28 Kasım 2016 Pazartesi

El secreto de sus ojos


"Tutkulu aşk yalnızlığın en uç ve en son durağı gibi." 

Arayışlar / Salome

19 Kasım 2016 Cumartesi

DARBELER ÜZERİNE BİR HAFIZA KAYDI




"Yönetme hakkı" halkın vekaletine dayalı bir haktır. Halkın kendisini yönetme hakkını verdiği kişiler için en başta gelen değer kuşkusuz "ehliyet"tir. Demokrasilerde halk vekaletini seçimlerde kime vermek istediğini beyan eder. Ve çoğunluğun tercihi, aynı zamanda bir ehliyet tescilidir. Vekil, yeni bir seçim dönemine kadar asıl olan seçmenin/halkın taleplerini göz önüne alarak yönetim mekanizmalarını bu talepler doğrultusunda kullanmaya özen gösterir.
Halkın seçimlerde önem verdiği kriterler aynı zamanda toplumun değer yargılarının da göstergesidir. “Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.” Sözü “yönetim ve halk” arasındaki bağın  şeklini belirleyen bir ana unsur niteliğindedir. Halkın iyiye, doğruya verdiği önem ehil yöneticilerin iş başına getirilip, getirilmediğiyle ölçülebilir. Halkın ehil olmayana vekaletini vermesinin sonuçları toplumlar açısından oldukça yıkıcı olabilir. O nedenle islam, ehil olanların yönetici yapılmasını öğütler.
Bunun için Kur'an, daima ehil olanın iş başına getirilmesini tavsiye eder:
“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” , “Siz ey imana ermiş olanlar! Allaha, Peygambere ve aranızdan kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara itaat edin; ve herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allaha ve Peygambere götürün, eğer Allah’a ve Ahiret Gününe (gerçekten) inanıyorsanız. Bu (sizin için) en hayırlısıdır ve sonuç olarak da en iyisidir.” Nisa Suresi 58, 59

Demokrasilerde bireyin irade beyanını seçimler belirlediğine göre seçmen tarafından verilen kararlar, yapılan tercihler son derece önemlidir. Zira, yasal değişimlerin adresi meclistir ve halk seçtiği iktidarın icraatlarını yeni bir seçime kadar kabul etmek durumundadır. Bu süreç içerisinde elbet halk çeşitli yollarla görüşlerini, taleplerini, eleştirilerini dile getirecek, yeni bir tercih dönemine hazırlık yapacaktır. Amaç sürekli toplumların daha ileri gitmesini sağlamak, onların refah düzeyini yükseltmek ve her geçen gün toplumsal desteği daha da artırmak olduğuna göre toplumun tüm katmanlarının daha iyiyi, daha doğruyu araştırması son derece önemlidir.
Halkın ehil görüp seçtiği yöneticileri yeni bir tercih dönemi gelmeden şu veya bu gerekçelerle alaşağı etmek, güç kullanarak değiştirmeye kalkmak halkın iradesine karşı koymak olduğu gibi Hakk'ın ölçüleriyle de bağdaşmaz.
Yönetmeyi kendine hak gören ve halkın tercihlerini dikkate almayan kimi güç odaklarının durumdan vazife çıkarmaları veya bunu kendilerine verilmiş bir görev gibi görerek her an iktidarı denetlemeye mecbur bir pozisyonda bulunmaları, onları tarih boyunca halk tercihlerinin önüne geçmek için adeta yarışa sokmuştur. O nedenle demokrasinin tarihi aynı zamanda bir darbeler tarihidir.
Darbeler tarihi, siyaset tarihinin kendisi kadar geriye uzanır. Örneğin Roma İmparatoru Jül Sezar bir darbe kurbanı olmuştur ve bazı Roma imparatorları iktidara darbeyle gelmiştir. 1799'da Napolyon  Fransa'da iktidarı bir darbeyle ele geçirmişti. Antik Yunan ve Hindistan kentlerinde de darbeler fazlasıyla yaygındı.

Düzenli orduların kurulması ve silahlı gücün asker elinde toplanmış olması nedeniyle darbeler genelde askeri kuvvetlerin, silahlı organize güçleri içerisinden çıkmıştır/çıkmaktadır.
Askerî darbe, bir ülkede silahlı kuvvetler mensuplarının bir hiyerarşi içerisinde veya bir hiyerarşiye bağlı olmadan silah zoru ile ülke yönetimine el koyması demektir.

Askeri darbelerin çeşitli gerekçeleri olduğu gibi en geçerli nedenleri ise iktidarların ekonomik ve sosyal sorunları çözmede başarısız kaldıkları ve ülkeyi her geçen gün uçuruma sürüklemekte olduğu iddialarıdır. Bu doğrultuda ileri sürülen sav ise devletin iç ve dış güvenliğin zafiyete düştüğü, ekonomik göstergelerin gitgide kötüleştiği, rejimin tehlike altında olduğu yönündeki savlardır.
Böylesi gerekçelerin oluşması için derin güçlerin çeşitli kesimlerle işbirliği yaparak toplumsal çatışmaları kışkırttığı ve darbelere zemin hazırladığı iddiaları ise en çok öne çıkan iddialardan biridir.
Darbelerin, demokrasinin gelişmişlik düzeyleriyle, sivil sistemin yerleşikliğiyle ilişkisi yadsınamaz. O nedenledir ki genellikle darbeler demokrasisi gelişmemiş, buna uygun kurum ve kuralları yerleşmemiş ülkelerde meydana gelmektedir.
Amerikalı akademisyenler Jonathan M. Powell ve Clayton L. Thyne’nin derlediği bilgilere göre, 1950 yılından 2010 yılına dek dünyada 475 adet darbe veya darbe girişimi söz konusu olmuş, bunların 239’u darbe girişimi olarak kalmış ve sivil yönetim tarafından etkisizleştirilmiş, 236’sı ise askeri kanadın sivil yönetime el koyması ile sonuçlanmış. Diğer bir deyişle, bu 475 askeri kalkışmanın %50,32’si darbe girişimi olarak kalırken, %49,68’inde ise darbe gerçekleşmiş. Bu kalkışmaları coğrafi bölgeler olarak değerlendirdiğimizde  bunların sadece 8’inin Avrupa ülkelerinde meydana geldiğini görürüz. Geride kalanlar ise Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde meydana gelmiştir.
Darbelerin en yoğun olarak yaşandığı yılların  1960-1975 yıllar arasında olması  darbelerin birbirini tetiklediği veya o dönemlerin dünyayı darbeler üzerinden şekillendirmeye çalışan yabancı ellerin aktivitesine bir işaret olarak değerlendirilebilir.

Günümüze gelince; Darbe girişimleri hız kesmiş görünse de 2010 yılından bu yana dünyada 10 darbe girişimi yaşandı ve bunların 9’u başarılı oldu. Darbeciler sadece Türkiye’de başarısız oldular.
Bu tarih aralığında Gine-Bissau, Madagaskar, Gine, Mali, Sudan, Papua Yeni Gine, Lesotho, Burkina Faso, Burundi ve Türkiye. Darbe yaşayan ülkeler ise: Nijer, Mısır, Gine-Bissau, Mali, Maldivler, Ukrayna, Burkina Faso ve Tayland darbe girişimlerine sahne oldular.

Askerler zaman zaman sivil iradeye karşı güçlerini devam ettirmek için muhtıralarla da iktidarlara yön verirler ve toplumu darbelere karşı nötrleştirirler. Böylesi ülkelerde darbeler sürekli toplumların kaderi haline gelir.
Darbeciler başarılı olduklarında sivil yönetimleri rafa kaldırırlar ve kendi yöntemleriyle halkı idare etmeye kalkarlar. Korku ve baskıya dayalı yönetimleriyle halkı baskı altına alırlar.
Askeri darbe sonrasındaki yönetim tarzları da ülkeden ülkeye değişim göstermekte. Demokrasisi daha geride olan ülkelerde genelde yönetim askeri cuntanın elinde olur. Latin Amerika'da darbeden sonra değişik rütbede askerlerden oluşan cunta yönetimi oldukça yaygındır. Afrika'da ve Türkiye'de ise cunta ile birlikte çalışacak yeni bir meclis oluşturma ve bu meclis üyelerinin de cunta tarafından seçilmesi yönteminin uygulanması daha yaygın bir uygulamadır. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yönetimi ele geçiren cuntalar olan Milli Birlik Komitesi ya da Milli Güvenlik Kurulu, ülkeyi mutlak biçimde yönetmiş; aynı zamanda Kurucu Meclis ya da Danışma Meclisi adıyla cunta tarafından seçilen sivil temsilcilerin olduğu ancak MBK ya da MGK karşısında oldukça zayıf işlevli, güdümlü bir meclis oluşturulmuştur.


Darbelerin tarihine baktığımızda demokrasileri yerleşmiş ülkelerin çoğunun geçmişinde halk tercihi önemli görülmemiş, halk adına yönetme sevdalıları erki elinden bırakmak istememiştir. Askeri darbelerin sık sık yaşanmasının nedeni, genelde sivillerin devleti yönetmeyi beceremedikleri yönündeki bilinç altına yerleşmiş olan düşünceleridir. Bu bilinçaltı zaman zaman çeşitli şekilde ortaya çıkabilmektedir.

Bugün bile en demokrat sanılan ülkelerde dahi hala eskinin kalıntıları diridir ve yöneticiler o zinde güçleri dikkate almak zorundadırlar.



TÜRKİYE’DE DARBELER

Türkiye bugüne gelinceye kadar yönetme hakkını kendinde gören ve o nedenle seçilmiş iktidarları devirmeye yönelik birçok kalkışmayla karşılaştı. Bunların bazıları bu girişimlerinden sonuç aldılar. Bazıları ise henüz baş vermeye kalktıklarında başları ezilmiş ve böylece başarısız olmuşlardır.
Türkiye’de ilk darbe girişimin Balkan Savaşları'nda alınan hezimetler üzerine ittihat ve Terakki önderliğinde yapılan Bab-ı Ali baskını olduğu belirtilir. Balkanların elden çıkması halkı isyana sevkeder. Halk bu durum karşısında Sadrazam Kamil Paşa Hükümeti'ni sorumlu tutmaktaydı. Netice itibarıyla savaştan alınan kötü sonuçlar nedeniyle, İttihat Ve Terakki önderliğinde darbe hazırlıkları başlamıştı. 23 Ocak 1913 günü o zamanlar binbaşı olan Enver Bey önderliğinde Bab-ı Ali'ye girildi. Dönemin Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa silahla vurularak öldürüldü. Sadrazam Kamil Paşa'ya ise zorla istifa mektubu imzalatıldı. Mektup, padişah V. Mehmed tarafından kabul edildi. Yeni Sadrazam ise, 31 Mart Vakası sırasında da büyük başarılar gösteren Mahmut Şevket Paşa oldu. Bu olay Modern Türkiye Tarihi'nin ilk darbesi olarak değerlendirilmektedir.

İdari yönden oldukça çalkantılı ve sert tedbirlerle geçen cumhuriyetin ilk dönemlerinde darbe girişimlerinin önü kapatıldı. Ancak, çok partili demokrasiye geçiş dönemimizle birlikte darbeler gündeme gelmeye başladı. Bu yeni dönemin dünyada çalkantıların olduğu, darbelerin etkin olduğu bir döneme tesadüf etmesinin de etkisiyle askerler sivil yönetimleri yakın takibe aldılar ve ortaya çıkan boşlukları kendilerinin sivil idarelere karşı güçlenmeleri için bir fırsat olarak değerlendirdiler.
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinde yer alan "Madde 35 - Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır." Hükmü darbeciler için adeta bir sığınak oldu.
Türkiye sivil iktidara karşı en acımasız darbeyi1960 yılında yaşadı. Çok partili döneme geçilmesiyle birlikte seçimlerde iki kez halkın çoğunluğunun oyunu alan ve halk tarafından coşkuyla desteklenen DP iktidarı, önce muhaliflerinin sert eleştirilerine hedef oldu. Daha sonra yaşanan bir kısım olaylar ve ileri sürülen iddialara dayanılarak sivil yönetim darbeyle devrildi. Sivil iktidara müdahale genç subaylar olarak anılan 37 subay tarafından hazırlandı.
27 Mayıs 1960'da Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in okuduğu bildiriyle ordu yönetime el koydu. Cuntanın başında emekli Orgeneral Cemal Gürsel vardı.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet üyeleri tutuklandı. Yüzlerce akademisyen, subay ve astsubay, öğretim üyesi, hakim ve savcı emekliye sevk edildi. Ülke Milli Birlik Komitesi tarafından yönetiliyordu. Daha sonra bu komite içinde de tasfiye yaşandı.
Yassıada'ya gönderilen hükümet üyeleri komik ithamlarla, evrensel hukuka aykırı olarak kurulan Yassıada Mahkemesi'nde yargılanmaya başladı.
En ağır iddialar Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu üzerinde yoğunlaştı.
Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961'de, Adnan Menderes ise başarısız bir intihar girişiminde bulunduğu için bir gün sonra sağlık heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen vakti idam edildi.
Ülkeyi yangın yerine çeviren 1960 darbesi TSK içerisindeki bazı askerlerin taleplerini kesmedi. Darbeci komite arasında bulunan ancak o tarihte Kore’de olduğu için darbeye katılamayan ve yurda dönüşünde Harp okulu komutanlığına getirilen Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşları darbenin etkilerinin kalıcı olması gerektiğini belirterek askeriye içerisinde örgütlenmeye gitti. Albay Talat Aydemir 22 Şubat 1962'de yapılan atama ve tutuklamalara karşı, askeri öğrencilerin de desteğini alarak darbeye kalkıştı ancak sonuç alamayınca pazarlık sonucu teslim oldu. Bu direniş uzlaşma ile sonlandırıldı ve Aydemir emekli edildi, 10 Mayıs 1962'de çıkarılan özel af yasasıyla da serbest bırakıldı.
Ancak Albay Aydemir 21 Mayıs 1963'de Anayasa 'da öngörülen reformların gerçekleştirilmediği gerekçesiyle ikinci darbe girişiminde bulundu, girişiminde başarılı olamadı. Yapılan mahkemeden sonra Süvari Binbaşı Fethi Gürcan ile birlikte idama mahkum edildi. Hüküm 5 Temmuz 1964 günü yerine getirildi.
Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan’ın darbeye teşebbüsü nedeniyle idam edilmiş olmaları TSK içerisindeki darbecilerin önünü kesmeyi sağlamadı. 1971 ve 1997 yıllarında yine TSK içerisinden bir grup mevcut iktidarların çekilmesini istedi. Post modern darbe denilen darbeye teşebbüs öncesi sivil iktidarı değiştirme yöntemlerini kullanılarak mevcut hükümeti istifaya zorlandı.
1971 yılındaki muhtıra öncesi Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan ve içlerinde 27 Mayıs darbesini yapan Millî Birlik Komitesi'nin liderlerinden emekli Korgeneral ve kontenjan senatörü Cemal Madanoğlu'nun da bulunduğu bir grup darbe yapmayı planladı ancak 9 Mart 1971'de planlanan darbe girişimi, Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün de bulunduğu Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e haber vermesinin ardından bastırıldı, izleyen süreçte Madanoğlu tutuklandı, ancak cezalandırılmadı.
9 Mart girişiminden sonra, 12 Mart 1971 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un imzasıyla dönemin Cumhurbaşkanı emekli orgeneral Cevdet Sunay'a bir muhtıra verilerek, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümet istifaya zorlandı. Demirel, muhtıraya direnmeyerek istifa ettiği için "şapkasını alıp gitmek"le suçlandı.

Türkiye, 1960 darbesinin ardından tarihinin en karanlık dönemlerinden birini, 12 Eylül 1980'de, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğinde emir-komuta zinciri içinde yapılan darbe ve darbeyi izleyen süreçte yaşadı. 1980 darbesi sırasında tek kanallı Türkiye'de TRT ekranına Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'la birlikte çıkan Kenan Evren darbe bildirisini bizzat okudu.
Darbeciler bu kez darbenin gerekçesi olarak azan terörü ve irticai faaliyetleri, siyasetin bunları önlemede zaaf gösterdiğini öne sürdüler. Darbeyle birlikte her gün akan kan nasıl olduysa bir günde kesildi. Bu durum askerlerin darbe öncesi kanın durması için çaba göstermeyip, darbeye zemin hazırlanmasını arzuladıkları şeklinde yorumlandı.
Darbenin ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Ülke 1983 seçimlerine kadar Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından yönetildi.
12 Eylül darbesi toplumda yıllarca kapanmayacak yaralar açtı. Darbenin sonuçları topluma travma yaşattı. Darbeyle başlayan süreçte;
-TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
-650 bin kişi gözaltına alındı.
-1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
-Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
-7 bin kişi için idam cezası istendi.
-517 kişiye idam cezası verildi.
-Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı).
-İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
-71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
-98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
-388 bin kişiye pasaport verilmedi.
-30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
-14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
-30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
-300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
-171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.
-937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
-23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
-3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
-400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
-Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
-31 gazeteci cezaevine girdi.
-300 gazeteci saldırıya uğradı.
-3 gazeteci silahla öldürüldü.
-Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
-13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
-39 ton gazete ve dergi imha edildi.
-Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
-144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
-14 kişi açlık grevinde öldü.
-16 kişi “kaçarken” vuruldu.
-95 kişi “çatışmada” öldü.
-73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.
-43 kişinin “intihar ettiği” belirtildi.

12 Eylül 1980 darbesinin bu yıkıcı etkileri de askerlerin seçilmiş-sivil yönetimlere müdahale isteğini azaltmadı. Bir süre pusuda bekleyen zinde güçler bu kez 1980 darbesinden 17 yıl sonra, tarihe "post-modern darbe" olarak geçen 28 Şubat sürecinde, 12 Mart darbecilerine benzer bir yöntemle Necmettin Erbakan liderliğindeki Refahyol koalisyon hükümeti istifaya zorladı. Çok kanallı TV ve radyo Türkiye'sindeki 28 Şubat sürecinde medya kuruluşları temsilcileri de -yargı mensupları ve üniversite yöneticilerinin yanı sıra- Genelkurmay Başkanlığı binasında brifinglere davet edildi. Başbakanlık binasının karşısındaki Genelkurmay Başkanlığı'nda verilen brifinglerde, Başbakan Erbakan "Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı birinci öncelikli tehdit olarak duyurulan irticanın lideri" olarak yansıtıldı. Bu süreçte Fethullah Gülen’in desteğine ihtiyaç duyuldu ve Gülen TV’lere çıkarak Erbakan’a suçlamalarda bulundu. İktidarın yönetmeyi beceremediğini, bırakıp gitmeleri gerektiğini belirtti. Batı’nın düşman bellediği Erbakan’a hakarete varan eleştirilerde bulundu. Anlaşılan; Gülen’in arkasındaki güç ondan böylesi bir açıklama yapmasını istemişti.
Yapılan çeşitli baskıların ardından koalisyonun ortağı Çiller görevi devralarak baskıyı ortadan kaldırmak istedi. Erbakan istifa etti ancak Çiller’in partisinde yaşanan istifalar sonrası Cumhurbaşkanı Demirel Çiller yerine Mesut Yılmaz’a hükümeti kurma görevi verdi. Böylece asker baskısıyla Refahyol hükümeti sonlandırılmış oldu.
Ahmet Necdet Sezer'in görevinin sona ermesinin ardından TSK, Ak Parti iktidarın cumhurbaşkanını belirleme tercihine müdahale etmeye kalktı.11. cumhurbaşkanının seçimi için parlamentoda yapılan ilk tur oylamanın yapıldığı gün gece yarısına doğru Genelkurmay Başkanlığı sitesinden yapılan açıklama da, tarihimize "e-muhtıra" olarak geçti. AKP Hükümeti bu bildiriye kararlılıkla yanıt verdi. Ancak 27 Nisan 2007'de, hükümeti uyaran bu bildiriyi şahsen yazdığı ve duyurduğunu açıklayan dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt emekliye sevk edilmedi, hakkında idari/cezai bir soruşturma başlatılmadı, dava açılmadı.
E muhtıranın asıl hedefi Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını engellemekti. Erdoğan, başbakanlıkta kalmaya karar verdi .Ak parti de eşi başörtülü olduğu için cumhurbaşkanı olması engellenmek istenen önceki başbakan Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçti.
Bu arada darbelere karşı caydırıcı bir hamle yapıldı ve 2010 tarihinde yapılan mini anayasa değişikliğiyle darbecilerin yargılanmasına başlandı. 12 Eylül darbecilerinden hayatta olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılama sonucu ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Cezaları iyi hal nedeniyle müebbete çevrildi. Kısa bir süre sonra Evren ve Şahinkaya’nın ölümüyle de davalar rafa kalktı.
Ak partinin e-muhtıraya karşı dik duruşu, 1980 darbecilerinin yargılanmasını sağlamasının darbe heveslilerini caydıracağı düşünülüyordu. Ak partinin her seçimden başarıyla çıkması, AB normlarına uygun kimi düzenlemelerin yapılması toplumda darbe dönemlerinin kapandığı yorumlarına yol açsa da bütün sivilleşme girişimlerine rağmen TSK içerisine sızmış (sözde) dini bir örgüt alttan alta yeni bir darbeyi örgütledi. Ve bu örgüt 15 Temmuz gecesi tarihin en kanlı darbesini gerçekleştirmek üzere harekete geçti.


FETÖ’NUN TSK’YI ELE GEÇİRME PLANI
Fethullahçı Terör Örgütünün TSK içerisinde yapılanmaya başlamasının tarihi 1985’li yıllara kadar uzanır. 1980 darbesine methiyeler düzen,  bir isim olan F.Gülen, darbe sonrasında da faaliyetlerini sürdürdü. Asıl hızlı yapılanma dönemi ise Özal dönemiyle başlar. Özal’ın işbaşına gelmesini fırsat bilen F.G sadece emniyet içerisine değil, TSK’ya da sızmanın çalışmalarına başlar. TSK’ya ilk sızmaların 1985-86 yılları olduğu belirtiliyor. TSK içerisine çok gizli şekilde elemanlarını yerleştirmeye başlayan Gülen, kimi özel toplantılarında ordu içerisine şakird yerleştirmenin önemine değinir ve bu durumdaki kişilerin çok büyük sevaplar kazanacağını anlatır.
Ordu içerisine yerleştirdiği elemanlarına gizlenmelerinin gerektiğini anlatan Gülen, bunun için bu kişilerin ibadetlerini ertelemeleri, islam kaynaklarında yer almayacak yöntemlerle ibadetlerini yapmalarını veya hiç yapmamalarını belirtir ve bunlar için fetvalar verir.
Bu yolla TSK içerisine yüzlerce kişiyi sokar. Daha sonra çalınan sorular vasıtasıyla  askeri okulları da ele geçirirler.
Ancak tüm bu sinsi çalışmalara rağmen TSK içerisindeki yapıyı tamamen ele geçirmeleri kolay olmaz. Zira, TSK düzeni bir hiyerarşiyle oluşmaktaydı. Yapının tepe isimleri bir hiyerarşiye bağlı olarak atanmaktaydı. Bu ise örgütsel yapının, halkanın tamamlanmasına engeldi. Bunun için mevcut yapıyı alt üst edecek bir zorlamaya, kimi gerekçelere ihtiyaç vardı. Yapılan anketlerde halkın en güvendiği kurumların en başında TSK gelmekteydi. O nedenle bu güveni yıkmadan hiyerarşiyle oynayabilmek mümkün gözükmüyordu.
İşte bu noktada askerlerin seçilmiş iktidara (Ak Parti iktidarına) darbe yapma hazırlığı içerisinde oldukları öne sürüldü.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin içindeki grupların siyasi iktidarlara karşı geçmişte birçok kez darbe girişiminde bulunduğu dikkate alındığında bu tür iddiaların gerçekliği her zaman mümkündü. Zira TSK içerisinde bir grup Ak Parti’nin asıl kadrosunun siyasal İslamcı olduğunu, onun “devletin kılcal damarlarına kadar sızın” diyen bir başka dinci grup olan F.Gülen grubuyla işbirliği yaptığını ve laikliği yok etmeye çalıştıklarını öne sürüyordu.
Yapılan bu karşı propagandaya rağmen Ak Parti’nin yerel seçimlerden başarıyla çıkması ve genel seçimlerde de başarılı olması üzerine bazı muhalif kesimler kitlesel eylemlerle iktidara karşı sokak muhalefeti başlattılar. “Cumhuriyet Mitingi” adı altında düzenlenen mitinglerde, ‘Cumhuriyetin elden gittiği, laikliğin tehlikede olduğu’ gibi söylemlerle Ak Parti iktidarının önüne geçilmesi gerektiği öne sürülüyordu. Bunun için yargı dahil tüm kurum ve kuruluşlara çağrılar yapılıyor, Ordu göreve çağrılıyordu. Kimi medya kuruluşları askerlerin iktidardan aşırı derecede rahatsızlık duyduğunu, hiyerarşik bir darbe girişimi olmasa da TSK içerisinde bir grup askerin her an darbeye kalkışacağı öne sürüyordu.
İşte bu atmosferde Ümraniye’de bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler bulundu. Genişletilen soruşturmalar sonucunda bu silahların iktidarı devirmek isteyen Ergenekon adlı örgüte ait olduğu belirtildi. F.Gülen’e bağlı savcıların yaptığı soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan 58'i tutuklu, 150'den fazla şüpheli hakkında; silahlı terör örgütü kurmak, hükümeti devirmek, Hükümeti görev yapamaz hale getirmek, terör örgütü kurmak ve yönetmek, silahlı terör örgütüne üye olmak, silahlı terör örgütüne yardım etmek, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı halkı isyana tahrik, patlayıcı madde bulundurmak atmak ve bu suçlara azmettirmek, Cumhuriyet gazetesine patlayıcı madde atmak ve 17 Mayıs 2006'daki Danıştay saldırısına azmettirmek, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek, kişisel verileri kaydetmek, askeri itaatsizliğe teşvik, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik gibi suçlarından kamu davası açıldı.

Sürdürülen soruşturmalara göre Ergenekon terör örgütünün fikri temeli 2003-2004 yıllarında hazırlanan “Ayışığı ve Sarıkız” adlı planlara dayanmaktaydı. Bu planların asıl dayanağı ise zamanın Ege Ordu Komutanı olan orgeneral Hurşit Tolon’a ait olduğu belirtilen ve 2002 tarihinde iktidara gelmesi muhtemel olan Ak Parti iktidarına karşı hazırlandığı öne sürülen mücadele planıydı. İddialara göre Tolon, 32 sayfadan oluşan Ak Parti iktidarını engelleme planını zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e sundu. Ancak Sezer, Tolon’a sakin olunması ve bir süre daha beklenmesini önerdi.
Ergenekon planının dayanakları var olduğu iddia edilen bu rapora kadar uzanmaktaydı.
Bu iddialarla başlatılan operasyonlar sonucu sivil, asker, bürokrat, gazeteci vs yüzlerce kişi mahkemelerde yargılandı ve müebbetlere varan ağır cezalara çarptırıldı.
Bu davalarla birlikte TSK içerisinde birçok üst rütbeli subayın darbeci denilerek cezalara çarptırılması ve askeriyeden atılması üzerine TSK içerisine sızmış olan F.Gülen’e bağlı subaylar terfi ettirildi, atılanların yerine yerleşti.
Bütün bunlar yapılırken (sözde) iktidara sahip çıkılıyor ve böylece onlara darbe yapmak isteyenlerin yerine demokrasiye bağlı askerler getiriliyordu.Ak parti iktidarı yıllarca bu savlarla uyutuldu ve FETÖ’nün TSK içerisinde sızmadığı yer kalmadı. TSK içerisinde FETÖ’ye mensup olmayan askerler çeşitli ihbarla suçlanıp, askeriyeden atıldı. Sorular çalınarak askeri okullar F.Gülen’e bağlı gençlere teslim edildi. Böylece emniyetten sonra TSK’da FETÖ’nün eline geçti.
Daha sonra Ak Parti’ye açılan kapatma davasından başlayarak yargı da ağırlıklı olarak FETÖ’nun eline geçti. Üstelik yargının kilit noktalarını ele geçirme  işini de TSK’da olduğu gibi Ak Parti’yi koruma adına Ak Parti iktidarına yaptırdılar. Yargının bir daha sivil iktidara müdahale edememesi için bazı yasaların çıkarılmasının gerekli olduğunu iktidara yutturan bu yapı referandumla HSK’yı ele geçirdi.
Böylece emniyet, TSK, yargı kuşatması tamamlanmış oldu. İktidarda Ak parti vardı ama ağırlıklı güç F. Gülen’in kontrolüne girmişti.
İktidar, bu yapının kurduğu tuzağı fark ettiğinde iş işten geçmişti. İktidarın İsrail’le, AB(D) ile çatışmaya başlamasının ardından Erdoğan ile Batı arasındaki ipler iyice gerilmişti. 2009’da Davos’ta Erdoğan’ın çıkışının ardından “ Mavi Marmara” olayının yaşanması, İsrail’e destek veren ülkeleri de Erdoğan’ın karşısına dikti. Batı bloku Erdoğan’ın mutlaka siyaseten bitilmesi gerektiği üzerinde ittifak halindeydi. Bu görevi yerine getirebilecek olan tek güç ise Pensilvanya’da koruma altına aldıkları F.Gülen ve onun ordusuydu. Gülen, 28 Şubat’ta olduğu gibi yeniden Batı blokundan iktidarı devirme görevi almıştı. Yaptığı haftalık vaazlarında alttan alta Erdoğan’a eleştiriler yapmaya başladı. İsrail’in yıllardır yaptığı zulmü görmemezlikten gelip, Filistin’in İsrail’e attığı bombalar için gözyaşı döktüğünü belirten Gülen bu kez de Mavi Marmara için devreye girerek; “Otoriteden izin alınmalıydı” diyerek İsrail’in katliamlarına arka çıktı, ölenlere şehit denilemeyeceğini öne sürdü.
Bu açıklamalardan anlaşılan; F.Gülen, Erdoğan’ı bitirmeye kararlıydı. Sistem içerisine yerleştirdiği ordusu en soldan, en sağa kadar birçok yerde aktif durumdaydı. Gülen ordusu TSK, Emniyet,Yargı, Bürokrasi ve Sivil örgütleri ele geçirmiş olan bir orduydu. Yapılan hesaplara göre bu derece güçlü bir yapının iktidarı belirleme ve Erdoğan’ı siyasetten uzaklaştırması zor değildi.
Erdoğan’a ilk salvo onun en yakınındaki isim olan MİT müsteşarı Hakan Fidan üzerinden vurulmak istendi. Erdoğan’ın ameliyat olacağı güne rast getirilen bir günde Hakan Fidan FETÖ savcılarınca ifadeye çağrıldı. Şimdilerde itirafçı olan savcıların anlattıklarına göre Fidan o gün Oslo görüşmeleri nedeniyle devlete ihanetten tutuklanacak, daha sonra da dosya Erdoğan’a uzandırılacaktı. Böylece olay Erdoğan’ı da yargılama noktasına getirilecekti.
Bu operasyonu başaramadılar. Fidan ifade vermeye gitmedi .Erdoğan onu korumaya aldı ve böylece Erdoğan ile F.Gülen örgütü arasındaki ilk büyük savaş başlamış oldu.
İktidar, F.G örgütünün her tarafı ele geçirmesinin tehlikeli bir noktaya geldiğini ve buna engel olunması gerektiğini, aksi takdirde iktidarların bu yapıyla mücadeleye gücünün yetmeyeceğini düşünerek bu yapıyı durdurmak gerektiğine karar verdi.
