıyla sınandığını vurgular."Düşünce ve sanat, kendisine talip olanlardan, önce büyüklenişin ve bencilliğin bedelini ödemelerini ister; tutku sahibi olmanın, olabildiğince tutkulu olmanın bedelini, olabildiğince bencil olmanın bedelini"
Kitap ilerledikçe Tarkovski'de kitapta yerini almaya başlar; "insanı tavaf etmek ve Tarkovski mavisi"yle Tarkovski'nin o derin sanatının işaretlerinin peşine düşülür. "Film, belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı Tarkovski sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. O, düşsel mekânlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki! Düşlerini bütün iletişim araçlarının en zoru, ama bir anlamda en isteklisi aracılığıyla görünür kılabilen bir gözlemcidir. Ben, bütün hayatım boyunca onun büyük bir doğallıkla dolaştığı kapıları yumrukladım durdum. Ama bu kapılardan içeri ancak birkaç kez süzülmeyi başarabildim…” der Ingmar Bergman, diye not düşer. Tarkovski'ye kitabında hak ettiği övgüler yapar. Her ne kadar yazarın sözlerini övgü olarak nitelendirsek de takdir etmek gerekir ki;Tarkovski, yalnızca bir sinema yönetmeni değildir, aynı zamanda sinemanın özü ve olanakları üzerine düşünen bir sinema ‘filozof’udur. Tarkovski, bir yandan filmleriyle felsefe yaparken, yani filmlerinde felsefi sorunları ele alırken -ki bunların çoğu insanın varoluşunun anlamı ve amacı hakkındadır- diğer yandan sanat felsefesi yapar, yani sanatın neliği ve amacı üzerine düşünür."Mühürlenmiş Zaman" adlı kitabında sinema sanatı çerçevesinde sorulan sorulara yanıtlar bulur. Tarkovski için sanat bir yakarıştır. İnsan, sanat aracılığı ile umudunu, hayallerini, hayal kırıklıklarını dile getirir. Ona göre bunları dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur. İşte o nedenledir ki; sinema sanatıyla kurulan her bağda Tarkovski çıkar karşımıza. Cündioğlu da düşünce sancısının derinleştiği yerde Tarkovski’ye başvurur; "İnsanlara insan olduklarını daha çok hatırlatmalıyız, der Tarkovski. Sanat işbu duyarlılığın bir gerecidir. Filmleri de insana insan olduğunu daha çok hatırlatmanın aracı."
Tarkovski filminden bir replikle; "Bir insan yalnızken mi iyidir?" sorusuyla asıl iyiliğin ne olduğunu sorgular."İyilik asla yalnızlıktan hoşlanmaz. Kalabalığa ihtiyacı vardır. Günaha, şehre, çarşıya. Korunmaya muhtaç görünecek denli saf ve masum ruhlara, zannedildiği gibi, zırhsız dolaştıkları için değil, zırha ihtiyaç duymadıkları için kötülük bir zarar veremez."
Dücane Cündioğlu "görünmez bir bütünün parçaları" başlığı altında da sinema sanatının bir başka dehası Sergei Eisenstein'e değinir ve onu parçaları bütünleyen ve bütünü parçalayan diye nitelendirir; "Sinemayı düşüncenin ışığı altına neredeyse sürükleyen adamdır. Düşüncenin, yani diyalektiğin ışığı altına. Ne ki birçok Batılı gibi diyalektiğin çoklu salınımlarına susuzdur. Eisenstein sinema dilinin büyük ustalarından. Belirsizliklerin sultanı, Tarkovski, bu nedenle pek hoşlanmaz bu yasa adamı Einstein'den. Kurguculuğundan.Tutku ve heyecanını yönetme iddiasındaki yüksek akıldan."
Sinema denince "saçma"nın yerini ayrı tutmak gerekir filmlerde. Nerdeyse her önemli filmde bir bölüm vardır bize saçma olduğunu düşündüren.Yazarın kitabında saçmanın ölümle anlamlandırıldığı bölümdür "abes." Başka kitaplarında yaptığı gibi burada da Necip Fazıl'ın şiirine başvurur ve onun çile şiirinden bir bölümü kullanır yazar. "Ateşten zehrini tattım bu okun. Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna 'yok'un. Kustum, öz ağzımdan kafatasımı" "Ölüm, insanı abese irca eder. Reductio ad absurdum. Acaba gençler bu güzel tabirin anlamını bilirler mi? Abese irca etmek. Birine bir şeyin saçma olduğunu göstermek."
Görüldüğü gibi Cündioğlu, saçmayı kutsar bu bölümde. Saçma denilenin bir derin sancı olduğunu göstermek ister bu dizelerle. Sinemanın gücünden yararlanarak saçma olanın neye işaret ettiğini açıklamak ister; "Keşke imkanımız olsaydı da sinema cangılına hikmet ve felsefenin ışığını düşürebilseydik. Mesela küçük bir salonda birkaç hakikat talibi bir araya gelip seçtiğimiz bir filmi birlikte seyretseydik ve ardından uzun uzun tartışabilseydik. Becerebilseydik de şöyle bir burnumuz burnuna değebilseydi yok'un."
"beyaz şiddet" bölümünde ise çocuk masumiyetine, ona yönelen şiddete değinir. Michael Haneke'nin "Das weibe Band(2009)" filmi üzerinden. “Antichrist”te sinema tarihinin en önemli eseri diye bakar yazar. Lars'ın bu filmi için "diliyle tekniğiyle bir başyapıt"tır der.Yine diğerlerinde yaptığı gibi Lars'ı da Tarkovski'yle mukayese eder. Ona göre Lars huysuzdur, agresiftir."Tarkovski'nin dili hüzünlü, Lars'ın diliyse öfkelidir. En kökeninde sanatçının ızdırabı vardır. Kehanetin. İnsanca acı çekmenin.Yakarışın. Filmin sonunda seyirciyi önemli bir sürpriz bekler. Antichrist Tarkovski'ye adanmıştır."
"melancholia"da ise Lars'ın bir günahtan yola çıkarak kurtulma umudu taşıyanlara mesajlar sunduğunu vurgular."Lars'ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek olanlara. Masumlara da, günahkarlara da."
Kurosawa'nın ödüllü filmi Raşomon'da insanoğlunun en doğruyu söylediği anda bile gerçeği söylemediğini vurgulamasını gerçeğin faş edilmesinin bir sırrı faş etmek olduğu anlamına geldiği şeklinde yorumlar; "itiraflar kişinin sırrını(derununu) açmasından, açık kılmasından ziyade örtmesine saklamasına yarıyormuş. O halde ey talip, Settar'ın setrettiğini faş etme de sen kendini de kendinde bil, başkasını da!"
Cündioğlu sinemada çokça işlenen cinsellik, aşk konularını da kitabında bir başka gözle değerlendirir. Bununla ilgili örneklediği filmlerde cinsellikte aslında bir arayışın, bir çıkış yolu bulma gayretinin izlerini görmek ister. Cinsellik bir arayışın, bir şeyden bir başka şeye kaçışın coşkusu gibidir onun değerlendirmesinde. Bu değerlendirmeleri onu başka mecralara ulaştırır. O nedenle yer yer buradan dindarlık sorgusuna da sıçrar ve yeni bir dindarlığın, eskiden ayrı bir dindarlığın yeşerdiğini söyler; "Şimdinin dindarlığında etkin unsur artık toplum değil, birey olacak" der.
Kitabının son bölümlerinde umut beslenen bazı filmler ve din olgusunu ele alan filmlere değinir yazar; "Günaha son çağrı"nın yöneldiği teolojik endişeyi konu eder. Hz.İsa'nın filmde ortaya konan durumunun peygamberlerinde insan olduğunun ve her durumda insanla ilgili olanın herkesi ilgilendirdiğine dikkat çeker.
Sonlarda iki bölüm Türk sinemasına farklı bir yaklaşım olduğu belirtilen Can Dündar'ın "Mustafa"sı ve Said-i Nursi'nin hayatının işlendiği "Hür Adam"a ayrılmış. Yazarın Mustafa'ya önemli eleştirileri yer almakta kitapta. Hem dil, hem metin, hem içerik ve ruhu eksik bulur Mustafa'da; "Yalan bile maharet ister. Mustafa yalan söylemeyi bile beceremeyen bir yapıt. İnandırıcı değil çünkü."der Can Dündar'ın iddialı filmi Mustafa için.
Cündioğlu'na göre "Hür Adam" ise ilkokul müsameresi kıvamında; "Hür Adam’ın içeriği de, biçimi de fevkalade zayıf ve yetersiz… Politik ajitasyonları bile çocukça."
Kitabın son bölümü ise sinemadaki ressamlara ayrılmış. Sinemanın varoluşundan bu yana ressamların hayatına en çok ilgi duyan bir sanat dalı olduğu resmedilerek sinemayla resim arasındaki ilintiye dikkat çekilmiş.
Sinema sanatı alanında yeterli eserin bulunmadığı ülkemizde Dücane Cündioğlu'nun filmlerden yola çıkarak bir inanç perspektifi yakalama isteği dileyelim ki, bu alanda yazılacak yeni eserleri de davet etmiş olsun.

