17 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma: Yüreklere Ateşin Düştüğü Yer




Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ateş, haberi duyduğu andan itibaren bu acıyı duyumsayan her yürekte lav gibi püskürüyor. Çünkü konuyla ilgili teknik donanıma sahip herkes biliyor ki bu saatten sonra ocakta kalanlar için artık hiçbir umut yok.

Cenazelerin defin işleminden birkaç hafta sonra, muhtemelen, önce Maden'in İş Güvenliği yönünden eksikleri tespit edilecek ve ardından eksikler giderilinceye kadar "üretim durdurma" kararı verilecektir. Üç-beş ay geçince de ocak tekrar işletmeye açılacaktır. Başka türlü davranılır mı? Sanmıyorum.

Trajedi denilecektir belki. Oysa ülkemizde, iş kazalarındaki yüksek oran için "trajedi" kelimesini kullanmak hafif kalır. Çalışma Bakanlığı yasa ve yönetmelik çıkarmakla sorunları çözebileceğini sanıyor. Ya da öyle görünmek istiyor. Hatırlayalım. Geçtiğimiz yıl MKEK Elmadağ Barut Fabrikasında meydana gelen iş kazasından sonra bakanlık müfettişleri yaptıkları denetimlerde "üretimi durdurma" kararı vermişlerdi. Ne oldu? Eksikler giderildi ve üretim yeniden başladı.

Hiç kuşkunuz olmasın, Soma Maden Ocağı için de ilk aşamada buna benzer bir karar verilecek, olay hafızalardan yavaş yavaş silindikten sonra işletme yeniden üretime geçecek. Burası Türkiye. Burada hiçbir mesele 15 günden fazla gündemde kalmaz çünkü.

Peki ya sonrası...Sonrası Allah kerim. Ulusal gündemi belirleyecek yeni bir iş kazası oluncaya kadar, kısır döngüye devam.

Abdülkadir Akdemir'le Poetik Haber için yaptığımız söyleşiyi anımsıyorum. Abdülkadir; "İşçileri anlatan bir şiir neden yazılmıyor, varsa kimler yazıyor?" diye sormuştu.

Yıllardır emekçilerle birlikte çalışan ve İş Güvenliği sorunlarını yakından bilen, gözlemleyen, çözümler üretmeye çalışan biri olarak şöyle yanıtlamıştım.

"Emek kutsal, ücret haktır. Çalışanların sayısı, ülkemizin toplumsal katmanında yüksek oranda bir yekûn oluşturuyor. Yekûn çok olunca sorunlar da ona paralel artıyor. Çözüm süreci şöyle işliyor. İşverenler, öncelikle çalışanlarının sağlığı ve güvenliğini sağlamakla, yönetim erki yasa hazırlamakla, çalışanlar da çıkarılan yasaları işverenle birlikte uygulamakla mükelleftir. Yeni çıkan 6331 sayılı İş Sağlığı Ve Güvenliği Kanunuyla birlikte artık emek sarfeden her ücretli “çalışan” olarak adlandırıldı. Burada amaç kamu-özel, işçi-memur ayrımı yapılmadan emek sarfeden herkesin çalışma güvenliğinin sağlanması. Buraya kadar her şey iyi güzel ancak iş uygulamaya gelince gerek işverenler gerekse çalışanlar bildiğini okumaya devam ediyor. Öncelik iş sağlığı ve güvenliğine verilmesi gerekirken, çalışma hayatında ne olursa olsun “üretim, üretim, üretim” anlayışı hâkim durumda. Bu da iş kazalarını ve ölümleri kaçınılmaz hâle getiriyor. Sağlıksız iş ortamında üretim ısrarı, üretim verimlerini de etkiliyor. Teknoloji ve proses yenilemesi yapmayan kurumlar zaman içerisinde giderek üretim yeteneklerini kaybediyor ve kapanma riskiyle karşı karşıya kalıyor. İş ortamını denetlemesi gereken yönetim erkini temsilen yapılan denetimlerin çoğu göstermelik, günü kurtarmaya yönelik para cezası uygulamalarından öteye geçmiyor. Kapatılan, mühürlenen çoğu işyeri merdiven altında farklı bir şekilde ve aynı sağlıksız, güvensiz ortamda tekrar üretime geçiyor. Kısır bir döngü böylece sürüp gidiyor. 