İlk olarak bu yapının finans kaynaklarını oluşturan dersaneleri kapatma kararı aldı. Bu karar FETÖ yapısı üzerinde bomba etkisi yaptı. Bu karara sert tepki gösterdiler ve açıktan açığa iktidara her platformda saldırmaya başladılar.
Bu tartışmalar yaşanırken iktidar gezi parkında başlayan bir eylemle sarsıldı. Taksim’de yapılacak Taksim alanını düzenleme projesi nedeniyle ağaçların  yok edileceğini öne süren bir grup gezi parkında eylemlere başladı. Burada ilk fitili yakan kişi ise HDP milletvekili S.S.Önder oldu. Başlangıçta gençler tarafından başlatılmış olan bu eylem daha sonra legal/illegal sol kitlelere yayıldı. FETÖ’ye bağlı polislerin şiddete dayalı uygulamalarıyla buradaki olaylar büyüdü. Olay Erdoğan iktidarını hedef alan bir halk ayaklanmasına dönüştürülmek istendi. Sadece İstanbul’da değil, yurdun çeşitli yerlerinde eylemler başlatıldı. Eylemlerde ölenler, yaralananlar oldu. Ancak sonunda iktidar aldığı önlemlerle bu eylemleri sona erdirdi.
FETÖ’nun bu süreçte  öne çıkmadan olayları kışkırttığı ve en soldan, en sağa bileşenleri olan bu eylemle iktidarın devrilmesine zemin hazırladığı daha sonraları ortaya çıktı.
Kimi itiraflara göre ise bu bir tepki testiydi. İktidara karşı daha sonra yapılacak önemli operasyonlar için çeşitli kesimlerin iktidara karşı tepkisi büyütülmek istenmişti.
Bu olaylardan yaklaşık beş ay sonra Türkiye büyük bir operasyona uyandı. Bu örgütün kontrolündeki bazı savcılar, bir süredir yaptıkları dinleme ve izleme sonucu iktidarın bazı bakanlarının yolsuzluk ve rüşvet işlerine bulaştığını öne sürerek dört bakan, bakan oğulları ve 80 civarında bürokrat, işadamını 17 Aralık 2014 tarihinde gözaltına aldılar. Asıl hedefin Erdoğan olduğu anlaşılıyordu. Birçok kişi tutuklandı. Bununla da yetinilmedi 25 Aralık’ta ikinci bir dalga başlatıldı ve bu kez Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da şüpheli olarak gözaltına alınmak istendi.
Örgütün savcısı Muammer Akkaş tarafından yürütülen soruşturmada 96 kişiye yöneltilen suçlamalar arasında 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet' bulunuyordu.
Savcı Akkaş, birçok iş adamının da aralarında bulunduğu 41 kişilik gözaltı listesi hazırladı, mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı çıkarttı.
Ancak emniyet gözaltı kararına uymadı. İktidar karşı atağa geçerek emniyette büyük bir değişim yaptı. Çok sayıda kişiyi görevden aldı, yerlerini değiştirdi.
Bu olaylardan sonra MİT tırları operasyonuyla örgüte bağlı savcı ve askerler Türkiye’nin Türkmenler’e gönderdiği tırları durdurdu. MİT elemanlarını tartakladı. Bu operasyon iç ve dış basına servis edildi ve Türkiye’nin IŞİD’e silah gönderdiği iddia edilerek Türkiye zor durumda bırakıldı. Yine hedef Erdoğan’dı.
Erdoğan ve iktidarına karşı yapılan bunca operasyona rağmen Ak parti 30 Mart yerel seçimlerinden büyük bir zaferle çıktı. Oysa örgüt ve bileşenleri yerel seçimde iktidarın büyük bir yenilgiye uğrayacağını öne sürüyor, böylesi bir sonuç bekliyordu.
10 Ağustos’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde de bu çevrelerce Erdoğan’a karşı yapılan tüm kampanyalar ve ittifaklar sonuç vermedi ve Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi.
Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da FETÖ ile mücadelenin önemine değinerek, F.Gülen örgütünün sistemden temizlenmesi için gerekli soruşturmaların açılmasını istedi.
30 Ekim 2014 tarihinde Paralel yapıyla (FETÖ) mücadele MGK iç ve dış tehdit listesine girdi. Artık F.Gülen örgütü kıskaca alınıyordu.
14 Aralık 2014 tarihinde bu yapıya karşı önemli bir operasyon yapıldı ve yapının medya ayağındaki isimler gözaltına alındı.
Bu tarihten sonra ise çeşitli operasyonlarla örgütle mücadeleye girişildi. Örgütün emniyet içerisindeki uzantıları temizlenmeye başlandı. Bürokrasi dahil birçok yerde faaliyette olan örgüt elemanları yargıya teslim edildi. Ancak, kamuoyunda örgütle ciddi bir mücadelenin yürütülmediği, bu konuda sadece Erdoğan’ın titiz davrandığı algısı yerleşmişti. Bu yapı mücadeleye rağmen hala her yerde etkinliğini sürdürüyordu ve uzun zamandan beri örgütlendikleri yer olan TSK içerisindeki uzantılarına hiç dokunulamamıştı. O nedenle sık sık örgüte bağlı askerlerin darbeye kalkışacağı öne sürülüyordu. Bu iddialar üzerine bazı savcıların TSK içindeki örgütlenme için soruşturma başlattığı ve 200 kişilik bir listeyi Genelkurmayın bilgisine sunduğu belirtiliyordu. Yargının bu atağının yanı sıra  iktidarın ise TSK içinde temizlik yapmayı 2016 Ağustos ayındaki YAŞ’a bırakmayı tasarladığı sanılıyordu.




FETÖ DARBESİ VE TAHMİN EDİLEMEYEN HALK TOKADI

F.Gülen’in yıllarca ilmik ilmik ördüğü TSK’ya çok güvendiği belliydi. Bu nedenle Gülen Erdoğan’a karşı tehditi hiç elden bırakmadı. Çeşitli şifrelerle Erdoğan’a karşı hem tehditlerini sürdürdü, hem de bağlılarına sonsuz ümitler verdi. Gülen’in TSK içindeki gücü AB(D) tarafından da biliniyor ve yapılacak bir askeri darbenin mutlak başarılı olacağına inanılıyordu. Darbe sonucunda Erdoğan’dan kurtulunulacak ve yeni bir dönem başlayacaktı.
FETÖ’nün darbe planı en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Yurdun dört bir yanı darbeci askerlerce kuşatılacak, Erdoğan, tatilde olduğu Marmaris’te (ölü ya da diri) ele geçirilecekti. Bu tablo sonucunda halk çaresiz darbeyi planlayanların planlarına uyacaktı. Darbe sabah üzeri planlanmıştı ancak darbe planı akşama varmadan MİT tarafından öğrenilince darbeciler planlarını erkene almak zorunda kaldılar.
Darbeci askerler 15 Temmuz saat 21.00’ den itibaren kışlalarından ayrılarak planlanan yerlere doğru hareket ettiler. Köprülerin tek yönlü olarak askerlerce kapatılması vatandaşlarca darbeden ziyade teröre karşı alınmış geniş çaplı bir harekat olarak düşünüldü. Ancak sosyal medya üzerinde bunun bir darbe olduğu da hızla yayıldı. Birçok kişi darbe yapıldığı bilgisi üzerine hızla sokağa çıktı. Askerlere tepki gösteren vatandaşlara bazı subaylar silahla karşılık verdi. Devletini, milletini korumakla görevli bir grup gözü dönmüş FETÖ mensubu asker adeta halkına düşman kesildi.
Emir komuta zincirine bağlı olmadıkları anlaşılan FETÖ’cü subayların planları açığa çıkmıştı. Hedefleri Erdoğan’ı etkisizleştirmek ve bu durum karşısında genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarını darbeye sahip çıkmaya ikna ederek darbeyi emir –komuta zinciri içerisinde yapılmış göstermekti. Bu nedenle darbeciler Genelkurmay başkanı ve bazı kuvvet komutanlarını rehin aldılar. Genelkurmay başkanı Hulusi Akar’a darbe metnini imzalatmayı başaramayan darbeciler yine de ele geçirdikleri TRT’den okuttukları bildiride darbeyi TSK’nın emir komuta zinciri içerisinde yapılmış bir darbe olarak gösterdiler.
Bu arada darbeciler MİT ve Gölbaşı Özel harekat merkezini kontrollerine almaya çalıştılar. Hedeflerinden birinin Hakan Fidan’ı öldürmek olduğu anlaşılıyordu. Ancak buralarda karşılaştıkları direnişler sonucu amaçlarına ulaşamadılar. Özel harekat merkezini bombalayan darbeciler burada 42 polisimizi şehit ettiler.
Saatler ilerledikçe halk başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın akıbetini öğrenmeye çalışırken Başbakan Yıldırım saat 23.00 civarlarında NTV’ye bağlanarak, bir grup askerin darbe girişiminde bulunduğunu , ancak başaramayacaklarını ve darbe girişiminde bulunanların en ağır cezaya çarptırılacağını belirtti. Saat 00.30 civarlarında da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Face time ile CNN Türk TV’ye bağlanıp halkı sokağa çağırmasıyla darbeciler iyice zora girdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, CNN Türk canlı yayınına bağlanarak, halka sokağa çıkma ve darbe girişimine karşı direnme çağrısında bulunmasının ardından, yurdun tamamında halk darbe girişimine direnmek üzere, meydanlara akın etti. Darbe girişimine muhalefet partileri de tepki gösterdi, ilk olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, darbe girişimine karşı açıklamalarda bulundu.
Saat 01.00'de Koordinasyon Merkezine, Atatürk Bulvarı, Hoşdere Caddesi ve Genelkurmay civarında 6 tankın araçları ezerek ilerlediği, Genelkurmay çevresinde ve karargah içinde çatışma çıktığı, Ankara Emniyet Müdürlüğüne uçak, helikopter ve tankla atış yapıldığı bilgisi geldi.
1. Ordu komutanı Ümit Dündar gece ilk darbe karşıtı açıklamayı yapan komutan oldu. Orgeneral Dündar telefonla yaptığı açıklamada “endişe edecek bir durumun olmadığını, darbecilerin küçük bir grubu temsil ettiğini, emir komuta zinciri içerisinde diğer birliklerle gerekli tedbirleri aldıklarını belirtti.
Saat 01.28'de ise Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu, "Komuta kademesi olarak bu girişimi kesinlikle kabul etmiyoruz." açıklamasında bulundu.
Ardından, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, "Eşkiyalar başarılı olamayacaklar." dedi.
Saat 01.40'da Atatürk Bulvarı ve Çankaya Köşk’ü üzerinden beş nolu giriş kapısı önüne ateş ederek, 5 zırhlı araç yaklaştı. Silah kullanılarak karşılık verildi ve 100 kişilik bir vatandaş grubunun da desteği ile püskürtüldü.
Saat 02.00'de ise Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, minarelerden sela okunması çağrısında bulundu.
Saat 02.30'u gösterdiğinde MİT Basın Danışmanı Nuh Yılmaz, "Darbe püskürtüldü" açıklamasını yaptı. Saat 02.40'da ise TBMM'ye savaş uçağı tarafından iki bomba atıldı.
Saat 02.55'te TRT'yi basan askerlerin halk ve polis tarafından püskürtülmesinin ardından, TRT Genel Müdürü Şenol Göka, bildirinin silah zoru altında TSK adına okutulduğu ve çok zor saatler geçirdikleri yönünde açıklamada bulundu.
TRT Yerleşkesi'ne toplanan vatandaşlar, burada darbe girişimini protesto etti. Diğer kanallarda işgal ihtimali üzerine tedbirler artırıldı ve işgal edilen ve CNN Türk, Hürriyet ve hurriyet.com.tr'nin bulunduğu Doğan Medya Center'da darbe karşıtı protestoların güçlendirilmesi istendi. Saat 03.22'den itibaren Meclis sabaha kadar sürecek şekilde, aralıklarla yeniden bombalanmaya başlandı.
Saat 03.39'da Ankara İl Emniyet Müdürlüğü ikinci kez savaş uçağı ve helikopterler tarafından vuruldu.
Marmaris'te kaldığı otelden ayrıldıktan sonra İstanbul Atatürk Havalimanı'na gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, saat 04.00'de basın mensuplarının karşısına çıktı.
Saat 04.12'de Meclis, bir kez daha vuruldu ve Genelkurmay Başkanlığı çevresindeki askeri helikopterden halka ateş açıldı.
Saat 05.40'da Boğaziçi Köprüsü’nde top atışı yapılması nedeniyle, bir TOMA alev aldı.
Bir yandan saldırılar sürerken, saat 05.45'te Harbiye’deki TRT İstanbul Radyosu'nu basan askerlerin teslim olduğu bilgisi verildi.
Saat 06.01'de İstanbul Boğazı, deniz ulaşımına kapatıldı.
Saat 06.23'te Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne bomba atıldı.
Saat 06.40'da Boğaziçi Köprüsü'ndeki askerler, teslim oldu.
Saat 06.50'de Genelkurmay Başkanlığı'na vekaleten 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar getirildi.
Saat 07.15'te Çerkezköy'deki 3. Zırhlı Tugay'dan İstanbul'a 15 tank sevk edildi.
Saat 07.45'te Genelkurmay'dan çıkan tanktan barikat için yolda park eden kamyonlara ateş açıldı. Aynı dakikalarda, Güvercinlik Kara Havacılık Okulu'na jandarma ve polis tarafından operasyon yapılması istendi. Operasyona destek amacıyla vatandaşlar ve belediye iş makineleri alana yönlendirildi. Buradaki darbe yanlısı askerler, helikopterler ile Akıncı Üssü'ne geçti.
Saat 08.00 olduğunda ise Ankara Kazan'daki Akıncı Ana Jet Üssü'nden uçakların kalkmasını engellemek için, üssün yakıt ikmal borularının vanaları kapatıldı, elektrik, internet, telefon, suları kesildi. Vatandaşların, polislerin ve belediye iş makinelerinin buraya yönlendirilmesi sağlandı. Bunun üzerine Ankara Kazan'daki Akıncı Üssü'nden uçakların kalkmasını engellemek isteyen vatandaşlara yaylım ateşi açıldı ve 5 kişi şehit oldu, 40 kişi de yaralandı.
Saat 08.32'de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, götürüldüğü Akıncılar'daki 4. Ana Jet Üs Komutanlığından alınarak, Başbakanlığa getirildi.
Bu olaydan 4 dakika sonra ise Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Özel Harekat polislerince ele geçirildi, karargahtaki Fetullahçı Terör Örgütü’ne mensup askerler etkisiz hale getirildi.
Saat 09.19'da Antalya, Niğde ve çeşitli illerden özel harekat polisleri başkente sevk edildi.
Saat 09.40'da Genelkurmay Başkanlığından çıkan 200'e yakın silahsız er ve erbaş polise teslim oldu.
Bu dakikalarda darbe girişimiyle ilgili başlatılan soruşturmalar kapsamında, ülke genelinde gözaltına alınan Gülen cemaat üyesi sayısı bin 563'e ulaştı.
Saat 11.00'i gösterdiğinde de Genelkurmay Başkan vekilliğine getirilen Orgeneral Ümit Dündar, basın açıklaması yaptı.
Saat 12.15'te ise Başbakan Binali Yıldırım, yanına Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar'ı da alarak, Çankaya Köşkü’nde basın karşısına çıktı ve darbe girişiminin başarısız olduğunu açıkladı.
Böylece bir kanlı darbe girişimi sona ermişti. Ertesi günü yapılan açıklamalara göre bilanço ağırdı. 241 vatandaşımız darbe girişimi esnasında şehit düşmüştü. Yapılan açıklamalara göre gazi sayısı 2 binin üzerindeydi.
FETÖ mensuplarının darbe girişimine katılan üst düzey asker sayısı şaşırtıcı düzeydeydi. Bu durum bu yapının TSK içerisinde ne derece güçlü olduğunu gözler önüne serdi. Darbe girişimine katılan 8 bin 651 personelin bin 676'sını erbaş ve erler, bin 214'ünü askeri öğrenciler oluşurken, bunların 178'i general-amiral, 2 bin 728'i subay, 7 bin 106'sı diğer rütbeler oluşmaktaydı. Soruşturmaların hala devam ettiği ve gözaltına alınan ve tutuklananların sayılarının her geçen gün artması düşünüldüğünde FETÖ’nün TSK’yı bir ahtapot gibi sardığı ortaya çıktı. Darbeye katılan kimi subayların Cumhurbaşkanı, kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanının yanına kadar sızması ise birçok kişi gibi onların yaverliklerine onay verenleri de şaşkına çevirdi.
Darbe girişimine sadece askerlerin değil, FETÖ mensubu emniyet güçleri ve sivillerin de katıldığı kısa bir süre sonra ortaya çıktı.
Bir başka iddia ise  darbede İncirlik üssünün kullanıldığı, buradan kalkan uçakların darbecilere yardımcı olduğu, darbe gecesi kimi ABD’lilerin Türkiye’de bulunduğu, darbenin başarısız olduğu anlaşılınca başka bir ülkeye kaçtıkları veya İncirlik’te, Büyükelçiliklerde saklandıkları iddiaları yapıldı.
Darbe girişimin merkez üssü olarak kullanılan Akıncılar üssünde bulunan ilahiyatçı Yard. Doçent Adil Öksüz’ün F.Gülen’in TSK imamı olup, darbeyi başlatan ve idare eden kişi olduğu öne sürüldü ancak orada yakalanan  Öksüz, kısa bir sürede salıverilmiş ve izini kaybettirmişti. Böylece darbe girişiminin arka planı tümüyle aydınlatılamadı.
Darbe girişimine karşı direnişte askerler içinde darbeye karşı duranların, emniyetin, MİT’in gösterdiği olağanüstü gayret son derece belirgindi ama asıl kahraman yedisiyle, yetmişiyle tankları durdurmaya çalışan, kurşunlara göğsünü geren halkındı.
Dünya bu sahne karşısında şaşkındı. Silahsız bir halk ayağa kalkmış, en kanlı, en acımasız bir darbe girişimini başarısız kılmıştı. Son on darbe girişimi arasında tek başarılamayan darbe FETÖ’nün yapmaya kalktığı darbe olmuştu. Ve bu darbenin başarısız olmasının asıl kahramanı halktı. Halk darbecilere gerekli dersi vermişti.
Bu tablo tarihin şanlı sayfalarına işlenecek türden bir tabloydu.

Umarız bu tablodan herkes gerekli dersleri çıkarmıştır. Halkın gücünün ne derece önemli olduğunu görenler  dileriz halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğunu hiç unutmazlar.


Semiha Kavak
EDEBİSTAN 2016
MOCCA Dergisi - Berlin