Semiha Kavak / Aklın Görüntüye Teslimiyeti: Yedinci Sanat
Hece Dergisi 2013

Uykuların Doğusu


İlkin, insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarından korkuyorum, dedim sözgelimi. Sonra, kendini çocukların varlığında yenileyen hayatın acımasızlığından, bu acımasızlığın üstünü örten masumiyetin derinliğinden ve kapı kilitlerinden korkuyorum, dedim. Sonra,canlı olmanın aczinden, aczin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardan, sokaklardan ve insanların içinde uğuldayıp duran çok ağızlı kuyularla bu kuyuların karanlığından korkuyorum, dedim. Sonra hızımı alamadım ve insanların varlığını eksilterek onları tamammış gibi gösteren şehrin abuk sabuk görüntülerinden korkuyorum, dedim. Sonra hızlandıkça hızlandım ve patronların diliyle konuştuklarını farkedemeyen ezik ruhlu kapı kullarının gururundan ve bu gururun girebileceği çeşitli kılıklarla bu kılıkların insana alçakgönüllülükmüş gibi gözüken kıvamından korkuyorum, dedim. Sonra artık kendimi frenleyemedim ve hayatımızın içinde gezinip duran tanklardan, helikopterlerden ve uçaklardan korkuyorum, dedim. Sonra aniden hatırladım ve bir insanın her şeyi bilebileceğini sanan kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercin rolü oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan da korkuyorum, dedim.

Hasan Ali Toptaş

20 Temmuz 2014 Pazar

Duyuşlar


- Şiir; hacimsiz bir başkaldırı. 

-Akla hükmeden serpuş.

-Yedi renk yedi sese açılan dipsiz kuyu..

-Kah gökyüzünde dolaşır,kah iner yeryüzüne. Nazım'da kuru bir makineye hapsolur. Bedrettin'de ruhu salıverilmiş bir meczup...

-Yedi askı susturur her şeyi. Vahyin ağırlığına dayanamaz ama.
Hükümsüz kalır onun karşısında..

-Şiir; tene girmiş can. Mayakovski'de ölümün sıcak yüzü. 

-Sade insan uzak durur ondan. Sıradan olana sıradan gelir şiir. 

-Şiir, insanlık tarihi kadar eski. Bizdeyse divan şiiriyle kendini saraydan haykırır. Bu haykırışın sesi zaman gelir bizim öz sesimiz olur.  Zaman gelir Batı'nın sırıtan yüzü el atar şiirimize. Şiir denince ata şiirini anlar oluruz hep. Ve böylece akar hayatın karşısında sürekli ve düşe kalka bugüne yuvarlanır...

S.Kavak

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Malte Laurids

Miguel Angelo

"Ah Malte, geçip gidiyoruz ve bana göre herkes geçip giderken pek bir dalgın, meşgul ve dikkatsiz; gidişimizin farkında bile değiller. Sanki yıldız kayıyor da kimse dilek tutmamış. Asla bir şeyler dilemeyi bırakma Malte. İnsan dilemekten vazgeçmemeli. Sanırım gerçekleşme yoktur da uzun süren bütün bir ömür süren dilekler vardır, öyle ki, onların gerçekleşmesini zaten bekleyemez insan." 

Rilke

18 Temmuz 2014 Cuma

Haşhaş ve Kelebek



"sessiz dur! kalbine girdikçe giriyor diken:
o gül ile beraber."

-paul celan-

Filistinli Sevgili


"Ve ant içerim ki,
bir mendil işleyeceğim yarına kadar,
gözlerine sunduğum şiirlerle süslü
ve bir tümceyle, baldan ve öpücüklerden tatlı:
'Bir Filistin vardı,
bir Filistin gene var' "

Mahmut Derviş


Uçsuz Bucaksız


"Kıyıları öpen denizlerden kaldırımlar örmüşüm
her okyanus gördüğümde uzanır gider başım"

s.kavak




16 Temmuz 2014 Çarşamba

Nifakın Panzehiri


Her gün binlerce hikaye yaşanmakta farklı yerlerde ve şehirlerde. Bazen umursadığımız bazen de umursamadan yanından geçip gittiğimiz, içiçe yaşanan hikayeler bunlar. Hikayelerimiz. Karşılıksız bir şey görebilmenin ve alabilmenin mümkünsüzlüğü üzerine de ne çok şey yazılıp, söylenebilir öyle değil mi?

Kimi zaman taşradakilerden daha saf bulurum biz metropol kuşlarını. Daha ürkek, daha samimi...

Sabahın erken saatlerinde sevgili İma C Özkan'ın yazılarına göz gezdirirken, arada konuyla bağlantılı anlattığı otobüs terminalinde yaşadığı bir olay dikkatimi çekti. Yıllar öncesinde yaşadığım buna benzer bir olay belleğimde canlanıverdi hemen. Fatih semti civarında yaşlı bir amca memleketine dönecek parası olmadığını, verdiğim takdirde tekrar iade edeceğini belirterek tel numaramı ve adresimi istemişti. Bir miktar parayı destek olsun  diye çıkarıp verdim, numara ve adresimi vermeden tabii. Bir süre sonra tekrar aynı semte uğradığımda rastlamıştım amcaya. Bu defa farklı bir yerde. İnsan ilk anda hafifçe sarsılıyor elbette ama toparlanmam uzun sürmedi. Kendime kızamadım. Çünkü benim sorumluluğunu taşıdığım inanç, infak yahut sadaka hükmünü yerine getirirken, birileri için ya da sadece merhamet duygusuyla değil, ya da yalnızca kendi vicdanımız için de değil, öncelikle Rabbin rızasını gözetmemizi uygun görür. 

Sonunda herkes ecrini bir şekilde alır.

Amcayla hasbihal ettik bir süre, bir daha da rastlamadım kendisine...

"Sadakalarınızı kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde (el açıp) dolaşmayan (kapı kapı gezmeyen) fakirlere (verin) ki, onlar yüzsuyu dökmediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları -siz Allah yolunda olanlar- çehrelerinden tanırsınız. İnsanlardan,  yüzsüzlük ederek istemezler." Bakara 2/273

Rab, yukarıdaki ve buna benzer sadakalarla ilgili hükmünü belirtirken;

"Miskin'i de hor görme!"  der Kâinat kitabının başka bir cümlesinde...

Zaman zaman Taksim'e gittiğimde de görüyorum. Geçenlerde yine gördüm. Miskinler var kıyıda köşede, fazla şaraptan gözünü bile açamayan. Para verdiğinizde kesinlikle almaz, ısrar etmeye kalktığınızda ise hiç düşünmeden suratınıza çarpabilir.  Sonra sizi hiç umursamadan alacaklarını gidip çöpten alır. Yiyecek götürdüğünüzde ise karşı çıkmaz, kuytu bir yer gösterip, 'Oraya bırak!' der... Paraya karşı garip bir hassasiyetleri var nedense. Yıllar önce hiç unutmam biri çok etkilemişti beni. Kim olduğunu merak etmiştim hatta biraz araştırmak da istedim, civardaki esnaftan öğrendim , üç üniversite mezunuymuş, birkaç dil bilirmiş,  yaşadığı elim olaylar sonrasında aklını yitirme noktasına gelmiş uzun tedaviler, falan filan derken herkesten ve her şeyden kopmuş...

Hatırımdan çıkmayan bir an vardı ki; gözgöze geldiğimiz kısacık bir zaman dilimiydi. Kirden kararmış bir sûretin içinden parlayan yemyeşil gözlerindeki kederin derinliği her şeyi anlatmaya yetmişti o an...

Şimdilerde garip bir noktaya geldik; "Babana bile güvenme!" sözü belleğine yerleşmiş, infak duygusundan on adım geri kaçan, müdahale etmeye çalıştığı anda dahi engelleyenler güruhuna karşı koyamayan had ve hududun terkettiği pespaye vicdanlı yaratıklar gibiyiz.

Rab için 'vermek' aslında 'almak' demektir. Sahip olduklarımızda görmezden geldiğimiz başkalarının hakları da var. Ve;

"Mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisentisi (vardır)."

Millet olarak doğru gözlemciler olmadığımızı düşünüyorum. Sadece iyi niyetliyiz ama iyi niyet yeterli mi, değil. Doğru niyetli de olmak gerek. O nasıl olacak? Ontolojik bir nedenin varsa olur.

Sonrasında Niçe'nin dediği gibi;

Hayatta bir 'Niçin'i olanlar bütün 'Nasıl'lara dayanabilir!

Semiha Kavak


15 Temmuz 2014 Salı

Haraç


"Çünkü Biri hep bir şey alır geçirdiğim günden
Gözümü kamaştıranı
Geçeni aklımdan,yüzümde bir gülümsemeyle
Öpüşümün altında uzanan yüzü alır

El ele ayrılığınla ve silinir gibi
Gidince silinir gidersin böylece.
İki korkunun sığmadığı inde
Benim eşsiz yalnızlığım kalır..." M.Taner

Ontolojik Bir Yalnızlık: Ölüm



"Hatta ölü bile yeniden dirilmeği düşünür-
Meğer külliyen uyumak ne kadar zormuş!

Mirza Abdülkadir Bedil

Fâni bir yaratık olan insan zamanın acımasız akışında kendi sonluluğunun da farkında olarak sürüklenirken, mekanın genişliği içerisinde diğer varlıkların da yokoluşuna ve yıkılışına şahit olur. Zamanın bütün sonlu varlıkları nasıl ortaya çıkardığına ve nasıl yok ettiğine yakından tanık olan yegane varlıktır insan. Bu tanıklık onun tabiatla olan dirlik ve bütünlüğünün bozulmasına ve tabiata yabancılaşmasına  neden olur. Diğer varlıklardan ayrı olarak ölüm bilgisini sürekli idrakinde taşır çünkü. Ve hayatını da bu bilgi çerçevesinde tanzim etmeye çalışır. Bilinçli irade, ölüme kayıtsız kalmayarak, ölümle son bulan zamanı sonsuzluğa taşımak ister.

Rilke, bir şiirinde;

Çiçek açma ve solma aynı anda şuurlaşır bizde.
Ve hâlâ aslanlar yürür bir yerlerde ve bilmezler,
Heybetli oldukları müddetçe, güçsüzlüğü,
diyerek insanın bu durumunu kısaca özetlemiştir.

Ölümlü olmak insan varlığının en bariz özelliği. Hayatta olması onun her daim ölümlü olduğunu gösterir. Doğmamış biri için ya da bir ölü için bir anlam ifade etmez bu. Ancak hayattakiler için bir kesinlik ifade edebilir.
Peki, insanın ölümü onun yok olması anlamına mı geliyor? Eğer yok olacaksa buradaki varlığı niçin? Ya da farklı bir boyuta geçip o boyutta farklı bir biçimde varlığına devam mı edecek? Ölü olmak varolmanın başka bir biçimi mi? "Hayat ve 'ölüm', 'soğuk' ve 'sıcak' gibi birbirinin zıddı olan iki keyfiyet midir? Eğer böyleyse, nihayet soğuk sıcaktan daha az bir varlık değildir. O zaman ölüm de hayattan daha az bir varlığa sahip değildir." Ölen kişilerin ardından "Ruhunu teslim etti" diyoruz. Ölen kişi bedenini bir ceset olarak geride bırakıyorsa peki ruhun hali ne olacak? Beden için vaki olanlar ruh için de söylenebilir mi? Bu türden sorulara dinlerin verdiği cevaplar nedir?