Bu anlattıklarım madalyonun sadece bir yüzü. Diğer yüzünde çalışanların haklarını savunmak için kurulmuş sendikalar var. Ben; günümüzde sendikaların çalışanların haklarını yeterince doğru ideallerle savunduğu kanaatinde değilim. Çünkü toplumun genelini etkileyecek konularda sendikaların artık kendilerini var eden çalışanların ve zayıfın yanında değil, gücün yanında saf tuttuğunu düşünüyorum. Örneğin ülkemizin yaşadığı askeri darbelere ve en son yaşanan 28 Şubat postmodern darbeye bakıldığında fotoğraf çok net görülür. Sendikalar; sivil inisiyatif adı altında darbenin yanında saf tutarken, sendikaları var eden çalışanlardan bu saf tutuşa karşı hiçbir tepki gelmemiştir. Böyle bir ortamda hangi şair, çalışanlar için şiir yazmak ister? Fakat yine de çalışanların karşı karşıya bulunduğu sorunlar ve haksızlıklar karşısında dayanamayıp çağa tanıklık eden şairler yok değil. Tuzla tersanesindeki ölümler için Ahmet Günbaş’ın Tersane Uğurlaması, Bülent Güldal’ın Ölüm Çarkı isimli şiirleri yazdığını hatırlıyorum. Tütün işletme ve depolarının özelleştirme/kapanma sürecinde Ömer Turan ve Engin Turgut’un girişimiyle 40 şair, Tekel çalışanlarının direnişini anlatan şiiri yazmaktan geri durmadılar."

1 Mayıs Emek ve Dayanışma gününü kutlayalı 14 gün oldu.

Sözü eğip bükmek istemiyorum. Raporlar yazılacaktır, sendikalarla, işveren arasında karşılıklı suçlamalar yapılacaktır. Muhalefette eleştirilerin dozu artacaktır. İktidar geçen ay reddettiği genel görüşme önergesinden pişman olacak, iş kazalarıyla ilgili TBMM'de genel görüşme yapılmasını sağlayacaktır. Deyim yerindeyse toplumun biriken "gazı" böyle alınacaktır. Ancak gerçek şu ki: Çalışma yaşamında kimse masum değil arkadaşlar. Bu süreçte kimse "benim ayranım ekşi" demeyecektir. Zaten,  bugüne değin dememiştir de. 

Herkes "sütten çıkmış ak kaşık" rolünü oynamayı bıraksın. Aslında çözüm gayet basit.

İktidarın yasa ve yönetmelikler çıkarmak dışında, "önce insan", "önce iş güvenliği" demesini bilen, bu bilinçle yetişmiş yöneticileri, müfettişleri ataması gerekiyor. İş Güvenliği Uzmanları'nın, müfettişlerin, yaptıkları denetimlerde yolunda gitmeyen, mevzuata aykırı gördükleri hususları tespit etmeleri hâlinde gözünü kırpmadan "üretim durdurma" cezasını kesmesi gerekiyor. İş Güvenliği Uzmanları'nın, İş Güvenliği Müfettişleri'nin tıpkı Hakimler, Savcılar gibi bağımsız olmaları gerekiyor. Sendikaların, çalışanların, "İş Güvenliği" eksikliğinden, yetersizliğinden kaynaklı "üretim durdurma", "kapatma" cezalarını sükunetle kabullenmeleri gerekiyor.

Aksi halde bu haberleri daha çok duyar, gözyaşı dökmeye devam ederiz.

Askerlik görevimi Kırkağaç'ta yapmıştım. Soma'yı, orada alınan nefesi gayet iyi bilirim. Çok üzgünüm. 

Vefat eden madencilere Allah'tan rahmet, kederli ailelerine, yakınlarına, tüm ulusumuza sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

Fatih Yavuz Çiçek




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder