23 Mart 2015 Pazartesi

"Kendisi için yazan" yazar


Kimi sanatçıların kendisi için yazdığını zaman zaman duyarız. Bizim bunu duyuyor olmamız, tabii ki kendisi için yazıyor olmak halini zedeliyor. Burada kabahat bizim duyuyor oluşumuzda değil; bunun bizim duyacağımız şekilde söylenmesinde. "Kendisi İçin Yazan Yazar", hem kendisi için yazdığını söyler, hem de yazdıklarını bizim duymamız için elinden geleni yapar. 
Bu tür sanatçıların öncelikli derdi, bir sanatçı imajı oluşturmaktır. Bu oluşturmaya evvelemirde kendi suretlerinden başlarlar. Onları toplum içinde gördüğünüzde, bu sanatçı galiba dersiniz. Hemen tanınırlar; giyimlerinden, edalarından... Sanat hayatları da hep bu imajın pekişmesine yöneliktir.
Aslında kendileri için yazarlar, ama bizler için lütfedip yayımlarlar. Çünkü onlar bilirler ki, ürünlerini layıkıyla anlayacak bir okuyucu yoktur.  Ama onlar yine de yüce gönüllüklerinin bir nişanesi olarak yayımlarlar eserlerini.
Edebiyat onlar için bir derdi ya da sevinci paylaşmak değildir. Dertler ve sevinçler sadece onlar içindir. Zira layıkıyla dert çekmeyi ya da sevinmeyi  onlar bilir. Yayımlamak, paylaşmak; yaşadıkları yüce hislerin basitleşmesi demektir. Yaygınlığın avamilik, avamiliğin de basitlik olduğu kanaati onlarda pek yaygındır.
Siretinden çok suretine çalışan sanatçılar, zaman içinde kendi elleriyle inşa ettikleri suretlerinin esiri haline gelirler. Haza suret olurlar. Zamanla tıpkı içi çekilmiş midye, yengeç ya da salyangoz gibi salt kabuk haline gelirler.

Olsun! İmaj her şeydir.

Cemal Şakar
Post Öykü


20 Mart 2015 Cuma

Onun Penceresinden Benimkine


Hiç kimse pencereye yaklaşan bir kadının gözlerini tutsak alamaz, dünyanın bilinmeyen sınırlarını tarayan o gözlere yasak koyamaz.

Bir mektup okumakta olan ya da yemek pişirmekte ya da bir arkadaşıyla konuşmakta olan kadın şöyle yan gözle cama doğru bakar, bir pancuru ya da tül perdeleri aralar, dalgın bakışlarından hiçbir kuşbilimcinin tanımlayamayacağı, hiçbir okçunun avlayamayacağı ya da hiçbir sevgilinin okşayamayacağı deliye dönmüş kuş sürüleri fırlayarak ufka doğru havalanmaya başlar; kuşlar; bir tek uzakta olduğundan başka, hakkında hiçbir şey bilinmeyen ve kimsenin hiç görmediği, buz kesmiş ve gözünü budaktan sakınmayan tüm kuşlara sığınak olan, hemencecik yuvalarını yapsınlar diye onlara yer yurt sunan, belirsiz bir krallığa doğru uçuşa geçerler.

Carmen Martin Gaite

Bedrufi'nin Nefesi

Bir bilinçsiz yıkımın da, bir istekli yalanın da bedeli vardır.

Nasıl başlayıp nasıl bittiğini asla anlayamayacağınız bir kitap Bedrufi'nin Nefesi. O nefesten üflenen satırların altını çizmekle bitirebileceğinizi, sizi bir yere ulaştıracağını düşünmeyin bile. 

"Nereye gideceğinin belli olmadığı bir yolculuktur deneme" diyordu Güreli bir söyleşisinde. 
Çağrışım dünyasının zenginliği karşısında, kendisine hak vererek Deneme'nin bir kez daha hayatın kendisi olduğuna inandırıyor beni. 

Okurken, belli bir temaya odaklandığını düşündüğünüz anda, tema üzerinden yarattığı çeşitlemelerle, aklınıza gelmeyecek yerlere varabiliyor ansızın.

Cioran ve kıyıma uğramış ağaçlar bölümü'nden;

Her zaman içinden çıkılamaz durumlar vardır. Bir bilinçsiz yıkımın da, bir istekli yalanın da bedeli vardır.  
Cioran şöyle diyor; İnsan kendisi hakkında sahip olduğu aydınlıktan kuşkulanmalı. Kendimizi tanımamız içimizdeki şeytanı rahatsız eder, şaşkına çevirir. Sokrates'in hiçbir şey yazmamasının nedenini burada aramak gerek."

"Kıyıma uğramış ağaçlar. Evler çırılçıplak ortada. Her yerde ağızlar, ağızlar...

İnsanlar yayılmış ortalığa. İnsan, toprağın kanseri. Kader düşüncesinin büyüleyici ve zevk verici bir yanı var: Sıcak tutar o sizi...."

Kaybolan değerlerden bahsediyor Bedrufi, bunun geri dönüşü olmayan trajik gerçeğinden. 

"Geçiciliğin, hissedemeyişin, acı bir yansıması binbir kılıkta doluşmuş odaya. Tıka basa dolaplar... Biraz olsun fark eder gibi ama görüntünün aldatıcılığı tüm sahici harflerin varlığını gizliyor... Ayaklarınızın altında halının huzursuz tüyleri yaşanmamışlığın izlerini haykırıyor."

'Ben' demeyi sevmeyen bir yazarın yarattığı bir adam Bedrufi. Nefesiyle nefeslendiren bizi. Cioran'dan, Rilke'ye, Hayyam'dan, bir Gary Cooper filminden sahnelere, oradan Hafız'ın dünyasından gösterdikleriyle , unutulanları tekrar anımsatan... vefa timsali.

Unutmadan;

Sonra, altını çizdiğiniz satırlara tekrar geri dönersiniz. Brian Eno'nun dediği gibi: 

"Her refrein(nakarat) aynı değildir."


S.Kavak

19 Mart 2015 Perşembe

Annem, Babam ve Diğer Şeyler


I.  Annem
Kapıyı annem açtı.
Yemek pişirmiş, evi süpürmüş, cam silmiş bir anneydi karşımda duran. Niye geç kaldığımı sormasını beklerken, o eşikte bir elini belinde diğer eli hâlâ kapı kolunda, sanki, birini mi aradınız, diyecek bir yabancı gibiydi.
Bana baktığında ne gördüğünü anlamaya çalıştım. On ikisi gözlerimmiş gibi doğrultmuştu ıslak bakışlarını bana.
Birazdan dünyadan ayrılacakmışım gibi sarıldı bana. Hıçkırıyordu.  Onun gözyaşları benim yanaklarıma yapıştı. Bir anne, gözyaşı olmuş yağıyordu üzerime.  Onun fırtınasında oluşan yıldırımlar benim dünyama düşüyordu.
"Niye ağlıyorsun" dedim,  "ağlama, babam mı ağlattı yoksa"
Hıçkırıkları arttı.  Kolumdan çekip içeri aldı beni.
"Boyu devrilsin."

II. Babam
Babam, yani bana "Seni ilk kucağıma aldığımda heyecandan kalbim duracaktı. Sevincimden ağladım. Allahın sevgili kuluymuşum ki bana bir erkek evlat verdi. " diyen babam ağlatmıştı annemi.
Beni ona annem vermişti.

III.  Diğer
Sopayı kafama vuracak, niyeti belli.
"Seni gebertirim, anne diyeceksin ona."
Sopa, babam ve o kadın.
Geberirim, yalancı ve yabancı bir dünyada yaşamaktansa.

IV. Şeyler
Ben, babama hiç yalan söylemezdim.
Başımı okşasaydı bir kez.


VI. Şimdi
Babam beni babası sanıyor. “Oğlum” deyip bağrıma basmak isterdim. Önce, çocukluğu mu bir yaşasaydım.

Mustafa Kömür
Ayna İnsan Sayı:14


-her şeyden biraz kalır-


18 Mart 2015 Çarşamba

Sonsuz Artı Bir


ben sende kanatlarımın izini buldum, düşlerimin haritasını
bir kolye buldum uzun boynunda, uçan nehirlerden yapılmış
Samanyolunun çılgınlığını, yıldızların göz alıcı parıltısını
                                             ve sabrını buldum gezegenlerin
kendinden geçmiş bir peri buldum, meme uçlarını çiçeklerle okşayan

aşkın nereye gideceğini buldum sende, yüreğim erirse yalnızlıktan
gizli gizli öpüşmenin heyecanını, karanlık merdivenlerde
sevdiğim kentlerin eski meydanlarını buldum ve şiirselliğini taş köprülerin
onları takdir etsem de karıncaların değil,
                          karınca yuvasının çalışkanlığını
kendimden rüzgar gibi çıkmanın yollarını buldum bir de

ben sende "sonsuz artı bir"in anlamını buldum
bulutların ayak izlerinden yağmurlara varmayı
bir ışık sağanağı buldum gözlerinin içinde
kiraz ağacının altında diz çökmenin güzelliğini
                            uçuşmaya başladığında isteğin çiçek tozları
bir Ortaçağ gecesi buldum sende
bir Ortaçağ gecesi, kuyrukluyıldız gibi sıyrılan siyah dantellerden

ben sende unutup her şeyi sevgilim
her şeyi unutup
buldum kaybolmanın güzelliğini
içindeki yollarda

Akgün Akova

16 Mart 2015 Pazartesi

Pazar'dan Kalan


"Seni gözlerinden yaş gelinceye kadar güldürmek istiyorum."

En güzel cümleydi . Pazar'dan kalan.


S.K

14 Mart 2015 Cumartesi

Tutku


                       beni anlamaman ne güzel, sırf bu yüzden işte

bir ucundan öteki ucuna yürüdüm karanlığın
başka bir karanlık buldum
bir balkondan denize doğru baktım
yazdığını unutmuş bir kaleme dokundum
yeniden aynı yere geleceğimi biliyordum
ve senin orada olacağını
sahi
hangimiz gerçektik
denize bakan balkon
karanlık
nefesime işaret koyduğum bıçak

mavi kokan yaseminlerin yanında tutuyorum kendimi
çünkü yanlıştır yaseminlerden hüzün çıkarmak biliyorum

işaretlenmiş bir nefesle okuyorum bunları sana
kıvılcımlar çıkarıyor sesim
ama tüküremiyorum dilimi
yeniden aynı yere geleceğimi biliyorum
senin orada olacağını
ben ki tekrarıyım kendi hatalarımın

ama yüzünü hiç unutmadım

13 Mart 2015

Abdullah Eraslan
Ayna İnsan Sayı:16

12 Mart 2015 Perşembe

Hayal ile Gerçek Arasındaki Perde: Rüyalar


Yaşam yolculuğu içerisinde kendini anlamlandırmaya çalışan her birey, bunu yaparken her an kendisiyle yüzleşir ve içsel döngülerle oluşan gerçeklikler kişiliği oluşturan gerçeklikler olarak belirginleşir. 'Kendi olma' sürecinde gölgeyle-asıl, hayalle-gerçek arasındaki geçişler ve gelgitler kişinin kimliğini oluşturan en önemli etkenlerdir ve kişi bu bağ nedeniyle devingen bir hal içinde kendini arar durur. Öğrendikleri ve benliğine, hafsalasına yansıyanlarla kendi yönünü bulmaya çalışır.

İnsanın, kendini inşa sürecinde gerçekler ve hayaller kadar rüyalar da önemlidir. Rüyalar kişiliğe yön vermede önemli rol oynarlar. Uyku bir başka buuta taşır insanı ve uykudan arda kalan duygulanım, gündüzü peşinden sürükler. Bazen ise birçok şeyin önüne geçerler. Zira rüyalar; "İnsan kaderinin evrensel yasalarının amaçlara, beklentilere ve kişisel bilinç fikirlerine zorla girdiği anlar, bireyleşme sürecindeki uzun yolun üzerindeki duraklardır." Her durak yeni bir şey katar insana bazen acı bir deneyim, bazen ise bir kazanç sağlar kişiye. "Rüya, rüya sahibini ya acı verici bir şekilde reddeder ya da ahlaki açıdan güçlendirir."

Rüyalar sadece bireyin varlığı üzerinde etki oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin içinde bulunduğu toplumları da yönlendirme gücüne sahiptirler. Herhangi birinin rüyası, toplumun gelecek kaderi olabilir ve günün birinde gerçekleşebilir. O nedenle bütün toplumlarda rüyalar yaşamın önemli bir yerine oturur ve her zaman gerçekliğe kapı aralayan gizemler olarak görülürler. Rüyaların gerçeklikle ilişkisi, geleceği anlamadaki rolü, geleceği yönetmekteki gücü insanlık tarihi içerisinde önemli bir tartışma konusu olmuştur. "İnsan neden rüya görür, rüyalar bir şeylerin belirtisi veya yansıması mıdır, rüyaların gerçekliklerle ilintisi var mıdır, geleceğe işaret ederler mi, onlar üzerinden geleceğe hakim olunabilir mi?" gibi sıkça sorulan sorular yalnızca psikanaliz alanında değil, sosyal bilimlerde de sürekli karşımıza çıkar.

"Rüyalar" adlı kitap bu türden sorulara cevap arayanlar için önemli bir kaynak.

Freud ve Adler'den sonra "derinlik psikolojisi"nin en önemli ismi olan ve analitik psikolojinin de kurucusu kabul edilen Carl Gustav Jung'un, "RÜYALAR" adlı eseri onun çeşitli sunumlarının yanısıra rüyalar hakkındaki görüş ve düşüncelerinin yer aldığı makalelerinden derlenmiş. Yetmiş dokuz yaşındayken "Yıllar boyunca her yıl yaklaşık 2 bin rüya analiz ettim ve bu konuda ciddi bir deneyim kazandım" diyen Jung'un birebir tecrübe ve görüşlerinden oluşan "Rüyalar" isimli bu eser çeşitli gruptaki insanların rüyalarının analizine dayalı olması nedeniyle aynı zamanda psikanaliz alanında önemli bir saha eseri sayılabilir.

JUNG'UN RÜYA İLGİSİ VE HOCASI FREUD'LA YOL AYRIMI

Dindar bir aile içinde yetişen Jung'un çocukluğu gizemli ve korku dolu rüyaların sıklığı içinde geçer. Rüyalarla ilgisi bu yıllarda başlar. Aile içinde din görevlilerinin bulunması, onu genç yaşta rüyalarla içiçe geçmiş çeşitli din ve kültürlerle tanıştırır. 6 yaşında Latince öğrenmeye başlar, dil bilime ve edebiyata, özellikle antik edebiyata derin bir ilgi duyar. Bu ilgisi sayesinde pek çok modern Avrupa dilinin yanı sıra eski ve yeni doğu dillerini de öğrenir. Onların kutsal kaynaklarını kendi dillerinden okur, inceler. Çocukluğunun geçtiği aile ortamında rüyaların önemli bir yer tutması onun rüyalara olan ilgisini artıran en önemli etkendir. Genç yaşlarda dinlerin ve mitolojilerin rüyalarla ilişkisini anlamaya akıl yorar. Bu çağda edindiği mistik bilgileri ve çeşitli gözlemleri ileriki yıllarda rüya çözümleri için kullanır. İlk kariyer seçimi arkeoloji olmasına rağmen,  Basel Üniversitesinde Tıp okuyan Jung, ünlü nörolog Krafft-Ebing’le çalışırken kariyerine psikiyatride devam etmeye karar verir. Mezuniyetinin ardından Zürih’teki Burghoeltzli Akıl Hastanesinde görev alan Jung, burada şizofreni uzmanı (ve şizofreninin isim babası) Eugene Bleuler ile birlikte çalışır. O sıralarda bir Freud hayranı olan Jung, onunla 1907’de Viyana’da tanışır.

Önceleri Freud'un rüyalar hakkındaki düşüncelerine oldukça değer veren Jung, daha sonraları Freud'un rüya çözümleme/analiz yöntemlerini yeterli bulmaz, başka yöntem arayışlarına girer. Jung, Freud'la rüya çözümlemelerinde ihtilafa düşmüş olsa da, onun rüyalar konusunda önemli çalışmalar yapan ve rüyalara bilimsel katkılarda bulunan önemli bir düşünür olduğunu belirtir. Jung'a göre "Freud'un buluşları, rüyaların gerçek önemini kavrama konusunda yapılan ilk başarılı girişimlerdir. Onun çalışması "bilimsel" sıfatını hak etmiştir çünkü Freud, sadece kendisinin değil başka pek çok araştırmacının da belirttiği gibi asıl hedefe ulaşan, yani rüyaların anlamını çözen bir teknik geliştirmiştir."

Jung, Freud'un rüyaların insan üzerinde önemli etkilerinin olduğu yönündeki düşüncelerini benimsemektedir, ancak onun statik değerlendirmelerini eksik bulur. "Freud'a göre her karmaşık psişik durum gibi rüya da amaçları, geçmişe dayanan çağrışımları olan bir oluşum, bir üründür. Ayrıca düşünülerek yapılmış her hareket gibi mantığa dayanan bir sürecin, farklı eğilimler arasındaki rekabetin ve bir eğilimin diğeri üzerindeki zaferinin sonucudur."

Freud, rüyaların kökenini sadece bastırılmış duygu ve düşüncelere bağlarken, Jung bunun indirgeyici, eksik bırakılmış, tamamlanmamış bir değerlendirme olduğunu belirtir. "Freud'a göre bir kişi rüya-düşüncesinin ne olduğunu bilmez, bilemez; çünkü düşünce çok rahatsız edici olduğu için bastırılmıştır. O halde birisi kendinden gayet emin bir şekilde rüyasında Freud'un bahsettiği hiçbir şeyi bulamadığını söylerse kendimizi gülümsemekten alıkoyamayız; çünkü doğrudan görmenin imkansız olduğu şeyleri görmeye çalışmıştır. Rüya, bastırılmış karmaşanın anlaşılmasına engel olmak için onu değiştirmiştir." Sigmund Freud rüyalarımızın arzularımızla senkronize bir gelişim gösterdiğini, temelde bilinçaltına yerleşen tüm dürtü düşünce ve arzuların rüyaların oluşumunun kaynağı olduğunu, rüyaları bunların şekillendirdiğine inanıyordu. Başlangıçta Freud gibi düşünen Jung, psikanalize getirdiği eleştirilerin benzerlerini Freud’un rüyaya ilişkin bu görüşleri için de söz konusu eder. "Onun rüya yorumlaması, bireyin bastırılmış kişisel geçmişiyle ve çocukluk arzularıyla sınırlıdır", "Freud'un cinsellikle ilgili fikirleri o kadar elastik ve belirsiz ki neredeyse her şeyi içerebilir." der.
Jung, Freud'un rüyaları bu tek tip indirgemeyle anlamaya çalışmasını yeterli bulmaz ve eleştirir, yeni bir yönteme yönelir. "Freud'un rüyanın aslında bir arzu-giderme olduğu görüşüne karşı olarak ben, arkadaşım ve iş ortağım Alphonso Maeder'le birlikte rüyayı, bilinçdışının fiili durumunun sembolik bir formda kendini-resmetmesi olarak görüyorum. Şimdi bu görüş, rüyaların anlamıyla ilgili kesin bir açıklama yapamaması yönünden Freud'un formülüyle zıt düşüyor." "Rüyaları çocukluk arzu-gidermeleri ya da çocukluğa ait bir güç arzusu olarak hizmet eden 'düzenlemeler' olarak yorumlamak çok dar bir bakış açısıdır ve rüyaların asıl doğasının hakkını veremez." sözleriyle Freud'un rüyalara yaklaşımını çok dar bir bakış açısı olarak değerlendiren Jung, rüyaların zor çözümlenecek şeyler olduğuna dikkat çeker. "Rüya dediğimiz şey inanılmaz karmaşık bir fenomendir; tıpkı bilinç fenomeninin karmaşık ve derin olduğu gibi. Bütün bilinçli fenomenleri arzu-giderme ya da içgüdü teorilerinin bakış açısından anlamaya çalışmak doğru olmaz; ayrıca rüya fenomeninin bu kadar basit bir açıklaması olması da çok muhtemel değildir."

Geliştirdiği yöntemle rüyaları büyük rüyalar, ortak rüyalar ve çocukluk dönemi rüyaları diye ayıran Jung, rüyaları bilinç altına itilmiş, daha çok libido kaynaklı istek ve arzulara bağlayan Freud'un aksine rüyaların bilinç dışı olduğunu öne sürer. Ona göre, "Rüyalar, bilincin diğer içeriklerinin aksine psişik bir yapıya sahiptir; çünkü şekil ve anlamlarından anlayabileceğimiz üzere, bilinçli içerikler gibi sürekli bir gelişim sergilemezler. Rüyalar genellikle bilinçli psişik yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olarak ortaya çıkmazlar: daha çok konu dışı rastlantısal oluşumlara benzerler. Rüyaların bu istisnai durumunun sebebi, olağandışı oluşumlarıdır: Diğer bilinçli içerikler gibi fark edilir, mantıklı ve duygusal bir deneyim sonucu oluşmazlar; uyku sırasında meydana gelen olağandışı bir psişik aktivitenin kalıntılarıdırlar. Sadece oluşma şekilleri bile rüyaları, bilincin diğer içeriklerinden ayrı tutmak için yeterlidir ve bu durum rüyaların,bilinçli düşünmemizin tamamen zıt içerikleriyle daha da güçlenir." Rüyaların bilinç ve bilinç dışının dengelenmesi yöntemleriyle çözümlenmesi gerektiğini belirten Jung, yönteminde kolektif bilinç altını da kurcalar. Dengeleme sisteminin yanısıra kolektif bilinç altını da yönteminin önemli bir parçası haline getirir. Geçmişin rüyalarının yeni kuşaklara atalarının genleri yoluyla aktarıldığına inandığı için rüya çözümlemelerinde geçmişe ait rüyalardan, onların ait olduğu bir din ve kültürün olası etkilerini ele alır, onlardan yararlanır.

Jung'un görüş ve bazı araştırmalarının yer aldığı "Rüyalar" adlı eser aynı zamanda Jung'un, Freud'un görüşlerine eleştirel yaklaşımı olarak da değerlendirilebilir. Zira Jung, analizlerinde Freud'un rüya çözümlerindeki görüşlerine sık sık atıf yaparak, çeşitli yönlerden ona eleştiriler getirmekte.

Kitapta sadece Jung'un rüyalar hakkındaki tanımları yer almıyor. Çeşitli sınıflara ayrılmış onlarca rüyanın analizi eserin büyük bir bölümünü oluşturuyor. Çözümlemelere konu olan bu rüyaların bir çoğunda sembollerin derinliklerine iniliyor ve sık sık kolektif bilince başvuruluyor. Simyayla bağlantılı olarak tekil rüya sembollerinin analiz edildiği 4. bölümden itibaren onlarca rüya ve rüya sahiplerinin psişik durumu çözümlemeye çalışılmış. Başlangıç rüyalarında 22 rüyayı ve onu görenleri inceden inceye analiz eden Jung, Mandala sembolizmi adını verdiği sembollere dayalı rüyalara da genişçe yer veriyor. "Dört yüz kadar sürekli devam eden bir dizi rüya ve görüyü bir araya getirdim ve bunlara mandala rüyaları dedim. 'Mandala' terimini seçtim çünkü, mandala, Lamaizm ya da Tantra yogasında yantra ya da temaşaya yardımcı olarak kullanılan ayinsel ya da sihirli daireyi simgeliyor."

Mandala rüyalarının çözümleme örneklerinde onlarca metin, figür, şekil, resim, heykel, gravür, sembol ve çizime yer veren Jung bu sembollerin anlamlarını, genetik kodlarla bilinç dışı olarak gelecek rüyalara etkilerini ele alarak, bu rüyaları görenlerin ruhsal durumlarını tahlil ediyor. Okuyucuya rüyalar konusunda önemli ayrıntılar sunan bu eser, bilinç dışı oluşumlar olan rüyalar kadar, bilincin de önemini açığa çıkarıyor. "Bulgularımızı rüyaya uygularsak yorum şöyle olacaktır: Bilinçdışı hayat kendini yok ediyor. Bu, rüya sahibinin bilinçli zihnine ve bunu duyabilen herkese rüyanın mesajıdır."


Semiha Kavak
STAR Gazete-Kitap Mart 2015

9 Mart 2015 Pazartesi

NE EKSİKSE HAYATTIR

ne eksikse hayattır
bir tülbentten geçirilen
akasyasına doymayan kuşun getirdiği 
bir sabah hüznüdür 
vazona yerleştirdiğim koku
al götür dediğin gülümseme 
uçurumsuz yeryüzündü
bize soluksuz anlatılan
gerekçesiz ayrılıklardı
çocukluğumuzda avuçlarımıza hapsettiğimiz 
bulutlarla oynardık yokluğu
kesik toplarda görürdük yarayı
yatsılara biriken yağmurlarla
toynaksız atlar şimdi
acı çığlıklarımızı sırtlarında taşıyan
derlenmiş zaman gülleri
perdenin açılmasını bekliyor
her sabah
bu senin en büyük düşündü
bir hamakta kucağında salladığın dünya
bir yavru kediyi okşadığın bir rüya
ne eksikse hayattır
bir tülbentten geçirilen…

Kadir Bıyıklı
Ayna İnsan Sayı 13




Okurken İzleniyor Olabilirsiniz


Halka açık alanlarda kameralarla izleniyor oluşumuzu yadırgamıyoruz artık. Ne deniyordu. Her şey güvenlik için. Televizyonda izlediğimiz programlar, internette girdiğimiz siteler, telefon ve tabletlerde yaptığımız işlemler, kullandığımız uygulamalar, dinlediğimiz müzikler, "beğeni"lerimiz gibi neredeyse her bilgimiz kayıt altında. Bu bilgilerin bazıları üçüncü şahıslara satılıyor, bazıları platformlara reklam çekmek için kullanılıyor, bazılarıysa anonim istatistiklere dönüştürülüp halka sunuluyor. İzlenen bunca şeye e-kitap okuma hareketlerimiz de ekleniyor.

E-kitap okuma uygulamaları ve cihazlarında bütün hareketler kaydedilebiliyor. Herhangi bir kitabın ne zaman açıldığı, sayfanın ne zaman çevrildiği, günün hangi saatinde kitabın okunduğu, hangi sayfada okumaya ara verildiği, kitabın ne kadar sürede bittiği, tutulan notlar, altı çizili satırlar, kitabın yarıda bırakılıp bırakılmadığı bu hareketlere birkaç örnek.

Kindle'da kaç kişinin kitaptaki hangi cümlelerin altını çizdiğini görebiliyorsunuz mesela. Kobo, okuduğunuz kitabı o an başka kaç kişinin okuduğunu, başkalarının belli bir sayfada tuttuğu notları ve altını çizdiği satırları görmenize izin veriyor; okuma hızınız, ne kadar süre kitap okuduğunuz gibi istatistikleri arkadaşlarınızla paylaşıyor ve bu istatistikler üzerinden madalyalar kazanmanızı sağlıyor. Bu yaklaşım çoğunlukla okumayı zenginleştirici ve okumaya teşvik edici olarak görülüyor.

Bazı okuma bilgilerini sosyal medyada gönüllü paylaştığımız da oluyor. Beğenilen alıntılar, notlar, puanlamalar, eleştiriler, hangi kitabın kaçıncı sayfasında olduğumuz, yıl boyu okuduğumuz kitaplar... "Sosyal okuma" deniyor buna. Goodreads, library, thing, vikitap sosyal okuma platformlarından bazıları. PNAS'ta yayımlanan bir araştırmaya göre sosyal medya beğenilerinden yola çıkarak bilgisayar algoritmalarıyla yaplan kişilik analizleri, kişilerin ailelerinin ya da dostlarının yaptığı analizlerden daha başarılı oluyor. Okuma hareketleri analiz edilerek yapılan kitap önerileri de yok sayılamayacak şekilde önem kazanıyor.
E-kitap satış platformu olmadığı halde e-kitap okuma istatistikleri toplayıp bunları kitapların yayıncı ve yazarlarına sunmaya odaklanan girişimler de ortaya çıkıyor. Bu girişimlerden biri e-kitap dosyalarına özel bir javascript kodu ekleyerek okuma hareketlerini kaydeden Hiptype'tı. Ancak e-kitap satış siteleri bilgi akışı için ek destek sunmayınca 2012'de kurulan firmanın ömrü bir yıldan kısa sürdü. Bahar aylarında kullanıma açılacak başka bir girişimse Jellybrooks'un Analytics uygulaması. Temelde epub3 dosyalarına Javascript kodu eklenmesiyle işleyen uygulamada ötekilerden farlı olarak e-kitapların, okuma hareketleri izlenecek okurlara ücretsiz verilmesi, hareket raporunun ancak okur onay verdiğinde sisteme girilmesi ve kitapların henüz yayımlanmamış olup test amaçlı okutulması planlanıyor.

Elde edilen bilgilerin anonim hale getirilsin ya da getirilmesin üçüncü şahıslarla paylaşımı sözkonusuysa tartışmalı. Geçtiğimiz kasım ayında Adobe Dijital Editions'un çeşitli bilgileri doğrudan okunabilecek şekilde sunucularında sakladığı öğrenildiğinde Adob büyük tepki almış,  bunun üzerine uygulama, bilgileri şifreleyecek şekilde güncellenmişti. Bilgilerin çoğunun e-kitap okuma araçları tarafından kaydedilmesine karşın bunlar yakın zamana kadar üçüncü şahıslarla paylaşılmıyordu. Aralık ayında Kobo, e-kitapların okunma istatistiklerini bazı yayıncı ve yazarlarla paylaştı. 

Artık kitaplarda satın alınan, hiç açılmayan, yarıda bırakılan, tamamı okunan gibi ayrımlar doğrudan gözlemlenebiliyor. Bu gözlemler yayıncılığı nasıl etkiler, belli değil.  Bir kitap az satılmasına rağmen tamamı okunuyorsa, bu, kitabın daha çok tanıtımla daha başarılı olacağı anlamına mı gelir?  Ya da okurun bir kitabı okumayı belli sayfalarda bıraktığını gözlemleyen yayıncı, o kısımların hızlı okunan kısımlardaki içerik örnek alınarak değiştirilmesini mi ister yazardan? Elde edilen bilgilerle nelerin yapılıp yapılmayacağına dair ticari ve etik kaygılar içeren sorular, önümüzdeki yıllarda daha çok karşımıza çıkacak gibi görünüyor.

TİLA Sadık
Notos

8 Mart 2015 Pazar

Derkenar


Şiir bir şeyin dibidir, diyorum. Mırıldanıyorum buna geceye doğru. Bir tek sen duyuyorsun. Yani azalmakla, yani yalnızlığa yakınlaşmakla ilgili sanki. 
Şiir orada başlıyor işte bir şeylerin sonunda ya da dibinde...

Semiha Kavak 


Sevginin Eşsiz Kışı


"...bir kadın senin ayağına bir an için takılan küçücük bir taş parçası olabilir ancak ki vurup geçerken düşünmezsin bile neye vurduğunu, nasıl bir yara alabileceğini. Denizin derinlerinde keyifle süzülen bir sarı balık ya da herhangi bir yaz günü bir ağaçta neşeyle şarkı söyleyen bir kuşa, bir dakika, içi sevinçle dolarak bakıp giden biri gibi geçer gidersin onun yanından..."

İ.Aral
syf.20


6 Mart 2015 Cuma

Süleyman'ın Ölümü


Süleyman K. Bir lisenin müdürü. Büyük işler yapma arzusuyla yanıp tutuştuğunu sosyal paylaşım sitelerinde dile getiren o adam ölmüş! İnsan inanamıyor. Daha birkaç gün önce internette, okula donanımlı bir toplantı salonu yaptırmak için çalışmalara başladığını paylaşmamış mıydı?
            Koltuk kapma yarışında rolünü doğru oynayan o azimli adam ömrünü bile uzatmaya güç yetirir gibi geliyordu insana. Neredeyse yapabilirdi. Şimdi daha üst görevlerin mücadelesini vermeye hazır güçlü adam, bütün o katılığı ve kendine olan sonsuz güveniyle öylece cansız yatıyordu. Daha birkaç saat önce hastane koridorunda bir koltuğa oturmuş sıramı beklerken, tam karşımdaki iki gencin, doğacak olan bebeklerinin ultrason sonuç kağıtlarını dikkatle inceleyişlerini hatırlıyorum. Bebeğin boyu, kilosu, baş çevresi ve diğer ayrıntılarıyla, çocukça bir heyecanla ilgileniyorlardı.
            Doğacak olanın parıltılı sevinci nasıl oluyor da bir ölüm haberinin içine yerleşiyor; ölümü belirginleştirecek kavramın doğum olduğuna inandığım için mi?
            Onu, ölürken nasıl hayal edebilirim? Terfi etmek isterken birden bire ölüversin! Ama durun bakalım, o bütün hizmetleri dünyadan sonrası için hazırlık diye yapıyordu. Onca yemekli toplantıları internette paylaşmasının sebebi buydu. "Bakın" diyordu "şu makamdaki insanla aynı toplantıya katıldım, yemek masasına oturdum, fotoğrafa gülümsedim. Bu önemli kişi tarafından ziyaret edildim." Ah şu ölümsüzleştirilen kareler! Nasıl da duygudan yoksunlar. Sonuçta hepsi vatan, millet içindi! Eh biraz gösterişi seviyordu. Alkışlanmak istiyordu. Bir yazarın "beni ya şımartın ya da kapı dışarı edin" sözünü paylaşmıştı bir keresinde. Şımartılmaktan hoşlanıyordu.
            Bilgece söylenmiş sözler buluyordu. Ah beğenilmek ne büyük bir gururdu! Her geçen gün beğenenlerin sayısı arttıkça kendinden emin oluyordu. Siyasi konularda yorumlar yazıyordu pervasızca. Her konuda fikri vardı. Artık kimse ona dur diyemezdi. Bir çevre oluşturmuştu sanalda. "Sevgili dostlarım! Sevgili dostlarım!" Üslubunuzu sevimli yapacak sözcükler her zaman bulabilirsiniz. Çünkü sanal bir maskedir. Herkese en kalitelisini sunar, en kusursuzunu. Yüzyılın çiçeklerle donatılmış bataklığıdır orası ve herkes en iyisi olmayı becerebilir, kendisini bile o kişi olduğuna inandırarak...
            Daha dün paylaştığı aşk şarkısının altına yorum yazan kadınla tatlı, sıcak, ikili bir sohbete girmişti. Ne de olsa herkesin gözünün önündeydi, "şeffaf olmak" diyorlar buna. Profil bilgilerinde evli yazıyordu, bu bilgi diğer kadınlarla aşk üzerine sohbet etme hakkı veriyordu ona. Eğer gizlemiş olsaydı, işte o zaman yanlış düşünebilirdik! Şimdi nasıl da masum bir görüntü vardır yüzünde. Müdür olduğu bilgisini internette paylaştığı gün biraz tepeden bakmıştı ve küçülmüş suretlerimizle alay etmişti. "Dua edin" diyordu. Başarılı bir müdür olması için dualarımız gerekiyormuş. "Bu sadece bir başlangıç" diyordu; özel bir çalışma alanına sahip olmayan biz zavallılara meydan okur gibi.
            Kaç çocuğu vardı? Bir. Hayır iki. Bir kız bir oğlan mıydı? Şimdi onları evdeki kalabalığın arasında hayal etmek korkunç geliyor. Evde bir tabut çıkacak, tabutun içinde babaları... Ah anneleri! Kocasıyla gurur duyan o kadın!
            Ölümün bu birden bire gelişi ve tereddütsüz alıp götürüşü yok mu? Ürperiyor insan. Küçülüyor, nokta kadar kalıyor. Yaşlı ve hasta insanların ölümünde ortaya çıkan kabulleniş gençlerde ve çocuklarda yok oluyor. Dudaklarda -bütüncül bir inançla- bir türlü söylenemeyen ve bir hayretin içinde dağılıp giden "takdir-i ilahi" sözcükleri fısıltıyla çıkıyor ağızlardan.
            Üç odası olan bir ev almıştı yakın zamanda. "Karımın zevkine göre döşedik" diye yazmıştı resimleri paylaşırken. Oh! Neyse ki kendi zevkine göre değildi, yoksa o eşyalar... Mesele bu değil. Mesele onun yükselme hırsıyla birlikte yavaş yavaş ortaya çıkan yırtıcılığı. On yıl önce parçalanan yakınlığımızdan geriye kalan bu; internet üzerinden onun hayatını gizlice takip etmek; ne yaptığını, nasıl olduğunu öğrenmek. Evlendiğini ve çocukları olduğunu bilgisayar adlı kutucuk bana söyledi. Paylaştığı fotoğraflara ve parlak cümlelere baktıkça his pınarım kurudu, koptum ve öfkem arttı. Ah gerçekten oldu mu bunlar? Öyleyse kalbim niçin- Beni çoktan unutmuş o uzak bedenin ölümü için neden bu kadar üzgünüm?
            Parkın her bir yanında anıların şaşkın bakışları altında yürüyorum; onlara ne söyleyebilirim? Hemen yanımdan geçen su yüzeyinde ağaçların gölgeleri dalgalanıyor. Ara sıra çıkan hafif rüzgârla yaprakların hışırtısı etrafa yayılıyor. Birkaç yeşil yaprak suyun üstünde yüzüyor. Güneşin tatlı sıcağı ile gölgelerin serinliği birleşerek ölümsüz bir hazzın kapısını açıyor.
            Ölümsüz denemez hayır! Süleyman K. öldü. O güçlü ve sarsılmaz beden ölüme karşı kendini savunamadı. "Şimdi değil!" bile diyemedi; hiç olmazsa erteleyebilseydi. Herkes kadar istiyordu unvanı. Ona sorsanız, istemiyordu, verilmişti, uygun görülmüştü. Oh Tanrım! Öfkem ve sevgim onun karakterini çırılçıplak anlatabilecek kadar güçlüyken düşünmeyi bırakmalıyım belki de.
            Şu sosyal paylaşım siteleri insanların karakterlerini okuma konusunda beni bir uzman yaptı ne yazık ki. Sokağa çıkıp onları gözlemlemek yerine bilgisayarın başına oturup paylaşımlar, beğeniler, yorumlar üzerinden kişiliklerini tanıyorum. Oysa parktaki ağaçlar- Onların saklayacak yüzleri yok, apaçıklar. Başka türlü olmaya çalışmıyorlar, yapmaları gereken tek şey, ağaç olmak. Yaprakları ne kadar da güzel, gövdesi onurla taşıyor dallarını, gölgesi serin ve kucaklayıcı.
            Duvarlarını yıkmadan akan şu su bir şey mi söylemek istiyor acaba? İçimdeki gizli sesle konuşmam için ona bakmam yeterli olacak. Sessizce dinleyecek, bana hiçbir şey söylemeyecek ve her şeyi söylemiş olacak. Bu itaatkar akışın bir sonu olmalı. Sular da ölür, sular da birden bire... "Şimdi ey nazlı akan su! Gömülü bir hatıranın üstünü açtığının farkında değilsin. Süleyman K. ile yanından geçmiştik. Kederli ve kırgın değildim o zamanlar."
            Suya anlatmaktan vazgeçiyorum ve Süleyman'ın -kuru tahtaların arasına sığdırılmış- savunmasız, ifadeden yoksun yüzünü düşünüyorum; yaşını reddeden o bakımlı, vurdumduymaz, haz dolu yüzü. Çizgisiz, acı çekmemiş, olgunlaşmamış, keyif aldığı yaşamın peşinden koşan yüzü düşünüyorum. İkimizi kesin bir sınırla ikiye ayıran da bu olmuştu; elde ettikçe açığa çıkan yönetme hırsı.
            Bankta oturan şu iki insan nasıl da sarsılarak gülüyorlar. Böyle bir günde- Oh nereden bilsinler; bütün yaşamlar bir perde ile tek tek ayrılırlar birbirinden. Oysa tam onların yanından geçerken veya durup onlarla konuşurken, hatta burada gülüşlerini dinlerken bile yaşamlarımız karışır, fakat birbirini değiştirmeden. Güçlü değildir çünkü. Bir yel, kasırganın yaptığını yapamaz. Süleyman K. ile olan yakınlığımı bir kasırgayla sonuçlanacak kadar büyük yapan neydi? Bir daha asla olmayacak bir aşk mıydı? Yükselme hırsıyla duygusuzlaştığı ve zekasının sivri köşelerinde kurnazca dolaştığı şu haliyle hiç görmeseydim. Ondan hiç haber almasaydım eğer, aşk bütün sarsıcılığıyla canlı kalırdı.
            Sosyal paylaşım sitelerinde gördüğüm o adam kimdi? İzlediğimi bilse kendisiyle gurur duyar mıydı? Belki de biliyordu, "bak" diyordu "ne kadar da büyüdüm!" Ona "küçülüyorsun" diyemezdim yine de, acı bir gülümsemeyle her şeyi ustalıkla örterdim, onu incitmemek uğruna dürüst olamazdım.
            Çünkü hala...
            Yanında neler götürdüğünü hiç bilemeyeceğim. Kimsin, kimiz biz? Derimizin altında gizlenmiş ruh, bedenden ayrılıp çırılçıplak kaldığında birbirimizi tanıyabilecek miyiz? Ruhlarımız birbirini kucaklayacak mı?
            Oh şu yaşlı çift; neden bu kadar neşeliler? Sesleri etrafta çınladıkça bir ölüyü düşlemem güçleşiyor. Onun dünyadan ayrılışını hakkıyla hissetmem mümkün olabilirdi belki, park böylesine güzel ve şu iki yaşlı bu kadar hayat dolu olmasaydı. Her şey yaşıyor burada, toprak, su bile diri. Süleyman'ın ölümündeki yalnızlığını ortaya çıkaran bu kahredici yaşam içime doluyor, engel olamıyorum. Temmuz ve akşamüstü. Dünya ölenlere aldırmadan dönüyor... dönüyor. Süleyman K.'ın ciğerlerinde donup kalan son nefes, moraran dudaklarındaki sessiz bekleyiş ve gözlerinde artık hiçbir yere bakmayan o saydamlık...
            İş yaptıran ve emreden sesini duyar gibi olacak, emrinde çalışan memurlar. Dostları yeni fotoğraflar paylaşmasını bekleyecekler -tek beklentisi dostlarının beğen tuşuna basması- Çocuklarına babaları sorulduğunda "benim babam müdür" diyebilmeliydiler, o bunu isterdi. Haklıydı, "benim babam ölü" demekten daha gurur verici.
            Bir tabut elden ele taşınıyor. Yakınları bu son görevi yerine getirmek için neredeyse yarışıyorlar. Karısı -ona iki çocuk veren- yakınları tarafından desteklenerek ayakta duran kadın, avutucu sözlere sığınıyor. Sarhoş eden bir tesellinin içinde kalakalıyor; acısını yaşamasına izin verilmiyor. İlk şok böylece atlatılacak. Sonra çocuklarına hem anne hem baba olmanın verdiği güç, kendini iki kişiymiş gibi hissetme gereksinimi başlayacak. Dostları üzüntülerini yüzlerinde taşıyacaklar, yüreklerini fazlaca yormadan. Çocukları ve karısı, bir arada yıllarca kalmanın ve birbirinin yaşamına akıp karışmanın verdiği karşı konulmaz alışkanlıkla uzun süre yokluğunu hissedecekler.
            Dalların arasına saklanan şu kuş ne de güzel ötüyor; neşe ve hüzün var sesinde. Onu saklayan yapraklar hangileri? Şunlar mı? Hangi dalda olduğunu bile bilmiyorum oysa. Şimdi mezarlığa gitmeli ve bir cenazenin defin aşamalarını seyretmeliyim.
            Ölülerin arasındayken, toprakla bütünleşmeni ve bedeninle ruhunun ayrılışını anlamam daha kolay olacak. Dünyanın herhangi bir mezarında kalan ellerini, ayaklarını, kapalı gözlerini, birer çizgi gibi duran dudaklarını düşüneceğim. Yemekli toplantılarda bırakılmış bedenin, bilgisayarı açınca karşıma çıkacak. Gerçek olan artık o donmuş görüntüler değil, hakikat gerçeği yuttu. Hakikat gerçeği yendi. Ruhun gölgesi, bedenin şu türlü hallerini bırakıp gitmiş olacak. Taze bir mezarın başında durup -bütün mezarlar birbirine benzer çünkü- hem ölü hem diri olan yüzünü göreceğim. Ve fısıldayan sesini duyacağım. Ne söyleyeceksin? Hüzün, sevinç; birbirine karışmış, acıyla bağlanmış ve artık dünyadaki varlığı bir "hiç"ten ibaret olmuş yaşanmışlıklar... Şimdi seninle aramdaki bağı soylu kılan ölüm, davranışlarıma gereğinden fazla olgunluk katıyor.
            Acımın kilidi kırılıyor gözlerimden akan bu ıslaklık mezarına ulaşabilmeyi umuyor. Şu mezarlardan biri bedenini saklıyor olsaydı ve ben onun başında oturup yıllardır sakladığım acımı akıtsaydım. Ama gittin işte, bu dünyaya ait değilsin artık.
            Ah katı ve kararlı akıl!
            Bedenden ayrıldığında çıplak kalan ruh!
            Ölüm ve aşk birbirine ne kadar da benziyor.

Emine Batar
İtibar  Sayı:41

Rilalizar'a Mektup Bile Değil


bir şey anlatma derdinde değilim senin gibi
dert edilecek neyimiz var ?
kitapları yakar, insanları öldürür, bahşedilen gözleri de kör
edersek, dert edecek neyimiz var ?

yaptığım şeylere günah, sevap deme
ahlaklı, ahlaksız deme
iyi, kötü deme
yapmadığım şeyleri bana yama

vadideki sarı ot nasıl sürtünüyorsa havaya, öyleyim ben
toprağın karnını deşen başımı rahat bırak, göğe uzasın
yağmur yağarsa, kaldırırım eteğimi
ıslandığım kadar içerim bacaklarımdan suyu
güneş doğarsa, insafı kadar yakar tenimi
eserse rüzgar, boynumu bırakırım, kırılsın heyecanıyla

yüzümden çürümeye başlayacağım bu kalabalık vazoda
giyinmeden kucaklaşamayan insanlar arasında, soyunmadan 
kucaklaşamıyorum
anla beni
sadece burayı anla

ilk cesaretimle öpüşeceğiz güzel ağızlı jiletler
lacivert dallar var bileklerimden avuç içlerime uzanan
daha diriyim, eskittiğim her aşktan sonra
kana susuyorum, döndüğüm savaşlardan
içimde doğan her çocuk çimlere basıyor
her kadın, Isa`yla yatmış
her erkek, Kabe`de puta tapıyor
kendimden başka masum göremiyorum Rilalizar
tanrı cenneti sadece benim için yaratmış olamaz
gözlerimi atsa, cehennem yeşili sevmediğinden yakmaz

üst dudağımın sevgilisi alt dudağım
gündüz iki kafir, ayrık
akşama sarmaş dolaş mümin
dilimde hep aynı ayin

denenecek şeyleri denedik
anlaşamadık
sadece burayı anla
bir kez de sevişmeden inleyelim birbirimize

içimde bir terzi olduğunu inkar etmiyeceğim
kalp diken, kalp diken, kalp diken
kalp, diken Rilalizar b/atınca acıtan
işitmiyor musun sesini ?
makasiğneiplik
örtüyorum hatırladığın yerlerimi artık kumaşlarla

bulamadığım bir şey var
onu asla kaybedemiyorum
nereye atsam duyulmasından korktuğum bu çığlık
yırtıyor dışımı
kulaklarımı tıkayıp, uzun kuleyi örüyorum, göğe şarkı söyleyerek
bir çiçeğin kokusunu tutamadığı gibi
tutamıyacağım kendimi sana
düşüyorum

yine alnımdan başlıyorum hastalanmaya
avuçlarım yanıyor
ellerimin ateşini kollarımda gideriyorum
uyandığımda soruyorum zerdali çekirdekleriyle gömülsem
ne açarım dünyaya
sarılırken mesafe koyuyorum kendimle arama
atılmasın diye içimdeki kedi
masum güvercinlerin üstüne
kahkayla ağlayan kac kisi var söyle?

sana söz veriyorum Rilalizar

iyileşirsem, insan olacağım
bir din edinip, kutsal kitabına harfiyyen uyacağım
harflere uyacağım
harfharf uyacağım

şükredeceğim
ağlayacağım
günah işlemesem de tövbe edeceğim

yani iyileşirsem
masada ne varsa yiyip kalkacağım. ne verirlerse giyinip 
kuşanacağım. nereye gidiyorlarsa, oraya gideceğim. 
nereden geliyorlarsa, oradan geleceğim. saate bakacağım, 
zaman geçiyor diye telaşlanacağım. takvimlere uyacağım. 
pazartesinden sonra salıyı bekleyeceğim.

ama önce, bana yardım et
içimdeki terziyi öldüreceğim !

A.U