Senail Özkan Ölüm Felsefesi  isimli eserinde bu sorulara cevap ararken, Sokrates'ten günümüze kadar, felsefe tarihinde filozofların ölüm konusunda serdettikleri görüşleri etraflıca araştırarak, ölüme hangi fikir kumaşından ve nasıl bir felsefî kisve biçtiklerini anlatıyor. Eserde yalnızca dört din çerçevesinde ölüm olgusu ele alınmakta. İslam ve tasavvuftaki ölüme bakış açısının ise devamında müstakil bir eser olarak okuyucuya sunulacağı bilgisi verilmiş.

Ontolojik Bir Yalnızlık: Ölüm
İnsan meraklı bir varlık olduğundan, postmortal düşünceler ve tasavvurların çekim alanı her zaman fazladır.
Bu metafizik mesele, kadim zamanlardan beri filozofların, mistik şair, teolog ve sanatkârların ilgi alanından bir an bile uzak olmamıştır. "Ölüm hayatımızı baştan başa kuşatır. Benliğimizi ölüm belirler; varlığımızın öncesi ve sonrası yine ölümdür. Öyleyse ölümün mânâsı nedir? Ölümün bir mânâsı olduğu muhakkaktır ve bu mânâ felsefeye, dinlere, edebiyata ve bilhassa şiire, plastik sanatlara, mimariye, resime, heykele ve nihayet musikiye yansır.
Öyle ki, bütün hayatı, sanatı ve tefekkürü ölümün bir açılımından ve yorumundan ibaret görmek bile mümkündür."
Mistik şair Tagore, harikulade bir mecazla bu dünyadan öbür dünyaya acı dolu geçişi, Allah'ın rahmet kucağındaki değişikliği şöyle canlandırır;

"Annesini emen çocuk huysuzlanmaya ve bağırmaya başlayınca anne onu teselli etmek üzere sağ göğsünden alarak sol göğsüne yerleştiriverir."

Kuran'da bu hakikat, "İnna lillahi ve inna ileyhi râciun" yani "Benden geldiniz bana döneceksiniz" ayetiyle dile getirilir.

Kadim Mısır'da Ölüm Kavramı
Siculus Mısırlıların ölümle olan ilişkisini şöyle anlatır: "Onların hayat için ayrılan zamanı çok kısa, ölümden sonraki zamanı ise çok uzundu. Onun için hayattakilerin evlerini sığınak, ölenlerin mezarlarını ebedî ikametgâh olarak adlandırmışlardır. Sözkonusu sığınaklar için fazla bir zahmete gerek görmezken, diğerlerini fevkalâde teçhiz ederler."
Mısırlılar ölümü gerçek hayat olarak algılamışlardır. Bu yüzden "ölüler medeniyeti" Mısır'da öte dünyaya istinad eden bir kültür olarak varolagelmiştir. Hatta kadim Mısır medeniyetinde ölüm adeta bir geçim kaynağı haline bile gelmiştir. Mezarların bakımı, ölülere yiyecek, çiçek, kurbanlar taşınması, belirli zamanlarda temizlenme törenleri gibi birçok faaliyet Mısırlıların geçim kaynakları arasında yer alır.
Mısırlıların ölüme dair söyledikleri şeyler hayattan daha fazladır. Onlar için ölümü daima hatırda tutmak en büyük erdem sayılır. Daima ölüm bilinciyle yaşayan Mısırlılar hiç durmadan çalışır, ölüm idraki onlarda var olan yaratıcı kabiliyetleri daha çok açığa çıkarır. Onlar ölüler diyarını "hayat ülkesi", tabutu "hayatın efendisi" olarak kabul ederler.
Varlığını tamamiyle Nil'e borçlu olan Mısırlılar'ın hayalinde bir  Tanrı düşüncesi yoktu. Onlar için uluhiyet hayat veren Nil'le aynıdır yahut güneşin bizatihi kendisidir. Mısırlı için insan Tanrı'nın yarattığı bir varlık değildir. Ona göre insan o koca gözden yani güneşten bir kıvılcım olarak sıçramıştır dünyaya. Bir Mısırlı'nın en yüce gayesi Osiris'in mezarının bulunduğu şehre defnedilmektedir. "Güneş'in gözü olan Osiris insanın iki mevcudiyeti arasında hiçbir kesintiye yer vermeyen sürekliliği simgeler. Bunlardan biri insanın bu dünyadaki yaşamı diğeri ebedî hayali değil fakat gerçek olan yaşamıdır. İki halin ikisi de birbirine vesiledir." Mısırlının ölüm karşısındaki tavrının bilinmesi için Osiris'in serüveninin bilinmesi gereklilik arzeder. Çünkü Osiris Mısırlının ölüm karşısındaki zaferidir. Helenistik devre kadar İsis ile Osiris arasındaki mitler büyük rol oynamıştır.

Kadim Mısırlı'yı başka milletlerden ayıran hiç kuşkusuz ölüye yüklediği abartılı anlam olabilir. Çünkü onlar en çok ölülerine yaptıkları devasa piramitler, özel mumyalama törenleri, ebediyeti temsil eden ihtişamlı kabirleriyle bilinirler. Edebiyatta da gelen yazıların büyük bölümünde Mısırlıların bizi en çok ilgilendiren kısımlarının ölüm hususuyla ilgili olduğunu görürüz.

Upanişadlar'ın Ölüm Olgusuna Bakışı
İnsanlık tarihinde ölüm, ruh ve yaradılış hakkında söylenmiş en eski söz olan Upanişadlar, mevcut en eski felsefe ve psikoloji olmak bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Doğu, Batı mistisizmi en çok bu kaynaktan beslenmiştir.
Upanişad filozofları insan hayatının ölümle son bulmadığını düşünür. Ölüm ebediyetten sadece bir akistir. Alemde var olmak ve yok olmak ancak bir görüntüden ibarettir. Oysa aynı dalgaların varlık okyanusunda derinliklerde devam ettiğini ifade ederler. "Her şey ebedi hayattan fışkırmış ve onunla titremektedir; zira hayat sonsuzdur." (Svatasvatara Upanişadlar 3.bölüm.)
 Upanişadlar'da bizdeki adıyla reenkarnasyon (tenâsüh), Hintlilerdeki adıyla Samsara düşüncesi ağır basar. Yani öldükten sonra ruhların yok olmayıp başka bir bedende tekrar dünyaya gelme hali. Hint düşüncesi bu inançla Vedalar döneminde tanışır.

Budizmde Ölümün Evrenselliği
Buddha'ya göre dünyada mutluluğa inanmak ve bunun için gayret etmek beyhudedir. Her şey fânidir. Eninde sonunda her şey yok olmağa mahkumdur. Ölümün evrensel gücüne karşı hiçbir şeyin dayanma gücü yoktur.
Buddha'ya göre dinler ölüm karşısında insanın çaresizliğini ifade ederler. Ölüm olduğu müddetçe mutlu bir dünya tasavvuru düşünülemez. "Bütün varlıklar alevler içindeyken nasıl olur da insan gülebilir, keyifli ve neşeli olabilir! Neden bir ışık aramıyorsunuz etrafınız karanlıklarla çevrili işte? Bu beden hastalığa ve zayıflığa mahkûm, bu kırılgan yuva parçalanmaya. Gerçekten hayatın gayesi ölümdür." der Buddha.
Buddha'ya göre ruh, şuur her defasında yeniden doğar ve başka bedenlere sığınarak hayatını yeniden kurar ve devam ettirir; "Nasıl bir insan eskimiş elbiseleri atıp yerine yenilerini giyerse, aynı şekilde ruh da eskimiş bedenleri atıp yeni bedenlere/geçer, bürünür." (Bagavadgida) Buddha için önemli olan şuur ve onun halleridir.

Kitapta, Budizm'in Metafiziği, bütün bağlılıkların çözülüp yok olduğu yer olan Nirvana, Buddha'nın mutlak hakikate bakış açısı, insanın varoluşuna karşı kayıtsız kalan Roma dininin insan ruhunda açtığı metafizik uçurumu kapatmaya çalışan Hıristiyanlığın ölüme verdiği cevaplar da bütün ayrıntılarıyla yer alıyor.
Tagore, Rilke, Meister Eckhart, Goethe, Yunus Emre ve Mevlana gibi düşünürlerin ve şairlerin ölüm hakkında yazdığı derinlikli dizelerden oluşan şiirlere de sıklıkla yer verilmiş.


Semiha Kavak
Star Gazete Kitap 2014